Ana Sayfa Blog Sayfa 3334

AP Yeşiller Grubu Eş Başkanı Rebecca Harms’dan Cumhuriyet’e destek ziyareti

Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu Eş Başkanı Rebecca Harms, Cumhuriyet Gazetesi’ne destek ziyaretinde bulundu.

59

Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Erinç ile görüşen Harms, “Türkiye’in darbe geçesi yaşadıkları gerçekten çok korkunçtu. Bu darbe girişimine karışanlar hesap vermeli. Ancak yaşanan onbinlerce tasfiye ve gazetecilerin tutuklanması kesinlikle bir hukuk devleti açısından kabul edilemez. Cumhuriyet gibi FETÖ’nün karşısında duran bir gazeteye FETÖ suçlaması yöneltilmesi saçmalık” ifadelerini kullandı.

 

(Cumhuriyet)

Benim Cumhuriyet’im, benim ifade hürriyetim – Ali Duran Topuz

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

Ne oluyor? İktidar gücünü tahkim ediyor. Nasıl? Sevmediğini tarumar edip, sevdiğini ihya ederek. ‘Cumhuriyet gazetesi yalnız değildir’ demekle bir çare bulunmaz. İfade özgürlüğü savunulacaksa, kurumların özelliklerinden bağımsız, ilke düzeyinde savunulmak zorunda: Azadiya Welat’a yapılanları beğenen, Cumhuriyet yok edilmek istendiğinde karşı duramaz. Cumhuriyet gazetesi ile büyüdüm. İlk gençlik yıllarımda, orta ikiden itibaren Cumhuriyet okumaya başladım. O zamandan önce evimize zaman zaman Günaydın, zaman zaman da Hürriyet girerdi. Günaydın’ı babam getirirdi bir yerlerden. Hürriyet ise babamın dayısı okurdu. Cumhuriyet’i ise İzmir’de okuyan Aziz dayım getirmişti ilk eve. Abdülcanbaz’a bayılmıştım. İlhan Selçuk’u sevmiştim. Uğur Mumcu’yu baştan değil ama sonradan, lise yıllarımda tutmaya başlamıştım. Oktay Akbal’ı da lise yıllarımda zevkle okuyordum. Melih Cevdet Anday’ı da Cumhuriyet ile keşfetmiş, meftun olmuştum. Kültür sayfaları her seferinde bana yeni dünyalar açıyordu. Büyüyordum işte. Bir yandan da içine girmeye başladığım devrimci sol-sosyalist yapıların etkisiyle Cumhuriyet’i eleştirmeyi öğreniyordum. Üniversite yıllarında eleştirilerim artık sadece sol-sosyalizm adına ezberlerden değil, kendi keşiflerimden de kaynaklanıyordu. Yine de uzun yıllar, 90’lı yılların başlarına kadar okumayı sürdürdüm. “Hasan Cemal’in Cumhuriyeti” bitene kadar…

UĞUR MUMCU CİNAYETİ

Uğur Mumcu’nun katledilmesi, artık çok yoğun eleştirdiğim, sevmediğimi düşündüğüm, açıkçası aleyhinde atıp tuttuğum birinin bendeki yerinin köklü biçimde ortaya çıkmasına ve elbette değişmesine yol açtı: O artık yoktu ve eleştirilere karşı kendini savunma imkânı, hakkı elinden alınmıştı. Dahası, değişme dönüşme imkânı.

Onu ve arkadaşlarını okuyarak büyümüş, onun ve arkadaşlarının gösterdiği yönlerde bilgilenmiş, kültürlenmiş biri olarak, ona ve arkadaşlarına (fikri bakımdan) sert eleştiriler yöneltebilecek hale gelmiştim. Değişmiştim. Dönüşmüştüm. Onun elinden o hak alınmıştı. Üstelik, 12 Eylül karanlığında ve sonrasında Kürt meselesi (neresi düşükse artık) “düşük yoğunluklu çatışma” boyutuna ulaştığında ve sonrasında gazetecilik ilkelerine uyma konusunda ciddi çaba sarf eden bir kurum olduğunu görebilecek kadar mesleği öğrenmeye başlamıştım.

Uğur Mumcu, katılamayacağım ideolojik (mesele sadece Kemalist oluşu da değildi) yanlarına rağmen örneğin bir hukuk öğrencisi olarak hukuku güncel hayat ve siyaset içerisinde kullanma konusunda çok önemli bir hoca olmuştu bana. Akademide pek olmayan türden.

‘CUMHURİYET BATMADAN CUMHURİYET BATMAZ’

Cumhuriyet 90’ları ve 2000’leri ekonomik ve belki de ideolojik sıkıntılarla düşe kalka geçirdi. Bir şekilde hep ayakta kalmanın yolunu buldu. İyi ki. Sıkıntılarına dair her dedikoduyu duyduğumda, “Korkmayın yahu, Cumhuriyet batmadan Cumhuriyet batmaz” diyordum. İsmen ve içerik olarak, Cumhuriyet’in bir sembolü olarak göründü hep bana gazete.

