Ana Sayfa Blog Sayfa 3335

Kanun hükümsüzlüğünde – Karin Karakaşlı

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

Birbirine en zor zamanlarında el vermiş olanlar harabelerden çıkar yine. Onlar sağ kalanlardır. Hep yeniden başlayanlardır. Dert ortağı, mücadele yoldaşlarıdır. 80’ler karanlığında Diyarbekir zindanlarında işkence bahanesi edilmiş o biricik gülüşünü kuşanırız Gültan Kışanak’ın.Cumartesi gecesi eğlencelerinin sesleri yankılanıyor dışardan. Akmaya devam eden bir hayat var. Hiçbir şey olmamışçasına. Hiçbir şey olmadığı zannını yayan televizyon kanalları var. Düğün programları ve tuhaf yarışmalarıyla. Ama hâlâ o hiçbir şey bildirmeyen haber programları ‘insaf sıralaması’ diye bir şey varsa şayet, ilk sıraya oturur.

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı gözaltına alınmış. Bir şehirle telefon internet bağlantısı kesilmiş. Orada dünyalar yıkılıyor, dirençler inşa ediliyor. Ama beri yandan sıradan bir hayat akıp gidiyor işte. Anlayamadığım, tahammül edemedim nokta burası. Neden bu hayat durmuyor bunca akıl almaz kötülüğün ortasında.

Kürt halkının, vekillerin yüzündeki o ifadeye bakıyorum. Karşılarındaki sivil polisler, özel harekatçılar, devlet temsiline soyunmuş o erke bakış, işgalci düşmana bakıştı. O beden dili, omurgadan aşağı soğuk sular indiren bir öfke ve haksızlığa direnmekten kaynaklı vakarı yansıtıyordu. Çünkü nicedir hayatlar işgal altında. Ötesi yok.

YARIN OLMAYACAK

Ben bu yazıyı yazarken diye bir uğursuz son dakikalık hal türemiş hem. Ben bu yazıyı yazarken, Eş Başkanlar Gültan Kışanak ve Fırat Anlı ile KJA Sözcüsü Ayla Akat Ata tutuklandı. Parmaklarım klavyenin üzerinde duraladı öylece. Harfleri yan yana dizmek manasızlaştı bir kez daha. Sonra dedim ki, madem HDP Eş başkanı Selahattin Demirtaş haykırmış, “Türkiye’nin batısında yaşayan; özgürlükten, demokrasiden yana, adaletten yana bir dünya isteyen herkes! Gün bugündür. Dayanışmanın, birliğin günü bugündür. Yarın bunun zamanı olmayacak artık” diye, sırf bunun için bile yazmak gerekir bugün.

Gün Pazarın ertesi, içime ağırlıklar bastıran o Pazar günlerinin akşamı. Ve işte Pazartesi denilen hafta başının tipi de belli. ABD Konsolosluğu, personelinin ailelerine ‘Türkiye’yi terk edin’ buyurmuş. Garip bir kolonyalist hava. Biz sefil ölümlüler deprem bekler gibi bekleriz yeni felaketlerimizi. Ki maşallah hiç ama hiç geciktirilmezler.

KAPATILAN SES, TUTULAN NEFES

Her neyse işte… Zamanda, duyguda ileri geri savrulup dururken o makus Cumartesine geri döneyim. Çılgın eğlencelerin orta yerinde iki yeni ‘Kanun Hükmünde Kararname’  (KHK) yayımlanıyor gecenin bir vakti. Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında, 675 ve 676 no’lu KHKlar uyarınca Dicle Haber Ajansı, Jin Haber Ajansı, Azadiya Welat, Yüksekova Haber, Batman Çağdaş Gazetesi, Cizre Postası, İdil Haber, Güney Expres, Prestij Haber, Urfanatik Gazetesi, Kızıltepe’nin Sesi, Tiroji Dergisi, Evrensel Kültür Dergisi, Özgürlük Dünyası Dergisi, Özgür Gündem gazetesi kapatılıyor pat diye. Bazı bakanlıklar ve bağlı kuruluşlarla kamu kurumlarından toplam 9 bin 630 kişi, 1267 akademisyen kamu görevinden ihraç ediliyor pat diye. Üniversitelerde rektörlük seçimleri kaldırılmış, rektörleri Cumhurbaşkanı atayacakmış. Öğreniyoruz ki, terör kapsamında yapılan yargılamalarda sanıkları en fazla 3 avukat savunabilecek. Keza, avukat ile hükümlünün görüşmesinin altı aya kadar ertelenmesi ve görüşmedeki belgelerin örneğinin alınması, görüşmenin de kaydedilmesinin yolu açılmış.

Kürt halkının, siyasetçisinin, vekilinin, barışı savunanların,  gazetecilik ve akademisyenliği gerçeğin ve bilimin hizmetine adamış olanların sesine kast ediliyor da, bütün bu faşist uygulamaların, bu sürek avının bir de düzenleyici kararnamesi oluyor orta yerinden çatlamalık. Kanun hükümsüz kılınmışken, kanun hükmünde kararnameler buyuruyor makûs geleceğimizi.

Gazeteciliğin kökeni Hasan Cemal’in ve T24 Genel Yayın Yönetmeni Doğan Akın’ın sürekli basın kartları gerekçe gösterilmeksizin iptal edilmiş. Zaten gerekçe değil, işaret fişeğidir gösterilmek istenen. Anlayan anlıyor. Anlaşılmayansa, muhalif basında kimsenin bir bina ya da bir kart üzerinden gazeteci olmadığı. Vermediğiniz bir şeyin nesini alıyorsunuz?

Katliamların yası tutulamamış, sorumluları yakalanamamış. Bir kuşaktan diğerine devlet inkârı durmamış. Şimdi yeni bir bölümü çekiliyor bu bitmek bilmez hikâyenin. Baskı ve zulmün kırdığı inanç ve umut hattında muhteşem bir toplumsal zelzele fokurduyor. Vaktidir, başımıza yıkılmasının bu düzenin. Vaktidir, dibi boylamanın.

