Ana Sayfa Blog Sayfa 4167

Yeşiller Sol:Demokratik hakkın kullanılmasının bedeli ÖLÜM olamaz!

Ahmet Atakan isimli genç Antakya’da ODTU’ye destek gösterileri sırasında polisin şiddet kullanması sonunda öldürüldü. Ülke çapında derin bir öfke yaratan cinayet  geniş katılımlı protestolara sahne olurken Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi bir açıklama ile devlet şiddetini kınayarak Hükümeti sorumlu tuttu.

 

YGSP’nin açıklaması şöyle:

Demokratik hakkın kullanılmasının bedeli ÖLÜM olamaz!

Gezi Direnişi, AKP Hükümeti’nin kimyasını bozdu, protesto hakkına tahammülü kalmadı. Kafa kıran, yaralayan, öldüren kolluk görevlilerinin bizzat Başbakan tarafından ödüllendirilmesi, polisin göstericilere karşı savaş açmasına yol açtı. Bunun sonucunda dün akşam Hatay’da  #AhmetAtakan da yine polisin müdahalesi sırasında öldürüldü.

Gezi Direnişi’nin başlangıcından bu yana polisin doğrudan müdahalesi ve saldırısı sonucunda 6 yurttaşımızı kaybettik. Ölenlerin yakınlarına bir kez daha başsağlığı diliyor, sorumluların bir an önce cezalandırılmasını istiyoruz.

Polisin yaşama hakkını ortadan kaldırması vicdan sahibi herkesi dehşete düşürüyor. Buna karşın Emniyet Müdürleri, Valiler, İçişleri Bakanı, Başbakan hiç bir şey olmamış gibi davranabiliyor. Hatta “arkadaşları öldürmüştür, yüksekten düşmüştür” gibi tuhaf açıklamalarla suç işleyeni koruma altına alıyorlar.

Hatay Valisi de aynı şeyi yaptı, #AhmetAtakan ‘ın damdan düştüğünü söyledi.

Artık mızrak çuvala sığmıyor. Bugün Türkiye’de demokratik toplum olmanın ön koşullarından birisi olan demokratik protesto hakkı fiilen polis tarafından kullandırılmıyor. İzin alınmasına dair yasal zorunluluk olmamasına karşın, gösterilere “izinsiz” olduğu gerekçesiyle müdahale ediliyor.

Müdahaleler yaşam hakkını ortadan kaldıracak şiddette uygulanıyor. Gösterilerde sağ yakalananlar hakkında da davalar açılıyor, tutuklama kararları veriliyor. Adeta sıkıyönetim hali söz konusu.

Diğer yandan toplumsal gerilim de her geçen gün artıyor. Hükümetin sorumsuz uygulamaları gerilimin daha da artmasına yol açıyor.

Bütün bu olaylardan, demokratik hakların kullandırılmamasından, yaşam hakkı ihlallerinden en başta AKP Hükümeti sorumludur.

Hükümete sesleniyoruz: Sorumlu davranın… Toplantı ve gösterilere yönelik hukuksuz müdahalelere son verin… Suç işleyen kolluk görevlilerini görevden alın ve cezalandırın… Demokratik hakların kullanılmasını güvence altına alan yasal düzenlemeleri bir an önce yapın.

Bilin ki, bu ülkenin demokrasi güçleri, hukuksuz davranışlarınızın peşini yasal ve anayasal olarak bırakmayacaktır… Ulusal ve uluslararası hukuk zeminlerinde mahkum edilmeniz için her adım atılacaktır…


Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri

Sevil Turan- Arif Ali Cangı

Türkler nasıl Türkiyelileşir? – Bülent Küçük

Kürt hareketinin diğer toplumsal kimliklere kapılarını açarak Türkiyelileşmesi gerektiği konusu çokça -çoğu zaman insafsızca- dile getirildi. Demokratik bir zeminde birlikte yaşamın ancak Kürtlerin eşitlik, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin diğer toplumsal alanlarda verilen mücadelelerle ortaklaşması durumumda mümkün olacağının altı çizildi. Bu eleştirilerin haklılık payları vardı kuşkusuz, fakat sorulması gereken asıl soru şu: Türkler Türkiyelileşmeden Kürtlerin Türkiyelileşmesi ne kadar mümkün? Türkiye’de Müslüman Türk hakim kimliğinin muteber mensupları ne ölçüde kendi Türklüklerini ve Müslümanlıklarını gözden geçirerek kendilerini ötekilere açmaktadırlar. Ne ölçüde ötekilerin siyasi özneliklerine müdahale etmeden, onları terbiye etmeye kalkışmadan, dönüştürmeye ya da mesafede tutarak idare etmeye çalışmadan, ötekilerin tekilliklerini tanıyarak ilişkilenme zahmetine girmektedirler.

Başka bir deyişle, Türkler kültürel olarak daha üstün olduklarına dair fantezilerinden kopmadıkları sürece, bu devletin ve toprağın otantik sahibi olduklarına dair kanılarını devam ettirdikleri sürece, devletle kurdukları yakın ahbaplık ilişkilerine mesafe koymadıkları sürece, felaketlerden, utançtan milli gurur devşiren resmi tarihlerinden azade olmadıkları sürece Kürtlerin Türkiyelileşmesi ne neye yarar? Yani, Türkiye’de gerçekte kimlik politikasını kimler icra etmektedirler? Ezilenlerin kimlik politikası yapmasında ne tür temel çıkarı olabilir? Peki aynı soruyu egemen olan kimlik için soralım: Ezen kimliğin kimlik politikası gütmesi arkasında nasıl bir siyasal rasyonalite yatmaktadır? Mesela neden barış talebi Kürtlerde bu kadar toplumsallaşmıştır, buna karşın Türkiye’nin batısında bu talep neden bu kadar cılızdır? Barış talebi ile eşitlik talebi arasında nasıl bir bağlantı vardır?

