Ana Sayfa Blog Sayfa 3905

“İlk Öpücük” videosunun Türkiye versiyonu yayınlandı

Yönetmen ve senarist Tatia Pilieva’nın Mart ayında yayınladığı ve 89 milyon kişinin izlemesiyle viral videoya dönüşen “First Kiss” “İlk Öpücük” videosunun benzeri Türkiye’de çekildi.

İlk Öpücük videosunda birbirini tanımayan insanların ilk öpücükleri gösteriliyor.

Türkiye’de iSüper Sekiz tarafından çekilmesi planlanan ve videoda olamk isteyenlerden başvuru toplanırken Otostop Production çektikleri “İlk Öpücük” videosunu yayınladılar.

Ebola virüsü salgını bize ne anlatıyor? – Cemal Tunçdemir

100 yıl önce bu ay Birinci Dünya Savaşı başladı. Hepimiz bu korkunç savaş ile ilgili öyle ya da böyle bir bilgiye sahibiz. 100 yıldır yayınlananlara ek olarak sadece bu yaz yayınlanan yüzlerce kitap ve binlerce makale de 100 yıl önce gerçekleşen tarihin bu en büyük silahlı çatışmalarından birini yeniden hatırlamamıza neden oluyor. Yaklaşık 9 milyon asker ve 7 milyon sivil hayatını kaybetti o savaşta. Hiç şüphesiz konuşulmayı anılmayı hakeden bir tarihsel olay. Ancak 1’nci Dünya Savaşı sürerken başlayan ve savaşta ölenin 5 katı insanın ölümüne neden olan bir başka felaket ise, muhtemelen ‘politik’ olmadığı için ne tarih kitaplarında ne de insanlığın hafızasında hakettiği yeri bulamadı. Batı kaynaklarında “Spanish Flu (İspanyol Gribi)” olarak adlandırılan küresel salgında, sadece 1,5 yılda yeryüzündeki her 5 insandan biri belli seviyede de olsa bu hastalığın pençesine düştü. Salgın, o zamanki dünya nüfusunun yarısının, yani 1 milyar kişinin yaşamını etkiledi. Salgın nerede başladı kesin değil ama ilk ölüm vakaları ABD’nin Kansas eyaleti ile New York’un Queens bölgesinde görüldü. Öyle bir hızla dünyaya yayıldı ki, kutuplara yakın yerleşim birimleri ve ıssız Pasifik adalarında bile insanlar bu hastalığın pençesine düştü. Pasifik adalarındaki yerli kabileler büyük kayıplar verdiler. Dünya üzerinde İspanyol gribine yakalananların yüzde 5’inin öldüğü tahmin ediliyor. Yani, bu hastalık 1919 yılı sonuna kadar 100 milyona yakın insanın ölümüne yol açtı.

Bu grip salgınının neden bu kadar öldürücü olduğu bugün bile muamma. Bu salgının bir başka tuhaflığı daha vardı. Tarihte, öncelikle hastaları, yaşlıları, yoksulları vuran salgınların tam tersine orta ve genç yaşlardaki orta ve üst gelir seviyesi insanları kırıma uğrattı daha çok. ‘Harb-i Umumi’yi kuşakta kuşağa anlatan toplumsal hafıza, bu büyük salgını o kadar hızla unuttu ki, birçok edebiyat ve tarih kitabında, “unutulmuş salgın” diye nitelendiriliyor. 2005 yılında 1918 grip salgınının virüsünün ABD’de ordu laboratuvarlarına yeniden üretilmesi, gelecekte olacağı varsayılan “biyolojik silahlar” tartışmasının yeniden şiddetlenmesine de yol açmıştı.

1995 yılı yapımı ‘Outbreak(Salgın)’ filmi, Nobel ödüllü moleküler biyolog Joshua Lederberg’in, ‘’Yeryüzü üzerinde insan varlığının devamını engelleyecek biricik tehdit virüstür’’ sözü ile başlar. Filmde, Zaire’den California’ya yolculuk yapan şirin mi şirin bir maymunun taşıdığı ve bulaştığı insanı 2-3 günde öldüren ‘motaba’ virüsünün ürkütücü şekilde küreye yayılma senaryosu anlatılır. Filmin çekildiği tarihe göre erken bir kehanetti, ancak ‘Outbreak’ten beri son 20 yılda art arda patlayan Sars, Ebola, Kuş Gribi, Domuz Gribi salgınlarından sonra bu ürkütücü senaryo artık çok daha yakın ve olası görülüyor.

Oysa çok değil daha 50 yıl önce çok yanlış bir düşünceye kapılmıştık. 1967 senesinde Beyaz Saray’da ABD Başkanı Lyndon Johnson ve ülkenin en üst düzey sağlık yetkililerinin yaptığı ünlü toplantı bu yanılgının zapta geçmiş hali adeta. Dönemin ABD Sağlık Bakanı William Stewart, ‘’Bulaşıcı hastalıklar defterini kapatmanın zamanı geldi’’ diye gururla seslenir o gün o odada bulunanlara… O gün itibarı ile en azından Batı dünyasında, çocuk felci, tifo, kolera ve hatta kızamık tarih olmuştur. Her hangi bir savaştakinden çok daha fazla insanı öldüren çiçek hastalığı da çok geçmeden listeye eklenecekti.

