Ana Sayfa Blog Sayfa 4173

Türkiye’nin olimpiyat macerası ve İstanbul’un adaylığı hakkında son söz – Vedat Özdan

“Yurdumuzda belli zamanlarda ve yerlerde festivaller ile ikinci beş yıllık plân döneminde bir olimpiyat tertiplenmesi için gerekli inceleme ve araştırmalar yapılacaktır.”

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda yazılı bu ifadenin üzerinden 50 yıl geçti. Tıpkı 1963 yılında Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ortaklık anlaşması imzalamasıyla başlayan, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği sürecinde olduğu gibi.

Bir tespitle başlayalım: Türkiye’nin olimpiyatlara ev sahipliği yapması, şehirine ve ekonomik konjonktüre göre akıllıca bir girişim olabilir.

Soru şu: Olimpiyatlarla ilgili özel kanun çıkarılmasına, henüz olimpiyat düzenleme hakkı elde edilmeden Atatürk Olimpiyat Stadı inşa edilmesine ve geçmişte İstanbul için yapılan 4 adaylık başvurusundan sonuç alınamamasına rağmen, neden İstanbul şehri üzerinden bir kez daha olimpiyat başvurusu yapıldı?

2012 yılında Türkiye 2020 yılında yapılması planlanan üç büyük ölçekli etkinliğe aday oldu. Bu etkinlikler 2020 UEFA Avrupa Futbol Şampiyonası, 2020 İstanbul Yaz Olimpiyat Oyunları ve 2020 İzmir EXPO’su.

2020 İstanbul kararı yarın, 2020 İzmir Expo ve 2020 UEFA’yla ilgili karar ise Mart ayında yapılacak yerel seçimlere daha yakın bir tarihte, Kasım ayında verilecek!

Bu üç büyük ölçekli etkinliğin ülke ekonomisine toplam maliyetinin yaklaşık 55 milyar dolar olacağı tahmin ediliyor.

Büyük ölçekli etkinlikler ile ilgili tüm faaliyetlere Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, EXPO Genel Sekreterliği ve Türkiye Futbol Federasyonu veriyor. Ülke ekonomisi için bu kadar yüksek maliyetli bir işin, ekonomi yönetimiyle bağlantısı olmayan ve tüm motivasyonu büyük ölçekli etkinlik düzenlemek olan kurumlara bırakılması sizce de birçok anlamda büyük riskler içermiyor mu?

Bu konuda muhafelet partilerinden hiç ses çıkmaması şaşırtcı değil mi?

Nitekim gerek IOC tarafından, gerekse UEFA tarafından Türkiye’nin 2020 yılı adaylığı için yapılan değerlendirmelerde, birden fazla etkinliğe aynı yıl için aday olmamız, önemli bir risk olarak değerlendirilmiştir.

Dahası var: Ekonomide kırlganlıkların artmaya başladığı bir dönemdeyiz. Ekonomideki yapısal sorunlarımızı çözemedik. Önümüzdeki on yıl, geçmiş on yıldan çok daha zor geçecek. Cari açığın finansman kalitesini olumsuz etkileyecek bir süreçteyiz. Ve bu süreci daha da zorlaştıracak bir mesele olarak, 2020 yılı için üç büyük ölçekli etkinliğe aday olmanın maliyeti ve ekonomi üzerindeki olası olumsuz etkileri, bir iktisatçı olarak sadece bizi değil, herkesi ilgilendirmeli.

2020 Olimpiyat Oyunları’na aday olmasaydık 2020 UEFA Avrupa Futbol Şampiyonası bizim olabilirdi!

UEFA Avrupa Futbol Şampiyonası seyirci sayısı itibarıyla Yaz Olimpiyat Oyunları ve Dünya Kupası’ndan sonra dünyanın en çok izlenen üçüncü büyük ölçekli spor etkinliğidir.

2020 UEFA Avrupa Şampiyonası’na ev sahipliği yapmak için Türkiye ile beraber İspanya ve İskoçya-İrlanda-Galler ortak girişimi adaylık başvurusunda bulundu. Normal başvuru sürecinde tek aday Türkiye iken, UEFA başvuru süresini uzattı ve diğer adayları başvuru konusunda cesaretlendirdi. Bunun en önemli nedeni Türkiye’nin aynı yıl yapılacak 2020 Yaz Olimpiyat Oyunları’na da aday olmasıydı. Şayet 2020 UEFA Avrupa Şampiyonası’na biz ev sahipliği yapsaydık, sadece İstanbul değil, Ankara, İzmir, Bursa, Konya, Eskişehir, Trabzon ve Antalya’da da futbol müsabakaları düzenlenebilece ve bu şehirler de etkinliğin olumlu etkilerinden istifade edebilecekti.

UEFA Başkanı Michel Platini, Türkiye’nin iki organizasyona aynı anda ev sahipliği yapmasına sıcak bakmadığını ve olimpiyat oyunlarını kazanamaması durumunda Türkiye’nin adaylığını destekleyeceğini açıkladı.

Avrupa genelinde yaşanan ekonomik kriz nedeniyle UEFA, tarihinde ilk kez 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası’nı bir veya birkaç ülkeye vermek yerine tüm kıtaya yaydı. UEFA’nın diğer aday ülkeleri yeterli bulmaması ve Türkiye’nin adaylığına sıcak bakmaması sonucu almış olduğu bu yayma kararının tek sefere mahsus olduğu tahmin ediliyor. Çünkü organizasyonu tüm kıtaya yaymak, hem harcamaları oldukça yükseltecek, hem de organizasyona olan ilginin dağılmasına neden olacaktır.

Üç büyük ölçekli etkinliğin maliyeti ekonomik kırılganlıklarımızı artırmaz mı?

2020 UEFA Avrupa Şampiyonasını ülkemizde organize etmenin maliyeti yaklaşık 15 milyar dolardır.

2020 İzmir EXPO’sunun yaklaşık maliyeti 19 milyar dolardır.

2020 İstanbul Olimpiyat Oyunlarının yaklaşık maliyeti 21 milyar dolardır.

