Ana Sayfa Blog Sayfa 3776

Bisiklete güzelleme – Mahmut Şenol

Bisiklet dediğin iki teker bir pedal, bir yağlı zincir, kaynakla çatılmış içi delikli üç boru, bir sele, bir gidon değildir.
Bu tarife sığmayacak kadar ciddiye alınmalıdır, zira bisiklet insanı tamamlayan bir parçadır;mütemmi cüz dedikleri şey…
Bisiklet, insan için güven ve dengedir…
Hazerfan Çelebi‘ nin kanatlanıp havada uçmaya kalkışması bir büyük cesaret ve delilik icap ettirdiğinden, bunu denemeye yanaşamayan insanoğlu kendisini düzelek yolda iki teker üzerinde tartmaya çıkar.
Bisiklete binmek, tıpkı uçmaya ramak kalmış gibi, insanın sınırlarını tecrübe etmesidir.
Uçalak bir hafiflik içinde kalmaktır…
Rüzgâra yanağınızı yapıştırırsınız, yerden ayağınız kesildi diye sevinirsiniz, Pan keçisi gibi zıplaya hoplaya gittiğinizi zanneder bir güzel mutlu olursunuz; daha ne olsun?

Endonezya adalarından Sumbawa’daki Tambora volkanik dağı 1815 yılının Nisan ayında bir alev cayırtısıyla zangırdar ve kıyameti koparırcasına ortalığı lav, ateş, duman, kül içinde bırakır.

Oysa ne zamandan beri uslu uslu bir köşede durmaktadır; bu ne öfkeyse, püskürmeden duramaz…

Yabancı gözlemcilerin yazdıklarına bakılırsa üç ay boyu gece gündüz süren bu çatapat patırtısı, görülmüş şey değildir. Üç ay bittikten sonra iki yıl daha üzerinde dumanı sönmeyen ızgara mangalı gibi tütmeye devam eder. Üstüne yağmur yağsa cızırdar, rüzgâr geçiverse kıvılcımları ötelere kadar taşınır.

Tarihin gelmiş geçmiş, bilinen en ciddi on büyük volkanik patlaması arasına adı yazılır ve defterlere kaydedilir. Nitekim kabaca bir tahmine bakarsanız, dağ civarında yaşayanlar başta olmak üzere Endonezya adalarında yüz bin civarında insan hayatını kaybetmiştir. Bu rakama fazla güvenmemek gerekir, zira 1815’de düzgün bir sayım yapılması beklenemez, lakin bunca insanın telef oluşu da bütün bütün olanaksız görülemez.

Kestane fişeği gibi çatapat yapıp herkesin yüreğini ağzına getiren Tambora püskürmesine ait yangını, biz, Ziçni Paşa İtfaiyesi gibi söndürüp geçmek üzereyken, bilmişlik taslamak üzere şunu da söylemeden oradan buraya kıpırdamayız:

Aslına bakarsanız, Tambora patlaması hiçbir şeydir!

Dünyanın en büyük yanardağı öfkesi Java adalarındaki Ontong volkanında olmuştur. Ne zaman olmuştur diye meraka düşenlere, biraz uzak tarihler gösterilecektir. Boşuna aranmayın, Saatli Maarif Takvimi o günleri yazmaz.

Bugünden yaklaşık olarak 125 milyon yıl evvel, dünyanın kaderini değiştiren bir başka volkanik hadise Java’da olmuştur; lakin bu ayrı bir hikâyenin konusudur.

Biz kendi hikâyemize bakar ve yanardağ püskürtüsüyle bisiklet arasındaki ilişkiyi bir güzel ballandırarak anlatmaya kalkışırız. Bisiklet ile yanardağ arasında nasıl bir aldı verdi olur ki, denmesin; bal gibi olur. İşte hikâyesi de burada böyleyken öyle, öyleyken böyle diye anlatılacaktır.

Biz dönelim tekrar Tambora cehennemine…

Tambora yanardağının bacasından çıkan küller çok kısa sürede sadece Endonezya’yı değil, hatta Asya Kıtasını da değil, ama yayıla yayıla dünyayı kaplayacaktır; atmosfer sigara ve nargile içilen kahvehane çatısı gibi bulut içindedir. Kül bulutları tüm kıtalara uzanır, ama en çok da Avrupa’da etkili olur. 1815 yılından 1817 sonuna kadar tüm Avrupa’yı güneşinden eder, Kıt’a’nın tarımı ziyan görüp, hayvancılığı telef olur.

Sadece İrlanda’da 65 bin kişinin açlıktan öldüğü rapor edilmektedir, İngiltere’de gıda yetersizliğinden ayaklanmalar çıkar, öteki Avrupa ülkeleriniyse hiç sormayın!

Bu karanlık günlerde Lord Byron, ünlü Darkness-Karanlıklar şiirini yazacaktır, demek Tambora yanardağı şaire şiir yazdırır. O zamanın iç karartıcı resimlerini yapan J.M.Turneradlı İngiliz ressam, hazır ruhu duman tutmuşken alır eline fırçayı, tuvallerini baştan aşağıya volkan külüne boyar.

Sonu gelmeyecek bir kışa benzeyen 1816 kışında bu kasvetli ruh, İsviçreli 18 yaşındaki bir genç kızı romancı yapar, Mary Shelley oturup Frankenstein karakterini yaratır.

Bazı tarih yazarlarına bakılırsa, yanardağ külleri bisikletin icadına da neden olmuştur, kuşkuyla kalkan kaşlara ve nasıl yani diyen bakışlara cevabı da yine onlar verir.

Prusyalı tarihçi, asker Carl von Clausewitz‘e göre, 1815’de Endonezya’dan kalkıp üşenmeden onca yolu gelmiş kül bulutları Almanya üzerinde öylesine bir karanlık peydâ etmiş bulunuyordu ki kısa sürede tarım ürünleri daha başak, filiz, uç, meyve vermeden solup gidecekti. Buysa, Almanya’da tahıl borsasını ayranı boşalmış tulum gibi bir kenara buruşturup atıverdi. Yulaf ve darıyla beslenemeyen hayvanlar mezbahalara gönderildi, halk bir süre bol bol et yedi; at, eşek, katır demeden kıtlık artığı ne varsa afiyetle hazmedildi. Ancak, kısa sürede Avrupa’da yenilebilir hayvan eksiği baş gösterecektir. Yine Clausewitz’e bakarsak, bu binek hayvanlar olmaksızın iş güç edilemez hâle gelmişti; toplumun temel ekonomik yaşamı binek hayvansız kilitleniveriyordu. Eşek deyip geçmeyin!

At buldum meydan yok, meydana çıktım hani, at yok! misali ortada binek hayvan sıkıntısı oluşunca yapılan hata anlaşıldı, ancak telafisi zaman alacaktı. İşte bu sırada, Alman soylularından olup icada, keşif ve yapıp bozmaya meraklı bir Baron ortaya çıktı, binek hayvan yerine kullanılsın diye iki tekerleği birbirine çatmakla, bisikletin ilk-modelini icat etti.

Karl von Drais adlı bu mucidin yaptığı bisiklet 1817’de halka tanıtılacak, ama seyre gelen herkes dudak bükecektir.

Adını Laufmaschine- Koşan araba koydu Baron hazretleri… Aslına bakılırsa iki tekerlekli bir yüksekçe kaydıraktan başkası değildi bu… Selesinde oturulan ancak ayak sürtmesiyle, yerden hız alınıp sürüklendirilen bir basit tekerlekli taşıttı.

Drais auf Laufmaschine / Flugblatt - - Drais sur son bicycle

Gerçi bunun evveliyatı da vardır! Benzer şeyin ilk çizimlerini İtalyan sanatçı Leonardo da Vinci‘nin yaptığı öne sürülmekte gecikmedi; hatta helikopter tasarısı dahi çizdiği hatırlanırsa, ki zaten ondan her şey beklenirdi, böylesi dedikodular, iddialar Baron’u kızdırdı.

Fakat Baron Drais ısrarlıydı, bu icat ona aitti. Pekâla, al hayrını gör deyip çekilenler çıktıysa da bazı malûmatfuruşlar, aslında bu icadın Kont Sivirac adlı bir Fransız’a ait olduğunu, ama zavallı soylunun 1790’da bulduğu şeytan icadına binemediğini, arkası da gelmeyince uyanık Alman’ın buna sahiplendiğini söyledi.

Baron Drais, Kont Sivirac iddiasına tenezzül dahi etmedi; işi gücü başından aşkın bir soyluydu. Burada bir soluk alıp azıcık düşünmek yararlıdır; dikkat buyurulursa icatların hemen hepsi soylular arasında ortaya çıkmaktadır. Alman köylüsü Hans’ın işi değildir bunlar, Fransız işçi Charlton’un akıl ve havsalasına dahi sığmaz.

Baron’un bisikleti tıngır mıngır ortalıkta dolaşırken, oralara sığamayıp İngiliz adasına da zıplayıvermiştir. İngiliz zaten her şeye merak duyan adamdır, bunu anlamak içinManchester‘daki Endüstri Müzesine kadar gitmesi yeterli olur; yolu düşene tavsiye edilir.

Ama demedi demeyin, İngiliz asilleri Avrupalı sınıfdaşları gibi ayran gönüllü olmayacak, bisiklet karşısında muhafazakârlığı elden bırakmayacak, Almanya’dan ihraç bu icada bir süre burun kıvıracaktır.

Hatta İngiliz Lordlar bisiklete Züppenin Atı anlamına gelecek biçimde Dandy-Horse adını da takar.

Drais’in icadı olan kaydırak biçimi bisiklet hantal mı hantaldır, darası 60-70 kilo çeker, üstelik pahalıdır, bir de bozulursa tamir edecek kimse ortada görülmez. İngilizlerin yere göğe konmayan şairi John Keats, bu masrafı bol ve zahmeti çok tekerlekli şeyi, bir halta yaramaz diye not etmiştir defterine; demek ki o da merak salıp bir kez olsun denemiş, cebinden çıkan paralara yazık etmiştir. Şair bunu söylerken, Drais’in bisikletine binip kaldırımlarda ona buna çarpan, kaza yapanlar çoğalınca, başta Milan, Londra, New York, Philadelphia ve hatta Hindistan’ın sanki her şeyi düzgünmüş gibi Kalkütası’nda bile bisiklete binmek yasaklanır.

Hep derim, siz bir şeyi bulun, meraklısı ve uyanığı ardından gelir: Bu yasaklamalar artınca, bisiklete binmeyi öğretmek üzere kurslar da açılır mı, vallahi açılır. Paris’te 1850 yılında bisiklet kursları pek revaçtadır. Bunlar arasında Mösyö Michaux de Compagine’nin bisiklet okuluna girmek için üste para verenler dahi çıkar; bir kuyruk bir kuyruk vardır, sormayın! Kayıt sırasında izdiham olunca polis monşerler çağrılır…

Mösyö Michaux Bisiklet Okulu 1868’e kadar Fransızlara nasıl bisiklete binilir diye ders verecek, başarıyla bitirenlere bröve takıp diplomayla uğurlayacaktır. Sanki Paris’te bisiklet dershaneleri böyledir de Londra’da başka mı sanıyorsunuz!?