Kürtlere Türkiyeleşemediklerine dair yapılan eleştiriler insafsız, çünkü Kürtlerin bugün hem sosyolojik-demografik olarak, hem de siyasi olarak birçok kimlikten çok daha fazla Türkiyelileştiği sabit bir olgudur. Sosyolojik olarak bakıldığında durum böyledir, çünkü Kürtler özellikle 1990’larda ki zorunlu göçle beraber Türkiye’nin hemen hemen her köşesinde yaşamakta, güvencesiz sektörler başta olmak üzere hemen her sektörde çalışmaktadırlar. Buna ilaveten hemen hemen bütün Kürtler Türkçeyi sorunsuz konuşmakta, Batı’nın yazarını, film artistini, şarkıcısını tanımakta, yıllardır Türkçe okullara gitmekte, Türkçe televizyon kanalları izlemektedirler. Siyasi alanda cinsiyet politikaları, ekoloji ve sosyal politikalar başta olmak üzere siyasi paradigmaları göz önünde bulundurulduğunda Kürt hareketi evrensel ölçekleri referans alarak örgütlenmekte, konuşmakta ve bu politikaları icra etmektedir.

Buna karşın, Türkiye’nin batısında hangi kayda değer siyasi kimlik veya cemaat öteki kimliklere bu ölçekte kapılarını açmaktadır. Kaç Türk, Kürtçe öğrenmiştir, kaçı bu dilde iki kelam etmesini, mesela “merhaba” demesini bilmektedir? Kaçı, askerlik ve zorunlu memuriyet dışında Diyarbakır’a, Van’a Hakkari’ye gitmiştir, ya da gitmeyi istemiştir? Kaçı Kürt edebiyatından, popüler kültüründen haberdardır, kaçı Kürtlerle komşu olmayı arzulamaktadır? Kaçı dolmuşta, sokakta, kahvede okulda Kürtçe konuşulduğunda irkilmemektedir? Kaçı eşit işe eşit ücret ödemektedir? Kaçı orta sınıf bir Kürdü apartmanında ikamet edince, ya da lüks bir arabaya bindiğini görünce asabı bozulmamaktadır?

Literatürde kurumsal olarak ve gündelik hayatta dışlamanın ve kültürel tahakkümün iki temel biçiminden söz edilir: Malum, birincisi kültürel olarak farklı olana karşı örülen sembolik ve mekânsal duvarlalar marifetiyle konan mesafe üzerinden icra edilir. Kültürlerin uyuşmazlığına vurgu yapılır. Sen farklı kal ki benim üstünlüğüm görünür olsun denir. Avrupa’da birçok yer – özellikle Almanca dilinin konuşulduğu coğrafyada – bu tip dışlanma teknikliklerinin icra edildiği tipik mekanlardır. Buna göre, kir bahçede kaldığı sürece, öteki yerini bildiği sürece güzeldir.

İkincisi, kendisini ötekinin eksikliği üzerinden kurar, ötekinden örtük olarak üstün olduğunu ya da kendi kültürünün daha evrensel, daha modern olduğu ima eder ve ötekinden kendine benzemesini ister, onu özendirir, bonkör davranarak ötekini terbiye etmek için kaynak mobilize eder, mektepler açar, kendi saflarına çağırır, “benim sevdiğim gibi sev bu vatanı” der. Bu çağrıya itibar etmeyenlere baskıcı disiplin teknikleri uygulanmaktan çekinilmez. Fransa vatandaşlık pratikleri de bu ikinci türe örnek olarak görülür.

Malum, vatandaşlık pratiği olarak Türkiye sanıldığının tersine “Doğu” ile “Batı” arasında değil, Almanya ile Fransa arasında bir “köprüdür”, zira burada her iki yönetme tekniği de mevcuttur: Arta kalan gayri Müslimlere birincisi, Müslüman azınlıklara ikincisi münasip görülür. Birincisinin “bizden” olması zaten imkânsızdır, ikincisinin “Bizden ol, bizim gibi ol” çağrısı ise koşula bağlanmıştır.

Türk olmayan Müslümanlar Türklerin saflarına katılıp içinde eriyebilir, fakat bu ancak kendi etnisitesini, inançsal farklılığını evde, yani özel alanda bıraktığı sürece, kendisin siyasi olarak temsil etmediği, kendi hesabına, kendisi için konuşmadığı ve kendi kendini yönetmediği sürece mümkündür. Ben kamu/özel ayrımı yapmadan Türklüğümün ve Müslümanlığımın tadını çıkarayım, sokakta avazım çıktığı kadar Türk ve Müslüman olduğumu haykırayım, marşlar türküler okuyayım, devletin memuru sırtımı sıvazlasın, okulda, metroda, kahvede, cami de, TV’de, sokakta, dolmuşta Türkçe konuşayım, bütün bayramlar benim olsun, bütün devlet ve medya ritüelleri, resmi tatilleri bunun üzerine kurulu olsun, bütün okullar ve camiler kamu parasıyla ihya edilsin, ama öteki kendi evinde ve kendi imkanı ile farklılığının tadını çıkarsın, ortalıkta görünmesin, orada burada farklı olduğunu çaktırmasın. Devletin imkanlarıyla ihya edilmiş “otantik” kimlik eşitlikten bunu anlamaktadırlar. “Farklılık zenginliğimizdir” der fakat bu farklılık sokağa veya kamu alanında taşınarak siyasallaştığında devletin asker ve polis şiddetinden müteşekkil mahrem yüzü imdatta yetişir. Yani, birçok yerde olduğu gibi Türkiye’ de de – seküler ya da dindar olsun fark etmez – devlete gönülden bağlı başat kimliğe mensup olanların eşitlikten anladıkları hep bir soyut – legal – formel eşitlik olmuştur. Herkes kanun önünde kâğıt üzerinde sözde eşittir.