Üç etkinliğin yaklaşık toplam maliyeti 55 milyar dolardır.

Az değil, 2012 GSYH’sının yüzde 7’sine tekabül eden bir maliyetten bahsediyoruz.

Hatırlayın, 2012’de cari açığımız yaklaşık 49 milyar dolardı.

Olimpiyat oyunları oldukça pahalı etkinliklerdir. Olimpiyat oyunlarının finansal sorumluluğu ev sahibi ülkeye aittir. Dünkü yazımızda ayrıntısıyla açıkladığımız 2012 Londra Olimpiyat bütçesine ilaveten birkaç örnek daha verelim ki, olimpiyat bütçelerinin sonradan netleşen büyüklüğü daha fazla idrak edilsin: Misal, 2004 Atina Olimpiyatı’nın maliyeti yaklaşık 5,9 milyar dolar olarak öngörülmüşken, gerçekleşen harcama tutarı yaklaşık 11 milyar dolar oldu. 2016 Rio de Janeiro Olimpiyatı’nın etkinlik öncesi hazırlanan bütçeye göre maliyeti 13,5 milyar dolardı; sonradan 16,7 milyar dolara çıktı.

İstanbul 2020 Olimpiyat Oyunları için IOC’a verilen resmi teklif mektubunda yaklaşık 3,2 milyar dolarlık yatırım yapılacağı taahhüdünde bulunulmuştu. Ancak IOC heyetinin ülkemizi incelediği sırada TOKİ Başkanı Ahmet Haluk KARABEL tarafından yapılan sunumda olimpiyat bütçesinin 20 milyar dolar civarında olacağı açıklandı. Ayrıca olimpiyat oyunları sırasında güvenliğinin sağlanması için yaklaşık 1 milyar dolara harcanacağı tahmin ediliyor. Tüm maliyetler göz önüne alındığında 2020 İstanbul Olimpiyat Oyunları’nın düzenlenebilmesi için yaklaşık 21 milyar dolar kaynağa ihtiyaç var. Bu rakam yaklaşık olarak ülkemizin 2013 yılında yapacağı yıllık ulusal toplam kamu yatırımına ve 2013 Yılı Programında tahmin edilen 2013 yılı GSYH değerinin yüzde 2,4’üne eşit.

Beyaz Fil ne demek?

IOC’nin dikkate aldığı husulardan birisi de olimpiyat oyunlarının ev sahibi kente olimpik miras bırakabilmesidir. Malum, kötü miras olimpiyat oyunlarının sürdürülebilirliği için tehdittir. İnşaat faaliyetlerinden kaynaklı borçlar, yüksek fırsat maliyetleri, etkinlik sonrasında ihtiyaç duyulmayacak altyapı tesislerinin inşaası, turist kaybı, gayrimenkul kiralarının artışı, dezavantajlı grupların yer değiştirmeye zorlanması ve etkinlikten elde edilecek faydaların toplumda adaletsizce dağılımı, olumsuz olimpik miraslara örnektir.

Beyaz Fil (White Elephant) deyimi; Siam (modern Tayland) Kralı’nın kendisine karşı tehdit olarak gördüğü rakipleriyle, onlara kutsal ve tamamen sembolik, ancak çok pahalı bu hayvanları vererek anlaşması geleneğinden türemiştir. Beyaz Fil’in bakım maliyeti kendi değerinden çok daha fazladır. Bu yüzden Beyaz Fil bir armağandan çok, ömür boyu taşınacak bir yüktür.

Beyaz Fil  derken, büyük ölçüklü etkinlikler kapsamında gelmesi beklenen büyük kalabalıklar için inşa edilen ve sonradan atıl kalan gereğinden fazla büyük mekanlar ve tesisler kastediliyor.

Birkaç örnek verelim: Güney Kore ve Japonya’da gerçekleştirilen 2002 FIFA Dünya Kupası’nın ardından bu ülkelerdeki birçok kente, büyük finansal yükümlülük getiren gereğinden çok daha büyük tasarlanmış stadyumlar artakaldı. Mesela Japonya Saitama Stadyumu’nun yapımı için 667 milyon dolar harcama yapmıştı. Söz konusu stadyum sadece grup maçları sırasında iki kez kullanıldı. Yani maç başına 333,5 milyon dolarlık yatırım yapılmış oldu! Ayrıca stadyumun yıllık 6 milyon dolar yıllık işletme ve bakım gideri vardı. Saitama Stadyumu Dünya Kupası sonrasında maç başına yaklaşık 20.000 seyirciye sahip olan yerel bir futbol takımının kullanımına bırakıldı.

Sidney Olimpik Park‘a insanlar Sidney Jurassic Park demeye başladı!

Cape Town’un 488 milyon dolara mal olan Green Point Stadyumu ve 2010 Dünya Kupası final maçının oynandığı 357 milyon dolara mal olan Soccer City Stadyumu, Güney Afrika’nın en büyük Beyaz Filleri’dir.

İki örnek de bizden verelim: 2003 yılında temelleri atılan İstanbul Park, 2005 yılında tamamlandı. Pistin maliyeti çevre yollarla birlikte 220 milyon doları buldu. 2005 yılından 2010 yılına kadar devam eden Formula 1 (F1) yarışları ilk yıllarda heyecan yaratmasına ve tüm biletlerinin satılmasına rağmen giderek etkisini yitirdi. Öyle ki, 2009 yılı yarışlarında 150 bin kişilik kapasitesi olan pistte sadece 30 bin bilet satıldı. İstanbul Park’ın işletme giderlerinin oldukça yüksek olması, F1 yönetiminin Türkiye’nin ödemekte olduğu katkı payında fahiş artışlara gitmesi ve biletlerin beklenen ilgiyi görmemesi nedeniyle 2011 yılından sonra İstanbul’da F1 yarışları düzenlenmedi. Bu nedenle İstanbul Park pisti F1’den Türkiye’ye kalan bir Beyaz Fil’dir.

