Ana Sayfa Blog Sayfa 4101

Vahit Alan: “Yunuslar neden mi önemli? İnsan neden önemli?”

Vahit Alan

İzmir Körfezi’nde yaşayan yunusları bilir misiniz? Yunuslar nerede yaşıyor, hangi tehditlerle karşılaşıyorlar? Bu soruları konuyu en iyi bilen uzmanlardan birine sorduk.

Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Entitüsü Canlı Deniz Kaynakları Bölümü yüksek lisans öğrencisi ve Sulaltı Araştırmaları Derneği (SAD) üyesi Vahit Alan‘la Yeşil Gazete için İzmir Körfezi’nde yaşayan Yunus Populasyonları üzerine bir araştırma başlıklı çalışması üzerine konuştuk.


Araştırmanız hangi “soru”dan, hangi ihtiyaçtan çıktı? Neden İzmir Körfezi?

Bu işe aslında bir açığı kapatmak adına giriştik. Bu açık, özellikle İzmir Körfezi’nde daha önce yunuslar ile ilgili böyle bir çalışmanın bulunmaması. Hatta tüm kıyılarımızda deniz memelileri ya da yunuslar ile yapılan çalışmalar çok kısıtlı ve çalışan çok az bilim insanı, üniversite ve dernek var. Bu çalışma, bu açığı kapatabilir mi? Tabi ki hayır, en azından başlangıç için bir zemin oluşturacağını düşünüyoruz.

©SAD İzmir Körfezi’nde yunuslar

Projenin temel amacı, yaklaşık olarak bir populasyon miktarına ulaşmak. Ancak bu işleri yaparken özellikle de seferler ya da arazi çalışmalarımız esnasında yeni sorular ve bunlara cevap arayışları da ortaya çıkıyor. Bu sorulardan biri ve en çarpıcısı: Foça’da yunus var mı? Bu soru aslında Foça kıyılarında yunus görüp görememe durumunu açıklamıyor. Bu soru aslında bu türlerin yani yunusların denizlerimizde görmezden gelindiğinin bir göstergesi. Bu sorunun temelinde balıkçı-yunus rekabeti yatıyor ve dolayısıyla bu tip canlıların içinde bulunduğuz ekosistemin bir parçası olduğu her zaman göz ardı ediliyor. Buradan yola çıkarak özellikle balıkçılara, yunusları rakip, hedef ava ve ağlara zarar veren canlılar olarak bakmak yerine, insanlar kadar doğanın bir parçası oldukları gerçeğini göstermeye çalıştık. Özellikle Foça’daki kıyı balıkçıları ile konuşmalarımız çok anlamlı olmuş ki bizlere çalışmalarımızda yardım etmeye başladılar ve yunusları ne zaman ve nerede görebileceğimiz konusunda tüyolar verdiler.

Yunus araştırma ekibi iş başında

Aslında projemizin ana hedeflerinden birine bu sayede ulaşmış olduk ki zaten yunusları en iyi anlayan ve gören aynı denizi paylaşan balıkçı, gezi teknesi, amatör balıkçıdır.

Proje asıl olarak dört temel soru üzerine kurulu:

– İzmir Körfezi’ni düzenli olarak kullanan yunus türlerini hangileridir?
– Tespit edilecek türlerin populasyon miktarları nelerdir?
– Tespit edilecek türler için önemli bölgeler neresidir?
– Bu canlıları tehdit eden olası tehlikeler ve çözüm önerileri nelerdir?

Bu soruların nerdeyse hepsine cevap bulabildik.

Proje için İzmir Körfezi’ni tercih nedenleri aslında çok fazla ama kısaca bahsetmek gerekirse, geçmişten gelen kısıtlı bilgilerden yola çıkarak bu alanda yaşayan Afalina’ya (şişe burunlu yunus) ait sabit bir populasyonun olduğu biliniyor, fakat miktarı dahil bu alanı neden ve ne sıklıkta kullandıkları bilinmiyor. Ayrıca, Akdeniz Foku için önemli bir alan olan Foça ve Karaburun Yarımadası yunuslar için de önemli olabilir mi, düşüncesi de vardı ve bu düşünce projeyle genel anlamda doğrulanmış oldu.

Yunusları saymak ve etiketlemek derken neyi kastediyoruz? Bu işler neden önemli?

Bir populasyon araştırmasında en tutarlı bilgiyi bir grubu tek tek sayarak elde edebilirsiniz. Bu durum aynı nüfus sayımı gibidir. Ancak denizel ortamda yunusları tek tek saymak gibi bir olanak yoktur. Biz de bu tarz çalışmalar için geliştirilmiş metotları uyguladık. Bu metotlardan ilki  uzaklık örneklemesi (distance sampling) ve foto-kimlik (photo-id) uygulamaları.

©SAD Yunusları gözlerken

Bireyleri saymak ve miktarlarını öğrenmek yapılacak farklı çalışmalar için önemli bir çıkış noktası yaratacaktır. Farklı bir çalışma ya da koruma faliyeti gerçekleştiğinde alanda daha önceden bilinen yunus sayısının karşılaştırılması söz konusu olacak. Bu da özellikle koruma-kontrol çalışmalarında çok etkili sonuçlar doğurabilir.

Önemli bir ayrıntı da foto-kimlik yöntemiyle ilgili. Foto-kimlik kısaca birey tanımlama ve tanımlanan bireye bir kimlik kartı oluşturma işidir. Tanımlama işlemi ise yunusun sırt yüzgecinin fotoğrafının çekilmesi ile başlar. Sırt yüzgeci her bir yunus için farklı özellikler taşır yani bireye özgü deformasyon ve motiflere sahiptir aynı insanlardaki parmak izleri gibi tektir. Bu nedenle sırt yüzgeci motifleri dikkatle incelenir ve gerekli işlemlerden geçtikten sonra birey için bir fotoğraflı kimlik kartı oluşturulur. Kimlik kartında gözlendiği tarih, yer, zaman ve koordinat bilgileri yer alır. Bu şekilde tanımlanmış bireyler yasadışı yollarla yunus parkları için doğal ortamından çalınan bireylerin tespiti için kullanılarak yunusların özgür şekilde doğal yaşam alanlarına dönmeleri sağlanabilir. Proje bittikten sonra ulusal ve uluslararası veritabanlarında bizim tanımladığımız bireyler de yer alacak böylelikle proje bu tür koruma çalışmalarına da katkı verecek.

Yunuslar neden önemli?