Peki, Türkiyelileşmek ve toplumsal barış hem kurumsal olarak hem de gündelik hayatta sosyal eşitlik meselesini kapsamadığı sürece ne anlama gelir? Kimler ne sebeple en güvencesiz sektörlerde çalışmakta, bu çalışanlar bu koşullar altında neden çalışmayı kabul etmek zorunda kalmakta, kimler en çok iş kazasında ölmekte, kimler en çok yeşil karta mecbur bırakılmakta, kimler en çok savaş mağduru olmakta, kimler en düşük ücretle çalışmaya mecbur bırakılmakta, kimler en çok yerinden edilerek göç etmekte, kimler en çok kamu hizmetinden mahrum kalmakta, kimler en çok işsiz kalmaktadır, kimler en çok hapishanelerde çürümeye terk edilmiştir? Ve bütün bu yapısal adaletsizlikler en çok kimlerin işine yaramaktadır. Dışlanma, değersizleştirme ve inkâr ile yoksulluk, işsizlik ve düşük ücret arasındaki ilişki nedir? Avrupa’da göçmenler gibi, Türkiye’de yüz yıldır devam eden Kürtlerin değersizleştirilip, kriminalize edilmesi ile piyasada aldıkları düşük ücret ve yoksulluk arasındaki ilişki nedir? Daha genel anlamıyla Kürtlerin ve Kürdistan’ın inkârı ile kültürel tahakküm ve Kürtlerin ucuz emeği arasındaki bağlantı nedir?

Bu soruların yanıtlarını verebilirsek o zaman işte hangi hakim kimliklerin sosyal eşitsizlikten, inkardan, savaştan ve kültürel tahakkümden nemalandığını görürüz. Kimlerin daha dar müstakil kimlik politikası yaptığını, bu politikanın, siyasal alanda, bürokraside, medyada, piyasada ve gündelik hayatta nasıl iş gördüğünü ve kimi ayarttığını görürüz. Yani kimlerin Türkiyelileşmeye neden heveslenmediğini görürüz: Sivas’ın batısında barışın toplumsallaşmasının önündeki en büyük engelin işte bu ötekiyle eşit seviyeye inmeye ayak direme olduğunu düşünüyorum. Başka bir deyişle, kalıcı bir toplumsal barışı istememek, bunun için kılını bile kıpırdatmamak hakiki eşitliği ve siyasi egemenliği paylaşmak istememenin; devletin sunduğu imkanlardan ve hazlardan ödün vermek istemeyişin başka bir ifadesidir. Bu durum egemen kimliğin, seküler olsun olmasın, toplumsal barıştan ve eşitlikten ötekilerin kendilerine müstahak görülen ile yetinmesini anladıklarını resmeder,  eşitlikten ve barıştan dışlanmış kimliklerin toplumsal hiyerarşide kendilerine münasip görülen yerlerde durmasını ve nihayetinde siyasetsiz, sessiz sedasız kalmasını arzuladıklarını ifade eder.

Sivas’ın batısında barışın toplumsallaşması Türklerin Türkiyelileşmesi için, yani seküler ve Müslüman Türklerin geçmişin kolonyal yükünden kurtulması için bir fırsattır, Gezi Direnişi sonrası durum bunun için bir imkanı işaretlemektedir. Çünkü barışın toplumsal-popüler bir talebe dönüşmesi, yani sokaklarda, meydanlarda ve parklarda dillendirilmesi belki ilk kez Gezi’deki çok farklı kimliklerin müşterek direnişiyle zirve yaptı. Türklerin Türkiyelileşmesi bir boş kavram, bir hayal olmaktan çıkıp toplumsal alanda bir karşılık bularak nispeten bir gerçek olması belki ilk kez Gezi ile mümkün oldu. Egemen kimliğe mensup geniş toplumsal kesimler Türkiye’de yaşayan herkesin hakkının kendi hakkı kadar değerli olduğunu, ötekilerin acılarının kendininkiyle eşdeğer olduğunu belki de ilk kez bu ölçekte Gezi’de deneyimledi. Belki de ilk kez Türkiye’nin sırf Türklerin değil burada yaşayan, bütün Türkiyelilerin olduğunu idrak ettiler.

Bu çok önemli: toplumsal ve siyasal alanda eşitlik olmadan, kültürel ve siyasi egemenlik paylaşılmadan toplum barışamaz, barış toplumsallaşmaz. Zira, barış mağdur olanın kendi temel evrensel haklarından ve eşitlik ve özgürlük talebinden feragat etmesiyle değil, egemen olan kimliğin kendi lükslerinden ve ayrıcalıklarından feragat etmesi veya ettirilmesi ile mümkündür. Öteki de herkes gibi kendi farklılığını icra edecek sokakta veya medyada şarkısını söyleyecek, anadilinde eğitimini görecek, kendini siyasi olarak temsil edecek ve böylece bir kategorinin, bir kimliğin içine hapsedilmiş birileri olarak değil evrensel haklarını tadını çıkaran herkes gibi olacak. Bunun için Kürtlerin evrenselleşmesinden (yani Türkiyeleşmesinden) çok, hakim Türk kimliğin evrenselleşmesi gerekir.