Bir diğer Beyaz Fil’imiz Atatürk Olimpiyat Stadyumu’dur. Henüz olimpiyat düzenlenmeden hüviyetini belli etmiş bu stadyum, faaliyete geçtiği 2003 yılından bu yana her yıl zarar etti ve kamuya yükü, 2003 yılından 2012 yılı Temmuz ayına kadar yaklaşık toplam 17 milyon TL’ye ulaştı.

Evet yarın 7 Eylül.

Dört bakan, milletvekilleri, bürokratlar, iş adamaları ve sporculardan oluşan, sıradışı çoğunlukta bir heyet dün, büyük bir umutla ev sahibi kentin seçimiyle ilgili kararın açıklanacağı Buenos Aires’e gitti. Başbakan, St. Petersburg’da yapılacak G-20 zirvesi sonrasında heyete katılmak üzere Buenos Aires’e geçecek.

Konunun siyasi öneminden daha önceki yazılarımızda bahsetmiştik.

Alakasız gibi görünse de yazı dizisiyle amacımız, meselenin Hükümet ve ülke ekonomisi bakımından önemine dikkat çekmekti.

Umarız taşlar yerine oturmuştur.

Vedat Özdan – www.t24.com.tr

Yeni nesil bir hazzı öldürme biçimi – Onur Orhan

Ne ana akım bir Hollywood filmi gibi gösterişli, ne Avrupa sinemasının iyi örneklerinden biri gibi gerçekçi şu son zamanlarda sıkça çekilen kamu spotları. İçlerinde birkaç dişe dokunur örnek bulmak mümkün olsa bile, 70’lerin ve 80’lerin Türk filmlerinin duygusal dokunuşlarından da uzak, 2000’lerin reklamlarının hız ve neşesinden de.

Ne var peki? Amatör oyunculuklar var mesela, sadece amatör olsa iyi, kötü oyunculuklar var. Basit çekimler. Ve bir donukluk, donmuşluk hissi veren ekran renkleri var ve didaktik metinler.

Evet, belki de en önemlisi bu. Fazlasıyla didaktik metinler var bu kamu spotlarında.

Bir belgeselin bile gerçekleri anlatması yetmiyor günümüzde, aynı zamanda çekim kalitesiyle bir gerçeklik duygusu vermesini de bekliyoruz. Yeni nesil teknolojiler renkleri canlandırmakla kalmıyor, üç boyutlu görüntüleri evlerimize taşıyor bir süredir üstelik.

Ama sanki bütün bunlara inat bir tuhaf şu bizim kamu spotları.

Sadece konunun heyecan verici olmamasından değil, biliyorum bunu. En sıradan konular bile daha iyi anlatılabilir çünkü. Reklamlar bunun en iyi örneklerini veriyor; mesela bankacılık yahut sigorta işleri çok mu zevkli uğraşlar!

Beceriksizlikten olduğunu da sanmıyorum bu cansızlığın.

Şu meşhur “aptala anlatır gibi anlatma” meselesinden ileri geliyor kısmen.

Belki iyice aptallaşalım diye böyle çekiliyor kamu spotları veya zaten besbelli aptal olduğumuza inanılıyor da ondan.

Yahut başka umutsuz ve kötücül bir fikir var ardında, yapanların ve sipariş verenlerin bile farkında olmadığı.

Kamu spotu gibi hayatlar yakıştırıyorlar bize ve kendilerine.

Donuk.

Renksiz.

Sıkıcı ve didaktik yani.

Oysa kamu spotu gibi hayatlar istemiyoruz biz!

 

Hep korkuya yaslanıyorlar…

Bir özelliği daha var kamu spotlarının. Hayatın güzelliğini mi anlatacak ölümden başlıyor. Sağlıktan mı söz edecek, önce bir hasta ediyor bizi. Tasarruf mu diyecek, fakirlikten alıyor hikâyeyi.

Neden?

Çünkü iktidar korku üzerinden kuruyor kamuyla ilişkisini. Üstelik eski bir alışkanlık bu, asla yeni değil. Ölümü gösterip sıtmaya ikna etmek istiyor bizi sanki. Çünkü bildiği bu, çünkü gönlü fakir iktidarın. Çünkü korkuyor hayattan. Bu yüzden de iyiyi çok iyiyle anlatmak yerine bir uca savrulup hikâyeyi kötüden başlatıyor, kötüden kuruyor senaryolarını.

Bizden iyi bir şey mi istiyor kendince, bir gösteriyim diyor yapmazsan başına ne gelir, neler gelir. Yani aslında, mamasını yemeyen çocuğa “annenin bak polis amca gelir sonra,” demesi gibi bize de öyle diyor iktidar, bak ölüm gelir, yoksulluk gelir, hastalık gelir.

Eh, bir de yoktur tabii iktidarın haz deneyimi. İnsanın haz deneyimi de pek azdır bu yüzden. Haz deneyimlerimiz ölümden devşirmedir çoğunlukla. Sevgiyi de sevgisizlik üzerinden tanımlarız zaten çoklukla. Çünkü iktidar, iktidar olacağım diye diye “insanı hayata âşık ama esasen mala düşman edecek” hazzı denetlemeye ayırır tüm enerjisini. Hayatı denetlemek çabası da gittikçe koparır onu hayattan, sevgiden, yeşilden, kuştan ve börtü böcekten.

Dolayısıyla kurudur talep ettiği senaryo. Çünkü baba, ders vermeye soyunmuştur.

Renkleri söker hayattan. Sesleri düşürür, monotonlaştırır. Mesajlarıysa bir aptala söylüyormuş gibi, çıplak ve kabadır.

Kim kafasını çevirir, kim bakar, kim ister kamu spotu gibi bir yaşam?

Korkuyu öne çıkaranlar, hazları rafa, hatta derin dondurucuya kaldıranlar ister.

Oysa ölüme dikkat mi çekeceksin, hayatı öv!

Hastalıktan sakının mı diyeceksin, koştur bizleri çimlerde!

Sevgiden mi söz edeceksin, Allah aşkına öpüştür gençleri, seviştir yaşlı çiftleri. Yaşlı çiftler sevişmez mi? Sadece emekliye mi ayrılır? Sadece ak saçlarında torunlarının elleri mi dolaşır?