Birbirine en zor zamanlarında el vermiş olanlar harabelerden çıkar yine. Onlar sağ kalanlardır. Hep yeniden başlayanlardır. Dert ortağı, mücadele yoldaşlarıdır. 80’ler karanlığında Diyarbekir zindanlarında işkence bahanesi edilmiş o biricik gülüşünü kuşanırız Gültan Kışanak’ın. O gülüş, bütün gözyaşlarımıza bedel.

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

33-karin-karakasli

 

Karin Karakaşlı

ABD’den konsolosluk çalışanlarına emir: Aileleriniz Türkiye’den ayrılsın

ABD Dışişleri Bakanlığı, devam eden terör tehditleri nedeniyle İstanbul’daki başkonsolosluk personelinin ailelerinin Türkiye’den ayrılması yönünde karar aldı.

32

ABD vatandaşlarını Türkiye’deki artan terör tehdidine karşı uyaran ABD Dışişleri Bakanlığı, 29 Ekim’de alınan karar doğrultusunda İstanbul’daki Başkonsolosluk’ta çalışan personelin ailelerinin ülkeden tahliye edileceğini belirtti.

31

Bakanlıktan yapılan açıklamada, kararın sadece İstanbul’daki ABD Başkonsolosluğu personelinin ailelerini kapsadığı ve Türkiye’deki diğer diplomatik görevleri içermediği kaydedildi. Bakanlığın Türkiye’deki durumu gözetlemeye devam edeceği belirtilirken, pazartesi günü yayınlana seyahat uyarısının geçerliliğini koruduğu ifade edildi. ABD’li ve yabancı turistlerin, uluslararası terör örgütleri tarafından hedef alındığını hatırlatan açıklama, şöyle devam etti:

“Geçtiğimiz yıl, aşırılıkçılar Fransa, Belçika, Almanya, Mali, Bangladeş, Tunus ve Türkiye’de saldırılar düzenledi. Türkiye’de büyük gösterilere, turistik yerlere, restoranlara, alışveriş merkezlerine, ibadet yerlerin ve hava ulaşımı, otobüsler, köprüler, otogarlar dahil olmak üzere ulaşım ağlarına saldırılar düzenlenebilir. Aşırılıkçılar aynı zamanda Batılılar ile ABD’li yetkilileri kaçırmak ve bu kişilere suikast düzenlemekle ilgili tehditte de bulundu.”

 

(Sputnik News, Birgün)

Avrupa Konseyi’nden Türkiye’ye idam cezası uyarısı

Avrupa Konseyi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın idam cezasının ‘yakında geleceği’ yönündeki ifadelerinden bir gün sonra Türkiye’ye uyarıda bulundu.

30

Avrupa Konseyi sözcüsü Daniel Holtgen, Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamada “İdam cezasını uygulamak Avrupa Konseyi üyeliği ile bağdaşmaz” dedi.

Avrupa Konseyi sözcüsü Daniel Holtgen'ın Twitter'daki paylaşımında, "İdam cezasını uygulamak Avrupa Konseyi üyeliği ile bağdaşmaz" ifadeleri yer aldı.
Avrupa Konseyi sözcüsü Daniel Holtgen’ın Twitter’daki paylaşımında, “İdam cezasını uygulamak Avrupa Konseyi üyeliği ile bağdaşmaz” ifadeleri yer aldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumartesi günü Ankara Yüksek Hızlı Tren Garı’nın açılışında “İdam isteriz” sloganları atan destekçilerine seslenirken, “Yakın yakın… Merak etmeyin, inanıyorum ki idam teklifi Meclis’ten geçecek. Ben de onaylayacağım” demişti.

Avrupa Konseyi’nin açıklaması, aynı gün yürürlüğe girdiği duyurulan iki Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 10 binden fazla kamu çalışanının ihraç edildiği, 15 basın kuruluşunun da kapatıldığı duyurusunun ertesi günü geldi.

Darbe girişiminin ardından düzenlenen mitinglerde kalabalıklardan ‘idam isteriz’ tezahüratları geldiğini yineleyen Erdoğan, bu ay bir başka mitingde konuşurken “Şimdi idam diyorlar – bu haklı bir taleptir” diye seslenmişti.

Erdoğan, eleştirilere “Batı ne derse desin beni ilgilendirmiyor. Ben milletime bakarım. Bunun kararını parlamento verir. Benim milletim parlementoya çağrısını yapıyor, idam diyor” diye yanıt vermişti.

Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker ise, Türkiye’nin idam cezasını geri getirmesi durumunda AB üyelik müzakerelerinin durdurulacağını söylemiş ve “İdam cazasının olduğu bir ülkenin AB’de yeri olamaz” diye konuşmuştu.

‘İdam, AB’ye açılan kapıyı sertçe kapamak anlamına gelir’

Avusturya Dışişleri Bakanı Sebastian Kurz de, Avrupa Konseyi’nin uyarısını yineleyerek, bu adımın ‘Avrupa Birliği’ne (AB) açılan kapıyı sertçe kapamak anlamına geleceğini’ söyledi.

Avusturya Haber Ajansı’na konuşan Kurz, “Dünya çapında yürürlükten kaldırılması gereken idam, acımasız ve insanlık dışı bir cezalandırma şeklidir” dedi ve ölüm cezasının, “Avrupa değerlerine açıkça ters olduğunu” vurguladı.

Türkiye, Avrupa Birliği’yle (AB) yapılan üyelik müzakereleri çerçevesinde gerekli görülen reformlar kapsamında 2004 yılında idam cezasını anayasadan tamamen çıkarmıştı.

1984’ten beri de fiilen idam cezası uygulanmıyordu.

İdam cezası, 15 Temmuz’da gerçekleşen darbe girişiminin ardından tekrar gündeme gelmişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, darbe girişiminden günler sonra CNN’e verdiği röportajda idam cezasının geri getirilmesi konusunda ” Ben Cumhurbaşkanı olarak parlamentodan çıkacak böyle bir kararı onaylarım” demişti.