Başka bir ifadeyle, barışın toplumsallaşması süreci Kürtlerden çok Kürt ve Kürdistan hakikati devletin mektepleri ve medyası tarafından kendinden yıllarca gizlenmiş, yalanla büyütülüp terbiye edilmiş hakim kimliğin, onun bedenine ve ruhuna nakşedilmiş ırkçılığın ve fesadın paklanması için bir imkandır. Bu süreç, onların yeniden sosyalleşmesi ve birlikte yaşamın zeminini oluşturacak yeni bir toplumsal etiğin inşası için bir imkandır. Bunun için, çokça söylendi, egemen Türk kimliğin ilkin kendi inkârcı ve acılardan müteşekkil tarihiyle yüzleşmesi gerekir, ancak o zaman yeni, siyasetten ahlaklı nesiller yetişir.

  • Yani, barış ve eşitlik istemek Kürtlerden çok hakim kimliğin sorumluğundadır, çünkü bu kimlik değişmeden eşitlik olmaz, bu kimlik dönüşmeden barış gelmez. Bu kimlik etik davranmadan eşitlikçi bir toplumsal ve siyasal zemin inşa edilemez. Bu kimlik kendini deşmeden, kendi Türklük sorununu aşmadan, bu sorun çözülemez. Bilindik bir edebiyatçı düşünür nasıl ki “Britanya’nın göçmen sorunu yoktur, beyaz İngiliz sorunu vardır” der, Türkiye’nin de bu anlamda Kürt sorunu yoktur, temelde koskocaman bir Türk sorunu vardır. Kürtler ve bütün diğer mustarip kimlikler yalnızca bu temel sorundan mustaripler. Türkler Türkiyelileşip herkesleşmeden, Kürtler Türkiyelileşip herkesleşemez. Ancak o zaman Türkiye birilerinin değil bu coğrafyada yaşayan herkesin olur, ancak o zaman birlikte yaşam bir hayal olmaktan çıkıp gerçek olur.

 

Bülent  Küçük – t24.com.tr

Ahmet için tüm ülkede sokağa çıkılıyor

Ülkenin her yerinde vatandaşlar Ahmet Atakan’ı anmak ve katillerinden hesap sormak için bu akşam biraraya geliyor.

İstanbul, Taksim Meydanı, saat 19.00 (Taksim Dayanışması çağrısıyla)

İstanbul, Kadıköy Boğa Heykeli, saat 19.00 (Taksim’e geçilecek)

İstanbul, Pangaltı Metro önü, saat 18.30 (Taksim’e geçilecek)

İstanbul, Kartal Kartallı Kazım Meydanı, saat 20.00

İstanbul, Gazi Mahallesi, Eski Karakol önü, saat 20.00

Ankara, saat 20.00: (Kızılay’a geçilecek)

Kızılay – Güvenpark
Dikmen – Ziraat Bankası Önü
Mamak – Tuzluçayır Meydanı
Batıkent – Batıkent Meydanı
Keçiören – Yunus Emre Direniş Parkı
Seyranbağları – Özgürlük Parkı
Yüzüncüyıl – Migros Önü
Eryaman – 3.Etap Kavşağı

Adana, Küçüksaat Meydanı, saat 19.00

Mersin, Forum Kavşağı, Ciğerci Apo önü, saat 19.00

İzmir, Gündoğdu Meydanı, saat 20.00

İzmir, Alsancak, Sevinç Pastanesi önü, saat 20.00

Eskişehir, Espark, saat 18.00

İzmit, Cumhuriyet Parkı, saat 19.00

Tarsus, Yarenlik Alanı, saat 18.00

Muğla, Bodrum Direniş Meydanı, saat 21.00

Gaziantep, Yeşilsu Parkı, saat 17.00

Çorum, Özdoğanlar, saat 20.00

Aydın, Didim Eğitim Sen, saat 18.00

Afyon, Anıtpark, saat 20.00

Bolu, Kardelen Meydanı, saat 18.00

Antalya, Aydın Kanza Parkı, saat 19.00

Balıkesir, TTM, saat 18.00

 

Adalet Bakanlığı’nın yalanı otopside çıktı

Hatay’da öldürülen Ahmet Atakan’ın otopsi tutanağı: Kafatasında yara var, kemik kırığı yok…
Ahmet Atakan’ın Antakya Devlet Hastanesi’nde yapılan ön otopsi tutanağına ulaşıldı.

Ahmet Atakan ‘ın otopsi tutanağında kafatasının sol tarafından 6×5 santimetre çapında ancak bir darbe sonucunda oluşabilecek bir yara olduğu görülüyor. Ayrıca tutanağa göre, Atakan’ın vücudunda kemik kırığı bulunmuyor.

Ahmet Atakan’ın Antakya Devlet Hastanesi’ndeki ön otopsi tutanağı şöyle:

“Sol pariyetal arkada (kafatasının sol tarafı) etrafından 6×5 cm’lik alanda ekimoz bulunan kenarları kısmen düzenli, dudaklar arasında doku köprüleri bulunan, künt vasıfta yara mevcut olduğu görüldü. Kulakta kan akmakta olduğu görüldü. Sol omuz üstte ve dış yanda ekimozlu (morluk) sıyrık, sol dirsek dış yanda, sol kol altı dış yanda, sol dirsek arkada yer yer sıyrıklar bulunan ekimoz, sol el bileği iç yüzde üç cm’lik ekimozlu sıyrık, sağ dirsekte 7×2 cm’lik ekimozlu sıyrık, sağ dirsek iç yüzde 2×1 ve 1cm’lik ekimoz, sağ dirseikte 3×1,5 cm’lik sıyrık, lomber (omurga) sol arkada paravertebral (omurga) bölgede 11×2,5 cm’lik üst kısımda ekimoz, sağ dış malleolde (ayak bileği) 1,5 cm’lik ekimoz bulunduğu görüldü. “
Ahmet Atakan nasıl öldü?

