Ana Sayfa Blog Sayfa 3620

Acayip kentlerin acayip rüzgârları! – Menekşe Kızıldere

Şimdi bir rüzgâr geçti buradan
Koştum ama yetişemedim.
Soraydım söylerdi herhalde
Soramadım.

Cahit Külebi

Çok acayip havalara maruz kalıyoruz değil mi? Bulutlu ama yağmıyor! Rüzgâr dolanıyor kentin yukarılarında ama esmiyor! Güneş var ama görünmüyor…

12

Şair Külebi 1949’da daha uçsuz bucaksız kentler surlarının, tepelerinin, vadilerinin dışına taşmamışken bile kentten geçen rüzgâra yetişememiş. Kırlarda yetişebilmiş ancak. Demek ki daha ellilerin başında başlayan bir doğa insan çatışması başlamış bu topraklarda. Doğada çatışma olur mu hiç? Olmaz tabii ki, doğada uyum vardır, uyumlaşma vardır. Evrimin en garip türü insanoğlu en zalim ve ahmak yırtıcıya dönüşmüş ya, bu yüzden ben buranın hâkimiyim diyerekten taşı yontup baltaya çevirir çevirmez, doğal tahribata başlamış. Özellikle 1950’lerin başında gelişmiş ülkeler sanayileşmenin bedelini sağlık ve doğal varlıkların kaybıyla ödedikten sonra, gelişen teknolojiyi çevreyi korumaya dair önlemler alarak kullanmaya başladılar. Bu durum, Princeton Üniversitesinden Amerikalı Profesör Richard. A. Falk’un “This Endangered Planet” (Tehlikedeki Bu Gezegen) kitabında da bahsettiği gibi çevre tahribatına karşın teknolojiye güvenme, ‘teknoloji nasıl olsa bir yolunu bulur’ bahanesini yarattı. Böylelikle gelişen ülkeler hakkıyla önlem almazken, gelişmekte olan ülkeler doğa tahribatını ve çevreyi kirletmeyi kalkınma ve gelişme uğruna bir hak olarak gördü. Neticede 2015 Aralık ayında Fransa Paris’te yapılacak olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nda (COP21 Zirvesi) iklim değişikliğinin geri dönüştürülemez noktaya varmadan engellenmesi için, acilen hükümetlerin ne kararlar alması gerektiğini konuşacak, belki de, son nesil olduk. Köprüden önce son çıkıştayız.

TARIM TOPRAKLARI KURAKLIKLA YOK OLDU

Hala bazı bilim çevreleri ve siyasetçiler ‘iklim değişikliği var mı’ diye tartışadursun. İklim değişikliği en başta en kırılgan bölgeleri vuraraktan, Kuzey Yarım Küre’nin ortalarına geldi. Evrensel gazetesinin 2 Ağustos 2014 tarihli haberinde Kuzey Yarım Küre’nin göbeğindeki Türkiye’nin Kuzey Batısı İstanbul’da Haliçte hortum yaşandığı bildiriliyor. Tayfunlarıyla meşhur Bangladeş ya da Myanmar değil, hortum ve yoğun yağmur ardından Taksim’de Tünel’de su baskını yaşandığı bildiriliyor. Üstelik bu yıllık yağış rejimine bağlı beklendik bir alışılageldik su baskını da değildi. Aynı günlerde İstanbul Teknik Üniversitesinden Prof. Dr. Orhan Şen Türkiye’nin iklim kuşağının subtropical iklim kuşağına değiştiğine dair çalışmalarını basına yansıttı. Kuzey Yarım Küre’nin ortalarında bol bereketli yağışlı iklim kuşağı yaşanırken Ortadoğuda yer altı su kaynaklarının tükenmesi, verimli toprakların kaybı çoktan alarm vermeye başladı bile. Nihayetinde Ortadoğu ülkeleri çok uzun yıllar sürecekmiş gibi görünen iç çatışmalar ve dahi iç savaşlara sürüklendi. Mart 2015’te yaptığı araştırmada, Kaliforniya Üniversitesinden Colin Kelly, ‘Verimli Hilal’ olarak bilinen Mezopotamya’nın verimli tarım topraklarının nasıl kuraklıkla yok olduğunu ortaya koydu. ‘Verimli Hilal’ Türkiye, Suriye ve Irak toprakları üzerinde. Susuzluktan öte, Suriye, Irak ve ne yazık ki son günlerde Türkiye güvenlik sorunları ve savaşın kendisiyle kavrulmakta. Columbia Üniversitesinden Dr. Richard Seager, 2015’te yayımladığı araştırmasında iklim krizinin savaşı bizzat başlatmasa da savaşı başlatan çatışmaları başlattığını bildirdi.

Peki, Ortadoğu’daki çatışmalardan uzak, Filipinler’deki ve Amazonlar’daki sel baskınlarını, Afrika’daki kum fırtınalarını evindeki televizyondan izleyen, her gün işine gidip evine dönen, emeğinin ve ekmeğinin peşinde vatandaş iklim krizi ile nerede yüzleşiyor? İklim değişikliği sadece Paris Konferansı’nda tartışacak olan hükümetlerin ve onlar samimi kararlar alsın diye uğraşan çevreci sivil toplumun mu sorunu?

