Ana Sayfa Blog Sayfa 3435

Suriçi, kalbimin içi, yıktılar seni! – Nurcan Baysal

Nurcan Baysal’ın bu yazısı t24.com.tr sitesinden alındı

Diyarbakır

Bugün Suriçi’inde sokağa çıkma yasağının 175. günü. Sabah erken saatlerde telefonum çalıyor. Suriçi’nin bazı sokaklarının açıldığını haber veriyorlar. Gitmek ve gitmemek arasında kararsızım. Ruh halimin kaldırmayacağını düşünerek gitmemeye karar veriyorum.

Öğleden sonra bu sefer annem arıyor. 86 yaşındaki babamı evde tutamadığını, sokağa çıkma yasağının kaldırıldığı mahalledeki dükkanını görmeye gittiğini ve gözyaşları içinde olduğunu söylüyor. Sur’a gitmeye karar veriyorum.

Yoğurt Pazarı’nın biraz ilerisinde bir kürsüde çökmüş vaziyette babamı buluyorum. Onunla ilgilendikten sonra, açılan sokakları dolaşmaya başlıyorum.

Her yer yıkıntı, çöp, pislik halinde. Çocukluğumun geçtiği Yoğurt Pazarı’nın hemen köşesindeki 100 yıllık ağaç yok artık, ağacın gövdesi yıkıntıların arasında.

İlerliyorum. Yıkıntılar arasında dolaşan epey bir insan var. Yerlerde cam kırıkları. Dükkanların darabaları kırılmış, içlerinde bir şey kalmamış. Çocukken en çok sevdiğim köşede duraklıyorum. Dar sokaklardan baktığım gökyüzüne tekrar bakıyorum. 30 yıl önce bana umut veren, küçelerimize sızan ışıklar şimdi umutsuzluğumu arttırıyor.

İçlere doğru ilerledikçe kokular artıyor, birçok insan maskeyle dolaşıyor. Yanımdan geçen biri bana da maske vermek istiyor. Almıyorum. Tüm bu kokuları çekeyim içime, öyle çekeyim ki, memleketime yapılanları asla unutmayayım, bu zalimliği asla unutmayayım istiyorum.

Çöplerin arasında, mahalledeki 6 katlı binalardan birine giriyorum. Binadaki tüm dairelerin kapıları kırılmış. Ev sahipleri gelmiş, toparlamaya çalışıyorlar. Kadınlardan biriyle konuşuyorum. “Toparlamıyoruz, toparlayacak bir şey kalmamış, sadece bazı önemli evraklar resimleri arıyoruz, birkaç kıymetli şeyi” diyor. Başka bir dairedeki kadın “Biz yasak olunca cezaevine taşındık, ama sonuçta burası evimizdir, bir gün toparlanırsa elbette geri döneriz, ama umudumuz yok” diyor. Evlerinde kamera ve birkaç değerli eşya çalınmış, onun dışındaki her şey yıkık dökük.

Binanın içi çöplük halinde. Kokular gittikçe ağırlaşıyor. Başka bir dairede geçmiş olsun dediğim yaşlı kadın “bu geçer mi kızım” diyor. “Buralar artık düzelmez, yaşantımızı yıktılar, evime son kez bakmaya geldim.”

Binanın içi boş konserve kutusu dolu. Dama çıkıyoruz. Yerde kum torbaları ve boş kovanlar var. Dam kalabalık. Onlarca insan yasağın devam ettiği mahallelerde yaşanan tahribatı görmek için dama çıkmış. Dört Ayaklı Minare’nin arka kısmı neredeyse yok olmuş, dümdüz. Hasırlı, Hançepek gibi devasa mahallelerden geriye çok az şey kalmış. Hançepek yani halkın içindeki adıyla Gavur mahallesi boş bir araziye dönmüş. Gözümü kapıyorum, eski halini hatırlamaya çalışıyorum. Sık sık avlusunda kahvaltı yaptığım Ermeni kilisesine bakıyorum, ne büyük umutlarla yapılmıştı restorasyonu. Karşımdaki Hacı Hamit Cami tam bir harabe halinde. Manzara Kobane’yi aratmıyor. Yeşil bir iş makinesi caminin yanında duruyor.

Damda uzaktaki evlerine bakıp sessizce ağlayanlar var, gördüğü manzara karşısında ayakta durmakta zorlanan insanlar var. Kurşun Cami minaresine koca bir Türk bayrağı asılmış. 5000 yıllık Suriçi yanık yıkık.  Sadece bir yıl önce dolaştığım sokaklar mı bunlar! Sadece bir yıl önce, çocuklarla sek sek oynadığımız küçeler mi bunlar! Her gelen misafirimizi övgüyle, gururla götürdüğümüz Suriçimiz mi bu! Bir devlet nasıl pervazsızca bir şehri böylesine yakar yıkar!

Binadan hızla iniyorum. O sırada çöpleri karıştıran çocuklar görüyorum. Patlamamış mühimmat olabileceğini söyleyip onları uyarıyorum. Yabancı cisimlere ellemeyin diyorum. “Zaten az önce bir patlama oldu abla” diyor. Evlerinden kurtarabildikleri birkaç eşyayı el arabası ile taşımaya çalışan insanlara bakıyorum. Yere saçılmış kitaplar var. Birini elime alıyorum. Üniversite hazırlık kitaplarıymış. Hangi gencindi bunlar, ne düşünüyordu bir yıl önce, hangi okuldu hayali, acaba şimdi nerede, yaşıyor mu? Kitapların yanında bir resim defteri, solmuş resimler…

İlerliyorum. Evlerin üzerine yeşil çarpılar konulmuş. Mahalleli bunların “bu ev kontrol edildi” anlamında özel timler tarafından konulduğunu söylüyor. Başka biri bu çarpıların tarihi olmayan yapılara konulduğunu belirtiyor.

Bugün açılan sokaklar yasağın olduğu alanın çok küçük bir parçası, asıl yıkımın, büyük yıkımın olduğu yerler değil. Buna rağmen insanlar evlerini bulmakta güçlük çekiyorlar.

Birkaç yüz metre ötede Dicle-Fırat Kültür Merkezi’nde ise hâlâ cenazelerini alamayan aileler var. Rozerin Çukur, Ramazan Öğüt, Hakan Aslan’ın cenazeleri hala ailelerine verilmedi. Avludaki ilan panosunda “Yaşamlarına saygı duymadınız, naaşlarına saygı duyun” yazıyor. Cenazeleri aylarca yerde kalan gençlerin  merkezin avlusunda asılı resimlerine bakamıyorum artık. Anneleriyle konuşamıyorum artık. Hiçbir şey yapamıyorum artık!

Sadece haykırmak istiyorum: Suriçi, kalbimin içi, yıktılar seni!

40 Nurcan BaysalNurcan Baysal – t24.com.tr

2. Mersin Onur Haftası’nın programı açıklandı

Bu yılki ana temasını, “Muamma” olarak belirleyen 2. Mersin Onur Haftası’nın programı açıklandı.