Hadi oradan!

Hem unutma “özgür bir insan ölüm üzerine düşünmez, çünkü onun bilgeliği yaşam üzerine bir meditasyondur,” diyordu Spinoza.

Çünkü hayatın zevklerine bırakmıştır kendilerini. Özgürüz biz, öyle düşün, inan buna.

Ama biliyorum tüm iktidarlar korkar hazdan. Geçmiştekiler ve şimdikiler, hepsi. Hayattan korkar, hayatın zevklerinden. Çünkü hayat sevgisi, her türlü korkuyu yener, bir insanın diğerine el vermesi hepimizi birbirimize bağlar, engelleri yıkar ve yeryüzünü cennet kılar.

İktidarın sınırlara, özel mülklere, büyük duvarlara, yasal hapishanelere, yüzünüze vuracağı ayıplara, gizli kayıtlara ihtiyacı vardır oysa.

Oysa aşk çıplak uyur, çıplak gezer korkusuzca.

Haz kendini bırakınca büyür, iktidar ancak zor kullanınca, denetleyince.

Ve iktidar kendi istediği hayatı kurmak için çalışır, kamu spotları da zayıf içerikleri, solmuş renkleriyle döner durur ekranlarda.

İktidarın yaşama biçimidir bu, yani bir başka deyişle hazzı öldürme biçimi.

 

Onur Orhan – egoistokur.com


Dünyadan Kısa Kısa – 4 Eylül 2013

0

Suriye’ye Bombardıman Bir Adım Daha Yakın

ABD Senato Dış ilişkiler Komitesi Suriye’ye saldırı konusunda taslak üzerinde anlaşmaya vardı. Taslak Komite’de bugün oylanacak. Taslak hava saldırısına onay veriyor; ancak, ABD askerlerinin bir kara saldırısına katılmasını engelleyen hükümler içeriyor.

Mısır’da Darbeciler Bildiğiniz Gibi

Mısır’ın ‘geçici Devlet Başkanı’ Adli Mansur, olağanüstü halin kaldırılması ve sivil hükümete dönülmesinin yakın olduğunu söyledi. Mansur’un açıkladığı yol haritasına göre Anayasa’da değişiklikler yapılmasını takiben meclis ve başkanlık seçimleri gerçekleştirilecek. Öte yandan, Mısır’da bir yandan Müslüman Kardeşler’e yönelik operasyonlar devam edereken diğer yandan medyaya yönelik engellemeler devam ediyor. Salı günü El Cezire’nin de dahil olduğu 4 uydu kanalı kapatılıdı.

Irak’ta Patlama

Bağdad’ın Şii mahallelerinde meydana gelen bomba patlamaları sonucu en az 50 kişi yaşamını yitirdi, 80 kişi ise yaralandı. Saldırıları şu ana kadar üstlenen olmadı.

Venezüella’nın %70’i karanlığa gömüldü

Venezüella’da ülkenin %70’ini etkileyen büyük bir elektrik kesintisi yaşanması üzerine Devlet Başkanı Nicolas Maduro ‘aşırı sağ ülkeye elektrik darbesi vurma planını tekrar uygulamaya koydu’ iddiasını ortaya attı. İddia doğrulanamadı. Öte yandan, Venezüella’nın dev petrol sektörü kesintiden etkilenmedi.

Britanya Parlamentosu’nda Pornografi Krizi

Resmi kayıtlara göre geçtiğimiz yıl Britanya Parlamentosu’ndan pornografik içerik taşıyan sitelere girmek için 300.000 deneme gerçekleşti. Bahse konu denemelerden Parlamento üyeleri veya çalışanların sorumu olup olmadığı ise anlaşılamadı. Başbakan David Cameron Temmuz ayında Birleşik Krallık’taki hanelerin internet bağlantılarının başlangıç ayarlarının pornografik içeriğe kısıtlı olacağını, talep edilmesi halinde açılacağını öngören bir plan açıklamıştı.

Almanya Geçmişle Hesaplaşmaya Devam Ediyor

Almanya Adalet Bakanlığı yetkilileri tarafından yapılan açıklamaya göre Auschwitz toplama kampında görev yapan 30 eski muhafız hakında dava açılacak. Eski muhafızlardan en yaşlısının 97 yaşında olduğu belirtiliyor.

Geceyarısına Beş Dakika

İklim Değişikliği Üzerine Uluslararası Paneli’nin (IPCC) 5. Değerlendirme Raporu’nun açıklanma tarihi (27 Eylül) yaklaşırken, IPCC Başkanı Rajendra Pachauri’den uyarı geldi. “Bugün artık gezegenimize ne kadar borcumuz olduğunu ve ona ne kadar zarar verdiğimizi anlayabilecek durumdayız. Geceyarısından önceki son 5 dakika içindeyiz. Bu pencere kapanmadan harekete geçmek gerekiyor”.

Pasifik Adaları Forumu Manifestosu

İklim değişikliğinden ilk ve en kötü şekilde etkilenecek adaların hükümet ve devlet başkanlarını bir araya getiren Pasifik Adaları Forumu Marshall Adaları’nda devam ediyor. Toplantının açılışını yapan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry iklim değişikliğinin giderek artan tehlikesine dikkat çekti. Marshall Adaları Devlet Başkanı Christopher Loeak ise iklim değişikliğinin kendi ülkesi ve pek çok başka ülkenin karşısındaki en büyük tehlike olduğunu söyleyerek küresel liderleri iklim değişikliği konusunda geç kalmadan adım atmaya çağırdı. Pasifik Adaları Forumu’ndan bir de manifesto çıktı.

Fukuşima’da Radyasyon Rekoru

Japonya’da Fukişima satrali radyasyon yaymaya devam ediyor. Ölçümler santral çevresinde radyasyon oranının %20 artarak şu ana kadarki en yüksek seviyeye çıktığını gösteriyor. Japonya santralden sızan radyasyonlu suyu kesmek için yaklaşık 500 milyon dolarlık bütçe ayırdı.