NEDEN ESSİN?

Esmiyor… Neden essin ki? Nasıl esecek? Kuzey Ormanları Savunması sosyal medya aracılığı ile bize bu aralar hep bunu soruyor; Neden essin ki? Biz de içimizden cevaplıyoruz: Nasıl esecek? Şu betonların arasından nerde esecek bu rüzgâr? İstanbul Teknik Üniversitesinden Prof. Dr. Kasım Koçak geçtiğimiz günlerde basına yansıttığı bir çalışmasında İstanbul’un Kuzey Ormanlarının yörenin yağış düzeni üzerindeki önemini anlattı ve ormanlardaki tahribatın bu düzeni nasıl bozduğunu anlattı.

Doğanın düzeni bozulunca şayet hele ki beton yığınlarına dönüşmüş ucu bucağı olamayan plansızca büyüyen kentler su, hava, toprak krizlerini çok ağır yaşamaktalar. İşte her gün işine gidip evine dönen, emeğinin ve ekmeğinin peşinde vatandaş iklim krizi ile burada yüzleşiyor. Hatta tam olarak şöyle yüzleşiyor: İçme suyu havzalarında su oranı ciddi şekilde düştüğü için alternatif pahalı çözümler üreten yerel yönetimler faturayı vatandaşa kestiği ve su faturası beklenmedik şekilde yüksek geldiği gün. Yosun kokulu dip suyunu musluktan içtiği gün. Hatta musluk suyundan hastalandığı gün. İçmek için damacana suya normalden daha fazla ödediği gün. Enerji piyasası dalgalanmaları sebebi ile ısınamadığı, ısındığında çok ödediği gün. Başkaları da ısınamadığı ve üretemediği için kömürü geçtik linyiti yaktığında kirli havayı soluduğu gün. Ülke enerji politikası, bol güneşe ve rüzgâra rağmen kömür odaklı olduğu için ve ülkenin en verimli topraklarında termik santraller yapıldığı ve çiftçi akrabaları madenlerde çalışmaya mahkûm edildiği ve en temel iş güvenliği önlemleri bile alınmadığı için, madenci akrabası yerin kilometrelerce altında öldüğü gün. Gürül gürül akan deresinin kenarındaki bahçesi tarlası canı ancak o yöreye can verecek kadar olan deresinin üzerinde dört tane hidroelektrik santral yapıldıktan sonra, toprağı kuruduğu ve santralde de vadedildiği gibi iş sahibi olamadığı için gelip bir Ekümenapolisin ücra köşesine göç ettiği gün. Kaya gazı çıkaran çok uluslu büyük şirket yer altı suyuna envai çeşit zehir karıştırdığı için ne tarlasına, ne bahçesine, ne çocuğuna içirecek su bulamadığı için. Hiçbir zaman geçmeyeceği köprülerin, kullanmayacağı havaalanlarının ve enerjisinin üretildiğini görmeyeceği nükleer santrallerin vergilere yansıyan payını emeğinden ödediği gün. Hiç bilmediği büyük kirletici zengin ülkeler, hiç bilmediği uzak yoksul ülkelerin havasını, suyunu, toprağını mahvettiği için ülkesine kum fırtınaları, kirlilik, yoksulluk, açlık taşındığı gün. Komşu ülkesinden savaştan kaçan mülteci komşusunu kaldırımda ailesi ile dilenirken gördüğü gün… Biz sıradan insan, her gün her yerde iklim krizi ile yüzleşiyoruz. Farkında değiliz!

DÜNYAYI KİM KURTARACAK?

Bu sebeple iklim krizi tam da; emekçinin, gencin, yoksulun, çifçinin, kadının, çocuğun, LGBTİ bireyin, beyaz yakalının, emeklinin, dindarın… Özetle halkın sorunudur. Bu yüzden dünyanın her yerinde iklim mücadeleleri birer halk hareketidir. Hatta adalet mücadelesidir.

Bu yıl şubat ayında, Türkiye’de iklim krizini kendine dert edinen insanlarca bir kampanya başlatıldı. İklim İçin Kampanyası. İklim İçin en temel hedefi iklim değişikliği sorununun halkın sorunu olduğunu anlatmak, bu farkındalığı yaratıp, bu krize çözüm için gerekli adımların atılmasını sağlamak. Böylece dünyada aynı mücadeleyi veren halklara katılıp dünyanın her ülkesindeki hükümetlerin iklim krizine samimi çözümler getirmesini sağlamak. Duyar gibiyim; dünyayı biz mi kurtaracağız yani? İşe kendi dünyamızı kurtarmakla başlayabiliriz aslında! İklim İçin Kampanyası bu yıl kasım ayında Antalya’da gerçekleştirilecek olan ve iklim krizi ile ilgili acilen samimi kararlar alamsı gereken gelişmekte olan ülkelerin katıldığı G20 Zirvesi öncesi bir İklim Sosyal Forumu düzenlemekte. Forumda her sözü olan kendi oturumunu düzenleyip, kendi derdini paylaşabilir. Aşağıda forumun daveti ve ilgili bağlantıları paylaşacağım.