Ancak Amerikan Sağlık Bakanının ‘bulaşıcı hastalıkların kökünü kazıdık’ övünmesinin boş bir efelenme olduğu 20 yıl içinde ortaya çıkacaktı. Sadece 1967’den sonra hayvanlardan insanlara en az 50 tehlikeli virüs daha bulaştı. Bunların bazısının ismine artık adını duyunca bizi ürkütecek derecede aşinayız: HIV, Sars, Domuz Gribi, Ebola. Bazısı ise halen yerel kalabildiği için çok fazla insanın ilgi-bilgi alanına girmiş değil…

Irkçıları rahatsız edecek bu bilgi belki ama insan türü, ‘genetik’ olarak çoğulcu bir canlı türü değil. Bu sebeple dünyanın bir köşesinden bir tek insanı öldürebilen bir hastalık dünyanın en uzak köşesindeki bir başka insanı da öldürebilir. Hangi dinden, hangi ırktan, hangi milletten, hangi siyasal görüşten, hangi sosyal sınıftan olduğunuzun hiç bir önemi yok…

Gündemi büyük ölçüde iç politika ile sınırlı Türkiye kamuoyu çok ilgi göstermiyor ama dünya yeni bir virüs salgını tehdidi altında. Türkiye’nin aksine bütün dünya, Batı Afrika’da başlayan Ebola virüs salgınını çok yakından izliyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne(WHO) göre 13 Ağustos itibarı ile 4 ülkede bugüne kadar 1975 vaka tespit edildi ve 1069 kişi öldü. Laboratuvar testleri bu ölümlerin en az 660’ının Ebola’dan kaynaklandığını onayladı. Ebola, ölümcül bir virüs. Bulaştığı insanların yüzde 50 ile 90’ını öldürüyor. WHO başkanı, şu an bir milyondan fazla insanın salgından etkilendiğini ve gıda desteğine ihtiyacı olduğunu açıkladı. Tehdit halen ‘epidemik’ düzeyde yani belli bir coğrafyada görülüyor. ‘Pandemik’ yani küresel düzeyde değil. Ancak mal ve insan dolaşımının olağanüstü hıza ulaştığı günümüzde bir virüsün her an ‘pandemik’ hale gelmesi artık işten bile değil.

Birkaç yıl önceki bir yazımda, ‘Domuz gribi’ günlerinde New Yorker dergisinden Michael Specter’ın, Kamerun’un güneydoğusunda ormanlar içindeki Mindourou adlı bir köyün toprak yolunda Küresel Viral Gelişmeler Tahmin Merkezinin (Global Viral Forecasting) müdürü olan biyolog Nathan Wolfe ve birkaç meslektaşı ile yolculuğunun öyküsünü paylaşmıştım. Specter, biyolog Wolfe ve bir kaç uzman, GVF’nin Afrika tropik ormanlarında ölümcül virüslerin gelişimini takip etmek için kurduğu ‘virüs karakollarından’ birinin bulunduğu Ngoila köyüne gitmektedirler. Derken yanlarından Çin yapımı bir motorsikletle Kamerunlu bir çift geçer. Arkada oturan kadını gösterir Wolfe, New Yorker muhabirine. Kadın bir eliyle motorsiklet sürücüsünün belini sarmalarken diğer eliyle bu bölgede sık bulunan bir maymunun leşini kuyruğundan tutmaktadır. Kamerunlu çift, maymunu köyün pazarında satmaya götürmekte. ‘’Bu maymunlar birer virüs ambarıdır’ der Wolfe muhabire.

Yenilmesi gelenek olmayan, maymun, şempanze, kirpi, karıncayiyen gibi yabani hayvanların etine İngilizce’de ‘bushmeat’ diyorlar. İnsanoğlu aslında bu tür vahşi hayvanların etini binlerce yıl boyunca yemiş. Afrika’nın bu köşesinde ise bu halen çok yaygın. Bu insanların nerdeyse biricik protein kaynağı bu tür etler. Michael Specter, sadece Orta Afrika ülkelerinde yılda 2 milyon ton ‘bushmeat’ tüketildiği bilgisi veriyor.

Motorsikletli çiftin taşıdığı kuyruklu maymunlar insanları etkileyen birçok virüsü taşıyan canlılar. Mesela ‘t hücreli lösemi’ virüsü. Tabii ki alternatifi açlık olan bu insanları, ‘’sakın yemeyin, bu maymunların etleri, bugün size, geçmişte atalarınıza olduğundan çok daha büyük tehdit’’ diye ikna etmek zor.

Yaklaşık 10 yıldır Afrika’nın tropik ormanlarında virüs avcılığı yapan 40 yaşındaki Nathan Wolfe, ‘’Böyle sokaklarda pazarlara taşınan maymun ölülerini gördüğümde patlamaya hazır dolu bir silaha bakıyormuşum hissine kapılıyorum. Beni korkutuyor.’’ diyor.

Şu anda yeryüzünde viral bir salgından daha hızlı gelişebilecek bir küresel tehdit yok insan soyu için. Henüz adını bilmediğimiz öldürücü ve kolay bulaşan bir virüsün bir hayvandan bir insana geçmesine bakıyor bütün olay. Nükleer tehdit bile bu kadar yakınımızda, ve kırılgan bir dengede değil. Şu anda dünyanın en önde gelen virüs avcılarından biri olan Wolfe, ‘’Yakın gelecekte milyonlarca insanı hangisinin öldürmesi muhtemel? Nükleer silah mı, virüs mü? Eğer yarın Las Vegas’a gitsem ve bundan sonraki toplu katliamın sebebi üzerine bahse girsem bütün servetimi virüse oynarım’’ diyor ve ekliyor: ‘’İnsanlık olarak, HIV gibi güçlü bir virüsün kontrolden çıkmasıyla başedecek potansiyelimiz yok.’’
Virüslerin kökeni

‘Virüs’ kelimesi Latince ‘zehir’ demek. Virüsler canlı(insan, hayvan, bitki, bakteri) olan her yerde bulunuyor. Kendini kopyalayıp çoğalması için bir hücre içinde bulunması gerekiyor. Hücrelere giriyor, hücrenin üreme mekanizmasını bozuyor ve kendinden üretmeye başlayarak vücuda yayılıyorlar. AIDS’ten kuduza, gripten, su çiçeğine, vebadan koleraya kadar bugün tespit edilen 5 binden fazla virüs çeşidi var. Aslında insan vücudu bunlar ve bakteriler gibi mikroplarla dolu. Ortalama bir insanın vücudunda hücre sayısının 10 katı mikrop var.