(Yeşil Gazete)

Tekerlekli Sandalye Basketbolu’nun kalbi Adana’da Dünya U23 Şampiyonası’nda atacak

Dünya 23 yaş altı Tekerlekli Sandalye Erkekler Basketbol Şampiyonası 7 Eylül Cumartesi günü Adana’da başlıyor. Tekerlekli Sandalye Basketbolunun 23 yaş altı kategorisinde en iyi ekibi, 7-14 Eylül tarihleri arasında 2 grupta 12 ülkenin katılımıyla Adana Menderes ve Yüreğir Serinevler Spor Salonu’nda gerçekleşecek mücadelelerin sonucunda ortaya çıkacak.

Türkiye Bedensel Engelliler Spor Federasyonu (TBESF) ile Uluslararası Tekerlekli Sandalye Basketbol Federasyonu’nun (IWBF) ortaklaşa gerçekleştirdiği organizasyona Türkiye, Avustralya, Kanada, Almanya, İran, İngiltere, İtalya, Japonya, Meksika, Güney Afrika, İsveç ve Venezuela katılıyor.

Şampiyonada A Grubunda Kanada, İngiltere, Almanya, İran, Meksika and Güney Afrika. B Grubunda ise ev sahibi Türkiye ile birlikte Avustralya, İtalya, Japonya, İsveç ve Venezuela bulunuyor. ABD, Suriye ile ilgili gelişmeler üzerine son anda şampiyonaya katılmama kararı almış, bunun üzerine ABD yerine Venezuela şampiyonaya davet edilmişti.

Şampiyonanın ilk gününde salona A Grubundan ilk çıkacak ekipler Kanada ve Güney Afrika olacak. Günün diğer müsabakalarında ise Meksika – İngiltere, İran – Almanya maçları var. B Grubunda ise ilk gün karşılaşmaları İtalya – Japonya, Avustralya – İsveç ve Venezüela – Türkiye arasında.

Dünya 23 yaş altı Tekerlekli Sandalye Erkekler Basketbol Şampiyonası resmi internet sitesi adanau23.com/ dan gelişmeleri takip etmek mümkün.

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Didim’de Gezi karikatürleri sergisine soruşturma

Didim’de 18’ncisi düzenlenen Barış Şenlikleri sürerken reklam panolarına Didim Gezi Platformu tarafından asıldığı ileri sürülen ‘Gezi direnişini’ konu alan uluslararası karikatürlerden oluşan sergi savcılık emriyle toplatıldı ve 5 kişi hakkında soruşturma başlatıldı.

Çeşitli sivil toplum kuruluşların oluşturduğu Didim Gezi Platformu, 18’inci Didim Barış Şenlikleri sürerken 31 Ağustos’ta saat 15.00 sıralarında Yalı Caddesi’ndeki reklam panolarına Gezi Parkı direnişini konu alan Carlos Latuff (Brezilya), Erdoğan Karayel (Almanya), Marco De Angelıs (İtalya), Murat Ahmeti (Kosova) ile Türkiye ‘den Köksal Çiftçi, Kürşat Zaman, Mehmet Gölebatmaz, Menekşe Çam, Muammer Olcay, Sait Munzur’un karikatürleri asıldı.

Karikatürler, AKP Didim İlçe Teşkilatı’nın şikayeti üzerine, aynı gece yarısı savcılığın talimatıyla polis tarafından toplandı. Sergiyle ilgil olarak, Serginin organizatörlüğünü de yapan ve Didim’de yaşayan çizer Mehmet Gölebatmaz ile birlikte Didim Gezi Platformu’nun 3 üyesi ve reklam panolarını kiralayan şirket yetkilisi hakkında soruşturma başlatıldı.

Karikakütirist Gölebatmaz’ın avukatı eşliğinde Didim Emniyet Müdürlüğü’nde ‘Devlet büyüklerine hakaret’ suçlamasıyla ifadesi alındı. Aynı zamanda avukat olan Gölebatmaz’ın polisteki ifadesinde kendisine yöneltilen suçlamayı kabul etmeyip, “Mesleğim avukatlık olsa da karikatüristim. Türkiye’de ve yurtdışında çalışmalarım yayınlanmakta, birçok müzede çalışmalarım bulunmaktadır. Karikatür eleştiri sanatıdır. Devlet büyüklerine kesinlikle hakaret suçu işlemedim, sadece yalakalık yapmıyorum. Sistemde eleştirilmesi gereken noktaları kendi dünya görüşüm ve sanatımla çiziyor ve sergiliyorum” dedi.

 

 

3. köprü için 7 bankadan kredi

 

Tüm itirazlara rağmen yapımı sürdürülen 3. Boğaz köprüsüne 7 bankadan kredi desteği. İnşaatı başlamadan İstanbul’un Kuzey Ormanlarında kalıcı tahribat yapacağı anlaşılan ve çevreci kuruluşların büyük tepkisini çeken 3. Köprünün müteahhitleri IC İçtaş ve Astaldi konsorsiyumu, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Kuzey Marmara Otoyolu için 7 bankadan toplam 2.3 milyar dolar kredi aldı.

Köprüyü de kapsayan Kuzey Marmara Otoyolu Projesi için 7 bankanın katılımı ile 9 yıl vadeli 2.3 milyar dolar tutarında kredi sözleşmesi imzalandı.

Aralarında Ziraat Bankası, Halk Bankası ve Vakıflar Bankasının da bulunduğu konsorsiyumda Garantibank International, Garanti Bankası, İş Bankası, ve Yapı ve Kredi Bankası da bulunuyor.

Yap, işlet, devret modeli ile gerçekleştirilecek projenin işletmesi, yatırım süresi dahil olmak üzere, 10 yıl 2 ay 20 günlük süre ile konsorsiyum şirketi ICA tarafından üstlenilecek. Projenin toplam yatırım bedeli 4.5 milyar lira olarak öngörülüyor.

Yeşil Gazete

Yahudi yılbaşı Roş Aşana başlıyor

0

Yahudiler bu akşam Roş Aşana olarak adlandırdıkları yılbaşını kutlayacaklar. Yahudi takviminin yeni yılı olan Roş Aşana 4 Eylül akşamı günbatımında başlıyor.