Bu soru beni her zaman “insan neden önemli?” sorusunu sormak zorunda bırakıyor. Aslında yunuslar için denizel ortamın insanları ya da Hindistan’ın ilan ettiği gibi insan olmayan bireyler demek çok yanlış olmaz sanırım. Yunuslar denizel ekosistemlerin son tüketicilerinden biridir. Bu nedenle bir bölgede yunus varsa o alanda biyolojik üretim de var diyebiliriz. Yunuslar tam olarak anlaşılmış canlılar değildir. Dolayısı ile denizel ekosistemdeki tek görevleri balık tüketmek demek çok büyük bir yanılgıdır. Bir de şu açıdan bakalım, yabani canlılar oldukları kesin fakat bir o kadar da sosyal olan başka bir tür aklınıza gelir mi? Sonsuz denizlerde bir sıçraması ile yalnız olmadığını hissettirir tüm denizcilere.

Balıkçı-yunus rekabetinden bahsettin. Denizel kaynaklar azaldıkça yunuslarla balıkçıların arasında kötüleşti değil mi?

©SAD İzmir Körfezi’nden

Genel olarak evet kimse rakibini sevmez. Ancak ben balıkçı tanımlamasını ikiye ayırmayı tercih ediyorum. Bunlardan ilki kıyı balıkçısı ve diğeri endüstriyel balıkçılık ile uğraşan kişiler. Kıyı balıkçısı dediğimiz kişiler tekne boyutu küçük, ağ boyutu küçük, hedef türü belli genelde ahşap kayıkları olan naif, tatminkar ve mütevazı kişilerdir. Endüstriyel olan ise genelde az önce saydıklarımın tam tersi ve kimseyi bir kanıt olmadan suçlamak istemem ama çoğu yunuslarla pek anlaşamaz. İşin özü balık stokları azaldıkça ki stok kavramı da av sezonu açılması ile sonlanır, bu tip çekişmeler olasıdır. Bir gram balığın bile değerli olduğu anlar denizlerimizde çokça yaşanır ve kimseye kalsın istemez balıkçı, kaldı ki yunusa asla. Yunus rakip olmaktan çıkar bir süre sonra ağları yırtmaya başlayınca en büyük düşman olur. Balıkçı, torbaları balık ile dolu ağları fırtına çıktığında alamıyorsa güvertesine ve hatta limanda bağlı iken batıyorsa teknesi fırtına yüzünden ve bunun intikamını fırtınadan alamıyorsa, benimsemişse bu durumu, inanıyorum bir gün yunusların ağlardan yediği balıklar için de afiyet olsun diyecektir.

 

Bu projeye balıkçının yaklaşımı, bakışı nedir? Sizin ilişkileriniz nasıl?

Biz bu projeye Haziran 2013’te başladık. Bir kısım balıkçı ağabeyleri daha önceden de tanıyorduk. Bu proje başlangıcı ile özellikle Foça’nın kıyı balıkçıları botumuzun tamiratından tutun da yemek ısmarlamalara kadar hiç bir yardımı bizden esirgemediler. Yeri gelmişken hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim. İşe yeni başladığımız zamanlar çok iyi iletişimimiz yoktu açıkçası. Bunun nedeni şu; hiç bir kamu kuruluşuna bağlı olmamama rağmen onlarda “yasakçı” önyargısı vardı benimle ilgili. Bazı konularda onlara da hak vermiyor değilim. Balıkçı ekmeğini denizden çıkaran kişidir bu yüzden Foça’nın coğrafyası balıkçılar için çok fazla fırsatlar sunamıyor. Bir taraf askeri bölge diğer taraf arkeolojik sit ve Özel Çevre Koruma Bölgesi gibi koruma statülerine sahip. Bu nedenlerle iliğine kadar bilimsel araştırmalar, anketler vs. ile dolmuş Foça balıkçılarının başına bir de ben eklendim; “yunusçu”.

Küçük yer olmasından kaynaklı zamanla birbirimizi anlamaya ve yardımlaşmaya başladık ve artık yunus istihbaratları kıyı balıkçılarından anlık olarak iletilmeye başlandı.

 

Yunus-balıkçı rekabeti dışında Türkiye’de, Akdeniz’de, dünyada genel olarak yunusların durumu ne? Ne gibi tehditler ve sorunlar var?

©SAD

Yunuslar denizlerimizde 1983 yılına kadar avlanabiliyordu, daha sonra uluslararası anlaşmalar ve 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu ile koruma altına alındı. Ancak ülkemiz sularında tehditler, yasal avcılık olmasa da devam etmekte. Daha önce de bahsettiğim gibi balıkçı-yunus hatta fok çatışması genelde deniz memelilerinin aleyhine sonuçlanır. Bu çatışmaların dışında özellikle çalışma alanım olan İzmir Körfezi’ndeki kirlilik yunusları dolaylı olarak tehdit eden unsurlardan biridir.

Dünya deniz ve okyanuslarında ise tehditler daha tehlikeli boyutlarda olmasına rağmen koruma ve kontrol çalışmaları bizimkilerden daha gelişmiş durumda. Halen Pasifik’te yasal balina avcıları devasa gemileri ile yunus ve balinaları avlıyorlar. Ayrıca, özellikle Japonya’da her yıl geleneksel hale gelmiş olan yunus katliamı Oscarlık filmlere bile konu olmuş durumda. Japonya’da hem yunus parkları için esaret altına alma durumu hem de yunus eti pazarlaması devam ediyor.

Sen ve proje ekibi Sualtı Araştırmaları Derneği’ndensiniz (SAD) değil mi?

Bu proje SAD içinde yer alan Deniz Memelileri Araştırma Grubu (DEMAG) projesidir. Proje koordinatörlüğünü Fethi Bengil yaptı, ben de yürütücülüğünü üstlendim. Sadece iki kişiymiş gibi görünmesine rağmen fazlaca gönüllü desteği aldık ve proje hiç sekteye uğramadan gerçekleşti.

SAD kimdir, ne zamandan beri var, neden var? Foça’da bu yeni bir iş değil bildiğim kadarıyla? Başka neler yapılıyor?

Sualtı Araştırmaları Derneği (SAD), denizlerde, iç sularda ve kıyılarda doğal, tarihi ve kültürel değerlerin incelenmesi, korunması, çoğaltılması ve gelecek kuşaklara aktarılmasına katkıda bulunmak amacıyla 1994’de kurulmuş bir dernektir. İlk olarak ODTÜ’de Sualtı Araştırmaları Topluluğu/Akdeniz Foku Araştırma Grubu (SAT/AFAG) olarak biraraya gelen ekip, 1993 yılında Türkiye’nin ilk deniz ve fok koruma projesi olan Foça Pilot Projesi’nin yürütücülüğünü üstlendi. Projeyi, Foça Yerel Fok Komitesi ile birlikte, Dünya Doğa Koruma Vakfı (WWF) desteği ile hayata geçirdi. ODTÜ-SAT/AFAG 1991 yılında kurulan Ulusal Fok Komitesi’nin halen etkin olan kurucu bir üyesidir.