 

(BBC Türkçe)

Gültan Kışanak, Fırat Anlı ve Ayla Akat Ata tutuklandı

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak ve Eş Başkan Fırat Anlı,ve eski BDP Batman milletvekili Ayla Akat Ata akşam saatlerinde, Gültan Kışanak ise gece saatlerinde tutuklandı.

tutuklu

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla gözaltına alınan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak, eşbaşkan Fırat Anlı ve gözaltı kararını protesto eden eski BDP Batman Milletvekili Ayla Akat Ata tutuklandı.

Diyarbakır’ın seçilmiş Belediye Başkanı Gültan Kışanak ve Fırat Anlı’nın  Diyarbakır Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliğince TCK 314/2 maddesi gereğince ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’ suçundan tutuklandıkları açıklandı.

 

(Yeşil Gazete)

Cumhuriyet’e operasyon: Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu ve Güray Öz gözaltına alındı

Cumhuriyet gazetesi yöneticileri ve yazarlarına yönelik sabah saatlerinde ev baskınları yapıldı. Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu ve yazar Güray Öz gözaltına alındı. Gazetenin 13 yöneticisi hakkında gözaltı kararı verildi.

Cumhuriyet Gazetesi’nin sahibi konumundaki Cumhuriyet Vakfı’nın Yönetim Kurulu üyeleri Akın Atalay, Musa Kart ve Mustafa Kemal Güngör‘ün evlerinde de arama yapılıyor.

26

Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı avukat Akın Atalay’ın eşiyle birlikte evde olmadıkları, ancak sabah 07:00 sıralarında eve giden polisin arama yapmaya başladığı öğrenildi.

Akın Atalay: Teslim olmayacağız, başaracağız!

Akın Atalay’ın önceki günkü ve dünkü son tweetleri şunlar olmuştu:

– Hiç kuşku yok, bitecek bu karanlık dönem. Teslim olmayacağız, başaracağız. Cumhuriyet’in 93. yılı kutlu olsun. Yaşasın Cumhuriyet!

– Kabul etmiyorum, saygı duymuyorum, uymuyorum!

Vakıf seçimleri davalık olmuştu

Cumhuriyet gazetesi son dönemde vakıf seçimlerinde usulsüzlük yapıldığı iddiasıyla gündeme gelmişti. Eski Cumhuriyet Vakfı Başkanı ve Turizm Bakanı Alev Coşkun’un şikâyetiyle davalık olan vakıf seçimi için Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Cumhurbaşkanlığı devreye girmişti.

Cumhuriyet’in 4 Ekim tarihli başyazısında adları verilmeyen, ancak “bir eski bakan ile bir milletvekili” ifadesiyle işaret edilen eski Cumhuriyet Vakfı Başkanı Alev Coşkun ile CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay‘ın, siyasi iktidarla aynı amaçla gazeteye karşı hareket ettikleri savunulmuştu. Başyazıda, “Uzun yıllar bu gazetede yöneticilik ve yazarlık yapmış olan biri eski bakan, diğeri halen milletvekili, iki eski Cumhuriyet Vakfı yönetim kurulu üyesinin, siyasi iktidarla aynı amaçta ve yolda birleşmelerini üzülerek izliyoruz” ifadesi kullanılmıştı.

Cumhuriyet İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, ‘birileri’ olarak nitelediği bazı isimlerin Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu seçimlerinin usulsüz yapıldığı iddiasıyla Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘a şikâyette bulunduğunu Twitter’dan duyurmuştu. Akın Atalay, “Birileri, son çare olarak Beştepe’deki Saray’a gitmişler: ‘Cumhuriyet’in bu yönetimin elinden alınması için son ümidimiz sizsiniz, ne olur, devreye girin ve Cumhuriyet’i bize verin’ demişler” demişti.

 

(T24)

Aptalların antiemperyalizmi ve ‘faşizm mekaniği’ – Foti Benlisoy

Foti Benlisoy’un yazısı  baslangicdergi.org sitesinden alındı

algerie1 Ocak 1914’te Van’da, Alman sosyal demokrasisinin “kurucu atalarından” olan ve 13 Ağustos 1913’te hayata veda eden August Bebel için bir anma etkinliği düzenlenir. Van’da Ermenice basılan “Askhatang” (Emek) dergisine göre etkinlikte “Sosyalizm Çağında Burjuvazi”, “Karl Marx ve Eseri” başlıklı konuşmalar yapılmış, Bebel’in hayatı ve mücadelesinden kesitler aktarılmıştı. Toplantının sonunda bir flüt-piyano keman topluluğunun gerçekleştirdiği müzik dinletisinde Mozart, Chopin ve Wagner’in eserlerinden pasajlar çalınmıştı.

Bebel’in Van’da anılıyor olması şaşırtmasın. Hayatına bir işçi olarak başlayan sosyalist yazar ve eylemci, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin kurucusu olmuş, ülkesinde işçi hareketini hedefleyen baskıcı politikalara karşı direnişi, 1870’deki Fransız-Alman savaşına karşı çıkması, Çin’deki Boxer ayaklanmasının Düvel-i Muazzama tarafından bastırılmasını kınaması, Alman güçlerinin Güneybatı Afrika’da Herero’ları katletmesini teşhir etmesi, onu uluslararası sosyalist hareketin en tanınan figürlerinden biri haline getirmişti.