25

30 Mayıs’ta “Muammalı Çok Hummalı” sergi açılışıyla başlayacak hafta bir hafta dolu dolu geçecek etkinliklerin ardından 5 Haziran’da Mersin Onur Yürüyüşü ile tamamlanacak.

24

Hafta boyunca kimlik, kavram ve güzellik muammaları çeşitli atölyelerle masaya yatırılacak. #direnayol ve Bu İkiliye Dikkat filmleri izleyiciyle buluşacak. Homofobi ve transfobiye karşı futbol maçı, ritim atölyesi, yerel örgütler paneli, güvenlik atölyesi ve sivil toplum forumu haftanın diğer etkinlikleri arasında.

Bir hafta boyunca Mersin’i gökkuşağına boyayacak etkinliklerin tamamına Mersin Onur Haftası sayfasından ulaşabilirsiniz.

 

(Kaos GL)

 

 

Volkan Demirel’den Somalı madencilere destek

Fenerbahçe Futbol Takımını’nın kalecisi Volkan Demirel, Somalı madencilerin 940 bin TL’yi bulan borcunun büyük bir kısmını ödedi.

22

Soma’da 13 Mayıs 2014’te en az 301 madencinin hayatını kaybetmesi sonrası kredi kartı borçları ailelerinin üzerine kalmıştı.

23Madenci ailelerinin ödeyemediği bu borcun toplam tutarı 940 bin TL’yi bulurken Fenerbahçe kalecisi Volkan Demirel ve eşi Zeynep Demirel 940 bin liralık borcun büyük kısmını ödedi.

CNN Türk’te yer alan habere göre, paranın bir bölümü de diğer Fenerbahçeli futbolculardan toplanıp borç kapatıldı.

Demirel, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada Soma’lı maden işçilerinin ailelerine yaptıkları desteği kabul ederken bu yardımların haber olmasından rahatsızlık duyduğunu belirtti.

(Cnn Türk, Haber Sol)

Bursa’da halkın dediği oldu: DOSAB termik santrali’ne mahkemeden ret!

Bursa 2.İdare Mahkemesi DOSAB Kömürlü Termik Santrali hakkında son sözünü söyledi ve ÇED raporunu iptal etti.

20

Bursa’da, Demirtaş Organize Sanayi Bölgesi’nde (DOSAB) kurulmak istenen ve yaşam alanı savunucularının karşı çıktığı Kömürlü Termik Santral Projesi’ne verilen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporuna Bursa 2. İdare Mahkemesi iptal kararı verdi.

21

DOSAB Termik Santraline Hayır Platformu‘nun 2,5 yıldır sürdürdüğü hukuk mücadelesi sonucunda elede edilen bu başarının ardından Bursa halkı bugün (24 Mayıs) saat 19’da Heykel’de bir basın açıklaması yapacak ardından ise Kent Müzesi önünde kazanımlarını kutlayacak.

 

(Sendika.org, Yeşil Gazete)

 

Bir zamanlar Halep’te: Acı Halep biberi

Nancy Harmon Jenkins tarafından Art of Eating‘de yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Yaren Köse‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

Daha önce Halep’e iki defa gittim ve üzülerek fark ediyorum ki, tüm Orta Doğu’nun en eski ve cazibeli şehirlerinden birini muhtemelen bir daha ziyaret edemeyeceğim. Hayranları, Halep’in dünya üzerinde kesintisiz insan yerleşimi bulunan en eski şehir olduğunu söylerdi. Belki biraz iddialı- Şam da aynı unvanı talep ediyor- ancak gerçeğe oldukça yakın bir sav.

İlk seferim 1970’lerin başında, antika aramak içindi. İkinci sefer ise 2000 yılında, yemeğin, bilhassa ABD’de hem şeflerin hem de evlerin mutfağında popülerleşen Halep biberinin; bölge tatlarını yakalamak için çok önemli olan bu malzemenin peşinden gittim. Halep’de Flayflee halabiye denilen, şehrin adıyla anılır Halep biberi.

aleppo

Acı ve kekremsi ya da hafif ve tatlı olsun, dünya üzerindeki çoğu biber gibi Halep biberi de Capsicum annuum türüne ait. Capsicum annuum, ıslah edilmiş biber türlerinin neredeyse hepsini kapsamakta. (İstisnalar Tabasco biberi C. frutescens ve Habareno biberi veya Scotch Bonnet denilen C. chinense) Halep biberleri diğerlerinden çeşnisiyle ayrılıyor. Cüretkar bir tatlılık, ılık, ağız dolusu biber tadı, mayalanmanın hafif kekremsi izi ve biraz geriden gelen ama hiçbir zaman baskın olmayan bir acı. Scoville acılık ölçeğinde ancak 10.000 birimde kalıyor. Yani Jalapeño biberi hafifliğinde ve 300.000 birime hatta üzerine çıkabilen ”Scotch Bonnet’’nin epeyce gerisinde. Bugün evde Halep biberini her çeşit yemekte kullanıyorum; kahvaltılık omletlerden fasulye çorbasına ve elbette son dokunuş için önemli bir rol oynadığı çoğu Orta Doğu tabağında. Öyle görünüyor ki, özellikle internetten, ‘’gurme’’ ve bulunması zor gıda sitelerinden kolayca edinilebiliyor. Bu da şu soruyu sormama sebep oluyor, Halep’i de yerle bir eden korkunç savaş Suriye’de devam ederken bu Halep biberi nereden geliyor?

Kasım 2000’de şehri ziyaret ettiğimde, geçmişte de yaptığım gibi, geçen yüzyılın sonlarında Ermeni bir aile tarafından kurulan efsanevi Baron Hotel’de kaldım. O zamanlar bu geniş topraklar hızla çözülmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’na ait idi ve Beyrut, Bağdat ve Kudüs’den çıkıp kuzeyde İstanbul’a uzanan yollarda, seyyahlar için Halep önemli bir duraktı. The Baron, Agatha Christie ve T.E.Lawrence’in müdavimleri arasında olduğu şaşaalı günlere nazaran fark edilir derecede köhnemişti. Otel, tıpkı dökülmekte olan eski şehir gibi, sönmüş bir görkemin tozlu anıtı haline gelmişti. Halep Suriye’nin ikinci şehri idi, büyük bir cazibesi, harika yemekleri, uzun bir geçmişi ve bazen de yürek burkan sahneleri vardı- solgun yanakları kömüre bulanmış, karanlık orta çağ işliklerinin kömür artığı yığınlarında çalışan, Halep’in en az biberleri kadar meşhur olan kalaylanmış bakır tepsileri ve kaplarını yapmak için çekiç sallayan küçük çocuklar gibi.