Şu anda devam eden projeler, benim yürütücülüğünü yaptığım İzmir Körfezi’nin Yunusları Projesi ve Deniz Koruma Alanları’nda Sorumlu Amatör Balıkçılığa Geçiş Projesi.

Gönüllüler nasıl katkı veriyor, neler yapıyor? Herkes gönüllü olabilir mi?

Projeye en büyük destekleri bize yardıma gelen gönüllü araştırmacı arkadaşlarımız verdi. Bu tip deniz çalışmalarında gönüllüler her işi yapacağını bilerek geliyor zaten. Buradaki en eğlenceli iş sefere çıkıp yunus gözlemi yapmak, en sıkıcı ise hava kötü olduğunda karada bekleyip Foça rüzgarını yemek oluyor sanırım. Gönüllüler, kamp etrafında ot yolmaktan tutun toplumsal bilinçlendirme için insanlarla iletişim kurma gibi işler yapıyorlar.

Bizim gönüllülük şartlarımız çok basit, aradığımız şartlar yunuslar hakkında az da olsa bilgi ya da ilgi sahibi olmak. Kamp ortamına uyum sağlayabilir olmak ve en önemlisi yapılan işe değer vermek. Bu şartları yerine getirebilecek herkes bize gönüllü araştırmacı olarak gelebilir

Projenin gönüllü çalışanları Ezgi Öğün ve Deniz Dalak da sorularımızı yanıtladı.

Ezgi bize biraz kendinden ve bu yazki deneyiminden bahsedebilir misin? Projeyi ve gönüllü ilanını nasıl duydun, yaz nasıl geçti, gönüllü çalışma deneyimi nasıldı?

Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Lisansı üzerine Çevre Mühendisliği Bölümü’nde doktora öğrencisiyim. 2. yılından beri İzmir Körfezi Yunusları Projesi’nde olduğu gibi çeşitli projelerde gönüllü ya da bursiyer olarak çalıştım ve çalışmaya devam ediyorum. Bu projeden önceki çalışmalarım sayesinde haberdar oldum. Projeyi Vahit Alan ile birlikte yürüten Fethi Bengil ile bilim kamplarından tanışıyordum.  Bu sene proje başlamadan birkaç ay önce Facebook sayfasından ve SAD’ın internet sitesinden duyuru yaptılar. Ben de başvurdum.

Toplamda bir aya yakın bir süre Foça’da kaldık. Foça’da bulunduğumuz süre içinde araziye çıkamasak da mutlaka proje ile ilgili bir iş yaptık. Bir gün kara gözlemi yaptıysak başka bir gün broşür hazırlandı. Çalışmaya başlamadan önce her hangi bir beklentim yoktu açıkçası. Arazi çalışmasında insanın başına her şey gelebilir. Ekiple uyumlu da olabilirsin uyumsuz da, yunusun keyfi gelir görünür keyfi gelmez bir hafta burnunu çıkarmaz. O nedenle, sevdiğim işi yapacağım için mutlu oldum ama herhangi bir beklentim de olmadı. Ama kesinlikle çok güzel şeyler buldum. Bir kere hiç bir ekipte görmediğim kadar problemsiz bir ekiptik. İlk zamanlarda gözlem sayısı fazla olmasa da sonradan bir hayli arttı. En güzeli de ekip çok kalabalık değildi. O nedenle hem zamanımızı boş geçirmedik hem de sakin bir ortamımız oldu.

Deniz sen neler söylemek istersin? Neden bu projedesin?

Bir sosyolog olarak insanların davranışını incelerken, doğadan çok fazla ayrıştığı farkediyorum. Medeniyet adı altında kendilerini taş duvarların arasına hapsettiklerini düşünüyorum. Dolayısıyla “kaldırım taşları altındaki kumsalı” göremiyorlar. Hal böyle olunca insanın -bu benim için de geçerli- kendini yeniden doğayla tanımlayabilmesi ve anlayabilmesi için bu projenin mutfağında olmam gerektiğini düşünerek projeye dahil oldum.

İşi gönüllü yapmak ve profesyonel olarak yapmak arasında nasıl bir fark var sana göre? Para alıp almamak dışında…

Ezgi: Sevdiğin işi yapıyorsan gönüllü ya da profesyonel olmak arasında pek bir fark olmuyor. Ama işin içine para girince de sevdiğin iş de olsa soğuyabiliyorsun. Gönüllü ya da profesyonel yaptığım işlere kendimi hep kaptırdım şimdiye kadar. Ama şunu açıkça söyleyebilirim ki bir işi profesyonel olarak yapınca insanın üstündeki baskı ve sorumluluk hissi birkaç kaç artıyor çünkü işi veren kurum ya da kuruluşla direkt temasta olan kişi sen oluyorsun. Bir de işi gönüllü olarak yapanların koşullarını iyileştirmek ya da beklentilerini karşılamak da sana düşüyor. Son olarak şunu söyleyebilirim. Ben ve benim gibi herhangi bir destek almadan çalışan yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin durumu tamamen kaotik. Çünkü gittikçe uzmanlaştığınız ve profesyonelleştiğiniz ve sorumluluk aldığınız işleri ücretsiz yapıyorsunuz. Bu durumda buna ne ad verilir gerçekten bilmiyorum.

Deniz: Eğer işin içinde profesyönellik olsaydı ne kendi felsefi gelişimimi yaşayabilirdim ne de yunuslarla arkadaş olabilirdim ne de böyle güzel dostluklar yaşayabilirdim. İşin içine profesyönellik girince insanların beklentileri katı oluyor ve dolayısıyla amatörken kendin için yarattığın zaman aralığını yaratamıyorsun. Eğer proje devam ederse dostum Vahit bana daha sormadan beni yanında bulur. Onunda dediği gibi “denizde hayat var”.

Röportaj: Özlem Katısöz – Yeşil Gazete

Son Gül’en

17 Aralık günü Türkiye kamuoyu ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kabinedeki 3 bakanın oğlunu, önde gelen bir iş adamını, kendi partisinden bir belediye başkanını, bir banka müdürünü ve bir takım başka devlet memurunu göz altına alan yolsuzluk operasyonuyla şoka uğradı. Akabinde Türkiyeli kanaat önderleri Gülen cemaatinin hükümeti utanç içerisinde bırakan bu operasyonun düğmesine bastığını ileri sürdüler.