Bebel deyince akla gelen şeylerden biri de onun meşhur “antisemitizm aptalların sosyalizmidir” ifadesiydi. Yahudi karşıtlığı ile sosyalizmin ne alakası var denilmesin. 1890’larda modern antisemitizm bir kitle hareketi olarak örgütlenmeye başladığında kendini kapitalizmin gelişimine bir tepki olarak ifade ediyor, Yahudileri toplumsal bütünlüğü koruyan değerleri tarumar eden kapitalist modernliğin bir simgesi olarak hedefliyordu. Modern antisemitizm, “beynelmilel Yahudiliğin” dünyayı çeşitli vasıtalarla kontrol ettiği argümanını öne sürerek kapitalist modernlik karşısındaki plebyen tedirginliği belli bir kalıba dökmeye soyunuyordu. Bu doğrultuda da toplumsal eşitsizlikleri kınayan sosyalistlerin argümanlarını kullanıyor, maddi iktidar ilişkilerini kültürelleştirerek “toplumcu” pozlar takınabiliyordu. Hitler’in daha siyasal kariyerinin başındayken yaptığı bir konuşmada, “sosyalizmin ancak milliyetçilik ve antisemitizmle bir arada uygulanabileceğinin anlaşılacağı zamanlar gelecek” demesi tesadüf değildi.

İşte Bebel, “Yahudi karşıtlığı aptalların sosyalizmidir” derken antisemitizmin sosyalist tez ve eleştirileri yağmalayan bu yönelimine dönük tepkisini formüle etmeye çalışıyordu. Ancak Bebel’in bu ifadesini günümüze, siyasal iktidarın uluslararası sistemin hiyerarşik doğasına yöneltir göründüğü eleştiriler için uyarlamak da mümkün. “Dünya beşten büyük” çıkışları, darbe girişiminin ardından ABD’ye yöneltilen ithamlar ve muhtelif konspirasyon teorilerinden mülhem “Batı karşıtı” iklim, pekâlâ “aptalların antiemperyalizmi” olarak tarif edilebilir. Tıpkı Yahudi karşıtlığının sosyalizmin kimi argümanlarını kültürel özlere atfedip ırksallaştırması misali, AKP’nin efelenmeyle “varın benim farkıma” küskünlüğü arasında salınan “Batı karşıtlığı”, antiemperyalist argümanları yozlaştırıyor.

Demagojik ‘antiemperyalizm’in cilası

AKP hükümetinin muhafazakâr popülist jargonunda “milletin adamı” Erdoğan, “küresel güç merkezlerine” rağmen mazlum İslam aleminin ihyası için seferber olmuş bir “Osmanlı torunu” olarak temsil ediliyor. Türkiye’nin bir “büyük güç” olmasının, yani küresel güç merkezlerinin iradesi dışında Müslümanların dünya çapında yardımına koşan bir merkez haline gelmesinin istenmediği, dolayısıyla da böylesi bir sürecin önünün türlü komplo ve kumpaslarla kesilmeye çalışıldığı, bizzat kabine üyelerince dillendirilen bir görüş. “Dünyanın efendilerine” meydan okuyan, “one minute” diyebilen bir lider ve hükümet imajı popüler kılınmaya çalışılıyor. AKP’nin milliyetçi muhafazakârlığın eski bir teması olan “İslam dünyasının mürşid ve mürebbisi Türkiye” söylemini güncelleştirme biçimi, demagojik bir “antiemperyalizm” olarak geniş kitleleri Erdoğan etrafında konsolide eden bir mit yaratabiliyor.

Oysa olsa olsa muhayyel bir “Haçlı zihniyetini” hedefe koyan bu demagojik “antiemperyalizmin” cilasını az kazıdığımızda karşımıza devletler arası hiyerarşide çiğ bir “sınıf atlama” istencinden, eski tipte bir “machtpolitik”, yani güç siyasetinden başka bir şey çıkmıyor. Güya mazlum milletlerin sesi olma iddiasındaki iktidar ve destekçilerinin sözleri, iki kez Fransa başbakanı olan ve Fransız kolonyal yayılmacılığının tavizsiz bir savunucusu olarak bilinen Jules Ferry’yi hatırlatıyor. “Üstün ırkların yükümlülüğü aşağı ırkları medenileştirmektir” sözleriyle tanınan Ferry, Fransız meclisinde 1884 senesinde yaptığı meşhur konuşmada, genelleşen uluslararası rekabet karşısında “eylemsiz kalmak, dünya işlerinde yer almamak, tüm Avrupa ittifaklarından uzak durarak bunları birer tuzak olarak görmek, Afrika ya da Şark’a yayılmayı maceracılık saymak”, Fransa’yı birinci ligden düşürmek olacaktır diye hayıflanıyordu. İşte Musul hakkında “sahada da masada da olmak” ısrarı, “Menbiç’i de Rakka’yı da alırız”söylemleri, yani Ferry’nin terimleriyle bu “dünya işlerinde yer alma” iştahı, Fransız devlet adamının dillendirdiği türde bir “ligde” kalma ya da bir üst lige çıkma takıntısının ürününden başka şey değil.

Bumerang etkisi

Fransız sömürgeciliğinin en küstah seslerinden Ferry ile mukayese abartı sayılmasın. Neticede bütün o böbürlenmelere karşın ülke içi ve dışında devreye sokulan güvenlikçi-militarist politikalar, fıkradaki “Kürt anasını görmesin” tabiriyle özetlenebilecek çizgide, nev-i şahsına münhasır denebilecek bir sömürgeci mahiyete sahip. Tam da o nedenle bu politikaların “orada”, uzakta kalacağını sanmak da gafletten başka şey değil. Hannah Arendt daha İsrail kurulurken Filistin’i sömürgeleştirme girişiminin onu dejenere edeceğini, müstakbel İsrail’i militarist-otoriter bir rejime dönüştüreceği kehanetinde bulunurken de sömürgeciliği “totalitarizmin (yani faşizmin) kaynakları” arasında sayarken  de bu gaflete karşı uyarıyordu. Foucault buna “bumerang etkisi” diyordu. Yani ona göre sömürgeciliğin Batı dışı dünyada gündeme getirdiği yönetme teknikleri bir müddet sonra sömürgeleştirene de dönerek onun için de geçerli olmaya başlıyordu: “Çok sayıda kolonyal model Batı’ya geri taşındı ve sonuç, Batı’nın da bir tür kolonyalizm, kendine dönük bir dahili kolonyalizm deneyimlemesiydi.”