Londra’da kursu bursu bir yana bırakın, bisiklete meraklılar için dergiler çıkarılmaya çoktan başlanmıştır. 1869’da Ixion: A Journal of Velocipeding başlıklı bir dergiyi John Mayall adlı, eskiden gazeteciliği yapamamış da beceriksiz diye kapı dışarı edilmiş bir muhabir yayımlar; paraya para demez…

Bunlar da bir şey mi sanki, aynı yıl, New York’ta, hem de göbeğinde, Broadway’de Bisiklet Akademisi açılmaz mı? Akademi demek, yarı yarıya üniversite demektir; işte bisikletin üniversitesi de kurulmuştur. Grand Velocipede Academy‘nin iki yıl içinde Boston başta olmak üzere diğer birçok şehirde şubeleri görülecektir; yirmi şube kurulmuştur.

Şube mube derken, bisikletin evrimi,-tekâmülü de sürecektir: İlk başlarda hantal bir şey olan bisiklet, giderek zarifleşir, tornaya gelip iki dirhem bir çekirdek olmaya başlar. İlk bisikletlerin yetmiş kilo civarında olduğunu söylersek şaşırmayınız, bizim terazimiz doğru tartar. Bu bisikletlere binenlerin kalça çıkığına uğraması an meselesi olup, bu yüzden kemikkıran adını almıştır. Zorluğun envaî çeşidine rağmen bisilete binmekten vaz geçilmez!

Bisikletten düşüp kolunu bacağını kıranlar, canı yananlar, uf olanlar derken zaman geçer ve bir de bakarız ki, 1884 yılında Amerikalı mizah yazarı, romancı Mark Twain Bisikleti Uslandırmak adlı bir hiciv yazısı yayınlayacaktır.

Twain bisikleti keçi gibi inatçı, yılkı atı gibi dizgine gelmez, İspanyol Boğası gibi zor zaptedilir bulduğundan olmalı, Taming the Bicycle adlı meşhur yazısını yazar. Galiba, bisiklet üzerine yazılmış ilk yazılardan bir tanesi budur.

Twain, yazısının son noktasını koyduğu son satırında, ¨Hemen bir bisiklet edinin, yaşadıkça bundan pişmanlık duymayacaksınız!¨ demiştir. Ne var ki 1888 yılına kadar bisiklete binenlerin kabaları biraz acımış, baldırları ağrımış, hatta apışaraları azıcık yara dahi olup pudra tozuna bulanmıştır.

Hızla gelişen bisiklet sanayi türlü türlü icatları bisiklete ekleyerek sürücüyü mutlu etmek uğruna yatırım yaparken kimsenin aklına, ¨Nasıl yapalım da bisiklet üzerindeki sürücünün poposunu acıtmayalım?¨ sorusuna karşılık uzun zaman gelmemiştir. İskoçyalı bir veteriner, 9 yaşındaki oğluna ¨Sağlığın için bisiklete binmelisin, bundan iyi spor olmaz evladım!¨ diyene kadar bunu düşüneni de çıkmamıştır.

Veteriner John B.Dunlop, hani şu meşhur Dunlop Lastiklerinin kurucusu olan zât, 1888’de oğlunun poposu bisiklet üzerinde rahat etsin diye şişme lastikleri icat eder, bununla da yetinmez bisikletin titreşimlerini önleyecek biçimde amortisör işine el atar. İşte o gün bugündür, eğer şimdi siz bisiklete binince kaba yerleriniz acımıyorsa, bunu Dr.Dunlop’a borçlusunuzdur; unutmayınız… Gerçi Dunlop lastik sanayi, sizin teşekkürleriniz bir yana, kâr üzerine kâr edip dünyanın sayılı lastik, tekerlek, şambrel firması olup çıkmıştır ya bu sayede, işte bu da ayrı bir hikâyedir…

Ancak, İngiliz argosuna, Butt-Ache, kıç ağrısı diye giren sözcük işte bu bisiklet selesinden gelir.

Kıç ağrısı deyip geçmeyiniz, romanlara kadar girmiştir popo sancısı: Ernest Hemingway‘in,The Sun also Rises-Güneş de Doğar, adlı romanında bisikletle İspanya’yı dolaşan kahramanı butt-ache yüzünden rahat rahat koltuklara oturamaz, yastık yastık üstüne popo desteği arar…

Bisikletin selesinden kıç ağrısı duyanların haddi hesabı yoktur, ama gel gelelim şimdi size sırrını veriyor olacağımız hikâye kadarı duyulmuş işitilmiş değildir. 1890’da İngiltere’de yayımlanan Islington Gazette‘nin yazdığına bakılırsa, Bill Cann adlı bisikletçi işi inada bindirip Londra’dan yola çıkarak tam 1756 kilometre yol yapmıştır; tabii birkaç gün içinde ve üstelik bir tahtadan yapılmış sele üzerinde… Turunu tamamladığı zaman Bill’in poposu yara bağlamış, kabuk tutmuş, doktorlar yüzü koyun yatırıp aylarca tedavi etmiştir. Islington Gazette ise ¨Bill Cann’in butt-ache yüzünden bağırtısı bütün Londra’dan duyuluyordu!¨ diye dalga geçerek bunu yazmayı unutmamıştır.

Bisiklete kadınların da erkekler kadar ilgi göstermeleri üzerine bu sele meselesi giderek sıkıntı yaratmış olmalıdır ki 1895 yılına gelindiğinde, kadınların seleye oturdukları zaman bisikletin titreşimlerine dayalı olarak seksüel bir his duymamaları amacıyla bisiklet ahlakçıları da ortaya çıkmıştır. Hemen buna yönelik sele icatları yapılır. Kadınların oturacağı selelerin ortası 35 derece açıklığı olan makas gibi planlanır, dizayn edilir; bu icadı yapan mucidin adı karanlıkta kalır. 35 derecelik açının kadın vajinasına tesir etmiyeceğini düşünen mucite karşılık, Kayıkta Üç Adam-Three Man in a Boat adlı heyecan verici bir romanın yazarıJerome K.Jerome işte bu yeni seleyi bir ıstakoza benzetip, ¨Bisiklet selesine oturmak asabi bir ıstakozun üzerine oturmak gibidir!¨ der; bunu okuyan kocalar karılarını bisiklete bindirmeye karşı çıkar. Fakat 35 derecelik seleye de itiraz edemezler.

Öyle böyle derken, işte bu namuslu ve ahlaklı selelerin icadıyla bisiklet, hanımlar arasında revaç kazanır.

Yeni 35 derecelik eğimi olan seleye hanımlar oturunca mahrem yerleri seleye dokunmayacak, hasılı seksüel temas kurulmayacaktır. Anlayacağınız, bisiklete binen hanımların cinsel namusu da imalatçısından sorulur.

Kadınlar hadi neyse, bari kızlar binmesin diye ahlakçılık yapanların da olduğunu İngiliz bisiklet tarihinden okuyoruz: Rahip Sir Benson adlı bir sivri akıllı da çıkıp 15 yaşından küçük kızların bisiklete, velev ki selenin arası açık olsa dahi, binmemelerini ister. Pedere bakılırsa, kızların seleye sürtünmek yoluyla bâkireliği izale olmakta, erken yaşta kızlar bekareti kaybetmektedir.

Bu iddiaya karşı İngiliz modern tıbbı, hayır öyle olmaz, zira kızlık zarı denilen hymen epeyi derindedir, bisiklet selesi bu işi beceremez diye akademik yazılar döşenir.

Kadınların bisiklet ahlakı üzerine kafa patlatanlar, apış arasında sele olmasın diye kadın biniciyi yanlamasına oturtmaya kalkışır. Aman dikkat ediniz, bugün dahi kızların bisiklete yanlamasına, yarım popo bindiğini görürüz. Kadınlar da binebilsin diye İngiliz sanayiciSamuel Webb Thomas pedalları sadece sol tarafta olan bisiklet üretmiştir. 1865’de atölyeden çıkarılan işte bu prototip kadın bisikletinin selesi maroken bir koltuk gibiydi. O vakitler dantelası çok, fırfırı fazla ve kumaşı bol keseden kesilmiş uzun etek giyen kadınlar rahatça bu bisikleti kullanabilirdi. Niyeti bozmuş görünmüyorlar, sadece kadınların seleye oturup bacak arası açmadan, soldan soldan pedal çevirmesini öneriyorlardı. Bu bisikletlerden birkaç yüz adet üretilmiş, ancak pek kullanışlı olmadığı ortaya çıkınca yatırım iflasla sonuçlanmıştır. Elde kalan birkaç bisiklet ise hâlen Amerikan müzelerinde sergidedir.

Fakat sele rahatsızlığı hemen çözülmez, araya ihtiyaçtan başka yöntemler karışır: Sonunda, bu soldan pedallı bisikletin kullanımı da zor gelince, erkeğin pedal çevirdiği, kadının ise yanındaki selede oturduğu, idareyi erkeğe bıraktığı bir tür yan yana iki koltuklu bisiklet de icat edilmiştir.

Sele rahatsızlığı bahaneydi, galiba…

Mesele şu ki kadının bisiklet üzerinde özgürleşmesi beyleri rahatsız ediyordu!

Bu nedenle, bakın şöyle olmuştur: Kocası olmadan pedal çevrilemeyen bu bisiklet kadınların fendine uğrayınca, hemen yenisini buldular. Bu yenisi bir bakıma bisikletin uzamış, sosisleşmiş hâli idi. Tandem Bicycles adı verilen bu iki tekerli, iki gidonlu, iki selesi olan uzun bisikletin ön tarafına yine erkek biniyor, arkada kadın güyâ pedal çevirip duruyordu; gidon-idare yine erkeğin elindeydi. Bisikletlerin o günkü fiyatını merak eden olursa, hemen ekliyelim: 50 Dolara kapış kapış gidiyordu…

3...

Kadınların rahatlığı açısından üretilen bir başka model bisiklet daha vardır ki, 1888 yılında İngiltere’de epeyi yaygınlaşmıştır. Aslında üç tekerlekli bisikletti bu… Bu bisiklete binen kadın koltuğa oturuyor, seleden kurtuluyor, deniz bisikleti gibi pedal çeviriyordu.

Çocuk bisikleti de böylece bulunmuş oldu.

Bu 3 tekerli bisikletin büyükler için olan boyunu, Türk Edebiyatının ilk kadın romancılarındanFatma Âliye Hanım da kullanır; 20.yüzyılın başlarıdır. İstanbul’un seçkin ailelerinden olan Fatma Hanım, babacığına bu bisikleti sipariş ettirir İngiliz şirketinden… Romancımızın Çamlıca yollarında üç tekerlekliyle tenezzüh gezilerine çıktığını görenler, ¨Süphanallah, başımıza taş yağacak, devir kıyamet devridir!¨ diye tesbih çekip duaya oturur.