Kimse bu iddianın doğru olup olmadığını bilmiyor, fakat günlük hayata sezgilerin yön verdiği bir dünyada, bu bir anlam ifade ediyor.  Bu soruşturma kimsenin kazanamayacağı başka bir savaş olarak algılanabilir. Tek soru ise; kim daha az kaybedecek? Erdoğan, Fetullah Gülen’den daha güçlü birisi. Gülen, o zamanlar güçlü olan ordunun hakkında din odaklı yapı kurmak suçlamasında bulunmaya çalıştığı 1999’da kendini Pennsylvania’da bir çiftliğe sürgüne göndermiş birine karşı karizmatik bir hatip. Öte yandan Erdoğan seçilmiş bir liderden daha çok diken üzerinde, ve büyük bir hezimete uğrama ihtimali var.

İronik olarak, Türkiye ve dünyada, ABD’de dahil, geniş özel okul ağıyla, bir yandan da medya imparatorluğu ve kendisine bağlı ticari şirketlerle Gülen cemaati Erdoğan’ın müttefiki ola gelmişti. Başından beri Gülen cemaati AKP’nin muhafazakar ve islami tavrını kucakladı. Birlikte yalnızca aynı dünya görüşüne değil aynı zamanda ortak bir düşmana sahiplerdi; ordu. İç ve dış siyaset üzerinde belirleyici, müdahaleci Türkiye ordusunun politik olarak yenilmesi ve kışlalarına çekilmesi neredeyse dokuz yıl sürdü.

Ordunun gitmesiyle, iki hareket birbirinden şüphelenmeye başladılar. Erdoğan hükümeti Gülen cemaatinin gücünden daha çok çekinmeye başlamıştı, bu durumsa medya ve diğer platformlarda kendilerine sempati duyan savcı ve hakimlerle eleştirilerini cezalandırmak şeklinde görülüyordu. Gülen cemaati ise Erdoğan’ın güç toplaması ve Türkiye siyasi sahnesine tamamen egemen olmasından kaygılanıyordu. Bu yalnızca yolsuzluk iddiası değil – yıllarca itiş kakış sonrasında – şanssız ve yetersiz çehredeki muhalefetin aksine, AKP ve Erdoğan Türkiye’yi şahsi mülkleri olarak görmeye başlamışlardı.

Aralarında gelişen yüzleşmede iki tarafta çok büyük hatalar yaptılar. Gülen hareketi Kürtlere özelliklede PKK’ya açılımdan mutsuzdu, Erdoğan’ın gerçek sırdaşı ve baş Kürt muhatabı, istihbarat şefi Hakan Fidan’ı hedef aldılar. Erdoğan Fidan’ı korudu öte yandan Gülen cemaatinin devlet kurumlarındaki takipçilerini temizleyerek Gülen cemaatini sayıca azaltmaya azmetti. Öldürücü darbesi dershaneleri ortadan kaldırmaya karar verdiğinde geldi.

Gülen cemaatinin en çok gelir sağlayan işletmesini yok etme girişimi hareketi ve Erdoğan karşıtlığını katılaştırdı. Fidan davası Gülen cemaati için devasa bir hata olduğu gibi, bu da Erdoğan için aynı ölçekte bir hataydı. Yaratılan hoşnutsuzluk kararını uygulamasını öteledi.

Bu bir yılı aşkın süredir devam eden yolsuzluk soruşturmasını Gülen cemaatinin ya da sadece görevini yapan dürüst bir savcının başlattığını söylemek zor olsa da, aşağı yukarı, bu yılın erken zamanlarındaki Gezi protestolarında olduğu gibi, AKP destekçileri Amerikalıları, İsraillileri, yabancı basın ajanslarını ve daha nicelerini içeren acınası komplo teorileriyle ortaya çıktılar. Saklayamayacakları şeyse AKP’nin aldığı yaranın şiddeti; Mart yerel seçimleri öncesi bu Erdoğan’ı zayıflatıyor ve dikkatini dağıtıyor, muhalefetin Ankara ve İstanbul’da seçimleri kazanması şeklinde sürprizlerin ihtimalini artıyor, AKP içerisinde mutsuzluk ve bölünmelere vesile oluyor.

Kenardan izleyenler var, özellikle fanatik laiklik taraftarları, iki yanı da beğenmeyerek ve tüm zamanları bu en büyük savaşını izleyerek. Erdoğan’ın bu krizi atlatmasından mutsuz olacakları çok aşikar. Çünkü hala çok güçlü, popüler ve medyanın büyük bölümünü kontrol ediyor. Soruşturma diğer büyükleri köşeye sıkıştırıyor. Kriz yönetimiyse, Gezi protestolarında görüldüğü üzere, kendisinin ve partisinin güçlü olduğu bir konu değil. İkisi de daha çok hata yapabilirler, özellikle de şeytani hizipçilerin entrika çevirmeye devam ettiklerine inandıkları sürece. Kötü analizler kötü politikalarla sonuçlanıyorlar. Gülen cemaati de hükümet kanadından gelebilecek hesaba katılmamış misillemelerden sağ kurtulabilir. Ancak esrarengiz, gizli ve iyi finanse edilen hareketin sezgileri güçlenecektir. Hali hazırda, kısa süre içerisinde yok olmak için fazla derin sosyal köklere de sahip zaten.

Bu sırada iki kaybeden olabileceği gibi, gerçek bir kazanan da olacak: gelecek yaz Erdoğan’ın yükselmesi için yol vermesi beklenen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül. Gül’ün başbakanlığa döneceği bir sır değil, bu durum tabii ki Erdoğan için bir mücadele anlamına geliyor. Yürütme erki çoğunlukla başbakanlık pozisyonunda  ve Erdoğan yerine daha idare edilebilir birinin geçmesini tercih eder. Artan bir şekilde  Erdoğan’ın gücü ele geçirmesinden rahatsız olan AKP’liler cumhurbaşkanlığı konutuna müdahil olması ya da politikaya tekrar girmesi yönünde taleplerle hac yolculuğu düzenliyorlar. Gül başkanlık yaptığı dönemde büyük bir hüner, ağırbaşlılık ve olgunluk gösterdi. Ankara’da son zamanlarda Çankaya Köşküne gidenler arasında cumhurbaşkanlığının yeni “Ağlama Duvarı” olabileceğine dair bir şaka var.

Eğer bu kriz güçler arasında dengenin sağlanmasına vesile olursa, belki Türkiye demokrasisi de diğer kazanan olabilir.

Al Monitor’da çıkan Henri Barkey’in yazısından çevirilmiştir

Gökova taş ocaklarına feda ediliyor

ⒸÖzlem Katısöz / İzmir-Muğla yolu üzerindeki taş ocaklarından biri

Gökova’da taş ocakları için ruhsat alımları devam ediyor.