Otopsi tutanakta ayrıca Antakya Devlet Hastanesi’ndeki ilk müdahadele Ahmet Atakan’ın ciğerlerinden 1,1 litrelik kan boşaltıldığı ifade edildi.

Çelişkili bilgiler

Öte yandan, Hatay’da Ahmet Atakan’ın ölüm sebebiyle ilgili çelişkili bilgiler geliyor…

İlk otopsi raporuyla ilgili Adalet Bakanlığı ‘ölüm sebebi yüksekten düşmeye bağlı’ derken; Hatay Tabip Odası Başkanı Selim Matkap, ‘Buna dair kanıt yok’ dedi. Adana’da hazırlanan raporda çıkan kırığın nedeninin belirlenemediğini, bu nedenle örnek ve bulguların kesin sonuç için İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderileceğini açıkladı.

Adalet Bakanı Başdanışmanı Adnan Boynukara, Hatay’da dün düzenlenen eylemler sırasında Ahmet Atakan’ın hayatını kaybetmesiyle ilgili açıklama yaptı.

Antakya’da dün gece ODTÜ protestolarına destek vermek ve ‘Gezi Parkı’ eylemlerinde vurularak hayatını kaybeden Abdullah Cömert’in faillerinin bulunması için düzenlenen gösteriye polis müdahale etti. Müdahale sırasında 22 yaşındaki Ahmet Atakan hayatını kaybetti. Atakan’ın başına gaz kapsülü isabet etmesi sonuçu öldüğü iddialarına, Adalet Bakanı Başdanışmanı Adnan Boynukara, Twitter’dan cevap verdi.

Boynukara Twitter’da şunları yazdı: Ahmet Atakan’ın otopsi işlemi tamamlanmış ve şuanki verilere göre ölüm sebebi yüksekten düşmeye bağlı ölüm olarak açıklanıyor.

‘Böyle bir bulgu yok

Hatay’ın Antakya ilçesindeki ODTÜ direnişinde öldürülen 22 yaşındaki Ahmet Atakan’ın sabaha karşı götürüldüğü Hatay Devlet Hastanesi’nde yapılan ilk otopsisine giren Hatay Tabip Odası Başkanı Selim Matkap, ilk verileri bianet’e anlattı.

Matkap, Hatay Valiliği’nden bu sabah yapılan “Elde edilen ilk verilere ve bilgilere yüksek bir yerden düşmüş olabileceği değerlendirilmektedir” şeklindeki açıklamaya da tepki gösterdi.
“Başında künt travma tespit edildi”

Dr. Matkap, olayın ardından Hatay Devlet Hastanesi’ne gittiğini ve ön otopsiye girdiğini ifade etti:
“Atakan’ın vücudunda yüksek bir binanın üzerinden düştüğünü ispatlayan bir bulguya rastlamadık. En önemli iki bulgu var: Birisi akciğerlerde kanama, diğer kafa travması.”
“Kafasında künt travma olarak tabir edilen çökme kırığı ve morarma vardı. Ölüm sebebi bunlardan biri. Bunlarla ‘yüksekten düştü’ diye açıklama yapılamaz.”

“Zaten Valiliğin peşinen açıklama yapmaması gerekir. Kesin bilgi elde etmeden açıklama yaparak kamuoyunu yönlendirmeye çalışıyor. Otopside yüksekten düşmeyi belirten tıbbi bulguya rastlamadık. Kemiklerde, bacağında, kolunda kırık yoktu. Düşenlerde genelde bu kırıklar görülür.”

Görgü tanıkları “gaz kapsülü” diyor

Otopsinin ardından olay yerine de giden Dr. Matkap, görgü tanıklarıyla da hem hastanede hem olay yerinde konuştuğunu belirtti:
“Görgü tanıkları da olayı şöyle anlatıyor: ‘Ana caddeye çıkan ara sokakta dururken iki akrep gelip ortaya gaz bombası attı, gaz bulutunda kaybolduk. Rüzgar dumanı dağıtınca Ahmet’in yerde yattığını gördük.’ Yanındaki arkadaşlarının tanıklığı böyle.”

“Abdullah için de böyle açıklama yapmıştı”

Hatay Valiği daha otopsi işlemleri tamamlanmadan, olayın hemen ardından yaptığı açıklamada, Atakan’ın “yüksek bir binadan düşüp öldüğünü” ileri sürdü.
Dr. Matkap, Hatay Valiliği’nin, Hatay’da öldürülen direnişçi Abdullah Cömert’in ölümüyle ilgili de böyle çelişkili açıklamalar yaptığını hatırlattı.

3 Haziran’da öldürülen Cömert’in ölümüyle ilgili ertesi gün açıklama yapan Valilik, önce ölüm sebebinin silahla yaralanma olduğunu söylemiş sonra bu açıklamasını geri çekerek, Cömert’in başına darbe aldığının tespit edildiğini belirtmişti.

Dr. Matkap, “Otopsi tamamlanmadı, sonucu belirlenmedi, Vali Ahmet’in yüksekten düştüğünü nereden biliyor?” diye sordu.

Ahmet Atakan’ın cenazesi, Hatay Cumhuriyet Savcılığı’nın isteği üzerine, incelenmek ve otopsinin tamamlanması için Adana Adli Tıp Kurumu’na gönderildi.