Bisiklet her şeyden evvel entelektüel bir meraktır, dikkatinizi ricayla buraya çağırırız, bu merak evvela yazar çizer, ressam heykelci, bilim adamı gibilerde ortaya çıkar. Mesela 1903 yılı ve dahi 1911 yılında Nobel Fizik Ödülü almış bulunan röntgenci Marie Curie ve kocası monşer Pierre 1895’de bisikletlenmiştir, haldır haldır pedal çevirmişlerdir. Fotoğraf çektirmeye de bayılırlar; cici bici bir sürü bisikletle hava atarlar, caka satarlar…

Bisiklet selesindeki bu türlü sıkıntıları gidermeye Sir Dunlop ve ötekileri uğraşırken, sele mele önemli değil deyip Amerika Kıtası’nda o günlerde 300 civarında bisiklet fabrikası kurulduğu, binlerce yeniliğin patenti alındığını da buraya contalayıp ilave etmeliyiz.

Ne var ki bisiklet selesine oturan kıçın yavaş yavaş bisikletle birleştiği, giderek yarı insan ve yarı bisiklet olduğunu uzun zaman sonra bir romanda okuruz. İngiliz satirik romancı Flann O’Brien’in The Third Policeman-Üçüncü Polis adlı romanında bisikletine âşık olmuş bir polis memuru, Çavuş Pluck durumu itiraf eder: Bir süre geçince bisikletin metalindeki atomlarla kendi hücrelerinin birleştiğini, böylece yarı insan yarı bisiklet olduğunu, bu duruma ise sürekli sele üzerinde oturmakla ulaştığını söyler. Polis çavuşu Pluck için bisiklet hayat demektir. O olmadan yatağa giremez; makine ve insan aşkıdır bu!

Benzer şeyi söyleyen Albert Einstein olunca, azıcık durup, biraz düşünürüz: Hayat bir bisiklete binmek gibidir, diyen Einstein, lafını şöyle sürdürmüştür: ¨Dengenizi bulduğunuz anda harekete devam edersiniz… Hareket denge demektir!¨

Biz, ister misiniz, bisikletin bu teknolojik iştahasını ve gelişmesini burada noktalayalım: Zira bunun kornasından ziline, zincirinden vitesine, selesinden didonuna kadar türlü türlü icatlar arka arkaya gelmiş, hele İtalyanlar bu konuda meydanı kimseye kaptırmayıp o güzelimBianci bisikletleri gibi nicelerini üretmiştir.

Bir bir hepsini sıralarsak bu işten bir roman çıkar.

Beş bin beşyüz yıl evvel, takriben Milattan Evvel 3200 yıllarında Mezopotamya’da bulunan tekerleğin bu evrimi, bisiklet olarak karşımıza çıkışı, tarihçilere göre Tambora volkan patlamasına kadar gününü beklemiş olmalıydı.

Bugün bir bisikletin bin civarında parçadan oluştuğunu söylersek şaşırmayınız. O bir bütün gibi görünse de binlerce parçacıktan oluşur.

Bu kadar çok parçadan müteşekkil, mürekkep bisikleti hafifletmek imalatçılar için bir derttir. Rejime alınmış obesite hastası gibi habire kilo indirimi yapmaktadırlar, artık gramla konuşulmaktadır. Günümüzün yarış bisikletleri 6 kilo 700 grama kadar inivermiştir; bu hafiflik sağlamlıkla örtüşür.

Fakat en hafif bisikleti bugün, Afrika ülkesi Gana’da yaparlar; el yapımıdır.

Gana günde 1 metre uzayan bambu kamışlarıyla kaplıdır ve bambunun çelikten aşağı kalmaz sertliğine güvenen bisiklet üreticileri bambudan bisiklet yapmıştır.

Ağırlığı 4 kiloyu taş çatlasın geçmez!

Duy da inanma dedikleri işte budur. Üzerine 250 kg. ağırlık konunca bana mısın demeyen bu bisikletler, bugün hâlen Gana ve öteki Afrika ülkelerinde tozu toprağa katmaktadır.

Bisikletin işlevselliğini de bilirsiniz, bilinmez mi?

Güney Asya şehirlerinde bisikletle Çek-Çek yolcu taşıyanı, arkasına taktığı küçümen taşıtında dondurma, mısır, şerbet, sandviç satanı da eksik olmaz.

Namibya’da bisikletin sağlık işinde kullanıldığını, arkasında ambulans görevi üstlenmiş ufarak bir çekçeki olduğunu eklersek, lafımız galiba tam olur.

Bisiklete binemeyenin içine oturduğunu da söylemeden duramayız!

Fransız ressam Henri de Toulese-Lautrec, beden yapısındaki bozukluk, kemik erimesi ve cüceliği yüzünden bisiklete binemez, oysa ne kadar ister, buysa içinde ukde kalır.

Ne ki bisiklet resimleri yapmaktan geri kalmaz.

Toulese-Lautrec, sipariş üzerine, La Chaine Simpson başlıklı 1896’da bir bisiklet afişi hazırlar. Otuz beş yaşında, ömrün yarısı sayılacak çağında ölen Parisli Lautrec rakibi afiş ressamı Jules Cheret‘in Cycles Humbler adlı bisiklet afişini de hiç hazetmemiştir, ¨Çok klasik, sadece resim, reklam hissi vermiyor¨ diyerek, arkasından atıp tutar.

4...

La Chanie Simspon bir bisiklet zinciri üreten firmadır ve reklam sloganı da ¨Simspon zincirleriyle iki kişi beş kişinin gücüne eşit olur!¨ diye Lautrec’in afişinde okunur.

5...

Biz daha lafımızı uzatıp bisikleti gezdire gezdire İtalyan yazlık sinemasının gişe önüne, hatta 1948 yapımı Bisiklet Hırsızları – Ladri di Biciclette başlıklı filme kadar getiririz ama siz bizden sıkılıp, bisikletinize atladığınız gibi pedala kuvvet, kaçar gidersiniz; bilmez miyim!

Bu yazı arkitera.com/ dan alınmıştır

1

 

Mahmut Şenol

Cumhurbaşkanlığı’nın sadece kabası 5.5 milyar

aksaray-yeniDeveli’nin yaptığı çalışmaya göre Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın hesaplanabilir maliyeti 6 milyarı buluyor.
Cumhuriyet Gazetesi’nden Mahmut Lıcalı’nın haberine göre;

TBMM KİT Komisyonu’nun CHP’li üyesi Turgay Develi, kamuoyunda Kaçak Saray olarak bilinen Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın sadece kaba inşaatının 5.5 milyar lirayı bulduğunu söyledi. Kaba inşaata ek olarak, peyzaj, iç tasarım ve lüks mobilyası da dahil edildiğinde maliyetin çok çok daha yükseldiğine işaret eden Develi, komisyonda AOÇ’nin denetim raporlarının görüşmelerinde konuyu gündeme getireceğini bildirdi. Develi’nin verdiği bilgiye göre Saray’ın sadece “kaba inşaat” maliyeti, bütün bakanlıkların 2015 yılı bütçesini geçiyor.

TBMM KİT Komisyonu’nda AKP’li milletvekillerinin toplantıya katılmaması üzerine ertelenen ve daha sonra Genel Kurul çalışmalarının yoğunluğu gerekçe gösterilerek 2015’e bırakılan AOÇ’nin 2011 ve 2012 yılı hesaplarının denetleneceği toplantı bugün gerçekleştirilecek. Komisyon üyesi Develi, bugün yapılacak toplantıda, maliyetinin açıklanması durumunda ekonominin zarar göreceği yönünde açıklama yapılan Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın tahmini maliyetini açıklayacak.

 

Kaba inşaat 5.5 milyar TL

Meslek odaları ve mimarlarla ortak bir çalışma yapan Develi, AOÇ arazisi üzerine yargı kararına karşın kurulan ve bu nedenle kamuoyunda Kaçak Saray olarak bilinen sarayın maliyeti konusunda maliyet hesaplaması yaptı. Buna göre sarayın toplam kapalı inşaat alanının 300 bin metrekare olduğu dikkate alınarak metrekare maliyetinin lüks yapılarda yaklaşık 10 bin TL ile 20 bin TL arasında olduğu kabul edildiğinde, sarayın kaba inşaat maliyetinin 3 milyar TL tutarında olduğu, ancak yeni yapılan bina ve özel yapı malzemelerinin tercih edilmesi nedeniyle bu maliyetinin 5.5 milyar TL’ye kadar çıkabileceği öngörülüyor. Çalışmaya göre saraya giden yol, sarayın bahçesindeki peyzaj çalışmaları, kullanılan akıllı sistemler, otopark ve çevre düzenlemeleri ile sarayın içinde kullanılan lüks eşya ve tercih edilen mobilyaların da giderleriyle maliyetin daha da arttığı tahmin ediliyor.

 

Eğitimin bütçesi kadar

Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2015 yılı bütçesinin 5.5 milyar TL tutarında olduğunu anımsatan Develi, Saray’ın AOÇ’ye bilinçli olarak bir hançer gibi saplandığını belirterek, “Sarayın AOÇ’deki varlığı yalnızca Sayın Cumhurbaşkanı’nın lükse ve şatafata düşkünlüğü ile açıklanamaz. Kaçak Saray Cumhuriyetin simgesi Çankaya’nın alternatifi olarak özellikle yapılmıştır” değerlendirmesini yaptı. Develi, “Cumhurbaşkanlığı Sarayı olarak kullanılan Kaçak Saray sistemin bağrına vurulan bir hançerdir. Saray sistem değişikliğinin nişanesi olarak yapılmıştır” dedi.

‘Öldürmeyeceğiz, ödemeyeceğiz, reddediyoruz!’

vicdani-ret-dernegi-oldurmeyecegiz-odemeyecegizSosyal bilimci Bilgesu Sümer Vicdani Ret Derneği’nde basın açıklaması ile vicdani reddini açıkladı. Şervan Erin ve Emrecan Demir ise, basın toplantısına gönderdikleri mesajla vicdani redlerini açıkladı. Basın açıklamasına Bilgesu Sümer’ın aile üyeleri, arkadaşları ve Vicdani Ret Derneği Eşbaşkanları Merve Arkun, Oğuz, Sönmez, vicdani retçiler Ercan Jan Aktaş, Yannis Vasilis Yaylalı, Onur Erem, akademisyen Ebru Sevgili katıldı.

Açılış konuşmasını yapan Vicdani Ret Derneği Eşbaşkanı Merve Arkun; “Dernek olarak iki yıla yakın bir zamandır çalışmalarımızı sürdürüyoruz, derneğimizde ilk vicdani ret açıklaması olması açısından önemli buluyoruz. Her zaman bu ülkede yaşanan şiddet iklimine, militarizme karşı olduk, karşı olanların yanında olduk, bundan böyle de bu tavrımız devam edecektir” dedi.