Yahudiler için Roş Aşana’da çalışmak yasak olup günün büyük bölümü sinagogda duada geçer; günlük olağan ibadet biraz daha uzun sürer.

Yahudilerin çoğu için Roş Aşana bir içgözlem, kendine bakış, geçmiş yılın hatalarını gözden geçirme ve yeni yılda yapılması gereken değişiklikleri planlama zamanıdır. Musevi takvimine göre Tişri ayının ilk ve ikinci günlerinde kutlanacak bayram süresince aile bireyleri bir araya gelip birlikte yemek yerler. Bu bayramda, tatlı bir yeni yılı temsilen bala batırılmış elma yemek adettir. Ayrıca yeni yılda iyi dileklerin bol ve bereketli olması için nar da yenir.

Diğer bir yaygın uygulama gereği Roş Aşana’nın birinci günü olan perşembe günü, Yahudiler akan bir su kenarına gidip geçen sene içinde işlemiş oldukları günahlarından arınmak için, sembolik olarak ceplerini silkeleyip dua ederler. İkinci gün beyaz renkle süslenecek sinagoglarda, beyaz giyimli hahamlar eşliğinde dua edilir.

Roş Aşana’dan sekiz gün sonraya denk gelen gün ise Yom Kipur Bayramı olarak adlandırılır. “Kefaret, günah çıkarma günü” anlamını taşıyan Yom Kipur Yahudi takviminin en önemli bayramıdır.

Yeşil Gazete olarak Roş Aşana’nın Ortadoğu’da ve tüm dünyada barışa vesile olmasını dileriz.

(Yeşil Gazete)

Bisiklet Filmleri Festivali 14 Eylül’de başlıyor

İkinci kez İstanbul’la buluşmaya hazırlanan “Bicycle Film Festival” (Bisiklet Filmleri Festivali), 14 Eylül Cumartesi akşamı KüçükÇiftlik Park’ta yapılacak Blonde Redhead konseri ile başlıyor… Bu yıl da Hollanda Başkonsolosluğu işbirliği ile gerçekleşecek olan festival, 14 – 17 Eylül tarihleri arasında İstanbullulara müzik, sinema ve sporla dolu 4 gün yaşatacak.

paylaşmak için tklynz / click for to share

Sinema ve müziğin yanında; geçen yıl geniş kitleleri peşinden sürükleyerek dev bir bisiklet hareketine dönüşen BFF İstanbul Büyükada Bisiklet Turu ise bu yılın beklenen festival etkinliklerinden. 15 Eylül Pazar günü gerçekleşecek tura katılım, bisikleti olan herkese açık! Tur sonunda Aya Nikola Halk Plajı’nda saat 20.00’de başlayacak ilk gösterimde, sekiz kısa film beyazperdede olacak.

Festivalde izleyebileceğiniz filmlerden birisi de İskoçyalı yönetmen FELIPE BUSTONS SIERRA’nın yönettiği “THREE-LEGGED HORSES”,

Festival, 16 ve 17 Eylül tarihlerinde Hollanda Şapeli’nde gerçekleşecek kısa metraj bisiklet filmlerinin gösterimleri ile devam edecek.

Bisiklet Filmleri Festivali resmi sitesi

Bisiklet Filmleri Festivali İstanbul 2013 Facebook sayfası

BFF (Bicycle Film Festival)

Brendt Barbur’ın New York’ta bisiklete binerken yaşadığı otobüs kazasının etkilerini, olumlu bir etkinliğe dönüştürmek istemesi ile 2001 yılında kuruldu. Uluslararası alanda bu yıl 12. yılını kutlayan BFF, bisikletlerin değerinin müzik, sanat ve sinema üzerinden anlaşılması amacıyla, dünyanın önemli şehirlerinde de düzenleniyor ve bu yıl ikinci kez İstanbul’da yapılacak.

Köklerini New York’tan alan ve bugüne kadar Tokyo, Moskova, Atina, Paris, Milano gibi 20’den fazla şehirde yapılan “Bicycle Film Festival”, bisiklet tutkusunu, moda-müzik-sinema gibi farklı disiplinleri, sporu seven şehirli insanları ve çeşitli bisiklet topluluklarını bir araya getiriyor.

FESTİVAL PROGRAM (14 – 17 Eylül 2013)

14 Eylül 2013, Cumartesi, Maçka KüçükÇiftlik Park

17.00               : Kapı Açılış ve Ahu

18.15               : Tufan Demir

19.30               : Kaan Düzarat

21.30               : BLONDE REDHEAD

Program boyunca sürpriz bisiklet showları yapılacak…

Konser ve Gösterinin Bilet Fiyatları:

Öğrenci: 40 TL (sınırlı sayıda)

Tam: 60 TL

Biletler Biletix üzerinden satışa sunuluyor

15 Eylül 2013, Pazar, Büyükada

BFF İstanbul Bisiklet Gezisi Büyükada Turu

16:30 Maltepe İskele
* Maltepe’den binilecek çıkarma gemisi ile Büyük Ada’ya ücretsiz geçiş yapılacaktır.

20:00 PROGRAM 1 BİSİKLET HİKAYELERİ

Aya Nikola Halk Plajı (Gösterim ücretsizdir)

 

16 Eylül 2013, Pazartesi

18:00 PROGRAM 2 SİNEMATİK KISALAR

20:00 PROGRAM 3 ŞEHİRLİ KISALAR

 

17 Eylül 2013, Salı

18:00 PROGRAM 4 AY SÜRÜCÜSÜ

20:00 PROGRAM 5 EĞLENCELİ KISALAR

Filmler; Holanda Şapeli, İstiklal Caddesi Postacılar Yokuşu, Beyoğlu adresinde seyredilebilecek…

Bilet Fiyatları:

Film Programları: 10 TL

Biletler Biletix üzerinden satışa sunuluyor

(Yeşil Gazete)


 

 

 

Kuraklığa dayanıklı bir çiftlik kurmak

Switchboard.org’da 26 Ağustos tarihinde Peter Lehner imzası ile yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Elif İlik‘in çevirisi ile sunuyoruz.