CHP’li Dudu: Ahmet’i akrep aracındaki polis vurdu

CHP Hatay Milletvekili Mevlüt Dudu, Hatay’da yaşamını kaybeden ve valiliğin çatıdan düştüğünü belirttiği Ahmet Atakan için konuştu: Görgü tanıkları var, gaz kapsülüydü.
CHP Hatay Milletvekili Mevlüt Dudu, Hatay’da, ODTÜ arazisinden geçecek yolda ağaç söküleceği gerekçesi ve “savaşa hayır” yürüyüşü nedeniyle eylem yapan grupta bulunan ve hayatını kaybeden Ahmet Atakan’ın ‘binadan düştüğü’ne ilişkin iddialarının doğru olmadığını söyledi. Dudu, “Görgü tanıkları var; gaz kapsülüyle, Akrep aracının çok yakın mesafeden sıkıldığı yönünde” dedi.

CHP’li Dudu: Ahmet’i akrep aracındaki polis vurdu. CHP Hatay Milletvekili Mevlüt Dudu, Hatay’da, ODTÜ arazisinden geçecek yolda ağaç söküleceği gerekçesi ve “savaşa hayır” yürüyüşü nedeniyle eylem yapan grupta bulunan ve hayatını kaybeden Ahmet Atakan’ın ‘binadan düştüğü’ne ilişkin iddialarının doğru olmadığını söyledi. Dudu, “Görgü tanıkları var; gaz kapsülüyle, Akrep aracının çok yakın mesafeden sıkıldığı yönünde” dedi

Radikal’den Miray Çimen’İn haberine göre Olaylar sırasında Hatay’da bununan CHP Milletvekili Mevlüt Dudu, açıklamada, eylem yapılan yerde olmadığını belirterek, şunları kaydetti:
“Valilikten ‘Binadan düştü’ şekilinde bir açıklama yapıldı. Görgü tanıkları var; gaz kapsülüyle, Akrep aracından çok yakın mesafeden sıkıldığı yönünde. Ayrıca cenazeyi gören arkadaşlarımız da başka hiçbir yerinde kesinlikle bir kırık olmadığını söylüyor. Binadan düşen adamda herhalde başka izler de olur.”

 

Bükreş Belediyesi 65.000 köpeğin itlafı için referandum kararı aldı

Romanya’da yüzlerce kişi dört yaşındaki bir çocuğun bir köpek tarafından öldürülmesinden sonra başkent Bükreş’teki binlerce sokak köpeğinin itlaf edilmesi talebiyle gösteri yaptı.

Bükreş Belediye Başkanı Sorin Opresku, bu konuda 6 Ekim’de kentte referandum yapılacağını söyledi. Belediye Başkanı, halka sokak köpeklerinin “ötenazisini” kabul edip etmediklerinin sorulacağını belirtti. Öneriye destek verenler Pazar günü kent merkezinde eylem yaptı. Bir hafta önce bir grup sokak köpeği bir park yakınlarında bir çocuğa saldırmıştı. Kentte 65 bin sokak köpeğinin olduğu tahmin ediliyor.

Hayvan hakları örgütü 4Pfoten (Dört Pati) köpeklerin itlaf edilmesi yerine kısırlaştırılması çağrısında bulundu. Bükreş’te geçen yıl 6,500’den fazla köpek kısırlaştırıdı. Hayvan hakları grupları sorunun çözümü için hükümetin yardım etmesi gerektiğini söylüyor.

(BBC Türkçe)

 

Olimpiyatları neden alamayız?

Hani futbolda bir söz vardır “90 dakika değil sabaha kadar oynasak bunları yenemeyiz” diye, bizim olimpiyat işi de buna benzer bir hal aldı. Artık değil 2020, 2024, 2028 veya 2032, ne zaman olursa olsun bizimle birlikte aday olan ve olimpiyatları düzenleyebileceğine inanılan bir şehir olduğu müddetçe İstanbul’un olimpiyatları alma şansı bulunmuyor. Bunun sebeplerini anlayıp çözümler üretmeden aday olmamızın da bir gereği yok. Tam bir liste hazırlamasak da bunun sebepleri konusunda biraz düşünmek gerekli.

Öncelikle mutlu olduğum konu Gezi olaylarının gündeme gelmemiş olmasıydı. Olimpiyat komitesinin kararı, tercihlerini etkileyen şeylerin çok daha değişik yönde olduğunu gösterir şekildeydi.

Olimpiyat adaylığında en başta sorulan soru şehrin ve ülkenin gerekli yatırımı yapabilecek güce sahip olup olmadığıdır. Başbakan Erdoğan başkanlığındaki büyük grup, bu konudaki devlet garantisini açıkça gösterebildiği için İstanbul Madrid’i eleyerek finale çıkabildi. Ancak finalde değerlendirilen konu  “Olimpiyatları düzenleyebilecek gücü var mı?” veya “Güzel bir şehir mi?” sorularının ötesinde bir kavram.

Çoğunuz bilecektir, dünya sporunda en ileri noktalardan birinde bulunan ABD’de profesyonel spor kulüpleri bir şehre bağlı değildir. O şehirde kalabilmeleri temelde birbiri ile ilişkili iki noktaya bağlıdır; “takımın seyircisi var mı?” ve “takım para kazanıyor mu?”. Bu iki soruya da “evet” cevabı verilemeyecek olursa takımlar o şehirden ayrılarak “evet” cevabı alacakları başka bir şehre taşınırlar. Dolayısıyla günümüz sporunda en önemli konu seyircidir. Seyircisiz spor olmaz ve bizim açımızdan en önemlisi, bizim spor seyircimiz yok. Hatta bizim futbol seyircimiz bile yok. Bu denli seyirci eksikliği olan bir ortamda olimpiyatlara ev sahipliği yapılması imkansızdır.