Halihazırdaki taş ocağı sahalarına ve beton santraline yenisinin eklenmesi için Gökova Beldesi Dere Mevkii’nde yeni bir ruhsatlandırma süreci başladı. Bu daha fazla toz, daha fazla bitki örtüsünün bu tozla boğulması, daha fazla yer altı suyunun kirlenmesi, daha fazla dere yatağının hafriyatla dolması ve daha fazla gürültü demek. Akyaka’nın Sesi blogunda belirtildiğine göre bugün firmanın Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) çalışması kapsamında düzenledikleri “Halkı Bilgilendirme Toplantısı”na Gökova ve Akyaka’dan yaklaşık 80 kişi katıldı. Buarada, artık taş ocakları için ÇED gerekmediğini bu bilgilendirme toplantısının saatte 100 m3’ten fazla üretim yapacak beton santralleri için yapıldığını hatırlatalım.

Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü temsilcisinin giriş konuşmasından sonra salona gelenler, halkı bilgilendirmek için olduğu söylenen toplantının adeta halktan kaçırılarak belde dışında bir yerde yapılmasını protesto ettiler. Belde halkı santralin yapılmasını istemediklerini, şirket yetkililerinin sunum yapmasına da gerek olmadığını söylediler ve toplantı salonunu birlikte terk ettiler.

Bu yılın Mart ve Nisan aylarında, Muğla’daki taş ocakları Serkan Ocak’ın haberi olarak Radikal’de gündeme gelmişti. Haber ruhsat süreleri bitmesine rağmen ocakların çalışmaya devam ettiğini, yıllardır denetlenmediğini, 10 dönüm için alınan ruhsatlarla 50 dönüm alanda çalışıldığını, kontrolsüz şekilde ruhsat verildiğini söylüyor. Ayrıca Bodrum Kaymakamı’nın görüşlerine de yer verilmiş. Kaymakam “Muğla’ya 450 taş ocağının getirisi, 7 milyon lira” olduğunu söylüyor.

Muğla 149 doğal sit alanı ile Türkiye’de en çok doğal sit alanına sahip ikinci şehir. Gökova, Datça-Bozburun, Fethiye-Göcek ve Köyceğiz-Dalyan Özel Çevre Koruma Bölgeleri (ÖÇKB) ve Patara ÖÇKB’nin bir kısmı ile hem karasal hem de denizel koruma alanlarına sahip özel bir alan. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın UNDP Türkiye ile ortak yürüttüğü bir proje kapsamında yapılan çalışmaya göre Gökova, Datça-Bozburun, Fethiye-Göcek ve Köyceğiz-Dalyan ÖÇKB’nin doğasının değerinin parasal karşılığı yıllık 330 Milyon ABD $’in üstünde. Gökova ÖÇKB’nin bu toplamdaki payı 31 milyon $. Burada yapılan amatör balıkçılığın ekonomiye katkısı ise 33 milyon $.

Hatırlarsanız Başbakan yaz tatilini özel bir yatta kıyı kıyı Bodrum’u gezerken mevcut manzaradan memnuniyetsizliğini “vicdansızlık” şeklinde ifade edip tez vakit bu işe el atılmasını istedi. Hatta konuyla bizzat ilgilensin diye Başbakan Danışmanı Yiğit Bulut’u ‘kıyılardan sorumlu danışman’ olarak görevlendirdi.

Rakamlar “müteahhit odaklı kalkınmacı” bir hükümet için bile “korumak daha mı karlı acaba?” dedirtecek cinsten: 64 Milyon$’a karşılık 7 Milyon TL. Kirlilik, gürültü, bozulan havza ve su sistemleri de cabası.

Ekosistem hizmetleri verileri için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve UNDP Türkiye Deniz ve Kıyı Koruma Sistemlerin Güçlendirilmesi Projesi yayınları için: http://dka.gov.tr/YayinlarList.aspx?id=7

(Yeşil Gazete)

[Son dakika] Sabah ve ATV’nin yeni patronu Taksim projesi müteahhiti

Sabah Gazetesi ve ATV televizyonu Kalyon İnşaat’a satıldı. Yeni patron 3. Havalimanının ve Taksim yayalaştırma projesinin müteahhiti.

Ciner Grubu tarafından Dinç Bilgin’den satın alınan Sabah Gazetesi ve ATV’ye TMSF 2007 yılında el koymuş, daha sonra da grup 22 Nisan 2008’de 1.1 milyar $ karşılığında Çalık Grubu’na satılmıştı. Çalık grubunun Sabah’ın satın alınması esansında finansmanı son günlşerin tartışmalı kamu bankası Halk Bankasından sağladığı biliniyor.

Konu ile ilgili yayınlanan Rekabet Kurulu kararında,  Zirve Holding AŞ’nin, Turkuvaz Grubu şirketlerinin çeşitli oranlardaki hisselerini Çalık Holding AŞ, Çalık Turizm Kültür İnş. San. ve Tic. AŞ, Gapyapı İnşaat AŞ ve Ahmet Çalık’tan devralması işlemine izin verdiği kaydedildi.

Kalyon İnşaat’ın bağlı olduğu Zirve Holding’in İstanbul Ticaret Odası’na kaydı henüz 23 Ağustos 2013’te yapıldı. Yönetim Kurulu Başkanı konumunda ise Ömer Faruk Kalyoncu bulunuyor. Şirketin sermayesi ise 380 milyon TL.

Sabah Gazetseinin ve ATV’nin patronluğunu üstlenen şirket AKP döneminin gözde sektörlerinden inşaat sektöründen. Müteahhit şirketin göze çarpan projeleri arasında çok sayıda tartışmalı kamusal projeler bulunuyor. Özellikle Taksim Yayalaştırma Projesi ve 3. Havaalanı inşaatı kalyon İnşaatın yürüttüğü projeler arasında.

Yeşil Gazete

Hidrolik kırmada kullanılan kimyasallar doğum kusurları, kısırlık ve kanser riskini arttırıyor

Sophie Yeo imzasıyla Responding to Climate Change’ de 17.12.2013’de yayınlanan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Zeliha Yıldırım’ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

ABD’de yaygın olarak kullanılan ve tartışmalı bir yöntem olan hidrolik kırma (fracking) yönteminde 700’den fazla kimyasal madde kullanılıyor. Bunlardan bazıları endokrin bozucu kimyasallar (EDCs) olarak adlandırılan kimyasallar. Bu kimyasalların doğum kusurları ve kanser ile bağlantılı olduğu, vücudun hormonal sistemini ne şekilde bozduğuna yönelik çalışmalar yapılmıştır.