Virüslerin kökeni hakkında çok fazla bilgimiz yok çünkü virüsler fosilleşmiyor. Bilim insanları, virüslerin ayrı bir canlı olup olmadığını da çok tartışmışlar. Çünkü hücresel bir metabolizmaları yok. Bugün genel kabul, canlı olmadıkları yolunda. Ancak, son yıllarda virüslerin genetik yapıları ilgili araştırmalar, canlı teorisini savunanların tezlerini güçlendirecek bazı bulgulara da ulaşmış.

Modern virüs bilgisi ise Rus kökenli biyolog Dmitri Ivanovsky’nin 1880’li yıllardaki keşfiyle başlıyor. Son yüzyıldaki bazı virüs salgınları, onlar hakkındaki araştırmaları da duyarlılığı da derinleştirdi. Bugüne kadar 30 milyon kişiyi öldüren ve iki katı kişiyi de etkileyen HIV (Human İmmunodeficiency Virus – İnsan Bağışıklıkyetmezliği Virüsü) mesela… Acquired Immune Deficiency Syndrome (Kazanılmış Bağışıklık Yetersizliği Sendromu) ya da bilinen kısaltmasıyla AIDS hastalığına neden olmakta bu virüs. HIV, yaklaşık yüz yıl kadar önce Kamerun’da bir şempanzeden onu avlayan, kesip satan ya da yiyenin kanına bulaşarak insan vücuduna geçti ilk kez.

Virüs, sadece enfekte ettiği hücre kadar gidebilir. Bu nedenle de insanlık tarihinin büyük bölümünde virüslerin çoğu yerel kaldı. Michael Specter, ‘’HIV insana birkaç yüzyıl önce bulaşsaydı, o insanı öldürürdü en azından sadece o köyü etkilerdi’’ diyor. Ancak şimdi o maymunu daha büyük kasabalara satmaya götürenler, oralardan Paris’e New York’a restoranlara uçaklarla gönderenler var. Afrika’da yeni yollar ulaşım imkanları sadece insanlar için artmıyor aynı zamanda virüslerin de dolaşımı daha kolay hale geliyor.
Doğa katliamı virüsleri kapımıza getiriyor

Aslında yeryüzünde geçen yüzyılda başlayan ve devam eden orman katliamı da tehlikeli virüslerle bizi daha yakın kılıyor. Çünkü ormanlar azaldıkça bu tehlikeli virüsleri taşıyan yabani hayvanlarla insanların karşılaşma olasılığı da artıyor. Örneğin tropik bazı bölgelerde yaşayan yarasa türleri. Bu uçan memeliler, yer yüzündeki en kayda değer virüs kaynaklarından biri. Son Ebola virüsü salgının kaynağının da meyve yarasaları olduğu tahmin ediliyor. Küresel ısınma da doğal habitatta değişikliğe yol açarak virüslerle insanların daha fazla karşılaşmasına yol açan bir başka etken.

Richard Preston, 1994 yılında yayınlanan The Hot Zone kitabında, ‘’Muhtemelen biyosfer, 5 milyar insan fikrine sıcak bakmıyor. İnsanlardan parazitlerle kurtulmaya çalışıyor. AIDS, yağmur ormanlarının onu yok eden insandan intikamıdır.’’ diye yazarken belki de bu gerçeğe dikkatimizi çekmeye çalışmıştı.

Ancak virüs avcısı Wolfe, iletişim ve ulaşım imkanlarındaki gelişmelerin, bu virüslerin yayılmasını kolaylaştırdığı gibi, bunlarla mücadeleyi kolaylaştırmak için de bir fırsata dönüşebileceği iyimserliğinde. Daha çok virüse daha çok bilgiye ulaşıyoruz. Virüslerle ilgili derli toplu bilgimiz artıyor.

Nathan Wolfe, tıp dünyasının bulaşıcı viral hastalıklar karşısındaki halini, 1960’lı yıllardaki kalp rahatsızlıkları karşısındaki durumuna benzetiyor. Yani doktorların, kalp krizi geçiren kişinin hastaneye yetiştirilmesini bekleme ve ancak ondan sonra onu kurtarabilmek için bazı çabalar harcamaktan başka pek fazla birşey yapamadığı yıllar… Ancak, beslenme ve sigaranın etkileri, tansiyon hakkındaki bilgiler derinleştikçe, kalp rahatsızlıklarına tıbbın müdahalesi, ‘tedavi’ ile sınırlı olmaktan çıkıp önleyici boyuta da geçmiş.

‘’Risk nedir biliyorsanız, göreviniz onu düşürmenin yolunu bulmak. Ve viral salgınlarla ilgili risk nedir bilmeye başlıyoruz artık yavaş yavaş. Ancak halen çoğu zaman riski bilir hale geldiğimizde çok geç kalmış oluyoruz. Bakın H1N1 virüsüne (domuz gribi virüsü). Ortaya çıktıktan sonra çok kısa sürede dünyada yüz milyonlarca insana bulaştı.’’

Wolfe gibi virüs avcılarının bir büyük amacı var. Virüslerin genetik bilgilerine ait bir havuz oluşturup, birgün bütün virüslerde ortak olan bir genetik özelliği keşfetmek. Böylece standart bir aşı geliştirmek mümkün olabilir. Ancak insanlık böylesi bir sonuçtan henüz çok uzak. Özellikle yakın gelecekte biyolojik silahların çok daha etkili olacağını öngören askeri unsurlar, yoğun şekilde böylesi çabaların içinde. Nitekim Wolfe da araştırma raporlarına Savunma Bakanlığı uzmanlarının ve askerlerin büyük ilgi gösterdiğini belirtiyor.