Kabaca özetlersek bu “bumerang etkisi”, sömürgede uygulanan baskı ve tedhiş politikalarının ister istemez sömürgeleştireni de etkileyeceği, aynı baskı ve disiplin tekniklerinin dönüp dolaşıp “metropolde” de gündeme geleceği anlamına gelir. Bu anlayışa göre Nazizmin yaptığı, Batı dışında uygulanan ırksal hiyerarşi, kolektif cezalandırma, kırım ve tedhiş politikalarının Avrupa kıtasının içine taşınmasından ibaretti. Yani sömürgecilik (bizdeki o meşhur tabiri biraz eğip bükersek), bir “faşizm mekaniğine” yol açıyordu. Martinikli şair ve devrimci Aimé Césaire, bu “mekaniği” şöyle özetliyordu:  “Sömürgeleştiren bir ulus, sömürgeleştirmeyi ve zoru meşrulaştıran bir ulus, zaten hasta bir medeniyettir; ahlaken sakatlanmış bir medeniyet. Karşı konulmaz biçimde bir sonuçtan diğerine ilerleyen bir medeniyet; öyle bir medeniyet ki bir yadsımadan diğerine, kendi Hitler’ini çağırır durur, yani kendi cezasını.”
Fırat’ın doğusundaki en büyük kentin belediye başkanları içeri atılmışken Césaire’nin sözlerini tekrar tekrar okumakta yarar var. Zira biz batıdakiler sessiz kaldıkça o “faşizm mekaniği” işliyor, yani biz de “kendi cezamızı”, “kendi Hitler’imizi” çağırıyoruz…

Foti Benlisoy – baslangicdergi.orgfoti benlisoy

ABD Seçimleri Üzerine: “Jill Stein’ı Seviyorum. Fakat…” – Ayşe Sargın

Ayşe Sargın’ın yazısı bianet.org/biamag sitesinden alındı

jill-steinABD başkanlık seçimlerine 2 haftadan az bir süre kaldı. Aylardır, statükonun, biri ABD’nin kanlı dış politikasının başat figürü, öteki kadın ve göçmen düşmanı, fütursuz bir zorba olan iki adayı arasındaki propaganda savaşını izliyoruz. Donald Trump’ın başkan olması ihtimalinden dehşete düşenler, isteksizce yüzlerini Hillary Clinton’a dönse de, aslında başka bir seçenek daha var: Jill Stein.

“Yazılama” Yapan Başkan Adayı

Yeşil Parti’nin başkan adayı Jill Stein, aynı zamanda hekim ve çevre adaleti savunucusu. Sağlıklı bir çevrenin temel bir insan hakkı olduğunu savunuyor; Amerikan yerlilerinin çevre mücadelelerini destekliyor; halk sağlığını koruyucu çalışmalar yürütüyor. Stein, ABD’nin Kuzey Dakota eyaletinde yerlilerin topraklarından geçmesi planlanan petrol boru hattına karşı geçtiğimiz aylarda örgütlenen yerel direnişe de destek verdi. İnşaat alanındaki bir buldozerin üzerine direnişi destekleyen “yazılama” yapan Stein hakkında dava açılabileceği söyleniyor.

2002’den bu yana Yeşil Parti’de aktif siyasetin içinde yer alan Stein, ilk kez 2012 seçimlerinde başkan adayı oldu. Obama’ya karşı yarışan Stein, 500 bine yakın oy, bir başka deyişle, toplam oyların yüzde 0.36’sını aldı. Bu, Yeşil Parti’nin tarihinde aldığı en yüksek oy olmasa da, şimdiye kadar ABD başkanlık seçimlerinde bir kadın başkan adayının aldığı en yüksek oy.

Seçim stratejisini iklim değişikliğiyle mücadele, yoksulluğu ortadan kaldırma ve adalet ekseninde belirleyen Stein, sağlık hizmetlerinden herkesin yararlandığı, sendikalaşmanın desteklendiği, ücretsiz çocuk bakım hizmetinin sağlandığı, kadınların, LGBTİ’lerin ve diğer azınlıkların ayrımcılıktan korunduğu bir düzen vadediyor. Stein, seçilirse, öğrenim ücretlerini ve idam cezasını kaldırmayı, askeri harcamaları en az yarı yarıya azaltmayı ve ABD’nin dış politikasını “diplomasi, uluslararası hukuk ve insan hakları” çerçevesinde yeniden kurmayı da hedefliyor.

Stein: “Hillary Clinton’ın Politikaları Feminizme Hakaret”

Demokrat Parti adayı Hillary Clinton’ın, hoyrat cinsiyetçi söylemiyle kadın seçmenlerin nefretini kazanan Cumhuriyetçi Parti adayı Donald Trump’a karşı en büyük kozu kadın olması demek yanlış olmaz. Clinton, kampanya stratejisini de büyük ölçüde bunun üzerine kuruyor. Kendisini feminist olarak tanımlayan birçok kadın, Clinton’ı ABD başkanlığına şimdiye kadar en çok yaklaşmış kadın olarak görüyor ve bir kadının başkan olmasının cinsiyet eşitliğine önemli katkılar yapacağını savunuyor.

Buna karşı çıkanlar, Clinton’ın temsil ettiği feminizmin zengin beyazların feminizmi olduğunu, Clinton’ın ABD yönetiminde yer aldığı dönemlerde, ülke içinde beyaz ırk dışı kadın ve çocukları yoksullaştıran; ülke dışında da Irak’tan Honduras’a birçok yerde kadınların cinsel saldırıya uğramasına ve öldürülmesine yol açan politikaları desteklediğine dikkat çekiyor.

Jill Stein da Hillary Clinton’ın “kadın kartı”nı oynamasına karşı çıkanlardan. Sadece kadın olmanın, birini feminist yapmak için yeterli olmayacağını söyleyen Stein, feminizmin barışla, adaletle, kadın haklarıyla ilgili olduğunu söylüyor. Stein’a göre, Clinton’ın savaşı ve büyük şirketleri destekleyen politikalarının feminizmi temsil ettiğini söylemek, feminizme “hakaret”ten ibaret.