Bilgesu Sümer ise açıklamasında şu ifadeleri kullandı: “Ben bugün ABD’de siyaset Bilimi doktorası yapan bir TC. vatandaşı olarak dünyanın her yerindeki vicdani retçilerle birlikte, dünyanın neresinde olursam olayım, korkunun bin bir türlüsünün varlığının karşısında yılmadan anti-militarist bir akademisyen olarak var olacağım. Gücümü militarizme ve silah sanayisine dönüştürmeyeceğim. Beni ve tüm vicdani retçileri yalnız bırakmayın. Her canlının sözü olduğu, tüm dünyaların içine sığdığı bir dünyada, tek silahın söz olduğu bir yaşam istemek suç değildir ve bir haktan çok insanlık ödevidir”. Basın açıklamasının devamında Vicdani Ret Derneği’nden Gökhan Soysal, derneğe mail yolu ile iletilen Şervan Erin ve Emrecan Demir’in vicdani ret açıklamalarını okudu.  Şervan Erin açıklamasında: “Bu belge ile askerlik hizmetini yapmayı reddettiğimi ilan ediyorum. ‘1.80 boyundaki oğlumun parçalanmış bedenini küçük bir poşete sığdırdım’ diyen annenin acısını gördükten sonra bu fotoğrafı meydana getiren bir kurumun parçası olmayı reddediyorum’’ dedi. Emrecan Demir ise mesajında; “Emperyalistlerin kullandığı bir kukla olmayacağım. NATO üyesi bir ülkenin askeri olmak zorunda değiliz. Ben NATO karşıtıyım. Kardeş kanı dökmeyeceğim ve haksızlıklara karşı çıkacağım. Ret hakkımı kullanıyor ve reddediyorum.” ifadelerini kullandı.

(Demokrat Haber)

Charlie Hebdo için üç mizah dergisinden ortak kapak, “Je suis Charlie”

Fransız siyasi mizah dergisi Charlie Hebdo’ya düzenlenen saldırıya karşı ortak kapakla çıkma kararı alan Leman, Uykusuz ve Penguen de ‘Je suis Charlie‘ (Ben Charlie’yim) dedi.

15...

Türkiye’de yayınlanan haftalık mizah dergileri dördü karikatürist 12 kişinin ölümüne yol açan katliamı kapaklarından kınadı.

Üç dergiden “Hep birlikte ‘Je Suis Charlie’” başlıklı yapılan açıklamada şöyle denildi:

“Bu hafta Leman, Penguen ve Uykusuz aynı kapakla çıktı. Charlie Hebdo’ya yapılan saldırıda kaybettiğimiz arkadaşlarımızı anarken, üzüntümüzü yaşarken el ele olmak istedik. Bu dayanışma bir teselli olur diye umuyoruz. Karikatürlerin karşısına silahla çıkan terörü lanetliyoruz. Düşünce özgürlüğünün baskı görmediği, basının saldırıya uğramadığı, barış dilinin hakim olduğu bir dünya diliyoruz.”

(Diken)

Nükleere karşı Mersin’de “Anne oyuncağımı aldın mı?” mitingi

Mersin NKP (Nükleer Karşıtı Platform) üyeleri, Çernobil faciasında ölen ve bir daha oyuncaklarıyla oynayamayan çocukların anısına “Anne oyuncağımı aldın mı?” adlı bir miting düzenleyip oyuncak anıtı inşa edecek.

15 Şubat’da Dev Miting

12...

Mersin Nükleer Karşıtı Platform (NKP), Akkuyu nükleer santrali için ÇED raporunu hazırlayan mühendislerin raporun tesliminden önce işten ayrıldığı ve rapordaki imzaların taklit edildiği yönündeki iddialar sonrası 15 Şubat 2015’de Mersin’de dev bir miting düzenleyecek. Eylemin en çarpıcı tarafını ise oyuncak anıtı oluşturacak. NKP Sözcüsü ve Mersin Tabip Odası Başkanı Ful Uğurhan, projeyle ilgili olarak, “Mitingde, Çernobil’deki faciada yanlarına oyuncaklarını almaya fırsat bulamadan evlerini boşaltmak zorunda kalan ve kaza nedeniyle yaşamlarını yitirerek oyuncakları ile oynama şansını yitiren çocuklara atfen bir oyuncak anıtı inşa edilecek. Bu yüzden miting ‘Anne oyuncağımı aldın mı?’ sloganıyla yapılacak” dedi.

Nükleer karşıtlarından sahte imza tepkisi

Akkuyu Nükleer Santrali için gerekli ÇED raporunu hazırlayan mühendislerin raporun tesliminden önce işten ayrıldığı ve rapordaki imzaların taklit edildiği iddialarına tepkiler sürüyor.

Mersin Gazeteciler Cemiyeti’nde toplanan nükleer karşıtları da bu duruma tepki gösterdi. Bir çok sivil toplum örgütü ile bazı oda ve sendika temsilcilerinin de yer aldığı basın açıklamasında Mersin Nükleer Karşıtı Platform’un (NKP) Sözcüsü Dr. Ful Uğurhan, 31 Aralık 2014 günü Akkuyu Nükleer Güç Santrali’ne (NGS) ait Çevresel etki Değerlendirmesi (ÇED) raporuna itiraz ettiklerini hatırlattı.

Dün itibariyle öğrendik ki bu raporu hazırladığı ileri sürülen sorumlu nükleer enerji mühendislerinin imzaları da sahteymiş diyen Ful Uğurhan konu ile ilgili şunları söyledi;

“TMMOB’un talebi üzerine yapılan imza incelemesinin ardından hakkında ÇED olumlu kararı verilen nihai ÇED raporunda imzası bulunan nükleer enerji mühendisinin, raporun tesliminden 6 ay önce işten ayrıldığı, ayrılan mühendisin imzasının raporda taklit edildiği ortaya çıktı. Böylece Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, raporun sunulduğu tarihte işten çıkmış olan nükleer enerji mühendislerinin imzalarının taklit edildiği altına sahte imzalar atılarak hazırlanan bu rapor hakkında ÇED Olumlu Kararı vererek nükleer enerji santrali yapımını onaylamış oldu. Zaten başından beri karanlık bir şekilde giden ÇED süreci, sonuç itibariyle yüz ızartıcı yeni bir hal almış oldu. ÇED Raporu’nun iade edildiği 1 Ekim 2013 tarihli birinci İDK toplantısı ile ÇED Raporu’nda değişikliklerin istendiği 24 Temmuz 2014 tarihli ikinci İDK toplantısındaki resmi kurum görüşleri gizlendi. Yurttaşların ve hukukçuların bilgi edinme hakkı gereğince sordukları sorular yanıtsız bırakıldı. Gelinen bu noktada 24 Temmuz 2014 tarihli ikinci İDK toplantısında istenen değişikliklerin, herhangi bir nükleer enerji mühendisinin gözetimi olmadan hayata geçirildiği ve nükleer santrale verilen onayın sahte imzalı bu raporla alındığının anlaşılması üzerine kamuoyuna açıklanmayan bilgiler daha da önem kazandı. Hal böyleyken Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce olayı, ‘lüzumsuzlukla iştigaldir bu’ diyerek geçiştirmeye çalıştı. Oysa biz biliyoruz ki lüzumsuz olan nükleer santrallerdir ve elektrik üretmek bahanesi ile bugünümüzü ve geleceğimizi riske atan böylesine bir yöntemde ısrar etmek abesle iştigaldir.”

Mersin’de “Anne oyuncağımı aldın mı?” mitingi

1440 yıla yakındır süren nükleer karşıtı mücadelenin önümüzdeki günlerde daha da ivme kazanacağını ifade eden Uğurhan, “Öncelikle bölge halkı olarak yaşam hakkı savunuculuğumuzu kitlesel olarak meydanlarda göstereceğiz. Bu amaçla Mersin Nükleer Karşıtı Platform olarak 15 Şubat 2015’de Mersin’de bir miting düzenliyoruz. Bu mitinge kuzey Kıbrıs’tan, Sinop’tan, Ankara’dan, Antalya’dan, İstanbul’dan, Adana’dan, Osmaniye’den, İzmir’den ve Türkiye’nin pek çok yerinden nükleer karşıtları katılacaklar. Bu miting sırasında Çernobil’de yanlarına oyuncaklarını almaya fırsat bulamadan evlerini boşaltmak zorunda kalan ve kaza nedeniyle yaşamlarını yitirerek oyuncakları ile oynama şansını yitiren çocuklara atfen bir oyuncak anıtı inşa edilecek. ‘Anne oyuncağımı aldın mı?’ Adlı mitinge tüm halkımızı davet ediyoruz” diyerek sözlerini noktaladı.

(Çukurova Gazetesi)

Ekşi Sözlük’ten aldatıcı haber başlıklarına karşı kampanya

İnternet sitesi Ekşi Sözlük yazarları, haber sitelerinde okurun ilgisini çekmek için kullanılan aldatıcı başlıklara karşı kampanya başlattı. “Flaş, şok, yeni gelişme” gibi başlıkların altındaki boş içerik örneklerle anlatıldı.

9...

Haber sitelerinin ilgi çekmek ve okuru habere girmeye teşvik etmek için kullandığı aldatıcı başlıklara tepki gösteren ekşi sözlük yazarları, bu konuda özellikle ana akım medyayı eleştiren paylaşımlarda bulundular.

Bazı sözlük yazarları ise gene sırf bu başlıklar nedeniyle internette haber okumayı bıraktığını belirtiyor.

Kampanyayı başlatan ‘mordevrim’ rumuzlu yazar kendi yorumunu da yazdığı söz konusu haber başlıklarından şu örnekleri verdi:

8

* inanılmaz kaza! (bildiğin araba arabaya çarptı) tıklamayın!

* böyle dostluk görülmedi! (16 milyonuncu kedi köpek dostluğu….) tıklamayın!

* chp’de toplu istifa! (aydın’ın nazilli ilçesinin gümbeti kasabasının çölecik chp belde teşkilatında 3 üyenin istifası) tıklamayın!

* kredi kartı kullananlar dikkat! (işte şifrenizi falan çalıyorlar. evet, bu haberi 3 sene önce de yapmıştık. 3 senedir yine çalıyorlar. durmadılar hiç) tıklamayın

(Al Jazeera)

 

Polis, Cumhuriyet Gazetesi’ni ablukaya aldı iddiası

Cumhuriyet gazetesinin Charlie Hebdo dergisinin son sayısını gazete içinde ek olarak yayımlayacağı yönünde haberler üzerine, polisin gazetenin basıldığı matbaaya gelerek baskının dağıtımını engellemeye çalıştığı iddia ediliyor.

7

İddialara göre matbaadaki dağıtım kamyonlarını bir süre engelleyen polis, 1 saatlik gecikmenin ardından savcılıktan gelen telefon üzerine kamyonların matbaadan çıkışına izin verdi.

Cumhuriyet’in Şişli’deki binasının yakınlarına da bir akrep aracının konuşlandırıldığı iddia edildi:

Cumhuriyet gazetesi, Charlie Hebdo karikatür seçkisiyle ilgili resmi sosyal medya hesabından bir açıklama yayımladı.

Açıklamada, seçkinin 4 sayfa olduğu ve hazırlanırken “toplumların inanç özgürlükleri ve dini hassasiyetlerine de” özen gösterdildiği vurgulandı.

Cumhuriyet Gazetesinin resmi twitter hesabından aktarılan bilgiler şu şekilde;

5

Ayrıca İsmail Saymaz, Charlie Hebdo’nun kapağının Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya’nın köşesinde yer alacağını da resmi twitter hesabı üzerinden duyurdu:

6

(soL Haber)

Charlie Hebdo’nun son sayısı yarın Cumhuriyet’te yer alabilir

Charlie Hebdo’ siyasi mizah dergisinin son sayısını basma hakkını alan Cumhuriyet’in, dergiyi basıp basmayacağı konusu henüz netlik kazanmadı.