‘’Virüslerin insanlara nasıl bulaştığı hakkında bilgimiz arttıkça onları durdurma kapasitemiz de artabilir.’’ diyor Wolfe. Ancak insanoğlu için bugün bir viral salgını ortaya çıkmadıkça bilmek çok zor, salgın başlamadan müdahale etmek ise ondan da zor. ‘’Bir tek virüs insan hücresine nasıl yerleşiyor?’’ , ‘’Neden bazı virüsler diğerlerinden daha öldürücü?’’ bu tür soruların çoğunun henüz bir yanıtı yok. Wolfe virüslerin de yılanlar gibi, kötü niyetli, zehirli, öldürücü türleri bulunduğunu aktarıyor.

Aslında, tıpkı yılanların çoğunun zararsız olması gibi tehlikeli virüsler de nadir. Virüsün zararlı sınıfı içine girmesi için bazı biyolojik engelleri aşması gerek. En başta bağışıklık sistemimizde sicilinin temiz olması gerek. Bu sistemi koruyan antikorlardan yakasını sıyırabilmeli. Ve insanı hasta edebilmeli. Son olarak, etkili şekilde bulaşabilmeli. Öksürükle, öpmeyle, el sıkışmayla… Virüslerin çoğu bu kriterlerden birini, bazısı ikisini çok azı üçünü birden gerçekleştirme kapasitesine sahip. Wolfe, bu noktada dikkatimizi HIV’e çekiyor: ‘’Eğer bu öldürücü virüs, grip gibi öksürükle bulaşıyor olsaydı, yer yüzünde kaç insan kalırdı düşünebiliyor musunuz?’’

Daha kötüsü, iyi huylu olan virüsler sonradan kötü huylu bir virüse de dönüşebiliyor. Bilgimiz çok zayıf. Wolfe devam ediyor: ‘’19’ncu yüzyılda bir an geldi ki o kadar çok memeli yeni hayvan türü ile karşılaşıldı ki bilimadamları, bu gezegendeki hayvan türlerinin bir listesini yapmamız asla mümkün olamayacak ümitsizliğine kapıldı. Memeli hayvanlar için bu endişe artık komik kalıyor. Günümüzde yeni bir hayvan türü keşfedebilmek için nerdeyse bütün hayatınızı bu uğurda harcamanız gerekebiliyor. İşte virüsler hakkında da biz şimdi 19’ncu yüzyıldaki bilimadamlarının noktasındayız.’’

Her virüs salgını dünyanın uzak bir köşesinde bile oluyorsa çok dikkatle takip edilmesi, gerekiyorsa medyada oldukça abartılması gereken bir tehdittir. Birkaç yıl önceki Domuz gribinin (H1N1) çok fazla insana bulaşmakla beraber çok öldürücü olmadığı ortaya çıktıkça, ‘bütün o gürültü fos çıktı’ diye dudak bükenler olmuştu. Oysa eğer H1N1 çok daha öldürücü olsaydı on milyonlarca insan ölürdü. Şanslı olacağımız bir virüse denk gelmiştik sadece. Ama öyle şans her zaman karşımıza çıkmaz.

Virüs salgınları, uzayın dipsiz derinliğindeki bu mavi gezegen üzerinde, Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Rum, İngiliz, Amerikalı, Rus, Çinli, siyah, beyaz, Müslüman, Yahudi, Hristiyan, Budist, Ateist olmaktan önce ‘insan’ olduğumuzu hatırlatıyor bize. Ve aynı zamanda doğal ekosistemin hükümdarı değil bir üyesi olduğumuzu da… Bu sebeple, bu tehdidin sadece biyolojik ve medikal yönlerini konuşmaya değil, insan soyunun doğaya karşı artan düşmanlığı ve bencil tutumuyla ilgili felsefi bir özeleştiriye de ihtiyacımız var. Daha vahim uyarıları beklemeden konuşmak gerek…

Cemal Tunçdemir- www.t24.com.tr

“Suriyeli Sorunu” Yok, “Irkçılık Sorunu” Var…- Foti Benlisoy

Evet sorunun adını koyalım. Türkiye’de bir “Suriyeliler sorunu” yok. Yanlış anlaşılmasın. İç savaştan kaçıp Türkiye’ye sığınmak zorunda kalmış Suriyelilerin sorunları, hem de çok sayıda ve ciddi sorunları var elbet. Ancak “Türkiye’nin sorunu” başka. O sorun, aleni ve giderek daha tehditkâr hale gelen “ırkçılık sorunu”. Hepimiz bir ölçüde de olsa izliyor olmalıyız. Suriyelilere dönük linç girişimlerinin, (şimdilik) “minik” pogromların ardı arkası kesilmiyor. Büyük siyaset sahnesinin spotlarının uzağında sinsi ve saldırgan bir ırkçılık tipi giderek kök salıyor, yerleşiyor, yaygınlaşıyor, pervasızlaşıyor. Ancak bu “sorun”, güncel siyasal gelişmeler üzerinde doğrudan bir etkisi olmadığı için olacak, pek gündeme gelmiyor, uzun uzadıya konuşulmuyor, konuşulduğunda da “siyasal” bir sorun olarak görülmüyor. Oysa siyasal yelpazenin neredeyse bütününe (hatta kısmen sola) şu ya da bu ölçüde sirayet etmiş olan göçmen karşıtı ırkçılık orta ve uzun vadede bütün toplumsal muhalefet güçleri, yani hepimiz için ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Aslında hepimizin farkında olması gerektiği üzere, Nazizm gibi pervasız örnekleri hariç tutarsak ırkçılık hiçbir zaman kendini “açık ederek” örgütlenmez. Yani ırkçılık “yaşasın ırkçılık” türü sloganlarla değil de “Suriyeliler işimizi çalıyor”, “Suriyeliler suç işliyor”, “Suriyeliler oy veriyor”, “depremzedenin parası Suriyeliye veriliyor” türü argümanlarla meşruiyet kazanır. İşsizlik, yoksulluk gibi gerçek sorunlarla birleşir, daha doğrusu bu sorunlar karşısında güya anlamlı bir açıklama şablonu oluşturmaya başlarsa iyice tehlikeli hale gelir. O zaman bu “meşruiyet” sokağa taşar. Önce linççi saldırılar gerçekleşir, zamanla kısmi ve örgütsüz linç girişimleri yerini pogromvari örgütlü saldırılara bırakır. Bianet’ten Ekin Karaca’ya konuşan Antepli gazeteci Nurgün Balcıoğlu’nun sözlerini, halimizin vahametine örnek olsun diye aktarmakta yarar var: “Bu işsiz ve eğitimsiz genç kesim sosyal medya üzerinden hızla örgütleniyor. Akşam olunca bu insanlar gruplar halinde ellerinde sopalar bıçaklarla her yere girip Suriyeli arıyorlar. Bulduklarını da yaralıyorlar.” Yani Nazilerin “fırtına birlikleri” (SR) misali “devriye gezen” gruplar…