Profesör David Harvey 17 Çelişki ve Kapitalizmin Sonu kitabında özellikle gelişmekte olan ülkelerin bu doğayı feda etme ısrarını kalkınma ve ülke itibarı takıntısı olarak tanımlamakta. Yukarıda sıraladığım günlere bakınca nelerin feda edildiğini görünce, bu gerçekten de takıntıdan başka bir şey olamaz. Peki, şu geldiğimiz noktada gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler bu konuya nasıl bakıyor? Gelişmiş ülkelerin katıldığı ve yakın zamanda gerçekleşen G7 zirvesinden çıkan en güzel karar, bu ülkelerin enerji için artık kömür gibi geleneksel ve riski, doğal tahribatı fazla enerji üretim yöntemlerini terk edip, temiz ve yenilenebilir üretime geçiş yapacaklarını açıklamasıydı. Böylece topu G20 ülkelerine bırakmış oldular. Şimdi sıra G20 ülkelerinde.

Betondan, yağmuru geçirmeyen ve rüzgârın esmediği mahallelerimizde, tarfiğin, gürültünün içinde işte bu gelişmeleri izleyeceğiz. Fakat artık tüm bu gelişmelere müdahil olabileceğimiz bir çağda yaşıyoruz. Kuzey Ormanları Savunucularının dediği gibi Kentimize #NefesOl’a biliriz. İklim İçin’in çağırdığı üzere G20’ye sözümüzü söyleyebiliriz.

Cahit Külebi’nin kentte göremediği rüzgarı, belikli kentlilere küskün. Rüzagarı, temiz yağmuru, pırıl pırıl güneşi kentlere geri getirmeliyiz! Bunu hemen şimdi kendimiz için ve sonunu getirdiğimiz bir doğa bırakmamak için çocuklarımız için yapmalıyız.
Umutla…


İKLİM FORUMU ÇAĞRISI

G20’ye “İklim İçin” söyleyecek sözümüz var!

G20 ülkelerinin “liderleri”, şimdiye kadar sebep oldukları sosyal, ekonomik ve ekolojik krizlere bir yenisini daha eklediler: İklim krizi.
Bizler de hep birlikte mücadele ettiğimiz alanlara bir yenisini ekliyoruz; gezegende adil yaşama hakkımızı ve iklim adaleti arayışımızı. Türkiye’nin başkanlığında yapılacak G20 zirvesi öncesinde 14 Kasım’da büyük iklim yürüyüşümüzü gerçekleştireceğiz.

Yürüyüşte hep birlikte G20’den ortak taleplerimizi dile getireceğiz. Ortak taleplerimizi, sosyal forum gibi özgürce bir ortamda tartışarak, birlikte hazırlamak için 12-13 Kasım 2015’de Boğaziçi Üniversitesi Garanti Kültür Merkezi’nde İklim Forumu düzenliyoruz.  Forum kapsamında yer alması için önereceğiniz toplantı ve oturumlarla ilgili lütfen aşağıdaki linkte bulabileceğiniz formu doldurunuz.

G20’den büyük olduğumuzu gösterelim; geleceğimizi gelin birlikte talep edelim.

Başvuru için:
http://iklimicin.org/forum-basvuru/
CALL FOR PARTICIPATION IN CLIMATE FORUM – FIRST ANNOUNCEMENT
http://iklimicin.org/call-for-participation/
Kampanyanın adresi: http://iklimicin.org/

KUZEY ORMANLARI SAVUNMASI – İSTANBUL’A NEFES OL
http://nefesol.kuzeyormanlari.org/

 

Bu yazı evrensel.net/ den alınmıştır

11.Menekşe Kızıldere

 

 

Menekşe Kızıldere

Danıştay, Cide HES’in ÇED raporunu iptal etti

WWF-Türkiye’nin de müdahil olduğu dava sonucunda Danıştay, Küre Dağları Milli Parkı’nı besleyen Devrekani Çayı üzerinde yapılmak istenen Cide HES’in ÇED raporunu iptal etti.

10

Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu 2009 yılında onaylanan Cide HES’e karşı başlatılan mücadele olumlu sonuçlandı. Kastamonu Cide’deki Loç Vadisi halkının mücadelesi sonucunda Danıştay ÇED raporunu iptal etti.

WWF- Türkiye , Doğa Derneği ve TMMOB Peyzaj Mimarları Odası’nın da müdahil olduğu davaya itiraz yolları da tamamen kapandı.