2AFP ve Liberation, derginin son sayısının Cumhuriyet ile bilikte Türkiye’de basılacağına dair haberler geçmiş olsa da Cumhuriyet’in idarecilerinden ve sosyal medya hesaplarından henüz bu konuya ilişkin bir açıklama yapılmış değil.

Konu hakkında bilgi aldığımız kaynaklar, Charlie Hebdo’nun son sayısının Türkçeye çevrilmiş hali ile Cumhuriyet gazetesi içinde 16 sayfa olarak yer alacağı bilgisini iletmiş olsalar da durum şu saat itibarı ile netlik kazanmış değil.

Cumhuriyet Gazetesi’nin dergide yer alan tüm karikatürleri değilde bir kısmını yayımlamak yolunu tercih edebileceği de gelen bilgiler arasında.

(Yeşil Gazete)

“Hepimiz Feminist Olmalıyız” – Chimamanda Ngozi Adichie

Ngozi Adichie’nin 5 Harfliler.com‘da yayınlanan ve Merve Kumsal Erem ile Duygu Aytaç tarafından Türkçeye çevrilen konuşmasının tam metnini paylaşıyoruz

* * *

En yakın arkadaşlarımdan Okuloma’dan bahsederek başlamak istiyorum. Okuloma ile aynı sokakta otururduk. Beni bir ağabey gibi korurdu. Bir çocuktan hoşlandıysam gidip onun fikrini alırdım. Okuloma Aralık 2005’te Nijerya’da Sosoliso uçak kazasında öldü, bundan tam 7 yıl önce. O benim birlikte tartışabileceğim, gülebileceğim ve dürüstçe konuşabildiğim biriydi. Aynı zamanda beni “feminist” olarak adlandıran ilk kişiydi. 14 yaşlarındaydım, onun evindeydik, okuduğumuz kitaplardan edindiğimiz çat pat bilgilerle kuşanmış bir halde tartışıyorduk. Tartışmanın tam olarak ne ile ilgili olduğunu hatırlamıyorum, saatlerce tartıştıktan sonra bana dönerek “biliyor musun, sen bir feministsin” dediğini hatırlıyorum. Ses tonundan anlamıştım ki bu bir iltifat değildi. Sesinin tonu “sen terörizmi destekliyorsun” gibi bir şey söyler gibiydi. Feminist ne demek bilmiyordum ve Okuloma’nın da benim bilmediğimi bilmesini istemedim. Bunu bir kenara bırakıp tartışmaya devam ettim. Eve gittiğimde ilk işim sözlüğü açıp feministin anlamına bakmak oldu.

 Mutlu, Afrikalı, Erkeklerden Nefret Etmeyen Feminist

1
Nijeryalı yazar Chimamanda Ngozi Adichie

Üzerinden birkaç yıl geçti. Karısını döven bir adam hakkında pek de iyi bitmeyen bir roman yazdım. Nijerya’da romanımın tanıtımını yaparken bir gazeteci, iyi niyetli bir adam bana tavsiyede bulunmak istediğini söyledi. Buradaki Nijeryalılar bilir, insanların talep etmediğiniz tavsiyeleri ne kadar hızlı verebildiğini… Bana romanımın feminist olduğunu ve –üzgünce kafasını sallayarak- kendimi asla feminist olarak nitelemememi; çünkü feministlerin koca bulamadıkları için mutsuz olan kadınlar olduğunu anlattı. Ben de kendimi “mutlu feminist” olarak adlandırmaya karar verdim. Daha sonra Nijeryalı bir kadın, bir akademisyen; feminizmin bizim kültürümüzden, Afrika’dan olmadığını, kendimi feminist olarak adlandırmama okuduğum “batılı” kitapların beni yozlaştırmasının sebep olduğunu anlattı. Bu fikir beni güldürmüştü çünkü ilk okuduklarımın çoğu feministin tam karşıtı kitaplardı. 16 yaşıma gelmeden Mills&Boon pembe romanlarının tamamını bitirmiştim. Ve feminist klasikler olarak adlandırılan kitapları ne zaman okumaya başlasam sıkılır ve bitirmekte zorlanırdım. Her neyse, feminizm Afrika’dan olmadığı için kendimi mutlu, Afrikalı feminist olarak adlandırmaya başladım. Giderek tanımım şu noktaya ulaştı: mutlu, Afrikalı, erkeklerden nefret etmeyen, dudak parlatıcılarını seven, erkekler için değil kendisi için topuklu ayakkabı giyen bir feministtim. Bunların çoğu şaka tabii ama feminist kelimesi yanında bir yükle geliyor, olumsuz bir yükle. Erkeklerden, sütyenlerden, Afrika kültüründen mutlaka nefret ediyorsunuzdur – bunun gibi şeyler.

Size çocukluğumdan bir hikaye anlatacağım. İlkokuldayken öğretmenim dönemin başında bize bir sınav yapacağını ve en yüksek notu alanın sınıf başkanı olacağını söyledi. Sınıf başkanı olmak büyük mesele. Sınıf başkanıysanız konuşanları tahtaya yazacak gücünüz var. Ama benim öğretmenim sınıf başkanına aynı zamanda bir sopa veriyor ve gürültü yapanları tespit etmek için sınıfta devriye gezmesini istiyordu. Tabii ki sopayı kullanmaya izin yoktu ama 9 yaşındaki ben için bu yine de heyecan verici bir olasılıktı. Sınıf başkanı olmayı çok istemiştim ve sınavdaki en yüksek notu ben aldım. Ardından öğretmenim sınıf başkanının bir erkek olması gerektiğini söyledi. Şaşırmıştım. Kendisi bunu sınav öncesi belirtmeyi unutmuştu çünkü zaten yeterince bariz olduğunu düşünüyordu. En yüksek ikinci notu alan öğrenci erkekti ve sınıf başkanı o oldu. İşin daha ilginci, bu çocuk sınıfta sopa ile devriye gezmeye hiçbir isteği olmayan, tatlı, nazik bir ruhtu. Ben ise bunun hırsıyla doluydum. Ama ben kadındım, o erkek ve bu yüzden sınıf başkanı o oldu. Bu olayı hiç unutmadım.

Küçük Şeyler Bazen En Çok Acıtanlar  Oluyor

Her zaman yaptığım bir hatadır, kendim için çok bariz olan şeylerin herkes için öyle olduğunu düşünürüm. Mesela arkadaşım Louis… Louis zeki, ilerici bir adam ama aynı zamanda konuşmalarımızda bana şöyle şeyler derdi: “İşler kadınlar için daha farklı, daha zor derken neyi kastediyorsun anlamıyorum. Belki eskiden öyleydi ama artık değil.”  Ben de onun bu kadar apaçık bir gerçeği görememesini anlamazdım. Bir akşam Lagos’ta Louis ve arkadaşlarımla dışarı çıktık. Lagos’u bilenler bilir, mekanların dışında arabanızı park etmenize yardım edecek enerjik ve teatral adamlar vardır. Bize park yeri bulan adamın teatrallığından özellikle hoşlandım ve mekanı terk ederken ona bahşiş vermeye karar verdim. Çantamı açtım, elimi içeri soktum ve kendi kazandığım paradan adama bahşiş verdim. Ve o mutlu ve memnun adam parayı benden aldı, Louis’e baktı ve “Teşekkürler bayım” dedi. Louis şaşkınlıkla bana döndü ve şöyle sordu, “Neden bana teşekkür ediyor? Parayı ben vermedim ki.” O an yüzündeki aydınlanmayı gördüm. Adam parayı ben uzatsam da paranın asıl kaynağının nihayetinde Louis olduğuna emindi. Çünkü Louis erkek.

Erkekler ve kadınlar farklıdır. Farklı hormonlarımız, cinsel organlarımız, biyolojik yetilerimiz var; kadınlar çocuk doğurabilir, erkekler –en azından henüz- doğuramıyor. Erkeklerin testosteronu var ve büyük çoğunlukla kadınlardan fiziksel olarak daha güçlüler. Dünyada az bir farkla da olsa daha fazla kadın var, nüfusun %52’si kadınlardan oluşuyor. Ama güç ve prestij barındıran tüm pozisyonları erkekler doldurmuş durumda. Nobel Barış ödüllü Wangari Maathai, bunu kısa ve öz bir şekilde “ne kadar yukarıya çıkarsan orada o kadar az kadın vardır” olarak ifade ediyor. Geçen Amerikan seçimlerinde Lilly Ledbetter Kanunu’nu sık sık duyduk. Kanunun ismindeki güzel aliterasyon bir kenara, bu kanun aslında eşit niteliklerdeki bir kadın ve bir erkeğin aynı işi yapması ve fakat erkeğin erkek olması sebebiyle daha fazla maaş alması ile ilgili.

Yani erkekler dünyaya kelimenin tam anlamıyla hükmediyor. Bin yıl önce bunun bir mantığı vardı. İnsanlar o zamanlar hayatta kalmak için fiziksel gücün en önemli nitelik olduğu bir çağda yaşıyordu. Fiziksel olarak daha güçlü olan yönetirdi. Ve elbette pek çok istisna olsa da erkekler genelde fiziksel olarak daha güçlü. Ama şu an çok farklı bir dünyada yaşıyoruz. Yöneten kişi, fiziksel olarak daha güçlü olan değil; daha yaratıcı, daha zeki ve daha yenilikçi olan. Ve bu niteliklerin hiçbirinin hormonlarla alakası yok. Bir erkeğin yaratıcı, zeki ve yenilikçi olma ihtimali bir kadınınkiyle aynı. Bizler evrildik ama görünen o ki toplumsal cinsiyet konusundaki fikirlerimiz henüz evrilmedi.

Birkaç hafta önce Nijerya’nın ünlü otellerinden birinin lobisinde yürüyordum. Girişteki adam beni durdurdu ve rahatsız edici sorular sormaya başladı. Çünkü Nijerya’da bir otel lobisinde yürüyen kadın seks işçisi olarak görülür. Ve böyle konularda bu otel görevlilerinin gözüne nedense sadece seks işçileri batar, bunu talep edenler değil. Birçok tanınmış bara, kulübe yalnız başıma gidemem. Yalnız bir kadınsan girmene izin vermezler. Bir erkeğin sana eşlik etmesi gerekir. Nijerya’da bir restorana ne zaman yanımda bir erkekle girsem, garson yanımdakini karşılar ve beni görmezden gelir. Bu garsonlar, erkeklerin kadınlardan daha önemli olduğunu öğreten bir toplumun ürünü. Garsonun incitme niyetinde olmadığını biliyorum ama bir şeyi entelektüel olarak bilmek başka, duygusal olarak hissetmek başka. Onlar beni görmezden geldiğinde ben kendimi görünmez hissediyorum. Üzülüyorum. Onlara benim de bir erkek kadar insan olduğumu ve bir erkek kadar varlığımın kabul edilmesini hak ettiğimi söylemek istiyorum. Bunlar küçük şeyler ama bazen en acıtanlar küçük şeyler oluyor.