* * *

Kuzey Dakota’da, Bismarck’ın biraz doğusundaki Brown Çiftliği’nde 70 gündür yarım inçden daha az yağmurla idare ediyor. Yine de bu 5,400-akrelik (21,853,024.681 metrekare) çiftliğin sahibi Gabe Brown, günebakan, burçak, mısır, yonca, karabuğday, savannah çimi ve diğer ekinlerle dolu yemyeşil çiftlik alanına umutla bakıyor.

“Ne kadar yağmur düştüğü önemli değil” diye açıklıyor Brown. “Bu yağmur suyunun ne kadarını tutabildiğiniz önemli.”

Brown’un tarlasındaki toprak, yeni, toprak zenginleştirici tarım teknikleri sayesinde geleneksel çiftlik toprağından üç kat daha fazla su tutuyor. Bu da Brown Çiftliği’ndeki toprağın, sıcak ve kuru havaya karşı daha dayanıklı olmasını ve şiddetli yağmuru emmesini sağlıyor. Daha az su israf oluyor; bu aynı zamanda, Doğal Kaynakları Koruma Konseyi (NRDC) tarafından 2012 Growing Green ödülüne layık görülen Brown’un, kuraklık ya da diğer sert hava şartlarında gerçekleşebilecek zararını karşılamak için, federal tarım ürünü sigortasına bel bağlamak zorunda kalmadığı anlamına geliyor. İhtiyaç duyduğu sigorta, toprağında bulunuyor.

Gabe Brown'un Kuzey Dakota’daki yersolucanlı ve verimli toprağı (Chad Sawyer/The Sawyer Agency)

Amerika’daki çiftliklerin büyük kısmı federal tarım ürünü sigortasına bağlılar. O kadar ki, bu sigorta en pahalı tarım ödeneği haline geldi. Federal Tarım Ürünleri Sigorta Programı (FCIP), 2012 yılında, o yılki geniş çaplı kuraklığa ilişkin olarak, çiftçilere 17,3 milyar dolar tazminat ödedi. Bu olay, Mississippi üzerindeki büyük su baskını sonucunda 11 milyar dolar ödemenin yapıldığı ve çiftçiler için oldukça çetin geçen yılın hemen devamında meydana gelmişti.

Vergi mükellefleri, faturanın büyük birçoğunu FCIP için ödemekteler. Bu bir diğer deyişle, daha fazla kuraklığa, su baskınlarına ve sert hava koşullarına neden olan iklim değişikliğine ilişkin bütün bedelleri bizim ödememiz anlamına geliyor. ABD Tarım Bakanlığı’na göre, iklimimiz ısındıkça, çiftçilerin ürün sigortası tazminatı talepleri artmaya devam edecek, bu da FCIP’ye ve dolayısıyla vergi mükelleflerine, yük getirecek. İronik olan, FCIP’nin, toprağı kuraklık ya da diğer sert hava şartlarına karşı daha az dirençli yapan- ve bu sayede ürün sigortasına dayanan- tarımı ödüllendirmesi.

Yeni bir NRDC raporunda, kendi kökleri de Nebraska çiftçilerine dayanan meslektaşım Claire O’Connor, FCIP’nin gözden geçirilmesi çağrısında bulunuyor. Tarımsal su politikaları analisti olan O’Connor, FCIP’de, Gabe Brown’un da yaptığı gibi, toprağa sağlık katan ve ürün kaybı riskini azaltan, risk-azaltıcı tarım tekniklerinin desteklendiği yeniliklere gidilmesini talep ediyor.

Evlerimizi havaya dayanıklı hale getiriyoruz, çiftliklerimizi de iklime uygun hale getirmek kulağa oldukça mantıklı geliyor.

Brown, toprağın nem tutma, zararlı otlar ve haşereleri defetme ve ekinleri besleme gibi özelliklere ilişkin doğal kapasitesini arttırmak için bir dizi teknikten yararlanan ve sayıları gittikçe artan çiftçilerden bir tanesi. 1991 yılında bu işe ilk başladığında, Brown’un toprağı gri, donuk ve cansızdı. Yıllar içinde toprak, zengin, neredeyse siyah ve yersolucanları, yararlı böcekler ve mikroorganizmalarla dolu hale geldi. Bu değişim, toprağın sağlığını iyileştiren, toprak koruma bitkisi ekimi ve toprak işlemesiz tarım gibi birçok kilit tarım tekniği sayesinde gerçekleşti.

Toprak işlemesiz tarım şu anlama geliyor; Brown, her dikim mevsimi bu zengin toprak eko-sistemi pulluk sürerek işlemek yerine, tohumları bir önceki senenin ekin anızının (artığının) üzerine doğrudan ekiyor. Bu ekin anızı, malç görevi görerek, toprağın nemi muhafaza etmesine yardımcı oluyor. ABD Tarım Bakanlığı verilerine göre, 2010 yılında mısır ekinlerinde toprak işlemesiz tarım metodunu kullanan çiftçiler, geleneksel metotları uygulayan çiftçilere kıyasla, FCIP’den tazminat ödemesi alma oranları %30 daha azdı. NRDC’nin analizine göre, toprak işlemesiz tarım tek başına FCIP’yi 2010 yılında 223 milyon dolarlık bir ödemeden kurtarabilirdi.

Brown’un koruma bitkisi ekilmiş tarlaları, toprak koruma bitkisi ekiminin toprağa sağlık kattığının en büyük kanıtı. Toprak koruma bitkisi, satış amaçlı yetiştirilmiyor. Bu bitkiler, toprak sağlığını koruma ve zenginleştirme kapasitelerine göre seçiliyor. Kışlık buğday ve tüylü fiğ gibi toprak koruma bitkilerinden bir karma oluşturarak yapılan ekim, toprağın besinini ve su tutma özelliğini arttırmakta ve toprağı boşaltmak yerine bir sonraki ekim için hazırlıyor. ABD Tarım Bakanlığı’nın yakın bir tarihteki araştırması, 2012 yılında toprak koruma bitkileri kullanan çiftçilerin, kullanmayan çiftçilere kıyasla daha fazla ürün verdiğini ortaya koydu. Tekniğin faydası kuraklığın en sert vurduğu alanlarda daha fazla göze çarpıyor ve toprak koruma bitkisi ekiminin kuraklığa karşı ne kadar güçlü bir koruma sağladığını ortaya koyuyor.