İtirazları ve dava sürecini beklemeyen Orya Enerji, bölgede en az sekiz bin ağaç kesti. Köy merasına şantiye kurmaya çalıştı ve meraya beton döktü. 2011’de Kastamonu Bölge İdare Mahkemesi, “geri dönülmesi mümkün olmayan tahribatlar yapıldığı” gerekçesiyle inşaatın yürütmesini durdurdu. Danıştay’ın bu kararı bozmasıyla HES çalışması yeniden başladı ancak bölgede yaşayanların tekrar iptal davası açması sonucunda, çevresel değerlerin ve ekolojik dengenin tahrip edileceği gerekçesiyle Danıştay Cide HES’in ÇED raporunu iptal etti.

WWF tarafından Avrupa Ormanları’nın Türkiye’deki dokuz “Sıcak Nokta”sından biri kabul edilen Küre Dağları, doğal yapısını günümüze kadar taşıyabilmiş yaşlı ormanları, akarsu ekosistemleri, yaban hayatı ve biyolojik zenginlikleri ile bir doğa harikası. Dünya Koruma İzleme Merkezi (WCMC) ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) dünya üzerinde belirlediği “Mutlak Korunması Gereken Alanlar” arasında yer alan proje sahası, aynı zamanda tehlike altındaki “Karadeniz Nemli Karstik Orman” ekosistemlerinin en iyi örneklerinden biri.

Cide regülatörünün sekiz ay boyunca Devrekani Çayı suyunun yüzde 75’inden fazlasını çekeceğini hatırlatan WWF-Türkiye Doğa Koruma Direktörü Dr. Sedat Kalem, “İptalini istediğimiz ÇED raporunda, bu yüksek miktarda suyun çaydan çekilmesinin ekolojik hayatı nasıl etkileyeceği irdelenmemişti. Öte yandan kesilmesi planlanan 10 bin ağaç Küre Dağları Milli Parkı sınırlarındaydı. Cide HES projesi bütüncül havza planına dahil edilmemişti. Havza bütünü içinde yer alacak diğer HES projelerinin ve ilave çevresel baskıların etkisi göz ardı edilmişti. Danıştay, bölgedeki ekolojik dengeye büyük zarar verecek HES’le ilgili doğru kararı verdi” dedi.

 

(Radikal)

Fenerbahçeli futbolcu Mehmet Topal’a silahlı saldırı

Fenerbahçe Spor Kulübü futbolcusu Mehmet Topal’a bugün (11 Ağustos Salı) takımla birlikte yaptığı antrenmanın ardından kendi aracı ile kulübün Samandıra’daki tesislerinden ayrıldığı sırada silahla ateş açıldı. Sancaktepe gişelerine girdiği sırada açılan ateş sırasında Mehmet Topal, aracının camlarının kurşun geçirmez olması sonucu yara almadan kurtuldu. Aracını uygun bir yere çektikten sonra 155’i arayarak polis çağıran ve Polis merkezine götürülen Mehmet Topal’ın halen ifadesi alınıyor.

9

Fenerbahçe Spor Kulübü’nden yapılan yazılı açıklama şu şekilde,

“4 Nisan 2015 tarihinde Rize deplasmanı dönüş yolunda kafilemize yapılan menfur silahlı saldırının ardından, bugün öğlen saatlerinde futbol takımımızın oyuncusu Mehmet Topal’ın aracına, oyuncumuz araç içerisindeyken silahlı saldırı düzenlenmiştir.

Takımımızın Samandıra Can Bartu Tesisleri’nde yaptığı sabah idmanının ardından, oyuncumuz Mehmet Topal evine giderken, Samandıra gişelerine gelmeden hemen önce kimliği belirsiz kişiler tarafından kurşunlanmıştır.

Oyuncumuz bu silahlı saldırada aracının camlarının kurşun geçirmez özelliği sayesinde  büyük bir şans eseri yara almamıştır.

Bu saldırı silahlı bir terör eylemidir. Ard arda gelen bu saldırıları şiddet ve esefle kınıyoruz.Fail  ya da faillerin en kısa süre içinde bulunup adalet önünde hesap vermelerini bekliyoruz.

Daha önce de faciadan şans eseri kurtulan futbol takımımızın yaşadığı silahlı saldırının aydınlatılmasına yönelik başvurularımızın hala sonuçlanmamasını manidar bulmaktayız.

Tüm devlet birimlerini, yaşadığımız terör saldırılarının aydınlatılması konusunda tekrar göreve davet ediyor, oyuncumuz Mehmet Topal ve Ailesi’ne  ve tüm Fenerbahçe camiasına geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.

FENERBAHÇE SPOR KULÜBÜ”

 

 

Dünya Limit Aşım Günü bu sene 13 Ağustos’a denk geliyor

Alman çevre örgütü Germanwatch, Bonn’daki açıklamasında bu yılın kaynaklarının gelecek 13 Ağustos Perşembe günü tükenmiş olacağını duyurdu.

7

 

Dünyanın limiti bu sene 6 gün daha erken tükenecek

Buna göre, “Dünya Limit Aşım Günü” olarak adlandırılan yıllık kaynakların tükendiği gün bu yıl geçen yıldan altı gün daha erken bir tarihe tekabül etti. Örgüt, kaynak tüketimini ciddi biçimde azaltma çağrısında bulundu.