18

Baskıcı Assad ailesi rejimine rağmen (Beşar Esad babasının birkaç ay önceki ölümünden sonra henüz devralmıştı hükümeti) Suriye’de hayat gayet barışçıldı. Sunni ve Alevi müslümanlar, Ortodoks, Katolik ve Maruni hıristiyanlar, Yahudiler, Ermeniler, Kürtler ve Halep’in güzel büyük malikanelerini restore ederek butik otel ve restoranlar açıp yabancı turistleri çekmek isteyen birkaç cesur Almandan oluşan karışık etnik ve dini gruplara sahipti. Belki bugün inanması güç gelecek ama, fakir ve geri kalmış Suriye’de çoğu kişi sıkıntılara rağmen beraber ve dostça yaşıyordu. (Ziyaretim sırasında bir Katolik şapelinde gerçekleşen Rum Ortodoks vaftiz törenine davet edildim. İki tarafın da psikoposluklarının onayını gerektiren garip bir durumdu. Bebek duruma uygun biçimde ağlamaya başlayınca, yanımda oturan teyzesi, dirseğiyle beni dürtükledi ve esrarengiz biçimde fısıldadı: ‘’Suriye için bir Hristiyan daha.’’)

Tüm bu insanları birbirine bağlayan bir unsur da yemekti: Kuzey batı Suriye’den Türkiye’nin güneydoğusuna yani Halep’ten Gaziantep ve civarına uzanan kültürü zengin bir bölgenin sağlam mutfağı. (Orta Doğu’nun diğer bölgelerinde olduğu gibi burada da insan 1.Dünya Savaşı’ndan sonra dayatılan sınırların kültür, dil ve geleneklerin gerçeğini ne derece yansıtmadığını hemen anlayabiliyor.) Elbette ki yemeği hazırlamanın Yahudi, Müslüman, Rum ve Ermeni biçimleri vardı ancak bu kapsayıcı mutfağın en önemli özelliklerinden biri biberin yaygın kullanımıydı; çoklukla kurutulmuş ve pul olmuş ama aynı zamanda katı, hoş ve yoğun kokulu salça olarak da. Halep’de gördüğüm, tattığım ve kokladıklarımdan bazıları şunlar:

Muhammarada, neredeyse her masaya gelen ve üçgen pideler ile servis edilen koyu kiremit rengi bu mezede, karışıma öğütülmüş ceviz, hem kuru hem taze biber ve yine çok yaygın kullanılan nar ekşisi dibsl roumann eklenerek;
Yine bir meze gibi servis edilen tuzlu yeşil zeytinler, kesilmiş karışık çiğ sebzeler, nar ekşisi ve bir tutam kuru kırmızı biberin olduğu ferahlatıcı bir salatada;
Köfte halinde yoğurulan ve kızartılan favori sokak yemeği falafelin püresini canlandırırken;
Müslümanların dinlenme günü olan cumaları Halep’in labirenti andıran çarşısında, açık hava restoranlarında sunulan ve ısıtılmış pidenin üzerine biraz yoğurt ve et, fasulye ya da sebzeden oluşan, Fatteh denilen güveci süslemek için-ezilmiş Halep biberi ve taze nane, sıcak zeytinyağı veya tereyağında karıştırılarak üzerine dökülür ve masaya gönderilir.
Lahm ajeen (Lahmacun)’un üzerindeki et karışımının önemli bir baharatı olarak, ya da Ermeni pizzası denilen şeklinde, küçük hamur yuvarlakları üzerine kıyma, biber ve çam fıstığı ile;
Halep’in en meşhur ve en eski bakla güveci satıcısı Abu Abdo’da, mütevazi bakla tabağına eklenen bir parça parlak biber ezmesi olarak. (‘’Evet, Abu Abdo odur,’’ diye açıkladı Suriyeli ev sahibim, fool adı verilen yoğun bakla çorbasını dumanı tüten tabaklarda aç bir adam ve oğlan çocuğu kalabalığına dağıtmakta olan yaşlıca adamı işaret ederek. ‘’Ama onun babası da Abu Abdo idi ve dedesi de. Belki de gerçekte adları Abu Abdo değildi ama onlara hep öyle seslenildi.’’)

Kasım biber mevsimidir, kırmızı biberin hasadı bitmiştir ve uzun kurutma ve işleme işi başlamıştır. Kasım’da tıpkı Santa Fe’de olduğu gibi tüm şehir ılık sonbahar esintisinin taşıdığı kuruyan ve fırınlanan biberlerin çekici kokusuyla doluydu. Tüm bu aroma ve tadımlardan sonra, kaynağı bulmam gerekiyordu. Zamanını Baron Otel’in avlusunda müşteri bekleyerek ve Aziza adını verdiği 1952 model Studebaker Sedanını parlatmakla geçiren güleryüzlü, bilgili bir şoför olan Walid, beni Rafi Poladyan’a, aileleri Türkiye’de zulümden kaçarak Suriye’ye sığınan ve üç ya da daha fazla nesildir Halep’te yaşayan birçok Ermeni’den birine götürdü. (Konuştuğum birçok Suriyeli ahçı acı kırmızı biberin Ermeni katkısı olarak yerel mutfağa girdiğini söyledi.)

Poladyanlar Souq Astar al-Harami’de, şehrin kuzey bölgesinde, derme çatma ve neredeyse çökecek gibi gözüken üç katlı ahşap bir binada yaşıyorlardı. Zemin katta ise adeta şehrin yarısı için kırmızı biber salçası yapıyorlardı. Kullandıkları biberler uzun ve kıvrıktı. Rafi bunların şehri çevreleyen tepelerde, gizli vadilerdeki arazilerde yetiştirildiğini söyledi. Kitabım The Essential Mediterranean’da süreci şöyle tarif ettim:

Olgun kırmızı biberler toplanır, açılır ve göbeği ile eğer acı istemiyorsanız çekirdekleri alınır. İkiye bölünmüş biberler çatıya yatırılır ve neredeyse kuruyuncaya kadar güçlü sonbahar güneşi altında bekletilir ve çuvallarda mahalle pazarına getirilir. Burada kurumlu ve gürbüz bir genç adam tehlikeli derecede aşınmış bir teli, 1930’ların orjinal Kitchen Aid öğütücüsüne benzeyen -ve büyük ihtimal öyle olan- bir zamanlar beyaz ama nesiller boyu öğüttüğü kırmızı biberlerle pas rengine dönmüş antika bir elektrikli öğütücüyü çalıştırır. Böylece biberleri sokakta, dükkanın önünde öğütmeye başlar ve havada pembe tozlar uçuşur.

Bu noktaya kadar, bununla Meksika ya da New Mexico’dan gelen öğütülmüş kırmızı biberi arasında herhangi bir fark olmadığını düşüncesi makul karşılanabilir. Ancak bir sonraki adım önemli olan farkı yaratıyor: kabaca öğütülen biberler çok az zeytinyağı ve makul ölçüde tuzla karıştırılarak yeniden kurutulmak üzere güneşli bir çatıya yatırılıyor. Bu defa renk derinleşip koyulaşıyor. İyice kurumuş olan biberler Poladyanların atölyesine getirilerek dibsl flayflay yani salça olmak üzere tekrar öğütülüyor. Yağ ve tuzun önemi büyük; hem salça yapımında hem de Rafi’nin çuvallarda saklayıp 100 gramlık sattığı pul biberlerde. Mayalanmanın hoş kokusu, kalite açısından çok önemli olan hafif mayalı, şarabi aroma tuzdan geliyor. O zaman konuştuğum Amerikalı ithalatçıya göre tuz, nemin tutulmasını sağlayarak mayalanmayı kolaylaştırıyor.