Endocrinology dergisinde yayınlanacak yeni bir araştırmanın yazarlarından biri olan Missouri Üniversitesi’nden Susan C. Nagel “Yükselişte olan hidrolik kırma yönteminde kullanılan endokrin bozucu kimyasallara maruz kalmalarıyla, kaya gazı çıkarım alanının yakınında yaşayan nüfus daha büyük sağlık riskleri ile karşı karşıyadır” dedi.

Araştırmada, 10.000 ‘den fazla kaya gazı kuyusunun bulunduğu Colorado’nun Garfield County bölgesi ile kaya gazı kuyusunun seyrek olduğu Missouri’deki Boone County bölgesinden alınmış su numuneleri karşılaştırılıyor.

Sondaj sitelerinden alınan su numunelerinde yüksek düzeyde hormon bozan kimyasal görülüyor. Tespit edilen miktarlar vücudun testosterona tepkisini ve östrojen üretimini engelleyebilecek seviyelerde.

Garfield Country’ deki sondaj sitelerinin su çektiği Colorado Nehri’nde kimyasal oranı orta seviyelerdeyken sondaj sitelerinden alınan örneklerde yüksek seviyelerde kimyasal tespit ediliyor.

Nagel “Sondaj bölgelerinin yakınından alınan su örneklerinde Boone Country (kontrol bölgesi) su örneklerine göre daha fazla endokrin bozucu kimyasal bulunuyor. Endokrin bozucu kimyasallara maruz kalanlarda özellikle de çocuklarda; üreme, metabolik, nörolojik ve diğer hastalık riski artabilir”  diyor.

Nagel, ABD’de, yeraltı sularının üzerindeki etkisini gösteren çalışmalara rağmen, hidrolik kırma sürecinden etkilenen suyun kalitesini korumak için hiçbir yasal düzenlemenin olmadığını belirtiyor.

Yeşil Gazete için çeviren: Zeliha Yıldırım

Yazının özgün hali

(rtcc.org, Yeşil Gazete)

 

Çiftliğine Bahis ve Zihnin Ekolojisi de Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nde

Sürdürülebilir Yaşam Kollektifi tarafından 2008’den beri düzenlenen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 20 – 22 Aralık tarihleri arasında İstanbul Avrupa yakasında Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü (Ana Kampüs), Anadolu yakasında Caddebostan Kültür Merkezi’nde, Ankara’da ise Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşiyor.

Festivalde “Çiftliğine Bahis” (Betting the Farm) belgeseli de gösterilecek

Sürdürülebilir Yaşam.org adresinden filmler ve program hakkında bilgilerin alınabileceği festival hakkında Açık Radyo‘da yayınlanan iki ayrı programa konuk olan organizasyon komitesinden Tuna Özçuhadar‘ın aktardıklarını sizler için derledik.

15 günde bir Perşembe günleri 16:30 – 17:00 arasında yayınlanan ve Nurhan Keeler‘ın hazırlayıp sunduğu “Evrenin suyuna giden tasarım” ve her Cuma 10:30 – 11:00 saatleri arasında yayınlanan ve Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği tarafından hazırlanıp sunulan “Tohumdan Hasada Ekolojik Yaşam” programlarına konuk olan Özçuhadar, ilk gününden beri tüm film gösterimleri ve etkinliklerin gönüllülerin desteği ile ücretsiz gerçekleştiği festivale film seçerken temel kriterlerinin çözüm ve umut barındıran filmler olduğunu belirtti.

5 yıl içerisinde sayısı 150’yi bulan gönüllülerin festivalin her aşamasına el verdiklerini belirten Tuna Özçuhadar, her sene 200 ila 300 arasında film arasından festival için 20 – 25 kadar film seçtiklerini vurguladı.

Caddebostan Kültür Merkezi’nde 21 Aralık Cumartesi günü film gösterimi olmayacağını anımsatan Özçuhadar, film gösterimleri dışında söyleşi, panel ve müzik dinletilerinin de sadece Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü ve Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşeceğinin altını çizdi.

Yolyola’dan Festivale özel sayfa

İstanbul’da festivale katılmak isteyenler ve festivale araç paylaşarak  gelmeyi düşünenler için YolYola.com festivale özel bir araç-paylaşım sayfası hazırladı. İstanbul trafiğinde bunalmak istemeyen festival severler şoför ya da yolcu seçeneklerinden herhangi birini seçip  yolyola.com/surdurulebilir-yasam-film-festivali ne kayıt yaptırdıkları taktirde ulaşımı rahatça sağlayabilirler.

Öne çıkan filmler ve etkinlikler

Açık Radyo’da konuk olduğu programlarda festivalin kendince öne çıkan filmleri ve etkinliklerini de aktaran Tuna Özçuhadar, Cumartesi günü Kadir Has’ta 15:45’te gösterimi yapılacak “Çiftliğine Bahis” (Betting the Farm) filmini ve filmin hemen sonrasında filmde aktarılan konu üzerine CNN Türk’ten Cem Seymen‘in katılacağı söyleşiyi izleyenlere önerdi.

“Çiftliğine Bahis”de uluslararası gıda tröstlerine karşı kendi yerel kooperatiflerinde ürettikleri ile mücadele eden çiftçilerin hikayesi perdeye yansıyor. Marketlerde kendi ürünleri için raf mücadelesi veren çiftçilerin yaşadıklarını izledikten hemen sonra Cem Seymen’in söyleşisinde Türkiye’deki çiftçiliğin durumu masaya yatırılacak.

Festivalde bir diğer öne çıkan yapım ise Danimarka’dan. Mimar ve profesör Jan Gehl‘in 40 yıl boyunca şehir hayatında bunalan insanlar üzerine yaptığı gözlem ve incelemelere dayanan “İnsan Ölçeği” (Human Scale) insanları daha mutlu kılacak şehirlerin nasıl kurulabileceği üzerine.

Nora Bateson‘un antropolog, biyolog ve psikoterapist babası Gregory Bateson’un portresini çizdiği “Zihnin Ekolojisi” (An Ecology of Mind) festivalin bir diğer öne çıkan yapımı. “Dünyadaki en büyük problemlerin, doğanın işleyiş biçimiyle insanların düşünme biçimi arasındaki farklılıkların bir sonucu olduğuna” inana Bateson ve kızının gözünden aktarılan film” sistem düşünüşü’ ve doğadaki ilişkiler ağına bir davet niteliğinde.