Germanwatch, dünya nüfusunun ham madde, tarım alanları, su, orman gibi ithiyaçlarının sürdürülebilir şekilde karşılanabilmesi için 1,5 dünya daha gerektiği uyarısı yaptı. Ayrıca bütün ülkelerin Almanya gibi ekonomik faaliyetlerde bulunması halinde bu ihtiyacın 2,6 dünyaya çıkacağı belirtildi.

Aralarında Germanwatch’un da bulunduğu çeşitili sivil toplum girişimleri ve çevre örgütleri, perşembe günü Almanya Federal Hükümetini geleceğe dönük, adil bir kaynak politikası uygulamaya çağırmaya hazırlanıyor.

Germanwatch raporunun Almanca orjinaline buradan erişim mümkün.

(DW Türkçe, Germanwatch.org)

Japonya’da halkın büyük tepkisine karşın nükleere tornistan

Japonya’da Fukuşima faciasının ardından ilk kez bir nükleer reaktör yeniden çalışmaya başladı.

İki yıl aradan sonra ilk kez Japonya’da bir nükleer reaktör yeniden faaliyete geçirildi. Kagoshima’daki Sendai Nükleer Santrali’nin 1 numaralı raktörünün salı sabahı yerel saat ile saat 10:30’ta yeniden faaliyete başladığı duyuruldu.

4

Santralin yeniden devreye sokulmasına halk tepki gösteriyor. Sendai santrali dışında ve Başbakan Şinzo Abe’nin Tokyo’daki konutu önünde toplanan kalabalık protesto gösterileri düzenledi.

5

31 yaşındaki reaktörün tam kapasite çalışması bekleniyor. Cuma gününden itibaren elektrik üretiminin başlaması ve eylül ayından itibaren de yeniden tüketim amaçlı elektrik üretilmesi planlanıyor. Mart 2011’deki Fukuşima faciasının ardından güvenlik standartları sertleştirildiği için ülkedeki nükleer santrallerin faaliyetleri geçici olarak durdurulmuştu. Japonya’da 2013 yılının eylül ayından bu yana nükleer enerjiden elektrik üretilmiyordu.

Eski Başbakan Naoto Kan da göstericiler arasında

6

Ancak Japonya’da nükleer santrallerin yarattığı tedirginlik sürüyor. Yerel medyada yer alan haberlere göre, yaklaşık 200 kişi reaktörün önünde protesto eylemi düzenledi. Protestocuların arasında nükleer enerji karşıtı tutumuyla bilinen eski Başbakan Naoto Kan’ın da bulunduğu bildirildi.

(DW Türkçe, BBC Türkçe)

HDP’nin –Gelecek– Seçimi – Ömer Laçiner

2011’deki genel seçim başarısından itibaren AKP’nin ve bilhassa Erdoğan’ın ülkede otoriter bir muhafazakâr başkanlık rejimi kurmak amacıyla nasıl gözü dönmüş bir politika izlediğini endişe ile gözlemlemiş, bunu Türkiye’nin –aktüel– en ciddi sorunu olarak görmüş ve bu gidişatın önlenmesi için şu veya bu biçimde tavır almış insanlar açısından ülkenin –yeniden– “düşük yoğunluklu savaş” ortamına itilmesinin esas sorumlusu da, açıklaması da gayet basit.

2015 seçim kampanyası başlarken, daha bir ay önce alay-ı vâlâ ile ilan edilmiş “mutabakat”ın R.T. Erdoğan tarafından reddedilmesinden, AKP propaganda, aygıtının hemen tamamen HDP’ye saldırıya tahsis edilmesine, HDP binalarına yapılan ve hemen hiçbirinin faili “nedense” yakalanamayan tahrip, suikast, linç girişimlerine, Diyarbakır’da parti yöneticilerinin basireti sayesinde görece “ucuz atlatılan” alçakça bombalama ve provokasyon tertibine uzanan ve nihayet 8 Haziran’da Başbakan yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın apaçık bir hınçla ifade ettiği “bundan sonra çözüm sürecinin ancak filmini yaparsınız” cümlesine uzanan olaylar ve olgular dizisi yeter de artar bile bunun için.

AKP ve R.T. Erdoğan’ın kendilerine yarayacağı hesabıyla çevirdikleri “çözüm süreci” filminin “iş yapmadığı” kanısına varınca; seçim kampanyası boyunca hazırlığını yaptıkları “düşük yoğunluklu savaş” filmini vizyona soktukları ortada. Bu filmin esas oyuncuları onlar. Bunu anladık ama ya yardımcı oyuncular?

Bu korku ve dehşet filminde mağdur konumuna oturtulan HDP’den söz etmiyorum. Kasdettiğim, örneğin Suruç katliamının akabinde, bütün ülkenin ve dünyanın gözleri öfke ve suçlama ile yüklü olarak IŞİD ve AKP iktidarına yönelmiş iken, âdeta “ben de buradayım” derecesine Viranşehir’de iki polisi uyurken katleden mensuplarının bu alçakça fiilini “’meşru misilleme hakkı” diye onaylayan Kandil’deki zevat, bu filmin dışında mıdır?