Şimdi hepsi gitti; Abu Abdo gitti, Baron Hotel ve Ermeni sahipleri gitti. Halep’in çarşıları dört yıl önceki korkunç çatışmada yerle bir oldu ve şehrin kendisi de Suriye ordusu, muhalifler, Rus savaş uçakları ve bazen de kentin kuzeydoğusunda geniş bir bölgeyi işgal etmiş olan IŞİD ya da Daeş’in kurşunları, roketleri ve bombaları altında parçalanmakta.
Tüm bunlarla karşılaştırınca belki de Halep biberinin kayboluşuna kederlenmek saçma ve fazla kendine dönük gözükebilir. Öyle umuyorum ki Rafi Poladyan ve ailesi şehirlerinin ve yaşam tarzlarının üzerine çöken kabustan kaçmayı başarmışlardır. Dünyanın daha az hırpalanmış bir yerinde güvende olduklarını ve belki de hala biber kurutup salça yaptıklarını umuyorum.

Peki şimdi Halep biberine ne oldu? ‘Halep usulü’ ya da ‘Halep’e has’ gibi sıfat ve cümlelere rağmen, en basit tabirle, artık gerçek Halep biberi kalmadı.

Yakın tarihli bir National Geographic blog yazısı Washington DC bölgesinden bir şefin Halep biberi tohumlarından biber yetiştirme girişiminde bulunduğunu yazdı. Ancak biber yetiştirmiş herkesin bildiği gibi ne çeşit olursa olsun biberler botanik açıdan güvenilemez çeşitlerdir ve türler aralarında serbestçe melezleşirler. Bizim, toprağın ürünlerini getirip iştahlı bir gurme güruhuna yetiştirmekteki Amerikan sabırsızlığımıza rağmen bir bitkinin, bir ağacın, bir sarmaşığın tohumunun taşıdığı bilgi ne kadar güçlü olursa olsun sadece o bilginin ürünü olmadığını anlamamız önemli. Son kertede niteliğin çoğu iklime, yetiştirme biçimine, işleme tekniklerine ve diğer değişkenlere bağlı. Örneğin, Fransa ile İspanya sınırındaki Bask bölgesinin Espelette biberlerinden aldığım tohumları benzer şekilde kuru, dağlık, ince topraklı Tuscany bölgesinde yetiştirdim. Kendi hoş acılıklarının yakıcı ve tipik Tuscan acısına dönüştüğünü gördüm. Aynı şekilde, Halep’e has türün çekirdeklerinden alıp Kaliforniya, New Mexico ya da Virjinya banliyölerine ekerseniz çıkan biber çok lezzetli ya da lezzetsiz olabilir ancak kesinlikle Halep biberi olmayacaktır. Avrupalıların PDO (Koruma altına alınmış köken/mahreç) ile tanımlamaya ve kontrol etmeye çalıştıkları ayrım tam da bu. (Aynı Espelette biberi, Piment d’Espelette bu işarete sahip)

Görsel: penzeys.com
Görsel: penzeys.com

Yani, üzülerek Halep biberi düşüncesini bırakıyorum. Neyse ki oldukça kabul edilebilir bir seçenek daha var. Daha önce söylediğim gibi, Halep Türkiye’ye uzanan bir mutfak kültürü bölgesinin güney ucunu temsil ediyor. Halep’in 122 kilometre kuzeyinde ise bölgede biberleri ile aynı derecede tanınan Gaziantep yer alıyor. (Ve yemekleriyle de: Bir Türk’e en iyi yemeğin nerede olduğunu sorun. Önce annemin masasında diyecektir, sonra da Gaziantep’te.) Orada kırmızı biberler Halep’tekine benzer şekilde işlem görür ve her ne kadar Halep’in iyi ahçıları Antep biberine burun kıvırsalar da, Gaziantepliler onlara Halep biberini sorduğumda oldukça şaşırdılar: ‘’Neden birinin umurunda olsun ki?’’

Öyle sanıyorum ki bugün ABD pazarında bulunan Halep biberlerinin çoğu aslında Antep biberi, ancak bunu doğrulama şansım olmadı. Bazı ithalatçılar sadece ‘’Evet, artık Türkiye’den almam gerekiyor. Ama aynı şey.’’ diyor. Muhtemelen Antep.

Bilinmeye değer, lezzeti Halep veya Antep biberinden az ama etkili şekilde ayrılan iki Türk biberi daha var. Gaziantep’in doğusunda kalan Şanlıurfa’dan gelen Urfa biberi ve batısında kalan Kahramanmaraş’tan gelen Maraş biberi. Bu üç şehir de Türkiye’nin doğusundan, yani biber merkezinden geliyor. Urfa biberleri farklı şekilde işlendikleri için özellikle ilgi çekici. Türk arkadaşım Tuba Şatana’nın İstanbul’da bir pazarda gezerken anlattığına göre; isot da denilen Urfa biberi, daha uzun süre mayalanıyor. Tuba şöyle açıkladı: Biberler birkaç gün güneşte kurutulur, sonra büyük plastik poşetlere konularak terlemesi sağlanır. Poşetler her gün değiştirilir ve biberler gitgide koyu mor-siyahi bir renk alır. Kuruyunca dövülerek pul haline getirilir. Bu birbirini izleyen terletme ve kurutma işlemi oldukça mayalı, meyvemsi ve şarabi bir lezzeti ortaya çıkarıyor. Koyu rengiyle beraber bu lezzet Urfa biberini diğerlerinden ayıran şey. Maraş biberleri ise benim hafızamda kalan Halep biberine daha çok benziyor. Canlı, güneşli lezzeti, az bir mayalanma izi ve tartışmasız bir biber tadı.