Devam edelim. Irkçılık, ya da daha nazik deyişle “göçmen karşıtlığı”, asla sadece göçmenlerle ilgili değildir, unutmayalım. Göçmenler, yani zaten ulusal bütüne ait sayılmayanlar kolay bir ilk hedeftir. Ancak “kolay hedefi” talim için kullananlar güç ve meşruiyet kazanınca bu kez kuvvetlerini “ulusal ailenin” daha “kırılgan” parçaları üzerinde test etmek isterler. LGBTİ bireylere, dinsel ve etnik azınlıklara saldırırlar. Göçmen karşıtlığı, kolektif gaddarlaşma ve ırkçılık için en verimli topraklardan biridir. O toprakta boy atan ırkçılık ve linççi şiddet, bir adım sonra toplumsal muhalefetin bütününü hedef alır; emin olun alacaktır.

Aslında Suriye’de yaşanan insani trajedi söz konusu olmasa ve dolayısıyla da Suriye’den bunca mülteci Türkiye’ye kaçmak zorunda kalmasa bile göçmen karşıtı ırkçılığın Türkiye’de yaygınlaşması beklenebilecek bir gelişmeydi. Türkiye zaten bir “transit ülke”, yani göçmenlerin Batı’ya “kapağı atmak” üzere bir süre beklediği bir geçiş aşaması olmaktan çıkıyordu. Bu durumun, yani ülkedeki göçmen nüfusun artışının bir siyasal-sosyal reaksiyona yol açması ihtimali kuvvetliydi. Ancak Suriye’deki gelişmeler, bu muhtemel reaksiyonu hızlandırdı ve onun boyutlarını ürkütücü ölçüde genişletti. Hal böyleyken göçmen karşıtı ırkçılıkla mücadele bizler için onca siyasal “görevden” bir başkası diye görülemez artık. Irkçı saldırganlığın boyutları daha acil, etkin ve kararlı mücadele yöntemlerini gerektiriyor.

Yeri gelmişken (ve yukarıdaki satırlar karşısında muhtemel bir refleksi öngörerek) bir uyarıda bulunmak gerek. AKP’nin Suriyeli göçmenlere “yardım” politikalarının eleştirilecek elbette çok yanı var. Yardımların şeffaf olmayışı ve dolayısıyla bir kısmının göçmenlere değil de silahlı gruplara gidiyor olması ihtimali, örtülü ödeneğin kullanımı meselesi, kampların konuyla ilgili uluslararası ve ulusal kurumların denetimine açık olmaması ve bunun yarattığı belirsizlikler, AKP’nin Suriyeli göçmenleri araçsallaştırarak bir dış politika kozu olarak kullanması vs. Bu hususlara itiraz etmek, onları siyasal tartışma konusu kılmak elbette elzem. Ancak sapla samanı ayırt etmek gerek. Sosyalist hareket (“kimse nedensiz kaçmaz” sloganını akılda tutarak) nereden gelmiş olurlarsa olsunlar tüm göçmenlerin temel ihtiyaçlarının karşılanması hususunda ısrarcı olmalıdır. Dahası, AKP’yi Suriyeli mültecilere yasal statü tanımaması, sınır kapılarını büyük ölçüde kapalı tutması konularında da açıkça eleştirmeliyiz. Aksi, yani bu hususlarda umarsızlık, hatta daha vahimi Suriyeli göçmenleri şeytanlaştırmak ve dahası onları başka ezilen kümelerinin karşısına bir “sorun” olarak çıkarmak, olsa olsa zaten şimdiden ürkütücü boyutlardaki “göçmen düşmanı” tonlu ırkçılığa (bu kez de soldan) alan açmak anlamını taşır.

Şöyle bitirelim en iyisi: Göçmenlik meselesi bir hümanizm ya da hayırseverlik konusundan ibaret değil asla. Göçmenlik sadece Batı ülkelerinde değil, kot kumlamadan madenlere ve ev içi bakım hizmetlerine göçmenlerin işçi sınıfının artık bir parçası olduğu Türkiye’de de bir “emekçi ve ezilenlerin birliği” meselesi. İnşaatlarda çalışan Suriyelilerin ya da Islahiye’de biber tarlalarında çalıştırılan Suriyeli çocukların hak ve hukukunun müdafaası da sınıf politikasının vazgeçilmez bir gereği. Bu gerekliliği perdelemeye dönük (şuurlu şuursuz) her girişimin, Türkiye’nin bir “transit ülke” olmaktan çıkıp göçmenlerin ülkenin bir demografik gerçeği haline geldiği koşullarda ciddi sorunlar yaratması kaçınılmaz. Sol içerisinde bu konuya duyarsızlığın, hatta göçmen karşıtlığıyla flört eden argümanların istemeden de olsa çoğaltılmasının sınıf siyaseti açısından ilerde yol açacağı zararın telafisi mümkün olmayabilir.