Kaldı ki daha ortada Suruç katliamı yokken, AKP ve R.T. Erdoğan kendilerine şok yaşatan seçim sonuçlarının başlıca müsebbibi saydıkları HDP’ye duydukları kini gizleyememenin ve buna legal bir karşılık verememenin apaçık aczi içinde kıvranıp dururlarken; Kandil’deki bu zevat bir bildiri yayınlamıştı. Bu bildiride, AKP’nin bile henüz resmen geçersiz saydığını ilân edemediği fiili ateşkes durumunun HPG tarafından artık kaale alınmayacağı duyuruluyor; bölgedeki askeri baraj şantiyelerine, yol inşaatlarına saldırıların başlatılma emri verildiği ifade ediliyordu.

Bu metni ilk okuduğumda, onu okumuş ve benimle aynı endişeleri taşıyan konuştuğum kişilerle “nereden icap etti bu, ne anlama geliyor” diye kaygı içinde kalmıştık. Elbette ki o HPG sözcüleri, ateşkesi bozmalarının yüzlerce –çoğu da haklı görülebilecek– gerekçesinden söz edebilirlerdi ve ediyorlardı da. Sırf HDP’ye 2015 seçim kampanyası döneminde reva görülen davranışlar, tertip ve provokasyonlar bile yeterdi bunun için. Ama sorun tam da şu gelinen noktada; HDP tüm engellemelere rağmen seçimin tek galibi, aldığı oyun en az iki katı bir prestij ve sempati halesi ile donanmış; önde gelen yönetici ve kadrolarının siyasal olgunluğu ve üstün nitelikleri ile dikkati çekmiş; özellikle AKP ve Bay Erdoğan karşısında bariz bir moral üstünlük konumu sağlamışken; o gerekçelerle silahlı eylem başlatmanın hangi akla hizmet edebileceğidir.

Aynı soruyu PKK’nin tamamen silah bırakmamasının sorumluluğunu HDP’ye yüklemeye kalkışan AKP yetkililerine Selahattin Demirtaş’ın son derece haklı olarak doğru adresin Abdullah Öcalan olduğunu bir kez daha ifade eden sözlerine KCK eşbaşkanı Bese Hozat’ın verdiği öfkeli cevap nedeniyle de sorabiliriz.

Bese Hozat, özetle “silah bırakmak için Apo’yu adres göstermek büyük bir yanlıştır; bu yaklaşım son derece yanlış ve apolitiktir. AKP’nin oyununa gelmektir” diye buyurmuş.

Selahattin Demirtaş, defalarca AKP-HDP ve Öcalan arasındaki görüşmeler sonucunda PKK’nin silah bırakmasının koşullarını ve icrasını belirleyen bir mutabakata varıldığını ama AKP’nin –herhalde R.T. Erdoğan’ın zorlaması ile– bundan caydığı, Abdullah Öcalan’ın PKK’ye silah bırakma çağrısı yapabilmek için AKP hükümetinden beklediği, sözü verilmiş jest yapılmadığı için sessiz kaldığını ileri sürdü. AKP yetkilileri de –çok büyük ihtimalle ortada henüz açıklanmamış bir belge, kanıt olduğu için– bu iddiayı yalanlayamadılar.

Bu durumda Selahattin Demirtaş’ın AKP’ye “samimi iseniz Abdullah Öcalan’la yaptığınız mutabakatı işletin; ona söz verdiğiniz jesti, önkoşulu sağlayın o da çağrısını yapsın” demesi nasıl oluyor da “AKP’nin oyununa gelmek” oluyor? Anlamak gayet zor. Bunu demenin “son derece yanlış” olmasının hikmetini keşfetmek de öyle.

Ama burada benim üzerinde duracağım nokta Bese Hozat’ın Selahattin Demirtaş’ın bu tutumunu, yaklaşımını “apolitik” diye nitelemesi. Bunun gerekçesi, mantığı ne olabilir sorusu.

Kendi cevabımı kestirmeden ifade edeyim.

Kürtler, özellikle şu son çeyrek yüzyılın bölgedeki ve dünyadaki yaşanan olayları, gelişmeleri sonucunda bir halk/ulus ve bir siyasal özne/potansiyel olarak kimsenin ihmal edemeyeceği, mutlaka hesaba katılması gereken bir “güç”, bir “faktör” konumuna, düzeyine geldiler. Bu noktaya gelişte “Kürt faktörünü/gücünü” oluşturan PKK’den Barzani’ye, Goran hareketinden Sünni dindar-muhafazakâr Kürt hareketlerine kadar her siyasal odağın, Kürt isyanlarının ağır yükünü çeken, bedelini ödeyen yoksul Kürt köylülerinden, zuhur eden Kürt burjuvazisine, bu süreçte tarihsel bir bilinç yükselişi ve dönüşüm azmi gösteren Kürt kadınlarına kadar her toplumsal öznenin kendince payı var.