Bu isimle ararsanız, Antep biberini bulmak kolay değil. (Ticarette Halep biberi olarak geçenlerin çoğunun Gaziantep’den geliyor olması ihtimaline rağmen) Ancak Maraş ve Urfa birçok güvenilir noktada satılıyor. Hepsi de -Antep, Maraş veya Urfa- güçlü lezzeti olan ama fazlasıyla acı olmayan, her tabağa özel bir ton eklemesi mümkün olan, alıştığımız Meksika ya da Asya biberlerinden çok farklı olan baharatlar. İlk seferde kahvaltılık yumurtanın üzerine bir tutam koymak gibi basit bir tabakla başlamanızı öneririm. Sonra besleyici bir kuru fasulye ya da farklı bir fasulye çeşidi çorbasında deneyin. Birkaç yemek kaşığı tereyağını bir tavada eritin ve bir yemek kaşığı dövülmüş biberi ekleyip yanmaması için hemen ateşten alırken karıştırın. Masaya göndermeden hemen önce çorbanın üzerine dökün. Kısa zamanda kendinizi, bu tadı mutfak dağarcığınıza katmak için farklı yollar ararken bulacaksınız.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Nancy Harmon Jenkins

Yeşil Gazete için çeviri: Yaren Köse

(Yeşil Gazete, Art of Eating)

Ot öldürücü glifosat sorununda bilinmesi gerekenler – Bülent Şık

Bülent Şık’ın bu yazısı Bianet.org sitesinden alındı

tarımsal zehirGeçen hafta Dünya Sağlık Örgütü ile Dünya Tarım Örgütü Uzmanlarınca kaleme alınan glifosat raporu ile geçen yıl Uluslararası Kanser Ajansı tarafından açıklanan glifosat (ot öldürücü tarım kimyasallarından biri) raporu arasındaki farklılıklar tartışmalara yol açtı. Bu tip tartışmaların artık işlevsiz olduğu ve zararın büyümesinden başka bir şeye de yol açmadığını düşünüyorum.

Bu düşüncemi çok yakın bir geçmişte yaşanan benzeri bir tartışma üzerinden, “Atrazin” tartışması üzerinden açıklamaya çalışacağım iki rapor arasındaki görüş farklılığına dayanak oluşturan “gıdalar yoluyla ne kadar glifosata maruz kaldığımız” konusunda dile getirilmeyen noktaları da yardımcı kimyasallar meselesi üzerinden anlatmaya çalışacağım.

Glifosat tartışması

500-219Geçen yıl Glifosat konusunda açıklama yapan Uluslararası Kanser Araştırma Kurumu (IARC) bir rapor yayınlayarak glifosatın da içinde bulunduğu bazı tarım ilaçlarını “muhtemel kanserojen” olarak sınıflandırmıştı. IARC Dünya Sağlık Örgütü’nün bir kuruluşu. Kanser hakkında araştırma ve bilimsel stratejiler geliştiren en üst kurum denilebilir ve yaptığı bu açıklama sonrası Glifosat üreticisi Monsanto firması tarafından da ağır eleştirilere tabi tutulmuştu.

Geçen hafta Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) uzmanlarının katkısıyla hazırlanan yeni bir değerlendirme raporunda ise “glifosat kalıntısı barındıran gıda ürünlerinin yüksek ihtimalle kanserojen olmadığı” ifade edildi. Raporun geçen yıl IARC tarafından yapılan açıklama ile çelişki içermediği belirtilse de kamuoyu nezdinde bu konunun epeyi kafa karıştırdığı kesin.

IARC’ın glifosatın aşırı dozda alımını araştırarak bir sonuca vardığı, DSÖ’nün son raporunda ise glifosatın gıda ürünleriyle birlikte sınırlı ya da daha az bir dozda alınmasının söz konusu olduğu ve gıdalar yoluyla glifosata ne kadar maruz kaldığımız dikkate alınarak bir değerlendirme yapıldığı vurgulandı. Avrupa Birliği glifosat kullanımı konusunda bu günlerde bir karar verecek. Geçen hafta yapılan bu açıklamanın bu kararı etkilemeye dönük olup olmadığını bilmiyoruz ama klişe bir ifadeyle “zamanlama manidar.”

Kısa hatırlatma

Dünyada glifosat kullanımı 1995 yılında 56 bin ton iken, 2014 yılında 15 katı artış göstererek 826 bin tona çıktı. Benzeri bir artış bizim ülkemizde de yaşandı. Son 15 yıl içinde ülkemiz tarımında glifosat kullanımı en az 8-9 kat artış göstererek 4-5 bin ton civarına yaklaştı.

Dünya tarımındaki artışın en önemli nedeni genetiği değiştirilmiş (GDO) mısır veya soya gibi bitkilerin tarımında glifosat kullanımının zorunlu olması; ya da glifosat kullanmadan GDO’lu bitki tarımı yapmanın olanaksız olması. Ancak glifosat GDO tarımı yapılmayan ülkelerde de en çok kullanılan ot öldürücü tarım zehirlerinin başında gelmekte. Bunun en önemli nedeni ise daha az zehirli ya da daha güvenilir olduğu iddiası ile geçmişte ot öldürücü olarak kullanılan bazı tarım kimyasallarının yerini almış olması. Bu yer değişimi sürecini “Atrazin” üzerinden anlatmak açıklayıcı olacak.

Atrazinden glifosata ne değişti?

Glifosat piyasaya ilk sürüldüğü yıllarda görece az kullanılıyordu; örneğin 1970’li yılların başında piyasada ot öldürücü olarak kullanılan atrazin gibi çok etkili bir tarım zehri vardı. Ancak zaman içinde çeşitli bilimsel çalışmalarda atrazinin yeraltı sularında uzun süre toksik etkisini yitirmeyen kalıntı bıraktığına, içme sularına karıştığına, sulak alanlarda yaşayan canlılara zarar verdiğine ilişkin bulguların elde edilmesi ve bunlara hormonal sistem bozucu ve karsinojen bir kimyasal olabileceğine dair bulguların da eklenmesiyle durum glifosat lehine değişti.

Bu süreç zarfında glifosat kullanımı kararlı bir artış gösterdi. Nihayetinde 2004 yılında Avrupa Birliği ülkelerinde atrazin kullanımı yasaklandı. Bizim ülkemizde ise 2011 yılına kadar atrazin kullanımı devam etti.

Atrazin konusu da çok tartışılmıştı

Geçtiğimiz 30-40 yıl boyunca aynı glifosat gibi atrazinin zararları konusunda da akademik kurumlar ile kamu ve çevre sağlığı ile ilgili kurumlarda ciddi akademik tartışmalar yaşanmıştır. Sonuçta atrazin kullanımı çeşitli ülkelerde yasaklandı. Ama on yıllar boyunca atrazin kullanımı sonucu açığa çıkan sağlık zararlarının ne boyutta olduğu ya da gerek insan ve gerekse doğada yaşayan diğer canlıların bundan ne ölçüde etkilendiği ile ilgili doğru düzgün bir veri yok. Zarar gören gördüğüyle kaldı.

Atrazin için yapılan tartışmaların aynısı şu an glifosat için yapılıyor. Glifosatta yerini daha güvenilir olduğu iddia edilen bir tarım kimyasalına bırakacak önünde sonunda. Toksik kimyasallar bahsinde sistem böyle işliyor: Bir toksik kimyasalın yasaklanması kararı verildiğinde güvenlik testlerinden geçtiği iddia edilen yeni bir kimyasal çoktan piyasaya sunulmuş oluyor. Durumu berraklaştıracak basit soru şu: Aynı güvenlik testlerinden atrazin de, glifosat da… geçmemiş miydi?

Glifosat kullanımı yasaklanmalı. Ancak meselenin kansere neden olan bir toksik kimyasal maddenin yasaklanmasını sağlamaya çalışmakla sınırlı kalmadığını anlamak önemli.