Söylemeye gerek yok ama bazen abc’yi hatırlamak ve hatırlatmakta yarar var: Türk, Kürt, Arap bütün işçiler, bütün ezilenler kardeştir. Birine karşı saldırı, aynı zamanda ve ister istemez hepsine dönük bir saldırıdır…

Foti Benlisoy -http://fotibenlisoy.tumblr.com/

Öcalan: 30 yıllık savaş müzakereyle sona eriyor

ocalan-2HDP heyeti ile dün İmralı’da görüşen Abdullah Öcalan, “30 yıllık savaş büyük bir demokratik müzakereyle sonuçlanma aşamasındadır” dedi.

HDP grup başkan vekilleri Pervin Buldan ve İdris Baluken ile HDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, dün PKK Lideri Abdullah Öcalan ile İmralı Adası’nda yaptıkları görüşmeye ilişkin yazılı açıklama yaptı.

Heyetin yazılı açıklamasında özet olarak 15 Ağustos’un 30. yılına vurgu yapılarak
” Bu 30 yıllık savaş büyük bir demokratik müzakereyle sonuçlanma aşamasındadır. Demokratik müzakere süreci tarihi ve toplumsal olarak derin bir anlama sahiptir. Etkileri ve sonuçları çok büyük olan bir süreçten geçiyoruz. Bu süreç sadece Türkiye’de değil tüm bölgede ağır sorunların çözümüne dönük barış ve özgürlükler temelinde model olacak tarihi imkanlar barındırmaktadır” mesajını verdiği ifade edildi.

Öcalan açıklamasında Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahattin Demirtaş’ın aldığı sonuca dair kutlamalarını iletti. Öcalan’ın mesajında “Bu seçimde oluşturulan ve giderek bir çığ gibi büyüyecek olan desteği barışa ve kardeşliğe dönük en güçlü teminatlardan biri sayıyorum. Seçimin en tarihi sonucu 90 yıllık içe kapanmış aşırı milliyetçi ve faşizan politikaların aşılmasına dönük bir zemin yaratmış olmasıdır. Açılan yeni dönemin anlamı gerçekten demokratik Türkiye, demokratik cumhuriyet olgusunu bir ütopya olmaktan çıkarıp gerçeğe dönüştürecek olmasıdır. Kürtler açısından da oluşmuş olan bu kadar geniş ve sağlam irade özgür ve demokratik bir toplumu inşa etme sürecinde devrimsel bir anlama tekabül etmektedir. Bu sonuçlarla HDP günümüzün demokratik ve etkin muhalefeti, yarınların da en geniş tabanlı demokratik iktidarı olacaktır. Bu demokratik iktidarda, inançları nedeniyle her türlü baskının ve nefret söyleminin mağduru olan Alevilerden HES’lerle suları talan- eko sistemi tahrip edilen köylülere, yaşam tarzını tehdit altında gören insanlardan geleceksizleştirilen ve lümpenleşmeye itilen gençliğe; her gün vahşi bir cinayetle katledilen kadınlardan; taşeron sistemiyle üç kuruşluk nafaka uğruna emeği değersizleştirilen ve iş cinayetlerinde katledilen emekçilere varana değin herkes kendisini bu demokratik programın teminatı altında hissedecektir.” görüşleri öne çıkıyor.

Yeşil Gazete

Ezidi soykırımı sürüyor, IŞİD 80 Ezidi’yi daha öldürdü

EzidilerEzidiler yönelik soykırım  sürüyor. IŞİD’in müslümanlığa geçmeyi kabul etmeyen 80 Ezidi’yi daha öldürdüğü bildiriliyor.

Ezidi ve Kürt kaynakalarına göre, IŞİD, köylülerden kendilerine rehberlik etmelerini ve erkeklerinin kendi saflarında savaşmalarını istedi. Köylülerin bu talebi reddetmesinin ardından köye saldıran IŞİD erkekleri öldürdü, kadın ve çocukları ise esir alarak Telafer’e götürdü.

Irak’ın eski dışişleri bakanı Hoşyar Zebari, katliama ilişkin açıklamasında, “Bugün (Cuma) öğleden sonra araçlarla geldiler ve öldürmeye başladılar. Bunu ‘Ya Müslüman ol ya da öl’ şeklindeki inançlarından dolayı yaptıklarını düşünüyoruz’ dedi.

Al Jazeera Erbil Büro Şefi Ahmed Zaviti olayla ilgili şu bilgileri verdi:

‘Kojo, Sincar’ın güneydoğusunda bir köy. Telafer’e ve Kayrevan’a yakın. Ninova eyaletine bağlı. Köyün nüfusu yaklaşık bin 200 kişi. Bunların yaklaşık beş yüzü daha önce köyü terk etmişti. Biraz önce Ezidi kaynaklardan aldığımız bilgiye göre, geri kalanlar Arap aşireti Mutevte’nin koruması altındaydı. IŞİD geçen hafta köy halkına Müslümanlığı seçmeleri için üç gün süre vermişti. Sürenin bitiminin ardından Mutevte kabilesi liderleri, tehditlerini yerine getirmemeleri için IŞİD ile görüşmeler yapmıştı. Bunun üzerine yeniden süre verdiler. Bu süre de Cuma günü öğle saatlerinde doldu. Köye geldiler ve cep telefonlarını topladılar. Dolayısıyla köy halkıyla dışarının irtibatı kesilmiş oldu. Kayravan’daki Arap kaynaklar Kürdistan yetkililerine yaklaşık 200 kişinin idam edildiği haberini ulaştırdı. Kadın ve çocuklar başka bir bölgeye götürüldü. Bazı kaynaklar Telafer’e götürüldüklerini söylüyor.’

Amerika’ya öfke

Ahmed Zaviti, Ezidilerin ABD’yi ve uluslararası camiada etkin olan ülkeleri eleştirdiğini bildirerek, ‘Ezidiler daha önce bu ülkelere tehdit altında olduklarını ilettiklerini söylüyor. Ezidi kaynaklara göre Amerika kendilerine güvence verdi. Bundan dolayı Amerika’ya karşı büyük bir öfke var’ ifadelerini kullandı.