Korkmaktan Korkmayı Öğretmek

Yakın zamanda Lagos’ta genç bir kadın olmanın ne anlama geldiğiyle ilgili bir makale yazdım. Bir tanıdığım bana makalemin çok öfkeli olduğunu söyledi. Tabii ki öfkeliydi. Ben öfkeliyim. Şu anki haliyle toplumsal cinsiyet büyük bir haksızlık. Hepimiz öfkelenmeliyiz. Öfke, tarihte birçok olumlu değişime yol açmıştır. Ama öfkeli olmama ilaveten aynı zamanda umutluyum da. Çünkü insanın kendini yeniden ve daha iyi yaratma yeteneğine sahip olduğuna inanıyorum.

Cinsiyetçilik her yerde bir mesele ama ben Nijerya’ya, Afrika’ya odaklanmak istiyorum çünkü orası en iyi bildiğim ve gönül verdiğim yer. Yeni bir dünyanın hayalini kurmaya ve planlarını yapmaya başlayalım istiyorum bugün. Daha adil bir dünya. Daha mutlu kadınların ve daha mutlu erkeklerin kendilerine daha dürüst olabildikleri bir dünya. Ve buna şöyle başlamalıyız: Kız çocuklarımızı farklı bir şekilde yetiştirmeliyiz. Erkek çocuklarımızı da farklı bir şekilde yetiştirmeliyiz. Erkek çocuklarımıza onları yetiştirme biçimimizle büyük bir kötülük yapıyoruz. Onların insanlıklarını bastırıyoruz. Erkeksiliğe çok dar bir bakış açısı ile bakıyoruz. Erkeksilik küçük sert bir kafese dönüşüyor ve biz erkek çocuklarını bu kafesin içine koyuyoruz. Onlara korkmaktan korkmayı öğretiyoruz. Onlara zayıflıktan, hassaslıktan korkmalarını öğretiyoruz. Onlara gerçekte kim olduklarını maskelemeyi, -Nijerya deyimiyle- “sert erkek” olmayı öğretiyoruz.

Lisede bir oğlan ve bir kız, ikisi de ergen, ikisinin de aynı miktarda harçlıkları var ama dışarı çıktıklarında erkek her zaman her şeyi ödemek zorunda, erkeksiliğini kanıtlaması için. Sonra da erkek çocuklarının neden ailelerinden daha çok para çaldıklarını merak ediyoruz. Ya hem oğlanlar hem kızlar erkeksiliği parayla bağlantılandırmayacak şekilde yetiştirilselerdi? Ya genel tutum “erkek ödemeli” değil de “kimde daha fazla para varsa o ödemeli” olsaydı? Elbette şu an tarihin verdiği avantajla paranın daha fazla olduğu kişiler çoğunlukla erkek. Ama biz çocuklarımızı daha farklı yetiştirirsek, 50 yıl içinde, 100 yıl içinde erkek çocukları erkekliklerini kanıtlama baskısını yaşamayacak.

Sert olmaları gerektiğini hissettirerek erkeklere yaptığımız en büyük kötülük ise onları çok kırılgan egolarla baş başa bırakmamız. Bir erkek ne kadar “sert erkek” olmaya zorunlu hissederse egosu da o kadar kırılgan oluyor. Ve tabii kızlarımıza daha büyük bir kötülük yapıp onları erkeklerin kırılgan egolarına hizmet edecek şekilde yetiştiriyoruz. Onlara kendilerini büzmelerini, küçültmelerini öğretiyoruz. Kızlara diyoruz ki “Azimli olabilirsin ama fazla değil. Başarılı olmayı amaçlamalısın ama çok başarılı değil yoksa erkeği tehdit edersin. Eğer eve ekmek getiren sen isen öyle değilmiş gibi yapmalısın. Özellikle de insanların içinde. Yoksa bu onun erkekliğini elinden almak olur.” Peki bu temelin kendisini sorgulasak? Neden bir kadının başarısı erkek için tehdit oluştursun? Bu “erkekliği elinden alma” deyimini (emasculation) – ki İngilizce’de daha nefret ettiğim bir kelime sanırım yok – tamamen çöpe atsak?

Nijerya’lı bir tanıdığım bana erkeklerin gözünü korkutmaktan endişelenip endişelenmediğimi sordu bir keresinde. Hiç endişeli değildim. Açıkçası endişelenmek aklıma bile gelmemişti çünkü benden gözü korkan erkek tam da hiç ilgilenmeyeceğim bir erkek çeşidi. Ama yine de burada söylenene takıldım. Kadın olduğum için evliliği amaç edinmem bekleniyor. Hayattaki tercihlerimi her zaman evliliğin en önemli şey olduğunu aklımda tutarak yapmalıyım. Evlilik iyi bir şey olabilir. Neşe kaynağı, sevgi kaynağı, iki taraflı bir destek kaynağı olabilir. Ama neden kızlara evliliği amaç edinmelerini öğretiyoruz da oğlanlara bunu öğretmiyoruz?

Kendisiyle evlenme ihtimali olan erkeğin gözünü korkutmamak için evini elden çıkaran bir kadın tanıyorum. Saygı görebilmek için evli olmadığı halde konferanslara parmağında yüzükle giden Nijeryalı bir kadın tanıyorum. Genç kadınların evlenmeleri yönünde ailelerinden, arkadaşlarından, hatta işlerinden büyük baskı gördüğünü ve bunun onları korkunç seçimler yapmaya ittiğini görüyorum. Belli bir yaştaki evlenmemiş kadın, toplumumuzda derin bir şekilde başarısızlığa uğramış görülüyor. Aynı yaştaki evlenmemiş erkeğin ise henüz seçimini yapmaya fırsat bulamamış olduğunu düşünüyoruz sadece.

Saygı: Kadının Erkeğe Göstermesi Gereken Bir Şey!

“Ama kadınlar bunların tümüne hayır diyebilir ki” demek kolay. Fakat gerçekler daha zor ve daha karmaşık. Hepimiz sosyal varlıklarız. İçselleştirdiğimiz görüşler de sosyalleşmelerimizden geliyor. Evlilik ve ilişkiler konusunda kullandığımız dil bile bunun bir yansıması. Evliliğin dili ortaklığın dili olması gerekirken daha çok mülkiyet dili. Saygı kelimesini çoğunlukla kadının erkeğe göstermesi gereken bir şey olarak kullanıyoruz, erkeğin kadına göstermesi gereken değil.

Nijerya’da kadınlar da erkekler de şunu çok der – ki bu beni çok güldüren bir ifade: “evliliğimin huzuru için yaptım”. Genelde erkekler bunu söylediğinde zaten yapmamaları gereken bir şeyden bahsediyor olurlar. Bazen bu sadece arkadaşlarına bezgince söyledikleri bir cümledir. Hani onun erkekliğini, ne kadar sevildiğini, ne kadar ihtiyaç duyulduğunu kanıtlayacak biçimde. “Karım bana her gün gece kulübüne gidemeyeceğimi söyledi, ben de evliliğimin huzuru kaçmasın diye sadece hafta sonları gitmeye karar verdim.” Bir kadın bu cümleyi kurduğunda ise büyük olasılıkla bir işten vazgeçmek, bir hayalden vazgeçmek, bir kariyerden vazgeçmekten bahsediyordur. Kadınlara ilişkide ödün vermenin kadına düştüğünü öğretiyoruz. Kadınlara birbirlerini rakip olarak görmeyi öğretiyoruz, iş ya da başarı alanında değil –ki bu bence iyi bir şey olabilir- sadece erkeklerin ilgisi alanında. Kadınlara erkeklerin olabilecekleri türden cinsel varlıklar olamayacaklarını öğretiyoruz. Oğlumuz varsa kız arkadaşları olmasına aldırmıyoruz. Ama kızımızın erkek arkadaşı varsa, Allah muhafaza. Tabii zamanı geldiğinde o kızların mükemmel erkeği koca olarak getirmesini beklemekten de geri durmuyoruz. Kız çocuklarına polislik yapıyoruz. Kızları bekaretlerinden dolayı övüyor ama oğlanlara aynı övgüyü yapmıyoruz. Bunun matematiksel olarak nasıl işe yarayabileceğinin düşünüldüğünü her zaman merak etmişimdir… Yani, bekaretin kaybı genellikle iki kişiyi içeren bir süreç.

Yakın zamanda genç bir kadın, bir grup adam tarafından tecavüze uğradı Nijerya’da. Kadın ve erkek pek çok genç Nijeryalının yorumu şöyleydi “Tamam tecavüz yanlış ama bir kızın dört tane erkekle aynı odada işi ne?” Bu cümledeki insanlık yoksunluğunu bir an unutabilirsek, bu yorumları yapan Nijeryalılar kadınların doğası gereği suçlu olduğunu düşünmek üzere yetiştirildiler. Ve erkeklerden o kadar azını beklemek üzere yetiştirildiler ki erkeklerin kontrolden yoksun vahşi yaratıklar oldukları fikri bir şekilde kabul edilebilir oluyor. Biz kızlara utanmayı öğretiyoruz. “Bacaklarını kapat. Kendini ört.” Onlara kız doğarak bir suç işlemiş olduklarını hissettiriyoruz. O kızlar böylece arzu sahibi olduklarını söyleyemeyen kadınlara dönüşüyor. Büyüyünce kendilerini susturan, gerçek düşüncelerini söyleyemeyen kadınlar oluyorlar. Ve onlar için -ki bu kızlara yaptığımız en kötü şey- numara yapmayı bir sanat biçimi haline getiriyoruz.

Ev işi yapmaktan nefret eden bir kadın tanıyorum. Bundan gerçekten nefret ediyor. Ama seviyormuş gibi davranıyor çünkü iyi bir eş olabilmek için –Nijerya deyişiyle- eve yakışır olmak zorunda olduğu öğretilmiş. Bu kadın evlendikten bir süre sonra eşinin ailesi onun değiştiğini söylemeye başladı. Aslında o hiç değişmedi. Sadece numara yapmaktan yoruldu.

Toplumsal cinsiyetle ilgili en büyük sorun ne olduğumuzu anlamak yerine ne olmamız gerektiğinin reçetesini sunması

Toplumsal cinsiyetimizin getirdiği beklentilerin yükünden kurtulsak ne kadar mutlu, ne kadar özgür, ne kadar daha kendimiz olurduk bir düşünün. Erkekler ve kızlar biyolojik olarak reddedilemez biçimde farklılar. Ama toplumsallaşma bu farklılıkları olduğundan daha büyük gösteriyor ve böylece kendi kendini doğrulayan bir işleme dönüştürüyor.

Mesela yemek yapmayı ele alalım. Bugün kadınlar erkeklere göre daha fazla ev işi yapmakta: yemek, temizlik. Peki neden? Kadınlar yemek yapma geniyle mi doğuyor? Yoksa bu sadece yıllardır yemek yapma rolünün kendilerine ait olduğunu düşünmek üzere sosyalleştirildiklerinden mi? Aslında kadınların belki de gerçekten yemek yapma geniyle doğduklarını söyleyecektim fakat sonra aklıma dünyadaki en ünlü aşçıların “şef” gibi şatafatlı bir sıfat verdiğimiz erkekler olduğu geldi.