Kürt hareketi bütün bu bileşenleri ile şimdi tarihsel bir kavşakta, bir karar noktasındadır. Bu kararların tümü başlıca iki kategori altında toplanabilir. İlki –şu veya bu şekilde– bir Kürt ulus–devletinin inşasına odaklanmış olanlardır. Diğeri ise; –bölgenin bir eski statükonun kökten yıkılışı ve milli devletlerin açmaza sürüklenmesi hali ve deneyimi yaşadığından hareketle– bölgenin ulus-devletler ötesi –yeni– bir siyasal – toplumsal şekillenmeye yönelmesinin yollarını arayan –sosyalist “ruh”tan esinli– olanlardır.

Anlaşıldığı kadarıyla Kandil’den, PKK’nin silahlı güçleri adına konuşanlar ilk – ulus-devletçi– yaklaşımın mantığında düşünüyor ve davranıyorlar; HDP yönetimi ise ikinci yönelimi temsil etmeye uğraşıyor. Gayet ağır bedeller ödemiş, o bedeller adına konuşabilmenin meşruiyetine sahip “Kandil” ile çatışmanın özellikle Kürt halkının vicdanında bir vefasızlık olarak iz bırakmasından haklı olarak çekiniyor; ama kendi perspektifini sunduğu şu son aylar içinde gerek bütün Türkiye toplumunda, gerekse bölgenin derin acılar çekmekte olan halklarında ve ayrıca dünya ölçeğindeki eşitlik, özgürlük arayışındaki geniş çevrelerde yarattığı umut, edindiği destek ve prestijden cesaretle yoluna devam etmek istiyor.

O nedenle MHP’den AKP’ye muhafazakâr Türk milliyetçiliğinin, Aydınlık ve Sözcü gazetelerinden dillendirilen monden/laik Türk milliyetçiliğine ve onlara “koz” ürettiğine aldırmayan Kürt milliyetçiliğine kadar uzanan yelpazenin salvoları altında olması şaşırtıcı değil.

Ama eğer bu ağır saldırı, kuşatma altında HDP yalnız bırakılırsa, sadece şaşırmış olmayacağız. Onun üzerinden ödenecek gayet ağır bedellerin pasif seyircisi olmanın vebalini de üstlenmiş olacağız.

Mutlaka sakınmamız gereken de budur.

Ömer Laçiner – www. birikimdergisi.com

HDP’den, ters kelepçeli vatandaşları tehdit eden kamu görevlileri hakkında suç duyurusu

HDP Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu, sosyal medyada paylaşıldıktan sonra infial yaratan ve bazı yurttaşların yerde ters kelepçeli olarak yattığı sırada özel harekat polisi olduğu belirtilen bir kişinin “Ne yaptı lan size bu devlet? Türkün gücünü göreceksiniz” dediği videonun ortaya çıkmasının ardından, olay yerindeki tüm kamu personeli hakkında suç duyurusunda bulundu.

33

Suç duyurusu dilekçesinde, 5 Ağustos tarihinde Selahattin Eyyubi Havalimanı’nın kuzeyinde özel bir şantiyede özel harekatın 52 işçiyi göz altına aldığı, 8 Ağustos’ta ortaya çıkan videoda ise özel harekat polislerinin işçilere yere elleri ters kelepçeli bir vaziyette yatırılarak işkence yapıldığı belirtildi.

İşçilerin maruz bırakıldığı tavrın, Kürt yurttaşlara ve HDP’ye oy veren 6 milyonluk seçmene ‘Hepinizi tanıyoruz‘ mesajı verdiğini kaydedildiği suç duyurusu dilekçesinde, tüm kamu görevlilerin tespit edilerek haklarında kamu davası açılmasının zorunlu olduğu da vurgulandı.

 

(Diken)

 

Fikret Otyam, vasiyeti üzerine Hacıbektaş ilçesinde defnedilecek

Böbrek yetmezliği nedeniyle 89 yaşında hayatını kaybeden ressam ve gazeteci-yazar Fikret Otyam’ın cenazesi, 11 Ağustos Salı günü Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde bulunan “İz Bırakan Aydınlar Gömütlüğü”ne defnedilecek.

32

Hürriyet Gazetesi’nden Mert Özpamuk’un haberine göre Tedavi gördüğü hastanede böbrek yetmezliği nedeniyle hayatını kaybeden Otyam için ilk tören bugün saat 17.00’da Antalya Hacı Bektaş Veli Kültür Vakfını Cem Evi’nde gerçekleştirilecek. Buradaki törenin ardından sanatçının cenazesi Ankara’ya götürülecek ve 11 Ağustos Salı günü saat 12.30’da Çankaya Kültür Merkez’inde bir tören gerçekleştirilecek.