Zaviti, Ezidi mültecilerle ilgili olarak ‘Kaynaklar IŞİD’in Sincar’ı ele geçirmesinden sonra yaklaşık 200 bin kişinin dağlık alana sığındığını söylüyor. Bunların 150 bine yakını Kürdistan Bölgesi’nin bazı mıntıkalarına götürüldü. Bir bölümü hala Suriye topraklarında. Kendilerine yardım ediliyor ama tam bir trajedi yaşıyorlar’ dedi.

IŞİD saldırılarından kaçan binlerce Ezidi’nin Türkiye’ye doğru göçü devam ediyor. Birçok mülteci gerekli evraklara sahip olmadığı için İbrahim Halil Sınır Kapısı yakınındaki bölgede çadırlarda bekliyor.

Al jazeera

Elbistan kuraklığa öfkeli: Termik santral tarımın azrailidir

elbistanKuraklık dünyanın pek çok yerini olduğu gibi Türkiye’yi de ciddi bir şekilde etkilerken kuraklığın sıkıntısını çiftçiler bu yıl çok daha derinden yaşadı. Maraş Elbistan Ovası da bu sıkıntıdan payına düşeni aldı. Elbistanlılar kuraklık ve sonuçlarını farklı boyutlarıyla tartışmaya başladılar.

Elbistan Ziraat Odası Başkanı Memet Ali Bulut, Afşin-Elbistan A ve B Termik Santralleri’nde soğutma ve katma amaçlı olarak kullanılan ve Ceyhan Nehri’nden alınan suyla ilgili açıklama yaptı. Bulut, “Ceyhan Irmağı’ndan alınan su, hovardaca kullanılıyor ve ırmak kuruyor.” dedi.

Özellikle halk arasında cennet ırmaklarından bir kabul edilen Ceyhan Nehri artık son demini yaşarken termik santrale soğutma amaçlı su alınması, bu günlerde daha fazla dikkat çekmeye başladı. Tarımla uğraşanlar, kurumaya yüz tutan Ceyhan ırmağının kaynağından su alınmasını eleştiriyorlar.

Marashaberi.com internet sitesinin haberine göre Elbistan Ziraat Odası Başkanı Mehmet Ali Bulut, özellikle şu dönemde Ceyhan’dan saniyede binlerce litre su alınmasını eleştirdi. Başkan Bulut, santrallerin tarımın Azrail’i olduğunu ifade etti. Bulut, “Santraller, bölgenin, tarımın Azrail’i, yıllar yılı biz bu Azrail ile boğuşuyoruz. En büyük kanser hastalığı bu bölgede. Benim billur suyumu alıyor, buradan 40 kilometre uzaklıktaki yere taşıyor. Orada kullanıyor. Hatta hovardaca kullanılıyor, biliyorum. Çok büyük oranda su gidiyor santrale. Eski bir santral olduğu için buharlamayı suyla yapıyor.” diye konuştu.

Bulut şunları kaydetti: “Yeni santrallerin 300 litre suyla çalışacağını duyuyoruz, oysa buradan mevcut santrale 700-800 litre su gidiyor. Termik santrallerinin artık dünyada kaldırılmaya başlandığı dönemi yaşıyoruz. Bakın bu bölgede güneş enerjisinden üretim yapabilirsiniz, rüzgâr enerjisinden elektrik elde edilebilir. Artık bunlara yönelmek gerekiyor. Termik santrallere tarım sektörü en başından beri karşıdır. Hatta vatandaşlar karşı. Kışın dumandan dışarı çıkılamıyor. Başımıza büyük bir bela bu santraller. Avrupa termik santralleri bırakıyor. Yazık. Ceyhan, cennet ırmaklarından biri. Dünyada şehirden doğan iki ırmaktan biri durumunda. Böyle bir inciyi kurutup bu hale getirmek vicdanlara sığmaz. Halk olarak çok duyarsızız.”

www.Marashaberi.com

Amasra’dan sesler

Amasra’daki termik santral mücadelesini konu alan yazı dizimiz, geçtiğimiz çaşamba günü, Açık Radyo’da ‘Açık Yeşil’ Programı’nda konuşuldu. Ümit Şahin ve Ömer Madra’nın sunduğu, Gözde Kazaz’ın konuk olduğu programı dinlemek için tıklayınız. 

Radyo programında Amasralıların seslerine de yer verdik. Bu kayıtları aşağıda dinleyebilirsiniz.

_MG_3436

  • Tarlaağzı Köyü’nde yaşayan Salih Günay, köyün geçim kaynaklarını ve yaşadıkları mağduriyeti anlatıyor.

Gömü Köyü muhtarı Şakir Karabacak ve Tarlaağzı Köyü muhtarı Mehmet Bıldırcın

  • Tarlaağzı Köyü muhtarı Şakir Karabacak ve Gömü Köyü muhtarı Mehmet Bıldırcın, HEMA A.Ş.’nin bölgeden çıkaracağı kömürü ve eğer ÇED onanırsa köylünün neler yapacağını aktarıyor.

_MG_3579

  • Tarlaağzı köy meydanında toplanan kadınlar, Çatalağzı termik santralini ve santralin alternatifi enerji kaynaklarını aktarıyor.

_MG_4166

  • Amasra’da 1958 yılından beri üretimde olan Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) madeninde çalışan madenci Çetin, neden termik santral istemediğini anlatıyor.