Stein önemli bir noktaya da dikkat çekiyor: Kadınların meseleleri, Clinton’ın seçim kampanyasında öne çıkan üreme haklarının korunması ve eşit işe eşit ücretten ibaret değil. Kadınların erişilebilir sağlık hizmetlerine de, daha yüksek asgari ücrete de ihtiyacı var. Stein, Yeşil Parti’nin hem eşit işe eşit ücreti, hem de herkes için daha yüksek asgari ücreti desteklediğini belirtiyor.

Stein’a Verilen Oylar Trump’a mı Yarar?

24

Seçim yarışının başlarında, Demokrat Parti’nin kendisini “demokratik sosyalist” olarak tanımlayan Bernie Sanders yerine Hillary Clinton’ı aday göstermesi ve Sanders’ın Clinton’u desteklediğini açıklaması Sanders destekçisi ABD’li muhaliflerde hayal kırıklığı yarattı. Sanders destekçilerinin büyük bir kısmının, Trump’a karşı oyların bölünmesi endişesiyle, isteksizce de olsa Clinton’ı destekleyeceği sanılıyor. Ana akım medyadaki yorumcuların da sıkça bunu öğütlediğini belirtmek lazım. Sanders destekçilerinin bir bölümü ise, tercihini Stein’dan yana kullanıyor.0

Stein, Trump başkan olmasın diye “kötünün iyisi” Clinton’ın desteklenmesi yönündeki telkinlerin “korku siyaseti”nden ibaret olduğunu söylüyor. Üstelik Stein’a göre, “Trump’ta korktuğumuz ne varsa – göçmenleri sınır dışı etmek, militarizm, iklim değişikliğini görmezden gelmek – bunların hepsini Clinton zaten yaptı”.

Stein, Clinton seçilirse uygulamaya koyacağı neoliberal politikalara karşı gelişecek tepkinin, bir sonraki seçimlere kadar sağcıların daha çok güçlenmesiyle sonuçlanacağını da savunuyor. Stein’a göre, “Kötünün iyisi,  bir sonraki seçimde daha kötü olanın seçilmesini garantilemek demek”.

ABD’nin iki partili sisteminde, üçüncü bir partinin pek şansı olmadığı bilinmekte. Stein destekçileri, sırf seçilme şansı yok diye ona oy vermemeyi düşünenler için “Jill Stein’ı Seviyorum. Fakat…” başlıklı bir websitesi kurmuş. Sitede, seçimlerde neden Stein’ın desteklenmesi gerektiği madde madde anlatılıyor. Stein destekçilerine göre, özellikle Demokratların çok güçlü olduğu yerlerde, bir fazla oy Demokratlara çok şey kazandırmasa da, Yeşil Parti için önemi büyük. Eğer Stein toplam oyların yüzde 5’ini alabilirse, 2020 seçimlerinde devletten mali destek almaya hak kazanacak. Üstelik seçimlerde daha fazla oy, partinin kamuoyunda daha çok tanınması anlamına geliyor. Stein destekçilerine göre, Stein seçimi kazanamasa da, aldığı oylar ile statükoya seçmenlerin iki partili sistemi reddettiği mesajı da verilmiş olacak.

Stein destekçilerinin “Stein’a Verilen Oylar Trump’a mı Yarar?” sorusuna tek bir yanıtı var: “Stein’a verilmiş bir oy sadece Stein’a verilmiş bir oydur; bundan ibarettir. Her birimizin değişimi yaratacak ve korku siyasetini elimizin tersiyle itecek gücümüz var.”

ABD’li Muhaliflerin Zor Seçimi

Kuşkusuz 2016 başkanlık seçimini öncekilere göre sıra dışı kılan birçok unsur var. Bunlardan biri de ABD’li muhaliflerin karşı karşıya kaldığı zor tercih: Gündelik hayatı bir miktar daha kolaylaştıran, bazı açılardan nefes aldıran, “kötünün iyisi” seçeneklerin etrafında toplaşmak mı? İki partili hegemonyaya karşı gerçek bir sol alternatif yaratmaya odaklanmak mı?

Türkiye’deki seçmenler – en azından bir kısmı – bu ikileme yabancı değil. Kim bilir, belki ABD’li muhaliflerin deneyimi Türkiye için de zihin açıcı olur

Ayşe Sargın – bianet/biamag

AKP’den Cumhuriyet Bayramı hediyesi iki yeni KHK

Cumhuriyet’in 93.cumhuriyet-bayrami yaş kutlamalarına AKP Hükümeti 675 ve 676 sayılı iki yeni Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile katıldı.

Aralarında 1 267 akademisyenin de bulunduğu çoğunun FETÖ ile ilgisi olmayan 1o bin kamu görevlisi ihraç edildi.

Çok tartışılan kararnameler ile Üniversite Rektörlerinin seçimi kaldırılarak Cumhurbaşkanının atamasına bırakıldı.

KHK’ya göre, rektörlük “seçimi” şu şekilde yapılacak:

“Devlet üniversitelerinde rektör Yükseköğretim Kurulu tarafından önerilecek, profesör olarak en az üç yıl görev yapmış üç aday arasından Cumhurbaşkanınca atanır.”

675 sayılı KHK ile aralarında toplam 15 ajans, gazete ve dergi kapatıldı. Kapatılan yayın kuruluşları arasında Dicle Haber Ajansı (DİHA), Azadiye Welat, Özgür Gündem ve Yüksekova Haber gazeteleri ve Evrensel Kültür Dergisi bulunuyor.

KHK’larla Ceza Kanununda bir çok değişikliğe gidilerek gözaltında bulunalar aleyhine bir çok yeni düzenleme getirildi.

 

Yeşil Gazete

Son dakika: İtalya’da büyük deprem

italya-depremSon haftalarda ard arda depremlerle beşik gibi sallanan İtalya’nın merkezinde şiddetli deprem meydana geldi.