Temel mesele güvenilir kimyasallar bulmak değil
Temel mesele hangi kimyasal maddenin daha güvenilir olduğu değil.

Temel mesele, Dünya Sağlık Örgütü de dâhil bu konuda karar verici, norm oluşturucu kurumların verdikleri kararlarda bilimsel bilgi oluşturma sürecinin ayrılmaz bir parçası olan “belirsizliğin” piyasa sürecinin “sağlıklı” işlemesi lehine kullanılması; şüphelerin dikkate alınmaması, ihtiyat ilkesinin terk edilmesi.

Aynı kurumlar birkaç yıl sonra yeniden ve muhtemelen aynı uzmanlarla “elde edilen yeni bilimsel bulgular ışığında” glifosatın derhal yasaklanması gerektiğine dair bir karar verdiklerinde ne olacak? Geçmişte yaşanan pek çok olumsuz-gecikmiş örnek olduğu dikkate alındığında bu durumun saçmalığı hiç göze batmaz mı?

Temel mesele, neden zehirli kimyasal maddeler kullanarak tarımsal üretim yaptığımız meselesi. Buna neden mahkum olduğumuz, hangi alternatiflerin baskılandığı, göz ardı edildiği, insan ve çevre sağlığı açısından bir zarar ortaya çıktığında ise bu zararın neden yıllar boyunca zehirli kimyasal maddeyi üreten şirketler tarafından değil de toplumun bütünü tarafından üstlenildiği meselesi.

Şimdi de iki rapor arasındaki farkı oluşturan gıdalarla glifosata maruz kalma noktasına bakalım.

Gıdalar yoluyla bünyemize glifosat alıyor muyuz?

2013 yılında Avrupa Birliği üyesi 18 ülkede insanların gıdalar yoluyla bünyelerine glifosat alıp almadıkları araştırıldı. Çalışma sonucunda analiz edilen kişilerin yüzde 44’ünün idrarlarında glifosat bulundu. Bu bulgu, yenilen-içilen gıdaların glifosat içerdiği ve bu glifosatı da beslenme yoluyla vücudumuza aldığımız anlamına geliyor.

Gıdalar yoluyla glifosata maruz kaldığımız açık, buradaki belirsizlik noktası uzun vadede bunun ne gibi sağlık sorunlarına yol açacağı hakkında net bir fikrimizin olmaması. Dahası, ülkeler bazında yeme içme alışkanlıklarındaki farklılıklar, yaş, cinsiyet, genetik yapı, kişi de başka hastalıkların varlığı, glifosatın yanında başka toksik kimyasalların da var olup olmadığı gibi çeşitli faktörlere bağlı olarak bir kimyasal maddenin insan vücudunda göstereceği etki de farklı olacaktır. Bu farklılık toksik kimyasalların yol açacağı sağlık sorunlarının neler olacağını bilme konusunda temel düzeyde bir belirsizlik olduğu anlamına gelir.

Her şey bir yana glifosat kullanımının yıldan yıla artıyor olması bile çevresel bir kirletici olarak miktarının da yıldan yıla arttığı anlamına gelir ki bu bile başlı başına bir sorun olarak görülmelidir. Neden bir sorun olarak görülmeli bunu tek bir örnek vererek açıklamaya çalışacağım.

Glifosat içeren RoundUp başka hangi zehirleri içeriyo?

Gerek IARC ve gerekse FAO ve WHO uzmanlar komitesinin yaptığı değerlendirmeler etken madde baz alınarak yapılıyor. Yani sadece glifosat üzerinden tartışma yürüyor.

Oysa piyasada satılan ve Glifosat içeren ticari ürünlerin içinde başka toksik kimyasal maddeler de var. Bunların başında “alkil fenol etoksilatlar” geliyor.

Alkil fenol etoksilatların hormonal sistem bozucu oldukları ve çeşitli sağlık sorunlarına yol açtığını belirten pek çok akademik çalışma var.

Kritik konu “gıdalarda glifosat kalıntısı var mı?” diye araştırma yapılırken aynı gıda maddesi içinde “alkil fenol etoksilat kalıntısı da var mı?” diye araştırma yapılıp yapılmadığı. Çünkü bir gıda maddesi glifosat kalıntısı içeriyorsa çok kuvvetle muhtemel alkil fenol etoksilat kalıntısı da içerecektir. Ama rutin olarak yürütülen kalıntı izleme çalışmalarında bu maddenin kalıntısı aranmıyor.

Konu burada bitmiyor, glifosat içeren ürünlere katılan alkil fenol etoksilatlar beraberlerinde “1,4-dioxane” adı verilen bir maddeyi de bu ürünlere taşırlar. 1,4-dioxane kanserojen bir kimyasal olarak nitelenmektedir. Glifosat kullanımının söz konusu olduğu her durumda gıdalar ve sularda kalıntı bırakması muhtemel kimyasallardan biridir. Konu 1,4-dioxane noktasında da bitmez… Gıda ve sularımıza bulaştırılan binlerce kimyasal maddeden değil, sadece glifosattan söz ettiğimiz de bile görüldüğü gibi konu uzadıkça uzuyor.

Ama bu yazıyı çok uzatmadan, beslenme yoluyla tek bir toksik kimyasala değil pek çoğuna maruz kaldığımızı, bunların büyük bir çoğunluğunun yol açacağı sağlık sorunları hakkında bilgilerimizin çok az olduğunu söyleyebiliriz. Bu konuda gerek ulusal ve gerekse uluslararası düzeyde faaliyet gösteren kurumların aldığı kararların çok büyük belirsizlikler taşıdığını bilmekte ve bu kurumların faaliyetlerine kuşkulu bir tavırla yaklaşmakta da yarar var.

Ne yapmalı

Bu konuda öncelikle neler yapılabileceğine dair şunları söylemek mümkün.

* Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından glifosat kullanımını derhal yasaklamalı.

* Gıda ürünlerinde, sularda ve toprakta kalıntı analizleri yapılarak bir kirlenme var mı? varsa ne boyutlarda? ortaya konmalı. Bakanlıklar (Gıda, Sağlık, Çevre) gıda ürünlerinde ve sularda glifosat kalıntısı analizi yapmıyor. Var olan pestisit kalıntısı analizleri glifosatı içermiyor; ayrı bir yöntem oluşturularak çalışılması gereken, tespiti zor bir kimyasal madde çünkü. Bu konuda yanılıyorsam ve analizler yapılıyorsa, o zaman analiz sonuçlarını, kullandıkları analiz yöntemleri ile birlikte açıklamalarını bekliyorum.

* Alkil fenol etoksilatların gıdalarda-sularda kalıntısının olup olmadığı mutlaka araştırılmalıdır. Kalıntı izleme programlarına bu kimyasal madde dâhil edilmeli.

* Sağlık Bakanlığı ülke genelinde bir tarama çalışması yaparak çeşitli yaş ve cinsiyetten kişilerde glifosat maruziyetini araştırmalı. Glifosat kullanımının yoğun olduğu bölgelerde özellikle tarım işçilerinin idrarlarında yapılacak testler ile glifosat maruziyet düzeyi mutlaka ortaya konmalı.