(Yeşil Gazete)

Nükleersiz Türkiye için kürekle Karadeniz – 1. ve 2. gün

13 Ağustos günü, yani  Cumhurbaskanlığı  seçiminden iki gün sonra yola çıkarak  Trabzon’a uçan ve yorgun argın Hopa’ya ulaşan Hüseyin’i Hopalılar karşıladı. Sandalının yanına vardığında Hopalı çocuklar için kendi yokluğunda bir cazibe merkezi olduğunu anlaması güç olmayacaktı. Hopa’ya dönmüş olduğu günü önündeki uzun seyahat için enerji toplamak için değerlendiren Hüseyin, böylece 14 Ağustos sabahı fotoğrafta gördüğünüz haliyle sandalını tertip ederek yola koyulabildi. Sabah 10:00’da küreklere asılmak suretiyle  akşam 20:00’ye kadar Hopa-Fındıklı mesafesini gidip  toplam 20 mil yapan Hüseyin’in söylediğine göre  sahili insanların yüzmesine elverişli deniz çarşaf  gibi  önünde uzanıyordu. Akşam  20:00’de  konaklamak üzere sandalını Fındıklı sahiline çektiğinde ise acı bir manzarayla karşılaştı. Dereden gelen paslı bir teneke ufak bir çocuğun ayağının ciddi olarak kesilmesine yol açmıştı. Telefonda konuşurken dahi üzüntüsünü anlamam güç olmadı onun deyimiyle “caart”diye gitmişti çocukcağızın ayağı…

Akşama güleryüzlü insanların evinde konaklayacaktı, mısırdan ve balıktan zengin bir sofra onu bekliyordu.  Ceylan Ailesi’ne, nükleer santrallerin  insan sağlığına ve çevreye vereceği zarara dikkat çekmek üzere Karadenizi boylu boyunca kürekleyerek geçme projesine sunduğu katkıdan dolayı yürekten teşekkür ederiz.

Sandalla kucaklaşma
Sandalla kucaklaşma

 

Hüseyin’i bu linkten takip edebilir , benim gibi gece 02 :00’de de kürek çektiğine şaşırarak şahit olabilirsiniz. Kıyısında kurulacak bir nükleer santralin bir kaza olmasa dahi Karadeniz ve çevresine, özellikle  bölgede insan sağlığına  vereceği zararı Çernobil’i anarak bir kez daha düşünme zamanı… Hüseyin’in küreğinin denizi usulca yalamasına benzemez radyasyon, yutuverir  şimdiyi ve gelecek zamanı alacasına karanlığında.

Projeye fonlabeni üzerinden katkıda bulunabilir, yerinizden kalkmadan nükleersiz bir Türkiye için bir kürek de siz atabilirsiniz..

http:// Sharefindmespot.com
http:// Sharefindmespot.com

(Yeşil Gazete)

Yandaş yazardan Erdoğan’a öneri: ODTÜ, BİLKENT ve Boğaziçi kapatılsın

boğaziçiYeni Şafak gazetesinin yazarı Yusuf Kaplan, bugün kaleme aldığı yazısında Başbakan Erdoğan’a Boğaziçi, Bilkent ve ODTÜ üniversiteler yıkılsın önerisinde bulundu.

Bugünkü Yeni Şafak’ta yer alan ‘Erdoğan’a 20 öneri’ başlıklı yazılı yazıda Kaplan, “Başka kültürlerin gönüllü acentalığını yapan Boğaziçi, Bilkent ve ODTÜ ‘yıkılmalı’ bunların yerine tıpkı ABD’de olduğu gibi Ivy League üniversitelerine benzer, Amerikan kültürünün ve dünyasının izini süren, bir Amerikan ruhu geliştirmeye çalışan, bizim Nizamülk medreselerine benzer, bizim öncü kuşaklarımızı, bizim medeniyet iddialarımız doğrultusunda yetiştiren çaplı pilot üniversiteler kurulmalı!”dedi.
Yusuf Kaplan’ın yazısının dikkat çekici tarafı ise yazarı olduğu gazetenin başbakanlık için hararetle savunuculuğunu yaptığı Ahmet Davutoğlu’nun da kapatılması önerilen Boğaziçi Üniversitesi mezunu olması. Yusuf Kaplan’ın iddialarına göre mezunu olduğu okul itibariyle Davutoğlu” bizim medeniyet iddialarımız”a aykırı görünüyor ve ” başka kültürlerin gönüllü acentalığını”yapıp yapmadığı merak konusu oluyor.

Yeşil Gazete

Ebola salgınını kontrol 6 ay sürebilir’

ebolaSınır Tanımayan Doktorlar örgütü Batı Afrika’daki Ebola salgınının kontrol altına alınmasının yaklaşık altı ay süreceğini söyledi.

Örgütünün başkanı Jonane Lui, Liberya’daki salgını kontrol altına almadan bölgedeki salgının kontrol altına alınamayacağını dile getirdi.

Ebola’dan ölenlerin sayısı 1069’a çıkarken, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) salgının “çok büyük ölçüde hafife alındığını” açıkladı.

Kuruluş, çalışanlarının bildirilen Ebola vakaları ve ölümlerinin krizin boyutunu yansıtmadığını gösteren kanıtlar gördüğünü belirtti.

Örgütten yapılan yazılı açıklamada “olağanüstü önlemler” alınması gerektiği vurgulandı.

Geçen Şubat ayında Gine’de başlayan salgın Liberya, Sierra Leone ve Nijerya’ya yayıldı.

Ancak WHO hastalık havadan bulaşmadığı için havayoluyla seyahatte virüse yakalanma riskinin düşük olduğunu bildirdi.

WHO salgının “bir süre daha devam etmesinin” beklendiğini açıkladı.

Açıklamada, “Salgının görüldüğü yerlerdeki personelimiz bildirilen vakaların salgının boyutlarını temsil etmekten çok uzak olduğunu gösteren kanıtlar gördü. ” denildi.

Örgüt salgınla mücadeledeki zorluklardan birinin “doktor sayısının çok az, korkunun ise büyük olduğu, sağlık sisteminin çalışmadığı, aşırı yoksul yerlerde görülmesi” olduğunu belirtti.

Ebola virüsü taşıyan kişilerin vücut sıvılarıyla doğrudan temas sonucu bulaşıyor.

Başta grip benzeri belirtiler gösteren hastalık, gözler ve dişetleri gibi bölgelerde kanamaya ve organların iflas etmesine yol açan iç kanamaya yol açıyor.

BBC Türkçe