Yeşil Gazete olarak biz de Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’ni yerinden takip ediyoruz. Şu anda Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü D Blok 2. katında saat 14:00’de başlayacak gösterimleri bekliyoruz. İlk film Jeremy Seifert‘in bizleri Monsanto cehennemine doğru bir yolculuğa çıkartacağı vaadedilen, “Aman Tanrım, GDO!” ( GMO OMG)

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali resmi sitesi  surdurulebiliryasam.org/

Facebook sayfası facebook.com/surdurulebiliryasam

Film ve etkinlik programı surdurulebiliryasam.org/salonlar-ve-program-2013/

Haber: Alper Tolga Akkuş / #anavarrza

(Yeşil Gazete)

İçerik kaldırma talebinde Türkiye birinci

Google 2013 Şeffaflık Raporu‘na göre, Türkiye 1.489 içerik kaldırma talebiyle dünyada birinci oldu. Rapora göre, taleplerin 1126 tanesi, resmi makamlardan gitti. Google Hukuk Direktörü Susan Infantino imzasıyla paylaşılan raporda Türkiye’den gelen taleplerdeki artışa dikkat çekildi.

Ocak-Haziran ayını kapsıyan şeffaflık raporuna göre, Türkiye’den giden taleplerde 2012 yılına göre yüzde 10 oranında artış var. “Diğer İstekler (Yönetici, Polis vb.)” başlığı altında Türkiye’den Google’a  1.489 içerik kaldırma talebiyle birlikte 2.552 öğenin kaldırılması istendi. Bu taleplerin sadece yüzde 13’ü haklı bulunarak, içerikler kaldırıldı.

Google’a mahkeme kararıyla ulaşan 184 içerik ve 9.610 öğe kaldırma talebinin ise yüzde 43’ü haklı bulunarak kaldırıldı.

Google’a giden taleplerin kapsamında 5651 Sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun, intihara yönlendirme, çocuklara cinsel istismas, uyuşturucu ve uyarıcı madde kullanımını kolaylaştırma ile Atatürk aleyhine işlenen suçlar gibi birçok konu başlığı yer alıyor.

Raporun sunuş metninde yer alan “Bu raporda, altı aylık dönemler içinde her devletten aldığımız talep sayısını belirli kısıtlamalarla ifşa ediyoruz” ifadesi dikkat çekti.

Google Şeffaflık Raporu 2013’de Türkiye ile ilgili yer alan ifadeler şöyle :

– Bir politikacı ve seks skandalları hakkında bilgilere bağlantı veren tüm arama sonuçlarının kaldırılmasına yönelik bir mahkeme emri aldık. Söz konusu arama sonuçlarını kaldırmadık.

– Bir devlet kurumundan, Kürt partisi ve Kürt eylemcileri hakkında bilgi içeren bir blog’un yanı sıra Kürdistan haritasını gösteren bir Google+ profil resminin kaldırılmasına yönelik iki talep aldık. Söz konusu blog’u veya profil resmini kaldırmadık.

– Bir devlet savcısının işlerinin kalitesini eleştirerek iftirada bulunduğu iddia edilen bir blog’un kaldırılmasına yönelik olarak üçüncü bir tarafa yönlendirilen bir mahkeme emri aldık. Söz konusu blog’u kaldırmadık.

– Pek çok devlet görevlisinin özel e-postaları, telefon numaraları, banka hesabı bilgileri ve resmi kimlik numaralarını içeren çok sayıda blog yayınının kaldırılmasına yönelik olarak üçüncü taraflara yönlendirilen üç mahkeme emri aldık. Ürün politikalarımızı ihlal ettikleri için blog yayınlarının büyük çoğunluğunu kaldırdık.

– Devlet kurumlarından, 5651 numaralı yasayı ihlal ettiği iddia edilen Blogger, Google+ ve Web Araması’na ilişkin toplam 1345 öğenin kaldırılmasına yönelik 1126 talep aldık. Ürün politikalarımızı ihlal eden 188 öğeyi kaldırdık.

– Devlet kurumlarından, Atatürk’e yönelik eleştiriler içeren toplam 17 YouTube videosunu ve 109 blog yayınını kaldırmaya yönelik 37 talep aldık. Topluluk Kurallarımızı ihlal eden 10 videoyu kaldırdık.

– Aldığımız içerik kaldırma taleplerinin sayısı, bir önceki raporlama dönemine göre %966 oranında artmıştır.

Google, raporun sunuş metninde taleplerin içeriğiyle ilgili verdiği bilgiye göre :

Resmi makamların, şirketlerden içerik kaldırma veya içeriklerin incelenmesi talebinde bulunmasının birçok farklı nedeni vardır. Örneğin, bazı içerik kaldırma talepleri, iftira iddialarına dayanmakta, başka taleplere ise içeriğin nefret dolu konuşma veya yetişkinlere yönelik içeriği yasaklayan yerel yasaları ihlal ettiği yönündeki iddialar yol açmaktadır. Bu konularla ilgili yasalar ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir ve talepler, belirli bir yargı alanının hukuki bağlamını yansıtmaktadır. Bu aracın, resmi makamların taleplerinin uygun kapsam ve yetkisine ilişkin tartışmalar konusunda yararlı olacağını umuyoruz.

Ağaoğlu, Barış Güler ve Demir adliyeye sevk edildi

Bu sabah içlerinde Ali Ağaoğlu, İçişleri Bakanı Muammer Güler’în oğlu Barış Güler ve de Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in de olduğu 50 kişi Çağlayan İstanbul Adliyesi’ne sevk edildi. Şüpheliler Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yapılacak sağlık kontrolünden sonra adliyeye götürülecek.

Bisiklet engelliler için de bir ulaşım aracıdır: Engelsiz Pedal

Caddebostan sahilinde gezinirken bisikletinin önündeki sepetin içinde oturttuğu bir çocuğu neşe içinde taşıyan genç bir adam görürseniz şaşırmayın. Engelsiz Pedal’dan Samet Aksuoğlu üç yılı aşkın bir süredir aileleri ile irtibata geçip gerekli izinleri de aldıktan sonra engelli bir çocuğa bisiklet ile seyahat etmenin coşkusunu yaşatmakta çünkü o esnada.

Engelsiz Pedal’ın tüm hikayesini bu girişime ön ayak olan insanlardan üçünden; Samet Aksuoğlu, Tülay Küçükşahin ve Volkan Unan’dan dinledik.

Her şey Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü’nde eğitimini devam ettiren ve Marmara Üniversitesi Bisiklet Kulübü’nün (Samet’in bize aktardığına göre Marmara’da kurulan İstanbul’daki ilk üniversite bisiklet kulübü imiş) başkanlığını 8 yıldır sürdüren Samet Aksuoğlu’nun 15 yaşında engelli bir birey olan Ceyda’nın annesi Tülay Küçükşahin ile tanışması ile başlıyor.