Eskiden zeki, çok zeki bir kadın olan büyükanneme bakar ve merak ederdim, eğer büyürken erkeklerle aynı fırsatlara sahip olsaydı neler olurdu. Bugün kanunlardaki, siyasetteki hepsi çok önemli değişimler sayesinde büyükannemin zamanına kıyasla kadınların pek çok hakkı var. Ama daha da önemli olan tutumumuz, bakış açımız, toplumsal cinsiyet ile ilgili neye inandığımız ve neye değer verdiğimiz.

Peki ya çocuklarımızı yetiştirirken cinsiyete değil de yeteneğe, ilgi alanlarına odaklansak? Bir kız ve bir oğlan çocuğu olan bir aile tanıyorum. İkisi de okullarında başarılı, tatlı ve harika çocuklar. Erkek çocuk acıkınca ailesi kızlarına, “git de abine noodle yap” diyor. Kız noodle yapmayı pek sevmiyor ama o bir kız ve yapmak zorunda. Peki ya aile başından beri hem oğullarına hem kızlarına noodle pişirmeyi öğretse? Yemek yapmak erkekler için de çok yararlı bir yetenek bu arada. Kendi kendini doyurma yetisi kadar önemli bir şeyin başkalarının eline bırakılmasının mantığını da asla anlayamamışımdır.

Kocasıyla aynı diplomaya ve aynı işe sahip bir kadın tanıyorum. İşten geldiklerinde ev işlerinin büyük kısmını kadın yapıyor ve eminim ki bu çoğu evliliklerde böyle. Ama ne zaman kocası bebeğin altını değiştirse kadın ona “teşekkür ederim” diyor. Peki ya kadın, çocuğunun bakımını üstlenmenin bir baba için tamamen normal ve doğal bir şey olduğunu düşünse?

Bana büyürken cinsiyetler hakkında öğretilen ve içselleştirdiğim pek çok şeyi unutmaya çalışıyorum. Ama bazen hala toplumsal cinsiyet beklentilerine karşı kendimi çok hassas hissediyorum. İlk kez bir sınıfa ders vereceğim zaman çok endişeliydim. Öğreteceğim şeyler konusunda değil, o konuda hazırlıklıydım ve öğretmekten zevk aldığım şeyleri öğretecektim. Endişelendiğim konu o gün ne giyeceğimdi. Ciddiye alınmak istiyordum. Kadın olduğum için otomatik olarak kendimi kanıtlamam gerektiğini zaten biliyordum ve çok kadınsı giyinirsem ciddiye alınmayacağımı düşünüyordum. Dudak parlatıcımı sürmeyi, feminen eteğimi giymeyi çok istedim ama sonunda giymemeye karar verdim. Yerine çok ciddi, çok erkeksi ve çok çirkin bir takım giydim. Çünkü işin acı gerçeği şu: konu görünüşe geldiğinde erkekleri bir standart, bir norm olarak alıyoruz. Bir erkek iş toplantısına hazırlanırken fazla erkeksi görünürüm ve dolayısıyla ciddiye alınmam endişesi taşımıyor. Bir kadın iş görüşmesine hazırlanırken kadınsı giyinmek, bunun geldiği anlamlar ve ciddiye alınıp alınmayacağı konusunda kaygılar güdüyor. Keşke o gün o çirkin takımı giymeseydim. Daha sonra o takımı dolabımdan defettim bu arada. İstediğim şeyi giyme, kendime karşı dürüst olma anlamında bugünkü özgüvenim olsa o gün öğrencilerim öğretmenliğimden daha fazla yararlanabilirdi çünkü derste daha rahat, daha kendim olurdum.

Kadınlığımdan ve kadınsılığımdan dolayı daha fazla özür dilememeyi seçtim. Tüm kadınlığımla saygı duyulmak istiyorum çünkü bunu hak ediyorum.

Toplumsal cinsiyet kadın için de erkek için de konuşulması kolay bir konu değil. Konuyu açmak bazen derhal bir direnişle karşılaşmak demek. Buradaki bazı adamlar şöyle düşünüyor olabilir, “Tamam, ilginç. Ama benim düşüncelerim öyle değil.” Bu da sorunun bir parçası . Pek çok erkeğin toplumsal cinsiyetin farkına varmaması, üzerine düşünmemesi toplumsal cinsiyet sorununun bir parçası. Birçok erkeğin arkadaşım Louis gibi “Ama artık her şey yolunda” demesi ve durumu değiştirmek için hiçbir şey yapmaması da. Erkek olarak yanınızda bir kadınla restorana girdiğinizde ve garson sadece sizi karşıladığında “Neden bayanı karşılamadın?” diye sormak hiç aklınıza geliyor mu mesela?

Toplumsal cinsiyet rahatsız edici bir konu olduğundan konuyu kapatmak için bazı çok kolay yollar var. Bazıları evrimsel biyoloji ve maymunlardan dem vurur, dişi maymunlar erkek maymunlara nasıl boyun eğiyor falan, bunun gibi şeyler… Fakat durum şu ki: biz maymun değiliz. Maymunlar aynı zamanda ağaçlarda yaşar ve kahvaltıda solucan yerler, bizler yemeyiz. Bazıları der ki “ama yoksul erkeklerin de işi zor”. Bu gerçek olmakla birlikte toplumsal cinsiyet tartışmasının konusu değil. Toplumsal cinsiyet ve sınıf, farklı baskı biçimleri. Siyah erkeklerle konuşurken baskı biçimlerinin birbirlerine karşı ne kadar kör olabilecekleri konusunda çok şey öğrendim. Bir seferinde siyah bir adamla cinsiyet hakkında konuşurken bana neden “kadın olarak deneyimlerim” yerine “insan olarak deneyimlerim” demediğimi sordu. Aynı adam sık sık siyah bir adam olarak deneyimlerinden bahsederdi.

Toplumsal cinsiyet önemlidir. Kadın ve erkek dünyayı farklı deneyimler. Toplumsal cinsiyet dünyayı deneyimleyişimizin tonunu belirler.  Ama biz bunu değiştirebiliriz.

Bazıları “Asıl güç kadınlarda, bel altı gücü!” der. Nijeryalı olmayanlar için açıklamam gerekirse, bel altı gücü bir kadının erkeklerden iyilikler koparabilmek için cinselliğini kullanmasıdır. Ama bel altı gücü güç değildir. Bel altı gücü sadece kadının zaman zaman başka birinin gücünden faydalanabileceği, başkasının kaynağına musluğunu takabileceği anlamına gelir. Tabii o başkası keyifsiz, hasta ya da iktidarsız olduğunda ne olacak merak etmemiz gerekir.

Bazıları kadının erkeğinin emri altında olmasının bizim kültürümüz olduğunu söyler. Ama kültür sürekli değişen bir şeydir. 15 yaşında güzeller güzeli ikiz yeğenlerim var, Lagos’ta yaşıyorlar. Bundan 100 yıl önce doğmuş olsalardı ikiz oldukları için öldürülmüş olacaklardı çünkü bizim kültürümüzde, İgbo kültüründe ikizler öldürülürdü. Peki kültürün manası nedir? Süslü kısmı tamam – danslarımız mesela – ama kültür asıl olarak bir halkın korunması ve devamı içindir. Ailemde geleneklerimizle, kim olduğumuzla, atalarımızın topraklarıyla en çok ilgilenen çocuk benim. Erkek kardeşlerim benim kadar ilgili değiller ve fakat bu konulara müdahil olamıyorum. Buluşmalara katılamıyor, söz hakkı alamıyorum çünkü ben bir kadınım.

Kültür insanları oluşturmaz. İnsanlar kültürü oluşturur.

Eğer kadınların tam olarak insan olması kültürümüzde yoksa kültürümüzü değiştirmeliyiz, bunu kültürümüz haline getirmeliyiz.

Sevgili arkadaşım Okulama’yı sık sık düşünüyorum. O ve uçak kazasında ölen diğerleri huzur içinde yatsın. Biz sevenleri onu daima hatırlayacağız. Okulama yıllar önce bana o gün feminist derken haklıydı. Ben bir feministim. O gün sözlükte bu kelimenin anlamına baktığımda yazan şuydu:

Feminist: cinsiyetler arasında sosyal, politik ve ekonomik eşitliğe inanan kişi.

Büyük büyük annem dinlediğim hikayelere göre bir feministti. Evlenmek istemediği adamın evinden kaçmış ve sonunda evlenmek istediği adamla evlenmişti. Haksızlığa uğradığını düşündüğünde karşı gelir, protesto eder, sesini çıkartırdı – toprak meselelerinde örneğin. Büyük büyük annem feminist kelimesini bilmiyordu. Ama bu onun feminist olmadığı anlamına gelmiyor. Daha fazlamız bu kelimeyi tekrar sahiplenmeli.

Benim kendi feminist tanımım şöyle:

Feminist: “Evet, bugunkü haliyle toplumsal cinsiyette bir sorun var, bunu düzeltmeliyiz ve daha iyisini yapmalıyız” diyen kadın veya erkek.

Tanıdığım en iyi feminist, erkek kardeşim. Kendisi aynı zamanda iyi, yakışıklı ve sevgi dolu bir adam ve oldukça da erkeksi.

Teşekkürler.

Bu yazı 5harfliler.com/ dan alınmıştır

1

 

Chimamanda Ngozi Adichie

İzmir Yüzleşme Atölyesi ve Hrant Dink Anma Haftası’na çağrı

İzmir, kıyıma uğramış, sahip olduğu çeşitliliğin değeri bilinmemiş, güzelliği yangınla ve zulümle elinden alınmış bir şehir. İzmir’liler, övünürler İzmir’li olmaktan. Gerçekten övünücelek bir yanı var mı? Bence, çok sert gelebilir ancak, İzmir’liler, yaşadıkları şehrin tarihini öğrenmeden, geçmişi ile yüzleşmeden, bugün ne vahim bir durumda yaşadıklarını kavrayamacak. İzmirli olmanın kuru gururu dışında ömürlerini çeşitli çilelerle geçirmeye mahkum kalacaklar.

Peki bu yüzleşme nasıl gerçekleşecek? Bu konuda uzun zamandır çalışmalar yapan ve kullandıkları dil, görseller ve seçtikleri etkinlikler ile pek çok farklı kesimden insanları bu çalışmalara dahil edebilen bir grup insan var: İzmir Yüzleşme Atölyesi.

25...

Oldukça cesur bulduğum bir etkinlik daha düzenledi kendileri: Hrant Dink Anma Haftası. Senelerdir, Hrant Dink gibi değerli bir bireyin ve mücadelesinin, çeşitli örgütler tarafından sömürülme alanı haline gelen Hrant Dink’in ölümünü anma yürüyüşlerinde, hayal kırıklığı ve öfke ile alanı terketmek zorunda hisseden bir birey olarak, atölyenin bu çabasını çok değerli buldum ve hem kendileri hem de etkinlik ile ilgili bir küçük söyleşi yapma ihtiyacı duydum.

Buyrunuz, İzmir Yüzleşme Atölyesi’nden Ersin Damarsardı ve Ziya Dinçsoy ile yaptığımız mini söyleşi:

Yüzleşme Atölyesi hangi ihtiyaçtan doğdu?