Otyam’ın vasiyeti üzerine cenazesi buradan karayolu ile Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesine getirilecek ve aynı gün akşam saat 17.00 Çilehane’de yapılacak törenin ardından İz Bırakan Aydınlar Gömütlüğü’ne defnedilecek.

Hacıbektaş ilçesindeki tören için hazırlıkların sürdüğünü kaydeden Hacıbektaş Belediye Başkanı Ali Rıza Selmanpakoğlu, “Gazeteciliğin, ressamlığın ve aydınlanmacılığın koca çınarı Fikret Otyam hakka yürüdü. Tüm ulusumuzun başı sağ olsun, ışıklar içinde kalsın” dedi.

(Hürriyet)

Türkiye Barış Meclisi’nden, “PKK, silahlı eylemlerine son vermeli” açıklaması

Türkiye Barış Meclisi, çatışma ortamının son bulması için PKK’nin zaman geçirmeden silahlı eylemlerine son vermesi, hükümetin de operasyonları durdurması gerektiğini belirtti.

TURKIYE BARIS MECLISI, BEYOGLU CEZAYIR RESTORANTTA COZUM SURECINE ILISKIN BIR BASIN TOPLANTISI DUZENLEDI.  ORTAK ACIKLAMAYI TURKIYE BARIS MECLISI SOZCUSU HAKAN TAHMAZ (SOL 3) OKUDU.  TURAN SARITEMUR, NURCAN KAYA, TATYOS BEBEK, HAKAN TAHMAZ, ZIYA HALIS. SEVGI INCE (SOLDAN SAGA)   FOTOGRAF: TANER YENER/ISTANBUL,(DHA)

Meclis, çatışma ortamını durdurmak için iki yıldır sürdürülen çatışmasızlık durumuna hızla dönmekten başka bir yol olmadığını belirterek taraflara seslendi:

* PKK zaman geçirmeden Türkiye sınırları içerisindeki silahlı eylemlerine son vermeli. Bu çatışmasızlığının gerçekleşmesi ilk önemli ve kıymetli adım olacak.

* Buna paralel olarak, hükümet,  PKK güçlerine yönelik askeri operasyonlarını durdurmalı.

* PKK lideri Abdullah Öcalan’a yönelik görüş yasağına son verilmeli; çatışmasızlığın barışa dönüşmesini sağlamaya dönük rolünü oynaması sağlanmalı. Çözüm Süreci’nin ilerlemesinin önündeki engeller kaldırılmalı; müzakere aşamasına geçilmesi için gerekli mekanizmalar oluşturulmalı.

* Taraflar, siyasal eleştirilerini yaparken veya görüşlerini açıklarken kesinlikle karşı tarafa yönelik nefret dili kullanmamalı.

 

(Bianet)

İskoçya Parlamentosu’ndan GDO’lu ekinlere yasak kararı

İskoçya Parlamentosu, Pazar günü (9 Ağustos) yaptığı açıklamada GDO’lu ürünlerin üretimine yasak getirme konusunda çalışmalar yaptıklarını belirtti.

Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO)'nun ingilizcesi Genetically Modified Organism (GMO)
Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO)’nun ingilizcesi Genetically Modified Organism (GMO)

Gaia Dergi’den Burak Avşar’ın reuters kaynaklı haberine göre İskoçya Tarım, Gıda ve Çevre Bakanı Richard Lochhead, Avrupa Birliği tarafından izin verilen GDO’lu ekinlerin kaldırılması için harekete geçeceklerini kaydetti.

İskoçya Tarım, Gıda ve Çevre Bakanı Richard Lochhead (Görsel: FG Insight)
İskoçya Tarım, Gıda ve Çevre Bakanı Richard Lochhead (Görsel: FG Insight)

Lochhead basına verdiği demeçte, “İskoçya, doğal güzellikleri ile tüm dünya tarafından bilinen bir ülke. GDO’lu ekinleri yasaklamak, gelecekteki temiz ve doğa dostu duruşumuzu sağlayacak. İskoç halkından GDO’lu ürünlere karşı ciddi bir talep bulunduğuna dair hiçbir kanıt yok. GDO’lu ekinlere izin vermenin İskoçya’nın doğa dostu tutumuna zararları olacağı konusunda endişe duyuyorum” dedi.

İskoçya Hükümeti’nin Pazar günü yaptığı açıklama GDO ile ilgili bilimsel araştırmalara bir yasak getirilip getirilmediği konusunda net değil ancak hükümet sözcüsü bu kafa karışıklığını, “GDO’ya ilişkin labarotuar çalışmaları aksamadan devam edecektir” diyerek giderdi.

Amerika ve Asya kıtasında her geçen gün daha da artan GDO’lu ekinler, Avrupa’yı ikiye bölmüş durumda. Bazı çevreci gruplar GDO’nun insan hayatı ve doğa üzerindeki olumsuz etkilerini sorgulayarak hükümetlerinin bir an önce yasak getirmesini talep ediyor. Üreticiler ise yaptıkları araştırmalarda ekinlerin herhangi bir probleme yol açmadığını söylüyor.

(Gaia Dergi, Reuters, Guardian)