Toprağın sağlığını korumak ve iyileştirmek için kullanılan teknikler, sert hava koşullarına karşı yerleşik bir koruma mekanizması oluşturarak, tarım sektörünün risklerini önemli ölçüde azaltıyor. Ancak FCIP, çiftçilere bu stratejileri kullanma konusunda neredeyse hiçbir teşvikte bulunmuyor. Aksine, devamlı olarak yapılan mısır ekimi ya da sonucunda toprak sağlığının olumsuz olarak etkilendiği, yoğun kimyasal gübre kullanımı gerektiren uç alanlarda ürün yetiştirmek gibi riskli ürün ekimine ilişkin kâra destekte bulunuyor.

Çiftliklerimize sert hava koşullarına karşı koruma sağlamayarak, tarım arazilerimizi ya da çiftçilerimizi – ayrıca vergi mükelleflerini – riske atamayız. Tarım yapmak yeterince zor bir uğraş. Neden daha da zorlaştıralım ki? Bir kahve üretim çiftliğinin idaresine yardım ediyorum ve hâsılatımız, dünya fiyatları ile paralel olarak, yıldan yıla 30% ya da daha fazla oranda değişim gösteriyor. Diğer işletmelerin çok az bir kısmı bu değişkenliğe göğüs gerebiliyor ve dürüst olmak gerekirse, bunu yapabilmek gerçekten çok zor. Haydi, zarardan çok faydası dokunan bu tekniklerin kullanımını destekleyelim.

NRDC sürdürülebilir tarım tekniklerini tanıtmak ve tarım sanayimizi uzun vadede daha sağlıklı ve sürdürülebilir kılmak için gerekli araçların ve politikaların geliştirilmesi için yıllardır çiftçilerle birlikte çalışıyor. FCIP, koltuk değneği rolünü bırakıp gerçek bir risk-yönetimi politikası haline gelerek, çiftçilerin daha az risk içeren tarıma geçmeleri konusunda onlara yardımcı olabilir. Program, toprak koruma bitkisi ekimi,  toprak işlemesiz tarım ve daha verimli bir sulama sistemi gibi düşük riskli ve su tasarruflu uygulamaları benimseyen çiftçilere daha düşük oranlar sunmalıdır (mevcut yasalara göre sunabilir).  FCIP’yi, toprağı koruyan ve iklim koşullarına karşı dayanıklı hale getiren teknikleri desteklemesi yönünde yeniden düzenlemek, çiftliklerimizi daha dirençli ve çiftçilerimizi de daha güvenli kılarak, vergi mükellefleri üzerindeki yükü hafifletecek ve doğamızı korumaya yardımcı olacaktır.

 

Yeşil Gazete için çeviren: Elif İlik

Yazının özgün hali

(Yeşil Gazete, Switchboard.org)

 

 

Salcano Dağ Bisikleti Kupası bu Pazar Arnavutköy’de

0

Salcano Dağ Bisikleti Kupası 8 Eylül Pazar günü İstanbul Arnavutköy’de koşulacak.

mtbtr.com’dan Alptekin Başkır’ın haberine göre yarış ikisi uluslararası, dördü de ulusal olmak üzere toplam 6 kategoride yapılacak. Elit Erkekler ve Elit Bayanlar kategorileri uluslararası, Genç Erkekler, Master Erkek, Yıldız Erkekler, Yıldız Bayanlar ise ulusal kategoride gerçekleşecek.

Yarış parkuru önceki yıllarda olduğu gibi Arnavutköy devlet Hastanesi arkasındaki ormanlık alan içerisi olarak belirlendi. 7 Eylül Cumartesi günü 12:00’de Kabataş’dan Arnavutköy’e servis imkanı sağlanıyor geri dönüş saati ise 19:00. 8 Eylül Pazar günü ise Kabataş’dan Arnavutköy’e servis  saati 07:30’da geri dönüş saati ise 17:00 olarak açıklandı.

Servis kullanmak isteyenler ise yarış parkuruna Topkapı’dan Arnavutköy’e Minibüs Hattı, Hadımköy’den Arnavutköy’e Minibüs Hattı, Sultan Çiftliği Arnavutköy’e Minibüs Hattı, Edirne Kapı Beşyüzevler Sultançiftliği Minibüs Hattı , Yenibosna’dan 36 AY Belediye Otobüs Hattı’nı kullanarak ulaşabilir. Anadolu Yakasından gelecekler için Metrobüs’ten Habibler Metrosuna geçip, son duraktan bir minibüsle Arnavutköy’e gelinmesi mümkün.

Arnavutköy öğrenci yurdunda Cuma, Cumartesi günleri 130 kişilik konaklama imkanı sunuluyor. Yurtta kalabilmek için ön kayıt yaptırılması gerekiyor. Ön kayıt için [email protected] adresine adınızı soyadınız, lisans numaranız, kategorinizi mail atmanız yeterli.

Yarış Programı ise şu şekilde;

7 Eylül, Cumartesi

14:00 ila 16:00 saatleri arasında kayıt yaptırabilirsiniz Yer Arnavutköy Kültür Merkezi olarak verilmiş. Aynı saatlerde parkur antrenmana açık olacak, 16:00’da kapanacak. 17:00’de takım yöneticileri toplantısı var, toplantı yeri yine Arnavutköy Kültür Merkezi.

8 Eylül, Pazar

10:00 Start – Ulusal Kategoriler
13:00 Start – Elit Erkekler
13:05 Start – Elit Bayanlar
15:00 Ödül Töreni

 

(mtbtr.com, Yeşil gazete)