* Birer yurttaş, ana, baba olarak bu çalışmaların yapılmasını talep etmeliyiz.

Bunlar yapılmadığı sürece problemin ne boyutta olduğunu anlamak-anlatmak ve alternatifler üzerinde ikna edici, somut tartışmalar yapabilmek olanaklı olmayacak.

Glifosat sorununda bilinmesi gerekenlerin bir kısmı bunlar…

Bülent Şık – bianet.org

‘Vize muafiyeti 2017’ye sarkacak‘

Almanya’da yayınlanan Bild gazetesi, terörle mücadele yasasındaki değişiklik konusunda Türkiye ile müzakerelerde yaşanan tıkanma nedeniyle Türk vatandaşlarına vize muafiyetinin 2017’den önce yürürlüğe giremeyeceğini bildirdi.

16

Almanya’nın en yüksek tirajlı gazetesi Bild, Alman hükümetinin Türk vatandaşlarına vize serbestisinin 2017 yılında tanınmasını beklediğini bildirdi.

Gazetenin hükümet kaynaklarına dayandırdığı haberde, Almanya’nın vize muafiyetinin önceden planlandığı gibi 1 Temmuz’da yürürlüğe girmesini artık olası bulmadığı kaydedildi. Buna neden olarak, AB ile Türkiye arasında vize muafiyetinin koşulları konusunda müzakerelerin tıkanması ve müzakerelerin haziran ayı sonuna kadar sona erdirilemeyeceğinin görülmesi gösterildi.

Müzakerelerin tıkanmasının ana nedeninin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın reddettiği, terörle mücadele yasasındaki değişiklik talebi olduğu kaydedildi. Konunun Almanya Başbakanı Angela Merkel’in bugün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yapacağı görüşmenin gündeminde öne çıkması bekleniyor.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Hormonlu Domates Ödülleri için aday gösterme süreci devam ediyor

24. İstanbul LGBTİ+ (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) Onur Haftası kapsamında düzenlenen Hormonlu Domates Homofobi ve Transfobi Ödülleri’nin 12.’si için aday belirleme süreci devam ediyor.

14

Siyaset, Medya, Eğlence, Eğitim, Spor, Yaşam Alanları, Sansür, Beynelmilel, Kurum kategorilerinde verilecek ödüller için adaylarınızı #hormonludomates2016 hashtag’i ile Twitter ve Facebook’tan paylaşabilir ya da [email protected] adresine 28 Mayıs 2016 tarihine kadar gönderebilirsiniz.

LGBTİ+’lere yönelik ayrımcı ve dışlayıcı açıklamalar ve eylemlerde bulunanların ödüllendirildiği Hormonlu Domates Ödülleri için adaylar, bu yıl da açık çağrıyla belirleniyor.

İstanbul Onur Haftası bu yıl 20-26 Haziran 2016 tarihleri arasında gerçekleşecek. Ödüller 23 Haziran Perşembe gecesi Şişli Kent Kültür Merkezi’ndeki törenle sahiplerini bulacak.

İlk kez 2005’te verilen Hormonlu Domates ödüllerinin amacı kamusal alanda LGBTT bireyler hakkında
homofobik-transfobik sözler sarf eden ve/veya uygulamalarda bulunan kişi ve kurumları teşhir etmekti. İlk yıl ödül kazananları Onur Haftası organizasyon ekibi seçmişti. Bu tarihten itibaren ödüller, her yıl yapılan açık çağrıyla belirlenmeye başladı.

Ödüller kapsamında Siyaset, Medya, Eğlence, Eğitim, Spor, Yaşam Alanları, Sansür, Beynelmilel, Kurum kategorileri ve özel ödül kategorilerinde ‘kazananlar’ belirleniyor ve ödül almak üzere törene davet ediliyor.

GEÇTİĞİMİZ YILIN “KAZANANLARI”

15

Geçtiğimiz yıl yapılan 11. Hormonlu Domates Ödülleri kapsamında Siyaset kategorisinde Cumhurbaşkanı Erdoğan 3. Kez ödülün sahibi olmuştu. Erdoğan, HDP Eskişehir Milletvekili Adayı LGBTİ+ aktivisti Barış Sulu’yu kastederek söylediği “Biz eşcinsel aday göstermeyiz” sözleri nedeniyle ödülü almıştı. Boston Eşcinsel Erkek Korosu’na kapılarını açan Boğaziçi Üniversitesi’ni hedef gösteren Medeniyet Üniversitesi Rektörü İhsan Karaman Eğitim kategorisinde; Boston Eşcinsel Erkek Korosu’nun konserini iptal eden Zorlu Center Sansür kategorisinde; oyuncusu Angel McCoughtry’yi cinsel yönelimi nedeniyle takımdan ayrılmaya zorlayan Fenerbahçe Spor Kulübü; İTÜ’deki Lady
Gaga konserine katılan LGBTİ+’leri sosyal medyadan hedef gösteren Niran Ünsal geçtiğimiz yılın
ödül kazananları arasında yer aldı.

Geçtiğimiz yılın Hormonlu Domates ödüllerini kazananlara ait tüm listeyi Kaos GL’nin haberinden öğrenebiilrisiniz.

24. İstanbul LGBTİ Onur Haftası’nın destek çağrısını ise bu haberimiz ile sizlerle paylaşmıştık.

 

(Yeşil Gazete)

Bursa Kadın Platformu, Aile Bakanı Ramazanoğlu’nu istifaya çağırdı

23 Mayıs Pazartesi günü 12:30’da Bursa Kadın Platformu’nun çağrısıyla Bursa Adliye Sarayı önünde toplanan grup Sevgi Evleri’ndeki çocuk istismarı davası ile ilgili basın açıklaması gerçekleştirdi.

Bursa Kadın Platformu adına bildiriyi okuyan platform üyesi Sahibe Can;

13

“ Bizler Ensar Vakfı’ndaki çocuk istismarlarının ardından ‘bir kereden bir şey olmaz’ diyen Sema Ramazanoğlu’nun bakanlığı bünyesindeki Sevgi Evleri’nde gerçekleşen çocuk istismarına dair bir açıklama bile yapmadıktan sonra bir bakan olarak çocuklarımızın hakkını gözetebileceğine inanmıyoruz. İstismar davasında dosyaya konulan gizlilik kararı olayın basit münferit bir vaka olarak inceleneceği hatta örtbas edileceği endişesini yaratmaktadır.” şeklinde konuşarak dava ile ilgili sürecin kamuoyu ile paylaşılması gerektiğini vurguladı.

Mecliste “Aile bütünlüğünü olumsuz yönde etkileyen unsurlar ile boşanma olaylarının araştırılması ve aile kurumunun güçlendirilmesi için önlemler almaya yönelik” kurulan araştırma komisyonuna da değinen Can;

“Araştırma Komisyonu’nun raporunda: Çocuk istismarının ‘rızaya dayalı’ olabileceği ve çocuğun istismarcıyla 5 yıl denetimli bir şekilde evli kalması durumunda istismarcının serbest kalabileceğinden bahsediliyor. Örtbas edilmeye çalışılan şey iktidarın kokuşmuşluğu ve pisliğidir.” şeklinde konuştu.