Yeşil Gazete (YG): Yüzleşme Atölyesi’ne neden ihtiyaç duydunuz? Nasıl bir araya geldiniz ve neyle yüzleşiyoruz biraz anlatabilir misiniz?

Ersin Damarsardı: 2011’de aktif bir şekilde çalışmaya başladık. Nasıl oldu?

Aslında, içinde bulunduğumuz toplum pek çok farklı toplumsal bileşenden oluşuyor. Alevi-Sünni, Türk-Kürt-Rum-Ermeni-Çerkes, kadın-erkek, müslüman-gayri müslüman… Yani cinsiyet, cinsel yönelim, din, mezhep, etnik köken gibi kültürel ve pratik olarak farklı bileşenler var.

Ziya Dinçsoy: Ve bu farklılıkların hepsi farklı birer kimlik demek. Ancak resmi tarih bu farklılıkları düzleyip tek bir “makbul” kimlik oluşturmak ve bu kimliği herkese kabul ettirmek istiyor. Bu “makbul” kimlik Türk, müslüman, hatta Sünni müslüman ve özellikle de laik. Kendinden olmayan herkese düşman ve bu “yaratılmış” kimliğin her zaman diğerlerinden üstün olduğunu düşünen bir özne.

Ersin: Devlet, herkesin bu tek kimliği kabul etmeye ikna olmasını istiyor ancak herkes ikna olmuyor ve kendi kimliklerini korumak ve yaşatmak istiyorlar. Böyle olunca da çatışmalar ortaya çıkıyor.

Ziya: Baskılamaya çalışan grup ile kendini korumaya çalışan grup arasındaki varlık çatışması da buradan doğuyor.

Ersin: Evet, varlık çatışması… Bu çatışmayı aşmanın tek yolu, toplumsal hafızayı geri çağırmak ve hakikat ile yüzleşmek. Örneğin: dayatılan kimliğin tek hakikat olmadığının farkına varmak, farklılıklarımızla birlikte yaşamak ve bir gelecek inşa etmek için, hakikatle yüzleşmek gerekir.

 

YG: Bugün ve yarın sağlıklı bir birey olmak istiyorsak, geçmişe dönüp, travmalarımızın kaynağını bulup, kendimizle yüzleşerek, gerçeği kabullenmeyi öğrenmemiz gerektiği gibi yani?

Ersin: Evet, buna benzetebiliriz.

“Farklılıklarla yaşamak”

YG: Peki, hep “farklılıklarla yaşamak” sözü dile getiriliyor. Örneğin, bahsettiğiniz bu “makbul kimliği” benimsemiş bir insana “farklılıklarla yaşama”yı nasıl anlatırsınız, tam olarak ne ifade etmeye çalışıorsunuz?

Ersin: Bir Rum’un, Yahudi’nin, Alevi’nin, kadının, Süryani’nin, Sünni’nin kendisi gibi yaşayabilmesini ifade ediyoruz, kendi kültürlerini, kendi geleneklerini, kendilerini keşfedebilmeleri ve kendi iradeleri ile karar verebilmelerini. Aslında bu, aynı zamanda, bahsettiğimiz, baskın makbul kimliği kabul eden insanların da üzerlerindeki yükten kurtulmalarını ve özgürleşmelerini de sağlacaktır. Bu şekilde, herkes gerçekten eşit bir düzlemde yaşayabilir.

Ziya: Düşünsene, ne kadar rahatlatıcı bir durum olurdu. Aslında, Hrant’ın da bu konuda yazdığı o meşhur yazı vardı. O yazıdan benim anladığım şuydu: Ermeni’ler, üzerlerindeki Türk baskısından kendilerini özgürleştirerek yaşarlarsa, Türk’ler de baskı kurma ihtiyacından özgürleşirler. Yani, aslında amaç söylediğimiz bütün toplumsal bileşenlerin özgürleşmesi.

 

YG: Anlıyorum. Yüzleşmek o kadar kolay bir iş değil sanırım. Şöyle sorayım o zaman, yüzleşme atölyesi kimlerden oluşuyor? Çalışmalarınıza katılmak için ne yapmak gerek?

Ersin: Atölyemizde değişik inanç ve siyasi görüşlerden insanlar var. Ortak paydamız, yüzleşmeyi istemek ve bunun için çaba göstermek. Çalışmalarımıza bu anlamda herkes katılabilir. Tek yapılması gereken bize ulaşmak. Yaptığımız etkinliklerimizi de facebook ve diğer sosyal medya araçlarında paylaşıyoruz, hem etkinlik öncesinde hem de sonrasında… Bu anlamda ulaşması çok zor değil.

 Aktiviteler

YG: Peki, yüzleşmek için ne gibi aktiviteler yapıyorsunuz?

Ziya: Bizim yapmaya çalıştığımız şey, resmi tarihin halının altına süpürmeye çalıştığı gerçekleri masanın ortasına koymak ve herkesin görebilmesini sağlamak. Örneğin, 92 yıl önce olan büyük İzmir yangınını, İzmirlilere hatırlatmaya çalışıyoruz.

Ersin: Mesela geçen sene 1 Mayıs’tan önce, 68 hareketi üzerine yaptığımız çalışmada, 68’den önce Türkiye solunun daha enternasyonalist iken, 68’den sonra gittikçe daha millici (ulusalcılaştığını) olduğunu net bir şekilde gördük. Oysa, 68’den sonra, bütün dünya gittikçe daha enternasyonel bir eğilime girmişti.

Ziya: Başka bir çalışmamız da kadınlar ile ilgiliydi. Osmanlı’dan bu yana kadın hareketlerini durumunu irdeledik. Bu çalışmada da, sanıldığı gibi kadınların haklarının Cumhuriyet’le beraber, gökten vahiy gibi inerek verilmediğini, aslında Osmanlı zamanında kadınların verdiği mücadelelerin birikimi ve dünyadaki kadın hareketinin kazanımları ile elde edildiğini gördük.

Ersin: Osmanlı zamanında da öyle müthiş bir kadın hareketi olmamasına rağmen, zannnedildiği gibi kısır bir hareket de değildi ve pek çok dergi ve grup vardı. Pek çok insan için şaşırtıcı bilgilerdi bunlar. Çünkü resmi tarih bu konuda da bize pek çok yalan söylemişti.

Ziya: Bu arada, başka çalışmalar da yapıyoruz. Atölyeler düzenliyoruz. Yüzleşme nedir, dünyadaki yüzleşme örnekleri nelerdir gibi konularda bilgi ve deneyim paylaşımı yapıyoruz. Mesela 27 Ocak’ta yeni bir atölye gerçekleştireceğiz. 6 hafta sürecek ve facebooktan başvurular alınacak. Bu atölyede bireysel olarak yüzleşmek ve toplumsal olarak yüzleşmek konularında pratik çalışmalar olacak.

 

YG: Bunları duymak çok güzel doğrusu. Yalnız merak ettiğim bir nokta var: amaçladığınız noktaya doğru yol alınabildiğini gözlüyor musunuz?

Ersin: Valla, yüzleşmek öyle bir anda sonuç alınabilecek bir süreç değil tabii ki. Yine de her etkinlikte katılımcı ve ilgi gösteren insanların sayısı ve geldikleri toplumsal bileşenlerin çeşidi artıyor ki bu da çok umut verici.

Ziya: 90 yıl sonra İzmir’de ilk defa büyük izmir yangını ile ilgili bir dizi etkinlikler düzenledik ve bu etkinliklere yüzlerce insan katıldı.

 Yüzleşme Atölyesi’ne ulaşmak için

YG: Süper! Bu etkinlikleri hangi kanallardan duyuruyorsunuz? Sizi takip etmek isteyen birisi size nasıl ulaşabilir?

Ersin: Facebook’ta bir sayfamız var. Ayrıca bütün etkinlikler için Facebook etkinliği açıyoruz ve ulaşabildiğimiz herkese davet gönderiyoruz. Bunun yanı sıra, afişler ve posterler yapıp asıyoruz, el ilanları dağıtıyoruz.

 Hrant Dink’i Anma Haftası

27

YG: Önümüzdeki hafta “Hrant Dink İçin Anma Haftası” etkinliğinde olduğu gibi. Böyle bir etkinlik İzmir’de ilk herhalde değil mi?

Ersin: Evet, İzmir’de ilk kez olacak. Geçtiğimiz yıllarda İzmir’de Hrant Dink anmaları pek istediğimiz gibi geçmedi. Hrant Dink, özellikle Ermeni olduğu için hedef haline gelmişti. Ancak İzmir’de Hrant’ın Ermeni kimliği yeterince vurgulanmadı ve yanı sıra bu anmalar partiler ve dergi çevreleri tarafından araçsallaştırıldı.

Ziya: Biz, Hrant’ın bir Ermeni olduğu için vurulduğu ve Ermeni olduğu için katledilen 1.5 milyon insana eklendiğinin vurgulanmasını önemsiyoruz. Çünkü resmi tarih 1.5 milyonun katledilmediği üzerine kurulu ve Hrant, yaşamı ve ölümü ile bu gerçeği hatırlatıyor.

Ersin: Bu sene de 1915 soykırımının 100. yılı dolayısı ile yapacağımız çalışmaların bir başlangıcı olarak da ele alıyoruz. Tüm yıl boyunca benzer etkinlikler yaparak soykırımın kabulü için mücadele edeceğiz. Bu haftanın sonunda yapacağımız forumda, katılımcılarla da bu etkinlikleri nasıl beraber örebiliriz, neler yapabiliriz diye de konuşmayı planlıyoruz.

 

YG: Programdaki adalet vurgusu çok dikkatimi çekici…

Ziya: Yüzleşme faaliyetlerinin kendisi zaten bir adalet arayışı. Bu adalet arayışı sadece Hrant için değil, hak gaspına uğramış bütün grup ve kişilerin adalet arayışına destek vermektir. Bu yüzden, “Hrant için, adalet için” sloganı Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hak gaspına uğramış herkesin mücadeleler tarihinin özetidir.

 

YG: Programı ve etkinliğin linkini de yazıya ekleyeceğim. Umarım beklediğiniz gibi bir etkinlik dizisi olur. Röportaj için çok teşekkür ederim.

 

Etkinlik Programı:

24

14 Ocak Çarşamba, saat 19.00,
Hrant için Adalet Arıyoruz:
Yıldız Ramazanoğlu (Yazar,Aktivist), Erol Bakırcıoğlu (Sözlü Tanık)

15 Ocak Perşembe saat 19.00,
Yüzyıllık Adalet Arayışı:
Ferhat Kentel (Akademisyen,Şehir Üniversitesi),
Zerrin Kurtoğlu (Akademisyen, Ege Üniversitesi)

16 Ocak Cuma saat 19.00,
19 Ocak’tan 19 Ocak’a: Belgesel gösterimi ve Ümit Kıvanç’la söyleşi

17 Ocak Cumartesi, saat 16.00
Vicdan Filmleri gösterimi
Forum: 100. yılında soykırımla yüzleşmek,
Müzik dinletisi

19 Ocak Pazartesi Saat: 18.30
Hrant Dink Anma Yürüyüşü
Alsancak Leman Kültür önünde buluşma.

 

 

Haber: Güneş Akçay – Yeşil Gazete İzmir

(Yeşil Gazete)