Amerikan Jeoloji Kurumu’ndan (USGS) yapılan ilk açıklamada depremin şiddetinin 7.1 olduğu ve merkez üssünün Perugia’nın 68 kilometre güney doğusundaki Rieti kenti olarak gösterildi.

İtalya Ulusal Jeofizik ve Volkanoloji Enstitüsü ise depremin Perugia ile Macerata arasında meydana geldiği ve büyüklüğünün de 6.1 olduğunu duyurdu. Deprem tüm İtalya’da hissedilirken, ölü veya yaralı sayısı hakkında ise henüz bölgeden bilgi alınamadı.

Bölgede 24 Ağustos’ta medyana gelen 6.2 büyüklüğündeki depremde ise yaklaşık 300 kişi hayatını kaybetmişti.

 

Yeşil Gazete

Hugo Pratt’dan hayal dünyamıza armağan bir serseri : Corto Maltese

Hani bir gün, her zaman gittiğin bir yere bu sefer farklı bir yoldan gidersin ve dünyanın en iyi arkadaşlarıyla karşılaşırsın da ayrılık vakti geldiğini fark ettiğinde bunu kabullenemezsin.. Bu bir kerelik olan güzel şeyin, senin hayatının hiçbir yanıyla bağlantılı olmadığına inanamaz,  uçup gideceğini kabul etmek istemezsin.. Bir yerlerden mutlaka ortak bir tanışıklık, okul, iş, ev çıkmalı. Ama çıkmaz.

50

Ya da başka bir gün, her zaman gittiğin yere sanki daha önce hiç gitmemişsin, daha önce o okula gidip arkadaşlar edinmiş, o yollara düşüp oyunlar oynadıklarını sevmiş olan sen değilmişsin hissi seni fena yorar. Somut bir kanıt istersin. Resim, mektup, unutulmuş bir t – shirt; bilmiyorum, yaşadım, buradaydım diyebilmek için bir kanıt. Vazgeçmemek için bir neden. Ama burası da orası değil sanki ve sen de artık o kız değilsin aslında.

Bir gün uçakta Corto Maltese okurken yanımdaki çocuk,  senin gibiler –büyükler, demek istedi –  neden resimli kitaplar okur, diye sorduğunda bir cevap veremedim. Tam anlamıyla muhabbet etmek istemediğimi belirtir bir şekilde homurdandım, omuz silktim ve annesine mesaj dolu bir bakış attım. Öncelikle, bu kendi hayatımla bir türlü bağlanamayan anlar canımı sıkıyordu. Ya da ayak izlerimi takip ederken geçmişten kopup gelen bir kahkahamdan çok fena utanabiliyordum. Kendi adımlarını takip etsen de, bu diyarlar kimseye ait değildi.

Çok uzatmamalı.  Sonuçta Hugo Pratt, Corto Maltese’i yarattı. Doğup büyüdüğü ve sonunda öleceğini bildiği şu klişe yaşam hikâyesinin bile kimseye ait olmadığını kavrayıp da benim gibi aval aval bakınan herkes için Corto Maltese’le karşılaşmak eğlenceli bir şanstı.

51

10 Temmuz 1887’de Malta’nın La Valetta kentinde doğdu bu korsan. Pratt’ın romanlarına girmeden evvel çocukluk yıllarını bir Yahudi mahallesinde geçirdi. Annesinin büyücü bir arkadaşı avuç içine bakıp talih çizgisinin olmadığını söyleyince babasının usturasıyla hemen derin ve uzun bir çizgi çektiği anlatılır.

İlk gençlik yıllarında Rus & Japon savaşında bulunur. Bu sırada Çarlık Rusya’sından kaçan Rasputin’le tanışır ve savaş muhabirliği yapan Jack London’la dost olur. 1905’te Rasputin’le beraber ilk maceralarına atılırlar. Birlikte Etiyopya’da altın aramaya yola düşerler; ancak gemi tayfası ayaklanma çıkarır ve gençler kendilerini Arjantin’de bulur. Corto 1907’de tekrar İtalya’dadır. Stalin’le tanışır ve bu tanışıklık yıllar sonra Türkiye’de çok işine yarar. Corto 1908’de Arjantin’e geri döner. Jack London’la yeniden buluşur. 1913’e kadar Arjantin’den Hindistan’a, oradan Tunus’a, New Orleans’a kadar pek çok farklı yerde bulunur ve tarihi kişiliklerle karşılaşır.

Çok çok aradım, taradım ve Joan Antonio Blas diye bir Hugo Pratt uzmanı buldum. Yeterince aramamış olabilirim, çünkü bir türlü İngilizce yazısına denk gelemedim. Ama büyük Google, Vikipedia amca ve ekşi sözlükteki kuzen sayesinde öğrendim ki Blas’ın iddiasına göre 1910 yılında Corto, Amerika sahillerinden Liverpool’a giden bir gemide Subay’mış. Corto Maltese bu gemide geleceğin komünist enternasyonal başkanı John Reed ile karşılaşmış. Reed o sırada miçoymuş – tayfa yamağı – ve kaptan onu başka bir miçonun ölümünden sorumlu tutuyormuş. Corto mahkemede Reed’i suçsuz çıkarmaya çalışınca kaptanların kara listesine girmiş.

1913’te artık bir korsandır Corto Maltese. Güney Pasifikte Esrarengiz Keşiş için dolaşmaya başlar. 1 Kasım’da tayfaları ona karşı tekrar ayaklanır ve sürpriz bir şekilde Rasputin tarafından kurtarılır. Hugo Pratt’ın serisindeki Tuzlu Denize Balad bu şekilde başlar ve Corto da seride ilk kez belirir.

52

Hugo Pratt’ın çizdiği en gezgin karakter Corto Maltese serisini Türkçe’de önce 2004’te Ankara’daki Dost Yayınevi siyah – beyaz, ardından da NTV yayınları 2012 ‘de renkli baskısını çıkarmıştı. Pratt 1995’te İsviçre’de öldüğünde Umberto Eco, “Hugo Pratt gitti ama ardından bize Corto Maltese’i bıraktı” demiş. Corto karakterinin zamansızlaştığı onaylanmıştı sanki.