Basın açıklamasının ardından konuşan Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal “Sevgi Evleri’nde yaşananlar son değil. Bizim bildiğimizin dışında da bir çok sorun var. Mecliste takipçisi olacağız. Başta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı olmak üzere Bursa Valisi ve Bursa Milli Eğitim Müdürü’nü istifaya çağırıyorum.” şeklinde konuştu.

İstifa çağrısını yineleyen grup sloganlar eşliğinde eylemi sonlandırdı.

 

Haber ve Fotoğraf: Özgecan Aşlamacı Şahin

(Yeşil Gazete)

Fransa’da işçiler ilk zaferi kazandı

Fransa’da iş yasasına karşı direniş ilk zaferini kazandı. Hükümet, fazla mesai ücretinin düşürülmesini öngören maddeyi geri çekiyor.

Evrensel’den Deniz Uztopal’ın haberine göre Fransa’da iş yasasına karşı grevler petrol dağıtımını durdurunca ülkede benzin sıkıntısı başgösterdi. Sendikalar grevleri büyüteceklerini açıklarken, ilk zafer ise fazla mesai ücretlerinde kazanıldı. Hükümet, fazla mesai ücretinin düşürülmesini öngören maddeyi geri çekiyor.

11

Fransa’da yeni iş yasasına karşı işçi ve emekçilerin grev ve eylemlerinin ekonomiye etkisi görülmeye başlandı. Bugüne kadar yükselen tepkilere ve Meclisteki tartışmalara kulaklarını tıkayan hükümet de telaşlanmaya başladı.

CGT (Genel İş Konfederasyonu) ve FO (İşçi Cephesi) sendikalarının çağrısıyla, nakliyat işçileri greve çıkmış, ülkenin sanayi bölgelerine giden yolları kamyonlarıyla kapatmıştı.

Yine enerji sektöründeki örgütlü işçilerde petrol rafinerilerinde üretimi durdurmuşlardı.

RAFİNERİLERDE İŞ DURDU

Ülkenin kuzey batısında bulunan en büyük rafinerilerinden olan Gonfreville-l’Orcher, Port Jerome-Gravenchon ve Donges rafinerilerinde geçen hafta salı ve çarşambadan itibaren üretim tamamen durdu. Paris’in güneyinde bulunan Grandpuits rafinerisi, büyük kentlerden Lyon yakınlarında olan Feyzin ve Akdeniz kıyılarında bulan Fos sur Mer, Provence La Mede ve Lavera rafinerilerinde ise üretim büyük oranda yavaşlatıldı.

Böylelikle ülkede bulunan 8 rafinerinin 3’ünde üretim tamamen dururken diğerlerinde ise büyük oranda yavaşlatılmış oldu. En büyük rafineri olan Gonfreville-l’Orcher rafinerisinde, bir günlük üretiminin durmasının maliyetinin 2 milyon avro olduğu belirtiliyor.

4 GÜNLÜK GREV  BENZİNİ BİTİRDİ!

Aynı şekilde ülkenin kuzey ve doğu bölgelerinde birçok benzin deposu da bloke edildi. 3 gün içinde yüzlerce benzin istasyonunda benzin kalmadı. Seine-Maritine bölge valisi, sadece bu bölgede 24 benzin istasyonunda hiç mazot kalmadığı, 45’inde ise sınırlı miktarda kaldığını açıkladı.
Hükümetin verilerine göre ülkenin mazot rezervleri yüzde 23, benzin rezervleri ise yüzde 10 oranında düştü.

HÜKÜMET TELAŞLANDI

Hemen harekete geçen Ille-et-Vilaine, Côtes-d’Armor, Finistère, l’Orne, Loire-Atlantique,  Vendée, Mayenne ve Eure bölgelerinin valilikleri, bu bölgelerdeki benzin satışlarını, arabalar için 20 veya 30 litre, ağır taşıtlar için ise 40 ile 150 litre  arasında sınırlama getirdi.

Öte yandan hükümet, grevcilerin üzerine polis güçlerini de gönderiyor. Cuma günü polis Britanya bölgesinde bloke edilen mazot deposu yollarını açtırdı. Keza Rouen şehri yakınlarında bulunan Rubis du Grand-Quevilly deposu ve kuzeydeki dört mazot deposundan üçüne müdahale ederek işçilerin grevi engelledi.

Grev hakkına karşı bu saldırı için İçişleri bakanı Bernard Cazeneuve, “ekonomik yaşam devam etmelidir” açıklaması yaptı.

GREV DEVAM EDECEK

Sendikalar ise tüm saldırılara rağmen rafinerilerde üretiminin durdurmaya devam edeceklerini, üretimin yavaşlatıldığı merkezlerde ise aşamalı olarak tamamen durdurmaya geçileceğini açıkladılar.
Mücadelenin merkezinde olan CGT Konfederasyonu Genel Sekreteri Philippe Martinez, hükümetin “polis gönderme” kararına, “2010 yılında mücadelelere karşı Sarkozy’nin verdiği kararların aynısıdır” diyerek tepki gösterdi. Martinez, mücadelenin daha da ilerleyeceğini ifade etti.

HÜKÜMET  FAZLA MESAİDE  GERİ ADIM ATTI

Öte yandan grevdeki ilk zaferi fazla mesai ücretleriyle ilgili düzenlemeyle geldi. Fazla mesai ücretleri için normal ücretin yüzde 25 ile yüzde 50’si arasında bir fark ödeniyordu. Yeni yasayla bu oran yüzde 10’a düşürülüyordu. Fazla mesailerin yoğun yaşandığı ve birçok kamyon şoförünün maaşlarının neredeyse yüzde 30’una tekabül eden fazla mesai ücretlerine karşı büyük tepki vardı. 1 haftalık grev hükümete hemen bu konuda geri adım attırdı.

Ulaştırma Bakanı Alain Vidalies, eski uygulamaya devam edileceğini ifade etti. CGT’ye bağlı Nakliyat Sendikası Başkanı Jerome Verite, “Hükümeti bu konuda geri adım attıran bizzat mücadeledir. O zaman yasa tasarısı geri çekilene kadar daha ilerden mücadele edeceğiz” dedi.

YENİ HEDEF  26 MAYIS VE  14 HAZİRAN

Sendikalar, 26 Mayıs Perşembe gününü de yeni grev ve eylem günü ilan etti. Mevcut grevler devam ederken, 26 Mayıs’ta tüm mücadeleleri birleştiren bir eylem örgütlenecek. Yine ardından 14 Haziran günü için de benzer bir hazırlık yapılacak.

14 Haziran eyleminin, 10 Haziran’da Fransa’da başlayacak Avrupa Futbol Kupası Turnuvası’nı da etkilemesi bekleniyor.

 

(Evrensel)