Basit iki örnek vereyim: Sezon başında Torku Konyaspor ile Kayseri Erciyesspor Ankara’da TSYD kupası final maçını oynuyorlar ve maraton tribünündeki güvenlikçi ve top toplayıcı sayısı taraftar sayısından fazla. Bir diğer örnek; geçen seneye kadar Süper Lig’de yer alan İstanbul Büyükşehir Belediyespor. Olimpiyat stadında oynadıkları maçlara gelen ortalama seyirci sayısı 693 ve bu takım en önem verdiğimiz sporun en önem verdiğimiz liginde oynayan bir takım. Böyle bir takımın ve böyle bir ligin dünya standartlarında yaşaması mümkün değildir.

Spordaki genel geriliğimizi anlatmak için ata sporumuz güreşten veya son 30 senemize damga vuran halterden bahsetmeye gerek yok. Yanıp yıkıldığımız, kendimizi dev aynasında gördüğümüz futbolda dünya sıralamasında 55. sıradayız. 12 Dev Adam Avrupa Şampiyonası’nda tepeye oynamak yerine rezilleri oynuyor. Kabul edelim, sporda iyi değiliz. Takımlarımızın arada önemli başarılar gösterebilmesinin ardında yaptığımız kaliteli yabancı transferleri var.

Bir noktada olimpiyatlara ev sahipliği yapmak istiyorsak öncelikle spor yapmaya başlamamız gerekiyor. Bundan kasıt, pazar öğleden sonra halı saha maçı yapmak ya da haftada bir bisiklete binmek, spor salonlarında kutu kutu, içinde ne olduğu bilinmeyen nesnelerden içip plajda kaslarını göstermek değil, ciddi ciddi spor yapmak.

2020 Yaz Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmaya hak kazanan Japonya 2012 Londra Yaz Olimpiyatları’nda okçuluk, atletizm, badmington, boks, futbol, eskrim, jimnastik, judo, yüzme, masa tenisi, voleybol, halter ve güreş gibi 13 değişik dalda tam 38 madalya kazanmış. Biz ise atletizm, tekvando ve güreşte toplam 5 madalya kazanmışız, atletizmden gelen iki madalyanın da durumu ortada.

Olimpiyatlarda 36 spor dalında yarışma yapılıyor. Olimpiyatlara bir kez daha aday olmayı denemeden önce bizim de bu 36 spor dalında en azından finallerde yarışacak kapasitede sporcular yetiştirmemiz gerekiyor. Bunu şampiyona 60 cumhuriyet altını vermeyi vadetmeden yapmamız gerekli. 60 cumhuriyet altını bizim sporcumuzu acilen doping yapmaya itiyor. Oysa, spor acilen başarılar kazanılan bir alan değil. Düzgün bir yüzücü, jimnastikçi veya masa tenisçi olmak için normal hayatınızın yanı sıra bir hayatınız daha olmak zorunda. Arkadaşlarınız sabah sekizde kalkarken sizin altıda kalkıp antrenmana gitmeniz gerekiyor. Herkes gezip eğlenirken sizin ödev yapmanız, herkes ödev yaparken de sizin akşam antrenmanında olmanız gerekiyor. Burada “sporcularımıza iş bulmamız gerekiyor” fazla anlamlı bir kavram değil çünkü dünya klasında bir sporcunun zaten 18 yaşında oraya gelmiş olması gerekiyor. Sorunun iki boyutu var, 18 yaşına kadar çocuklarımızı dünya klasında sporcular olarak nasıl yetiştiririz ve bu çocukları bir karşılık beklemeden sabah altıda kalkmaya nasıl ikna ederiz?

Her iki soruya da kısa cevap şu: Yapamayız.

Bunun da gayet temel nedenleri var. Öncelikle toplumumuzda her geçen gün namusuyla çalışıp didinip kazanmak daha az değer verilen bir kavram halini alıyor. Hızlı yoldan kazanmak varken kim çalışıp didinir? Biz ne zaman ki kolay yoldan gidenlere değil, tırnağıyla kazıyanlara gıpta ile bakmaya başlarız, o zaman belki bir umut doğar içimizde. Çocuklarımız ne zaman edindikleri lükslerle değil, kazandıkları başarılarla mutlu olmaya başlarlarsa sabah altında spor yapmaya uyanmak için bir sebepleri olur. Ancak; bizim çocuklarımız hala “kim ne giyiyor?” veya “onun telefonu ne marka?” sorularında yaşadıkları müddetçe sporumuzun kazanması zor.

Çocuklarımız spor yapmaya başladığında bizler de seyretmeye başlayacağız. Bizler ne zaman para verip İstanbul Minikler Badminton Ligi müsabakalarını seyretmeye gidersek, o zaman olimpiyatları almak için de bir şansımız olabilir.

Son olarak gelin size çılgın görünecek bir öneride bulunayım, birileri keşke dinlese:

Öncelikle futboldan başlamalıyız. Şöyle bir şey diyelim: Süper Lig’de oynamak için en az 20.000 seyirci kapasiteli bir stadınız olmalı ve her maça ortalama en az 15.000 biletli, yani kendi bilet parasını kendisi ödeyen seyirci gelmeli. Bunu sağlamıyorsanız- isterseniz en ala takımı kurun- en üst düzeydeki futbol liginde yer alamazsınız. Ama bununla da kalmadık, dedik ki bu futbol takımlarının hepsi aynı zamanda olimpiyatlarda yer alan 36 branşın tamamında faaliyet göstermeli, minik, yıldız, genç ve A takımları olmalı ve tüm şehir ve ülke şampiyonalarına katılmalı. O zaman, belki, her ne kadar kapılarındaki tabelada “Bilmem nere Spor Kulübü” yazsa da futbol takımından başka bir şey olmayan bu takımlar gerçekten spor kulübü olurlar. Biliyorum, bunların hepsi hayal, aynı bizim olimpiyatları alabilme umudumuz gibi.