Samet, Ceyda'ya bisiklet eğitimi veriyor

Hayatını bisiklet üzerine kuran Samet’in o sıralarda bir şekilde edinerek  kullanmakta olduğu önden sepetli bisikletinin sepetine Tülay Hanım’ın evinden kırlentler, yastıklar, minderler yerleştirerek Ceyda için hazır hale getiriliyor. Ceyda’nın Samet şoförlüğündeki bisiklet seyahatlerinin engelliler ile ilgili çalışmalar yürüten Tülay Hanımın yakın çevresine de aktarmasından ve diğer ailelere de bu gezi hakkında bilgi vermesinden sonra ise Samet’in küçük gezi arkadaşları çoğalıyor. Bugüne kadar 10 kadar çocuğu pek çok defa bisikleti ile gezdirdiğini söylüyor Samet. Güzergah tamamı ile çocukların insiyatifinde, onlar o gün nereye gitmek istiyorlar ise bisiklet de onları oraya götürüyor.

Karaköy’de oturduğumuz kafede bu hikayeyi dinlerken beni de bir heyecan dalgası sarıyor tabi. “Niye ben çocukken yoktunuz ki siz?” diye keyifle sitem ediyorum bu harika insanlara kendi çocukluğumun bisiklet hasreti ile geçen günlerine ah edip. Bu yazıyı okumakta olanlara kendimin de bir ortopedik engelli olduğunu belirtmem gerekiyor tam bu noktada.

Tülay Hanım alıyor bu noktada sözü ve Ceyda’nın mutluluğunu bizimle paylaşıyor. Engelli bir çocuğun bir bisikletin önündeki sepetde engelsizmiş gibi seyahat etmesinin onda yarattığı değişimi anlatıyor. Sepetin içindeki çocuğun engelli olduğu dışarıdan bakanlar için belirgin değil. Hayatında belkide ilk defa o çocuk engelli olduğu için dışlanan değil bilakis İstiklal Caddesi’nde tahtına kurulmuş bisiklet ile gezdirilirken gıpta edilen bir çocuk haline geliyor.

Bir şehir içinde hele ki İstanbul gibi bir Metropol içinde evlerinin içine hapsedilmek durumunda kalan tüm engelli çocuklara bu mutluluğu yaşatmak istiyor Engelsiz Pedalcılar. Mimari engellerden, engelli bireylere yönelik mahalle baskısında dem vuruyor Tülay Hanım. Üniversitede okuyan ve engelli çocukların şoförlüğünü yapmayan gönüllü öğrencilerden bir bisiklet şoförleri ağı kurup en az 10 adet buna uygun dizayn edilmiş bisiklet edinerek ilk etapta İstanbul için yollara çıkma projelerini paylaşıyorlar bizimle.

Tam bu noktada Samet’in kullandığı bisikletten söz etmemiz gerek. Samet’in bize ilettiğine göre şu an çocukları gezdirdiği bisiklet engelliler için dizayn edilmiş bir bisiklet değil. İngiltere’de medical bisiklet kapsamında üretilen ve fiyatları 2.600 sterlin civarında gezinen engellilere özel tasarlanmış bisikletler bulunuyor. Engelsiz Pedal Girişiminin de amacı en az 10 adet bu tarz bisiklet edinebilmek.

O zaman şimdi asıl haberi vermenin zamanı geldi

Engelsiz Pedal Festivali


Bu bisikletlerin maliyetinin karşılanabilmesi ve Engelsiz Pedal Derneği’nin daha fazla engelli çocuğu bisiklet ile buluşturabilmesi için 26 Aralık Perşembe günü Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde bir festival düzenliyor Engelsiz Pedalcılar.

Tam manası ile bir festival ile karşılaşacak Perşembe günü Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’ne gelenler, kimler yok ki festivalde Mabel Matiz, Luxus, Niyazi Koyuncu, Ali Altay, Çima, Yasemin Göksu festivale gelen konuklara müzik ziyafeti çekecek. (Ben de kendimce bir öneride bulundum Engelsiz Pedalcılara. “Ceylan Ertem’i de çağırın, mutlaka gelir” dedim)

Engelsiz Pedal ekibi'nden Samet Aksuoğlu (Solda) ve Tülay Küçükşahin ile Karakköy'de sohbet ettik
Engelsiz Pedal ekibi'nden Samet Aksuoğlu (Solda) ve Tülay Küçükşahin ile Karaköy'de sohbet ettik

Engelsiz Pedal Girişiminin bu buluşmaya festival demesi boşuna değil. Perşembe günü İstanbul’un dört bir tarafında buluşan bisikletliler Kadıköy’e toplu halde bisikletlerinin üzerinde pedal basarak gelecek.

Festivalde bunların yanı sıra takas pazarının kurulacağı; pasta poğaça börek dışında kask eldiven pedalın da elden ele dolaşacağı bir “Perşembe Akşamı Kermesi“, Çiya grubu üyelerinin kasalı bisikletler üzerinde icra edecekleri “Kasalı Bisiklet ile Temaşa” ve kışın bisiklet sürülmez ön yargısını tuzla buz edecek “Kardan Bisikletçiler” sunumu da festivale ziyaretçilerini bekliyor.

Türkiye BMX şampiyonundan özel bir gösteri, “Bisiklet Filmleri Özel Gösterimi”, ”Tek Teker Arif’in Kardeşi Serkan”gösterisi festivalin öne çıkan diğer etkinlikleri

Ve tüm bunlar için biçilen bedel ise 20 TL

Biz de Yeşil Gazete olarak 26 Aralık Perşembe akşamı tüm İstanbulluları Engelsiz Pedal Festivali’ne katılmaya çağırıyoruz

12 Eylül 2012’de Engelsiz Pedal tarafından Caddebostan’da düzenlenen Engelli çocuklar için bisiklet turundan kısa bir kesiti bu bağlantı üzerinden izleyebilirsiniz.

Engelsiz Pedal Festivali facebook etkinlik sayfası

Engelsiz Pedal facebook grubu

Engelsiz Pedal resmi sitesiengelsizpedal.org/

 

Ekip Fotoğrafı: Volkan Unan

Haber: Alper Tolga Akkuş#anavarrza

twitter.com/anavarrza

(Yeşil Gazete)

 

 

Gezi’de “destan yazanlar” görevden alınıyor

İstanbul Merkezli Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu sonrası İstanbul Emniyeti’nde başlayan görevden almalar tüm yurda yayıldı. Operasyon sonrasında onlarca emniyet müdürünün görev yeri değiştirilirken, gözler İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a çevrildi.Öğle saatlerinde İstanbul Emniyet Müdürü Çapkın görevden alındı. Çapkın, basın mensuplarına herhangi bir açıklama yapmadan emniyetten ayrıldı.