Pratt 1927’de Venedik’te farklı kültürlerden oluşan bir ailenin bebeği olarak dünyaya gelmiş. Babası o zamanlar, İtalyan kolonisi olan Etiyopya’da Mussolini askeri olarak çalışmış. İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Pratt da annesiyle beraber Etiyopya’ya babasının yanına yerleşmişler. 1941’de Babası İngiliz askerleri tarafından savaş tutsağı olarak ele geçirilmiş ve 1942’de bir hastalığa yakalanarak ölmüş.

Savaş bittiğinde Pratt bir karikatürist olarak Venedik’e geri döner. İlk karakteri Asso di Picche özellikle Arjantin’de büyük başarı yakalar ve Buenos Aires’li yayıncıların çağrısıyla orada çalışmaya başlar. Uzun bir süre Arjantin’de kaldıktan sonra Londra’ya geçer. Bir süre Londra’da kalıp ardından kısa süreliğine İtalya’ya geçer ve Corto Maltese serisini yaratım sürecine başlar. 1970’ten 1984’e kadar Fransa’da; ardından da İsviçre’de yaşayan Pratt doğup büyüdüğü Venedik  hariç hiçbir şehirde 15 yıldan fazla kalmaz. Corto’nun Avrupa’da ya da Dünya’nın herhangi bir yerinde karşılaştığı ana karakterler de Pratt’ın yaşadığı şehirlerden çıkar. Ve Corto Maltese, Pratt’in Fransa’da yaşadığı sırada serinin ana karakteri olarak öne çıkar.53

Bu yakışıklı korsanla önce NTV yayınlarının renkli serisiyle tanışmanızı tavsiye edebilirim. Çünkü sonra zaten Dost Yayınevinin dolu dolu siyah – beyaz serisine dalacaksınızdır. Renkli seride Corto’nun gittiği her yer yok.

Seri şöyle,

  1. İlk gençlik yılları
  2. Tuzlu Denize Balad
  3. Tristan Bantam’ın Sırrı
  4. Bahia’da Randevu
  5. Sabit Atış’la Samba
  6. Brezilya Kartalı
  7. … Bir kez daha o kibar korsanlar
  8. Bir Martı Yüzünden
  9. Kafalar ve Mantarlar

54

Renkli baskısında her kitap bir hikâyeyken, Dost kitapevinden siyah – beyaz seçkinin her kitabında eğer uzun değilse farklı hikâyeler mutlaka var. Bazıları renkli basımla aynı.

Yayınlananlar,

  1. Bir Tuz Denizi Şarkısı
  2. Oğlak Burcu Altında
  3. Corto, Git Gidebildiğin Kadar
  4. Kentler
  5. Etiyopyalılar
  6. Tango
  7. Semerkant’taki Altın Yaldızlı Ev
  8. Venedik Masalı
  9. Kayıp Kıta Mu

55

56

Karşımdaki kadın Corto Maltese’i bana tanıtan kişi. Bense sanki hiç bilmiyormuş gibi heyecanla ona Corto’yu anlatıyorum. O da aynı heyecanla, sanki dünyalar kurtaran başka bir kahramanı yeni öğreniyormuş gibi dinliyor. Masaya üç adam geliyor. Biri daha önce İtalya’da görmüş, diğerleri tanımadığını söylüyor. Bu sefer biz üçümüz, bilmeyenlere farklı farklı Corto’lar anlatıyoruz. Ben Çin’deki maceralarını anlatıyorum. Cansu, Brezilya’daki öpücüğü, Azem’se İrlanda’da Sinn Fein’le karşılaşmalarını.

Zor zamanlardı. Hiçbirimiz dünyada değildik. 2002’de Fransızlarla İtalyanlar güçlerini birleştirip Corto’nun çizgi filmini yapmışlar, izlemiştik.

Çizim çok hoş; ama jenerik müziği pembe dizi açılış müziklerine benziyor ve Corto’yu çok fena janti gösteriyor diye bozulduğumu söylüyorum.  Gülüyoruz.

Pek çok söyleşisinde Pratt, Corto’nun son romantik serüveni İspanya İç Savaşı sırasında kaybolduğunu söylemiş. Sonrasında haber alınamadığı için pek çok okur Pratt’ın arzusunun Corto Maltese’in İspanya İç Savaşında ölmesi olduğunu söylerken, bir kısım da daha ilk kitaplardan Tuzlu Denize Balad’da Corto’nun biricik aşkı Pandora’dan gelen mektubu hatırlatıyor.  1965’te yakın bir dostunun ölüm haberi üzerine bahçede yüzü denize dönük, tek başına durduğunu yazar Pandora bu mektupta.

57Biz de galeyana geldik Corto’nun emeklilik yıllarını konuştuk, kendi aramızda. Birimiz dağ sporlarına merak salacağını söyledi. Kim olduğunu söylemeyeceğim; bence bu kadar saçma bir şey olamaz çünkü. Kimliğini değiştirip saygı duyduğu mesleklerden birini yapıyor olabileceğini düşündük. Denizcilik? Balıkçılık olabilir aslında. Kesinlikle aktivist olacağını söylemek istedim; ama sustum. Biraz cesaretlenip bir kızı olduğunu ve bir gezgin olduğunu söyledim.

Aramızda hayal kırıklığına uğrayalım diye bekleyen hain, Hugo Pratt’ın son noktayı çok önceden koyduğunu söyledi. 1980’de kendi adında yayınlanacak bir kitapta şöyle demiş, Her şeyin elektronik olduğu her şeyin ince ince hesaplandığı ve sanayicileştiği bir dünyada Corto Maltese gibi birinin yeri yoktur.”

Evet, Corto kayıp olsa da vazgeçmek istemediğimden benim buna bir cevabım var aslında, “Küstahlığı internet korsanlarına benzemiyor mu?”

58-bahar-topcu

 

Bahar Topçu