 

Prof. Dr. Levent Kurnaz

ABD Açık’ta Rafael Nadal şampiyon

0

İspanyol tenisçi Rafael Nadal, Amerika Açık finalinde karşılaştığı Novak Djokovic’i 6-2/3-6/6-4/6-1’lik setlerle yenerek şampiyon oldu.

Sezonun son Grand Slam’i Amerika Açık’ta erkekler finali, dünya bir numarası Novak Djokovic ile dünya iki numarası Rafael Nadal‘ı karşı karşıya getirdi.

İki tenisçi, 2011 yılı finalinde yine Arthur Ashe’de karşılaşmış, 4 set sonunda kazanan Novak Djokovic olmuştu.

İlk setin üçüncü oyununda servis kırarak maça hızlı başlayan taraf Rafael Nadal’dı. Avantajı erken yakalayan İspanyol tenisçi daha sonra bir kez daha rakibinin servisini kırdığı seti 6-2 ile hanesine yazdırdı.

Djokovic, ikinci sette durum 3-2 iken, altıncı oyunda 54 vuruşluk bir ralli ile servis kırarak 4-2 öne geçti. Bir sonraki oyunda Nadal’dan cevap geldiyse de Sırp tenisçi sonraki iki oyunu da alarak seti 6-3 kazandı.

Dünya bir numarası üçüncü sete de etkili başlayan taraftı. Fakat Nadal’ın servisini kırıp 2-0 öne geçen Sırp tenisçi, bu avantajını koruyamadı. Durumu önce 3-3’e getiren İspanyol tenisçi, dokuzuncu oyununda üç servis kırma puanı çevirdikten sonra onuncu oyununda servis kırdı ve seti de 6-4 ile aldı.

Son sette ise tam bir Rafael Nadal rüzgarı esti, Servis kırarak başladığı sette durumu 3-0’a getirdikten sonra iyice konsantrasyonu bozulan rakibine öne geçme şansı tanımayan Nadal, seti de 6-1 ile kazandı.

Maçtan 6-2/3-6/6-4/6-1’lik setlerle galip ayrılan Rafael Nadal, Amerika Açık’ta 2., kariyerinin ise 13. Grand Slam zaferini kazandı.

Yaşadığı 7 aylık uzun sakatlık döneminden sonra fırtına gibi dönen, sert kortta 22 maçtır yenilgi yüzü görmeyen İspanyol tenisçi bu şampiyonlukla, Şubat ayından beri katıldığı turnuvalarda, Fransa Açık da dahil olmak üzere 10. zaferine ulaştı.

Dünya bir numarası Novak Djokovic ise 2011’de kazandığı şampiyonluktan sonra iki sene üst üste finalin kaybeden ismi oldu.

(Eurosport)

Van Gogh’un yeni tablosu bulundu

Amsterdam’daki Van Gogh Müzesi, Hollandalı ünlü ressam Vincent Van Gogh’un yeni bir eserinin bulunduğunu açıkladı.

“Montmajour’da Günbatımı” adlı  büyük manzara tablosu , Norveçli bir sanat koleksiyoncusunun evinin tavan arasında bulunmuştu.

Eseri 1908 yılında satın alan Norveçli koleksiyoncu, daha sonra resmin sahte olduğu kanısına varmış ve tavan arasına atmıştı.

Müze yetkilileri, kullanılan malzemelerden ve yapılış tarzından resmin gerçekten Van Gogh’a ait olduğunun belirlendiğini bildirdi.

“Montmajour’da Günbatımı,” 24 Eylül’de müzede halkın ziyaretine açılacak.

Norveç’te seçim zaferi sağcı liderin

0

Norveç’te genel seçimleri muhalefetteki merkez sağ Muhafazakâr Parti lideri Erna Solberg kazandı.

Solberg, iktidardaki İşçi Partisi Başbakanı Jens Stoltenberg’i mağlup edip yeni hükümeti kurmak için kolları sıvadı.

Solberg’in göçmen karşıtı İlerleme Partisi ile koalisyon kurması bekleniyor.

Sandıkların üçte ikisinden çıkan sonuçlara göre dört merkez sağ partinin oluşturduğu koalisyon 169 sandalyeli parlamentoda 96 sandalye kazandı.

Başbakan Stoltenberg, gelecek hafta bütçeyi sunduktan sonra koltuğunu devredeceğini söyledi.

İşçi Partisi lideri 2005 yılından beri başbakanlık koltuğuna oturuyordu.

Stoltenberg, partisinin ‘daha önce hiç kimsenin başaramadığı üst üste üç seçim zaferi için çalıştıklarını ama bunun güç olduğunu’ söyledi.

Solberg, Noverç’in ikinci kadın başbakanı ve 1990’dan bu yana ülke başına geçen ilk muhafazakâr lideri olacak.

Oslo’da gazetecilere konuşan 52 yaşındaki Solberg, “Bugün, seçmenler sağ partiler için tarihi bir seçim zaferi getirdi. Bu ülkeye yeni bir hükümet vereceğiz” dedi.

Muhabirler, kabinede üst düzey en az iki veya üç bakanlığın kadınlara verilebileceğini söylüyor.

Norveç, aşırı sağcı Breivik’in 2011 yılında İşçi Partisi’nin bir kampına düzenlediği ve 77 kişiyi öldürdüğü saldırı sonrası ilk defa sandık başına gitti.

Breivik de sağcı İlerleme Partisi üyesiydi.

(BBC)