Şimdi ise bambaşka türden bir meseleyle karşı karşıya, “yeni Türkiye”nin arzulanan medya düzeninin tesisi için, yani kendi gücünün mutlaklaştırılması uğruna tüm medyayı yeniden ve buna göre tasarlamak isteyen bir iktidarın müdahalesiyle. Hafta sonu, “Cumhuriyet Bayramı” idrak edilirken çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle bir Kürtçe gazete, Azadiya Welat kapatıldı. Kürt medyasının budanması sürecinde en sembolik gazete, en sembolik güne denk düşmüştü, ne tesadüf ama! Ve bayramın bitişiyle Cumhuriyet’e yönelik operasyon geldi.

Hükümete sorarsak, gazeteye değil vakıf ve yayın yönetmenine yönelik bir operasyon var, ve “suç” araştırılıyor. Suç ne? “FETÖ/PDY” ve “PKK/KCK” lehine, yararına, artık her neyse, yayın yapmak!

İMKÂNSIZ SUÇ

Fakat Cumhuriyet, hem 80’lerde, hem 90’larda, hem 2000’lerde her dönem farklı yönetim kadroları ve farklı gazetecilik anlayışlarına rağmen “Cumhuriyet değerleri”ni tahrip ettiğini düşündüğü iki yapıya karşı da yeterince sert, kimilerine göre sekter ve saldırgan yayıncılık yapmamış mıydı?

Gülen cemaati türü oluşumları “terör” üretebilecek anlayış ve kapasitede gören, “tehlike” ilan eden ve yok edilmesini savunan gazete, Abant Platformu türü işlere (kendi yazarları arasında katılan da olmasına rağmen) saydıran, bunun için “CEHAPE zihniyeti”, “tek partici”, “laikçi kafa”, “Kemalist bağnazlık” filan gibi yaftalarla yaftalanan gazete, bugün FETÖ’cü mü olmuş?

12 Eylül generallerinin çok sinirlendiği bir gazeteydi, sonra yönetimi devralan merhum Turgut Özal için de “Pravda”ydı… Kürt meselesinde de şimdilerde “Ulusalcılık” denilen ve çok farklı anlayışları aynı hevenge doldurmaya yarayan Türkiye usulü sözde kavramsallaştırmalardan birinin üretici ve yayıcılarından değil miydi? “Model”i değil miydi “ulusalcı kafa”nın? “Demokrasiden önce Cumhuriyet değerleri” nutkunun? Cumhuriyet değerlerini savunurken “bağnaz” denilen bu gazetenin şimdi “bu değerler”le derdi olduğunu herkesin tekrarlama yarışına tutuştuğu iki birbirine zıt yapıyla birden “işbirliği”ne girdiğine kim inanır? Ama kimsenin inanması gerekmiyor zaten. Oda TV davasına da kimse inanmamıştı. Ahmet Şık’ın talimatla kitap yazdığına da. “Suç var” diyen ise delil göstermeyi de neredeyse ayıp saymıştı, olsa göstermez miydi peki?

İNANÇ DEĞİL GÜÇ MESELESİ

Bir inanç, bir gerçeklik, bir hukukilik meselesi değil bu, bir güç uygulama meselesi. Bu güç bir yandan kurumları buduyor, bir yandan kişileri nefessizleştiriyor. Azadiya Welat’ı Cumhuriyet Bayramında kapatırken Kürde, “Senin bayramın değil bu, yürü git” diyor. Cumhuriyet gazetesine de kemendi sıkılaştırırken, “Artık benim bayramın bu, sen de yürü git” diyor. Suç? Suç, fiilsiz, delilsiz bir şeyse, suç uydurmak bile gerekmez, “suç” dersin suç olur.

Cumhuriyet’e yapılan neyse, İMC TV’ye, Özgür Gündem’e, Azadiya Welat’a yapılan aynı: Kendi inanç ve ideolojisine uymayan her şeyin yaşam hakkını yok etmek. Bütün iktidarlar gibi bu iktidar da frensiz güç haline gelmek istiyor ve bir şeyden çok iyi yararlanıyor: Karşısına aldığı, üstüne gittiği yapılar, prensipler çerçevesinde bir savunma hattına da sathına da sahip değil. Ne partiler ne meslek kuruluşları ne de yapıların kendileri, “ifade özgürlüğü”nü kuvvetle ve mutlak biçimde savunmaya yöneldi yıllar yılı ve esasen şimdi de durum bu. Her darbe yiyen, sevmediği darbe yediğinde mutlu oldu. Bunu gizlemedi de çoğu zaman. AK Parti, giderek mono blok mermer haline getirmek istediği kendi arkasındaki yüzde 50’ye karşı, karşısındaki mozayiğin farklarından kaynaklanan sorunları çok iyi biliyor. Karşısındaki yapılar ise inanç ve ideoloji olarak hoşlanmadığı her yapının tahribine, tarumar edilmesine, prensiplerden uzak müdahale yemesine en azından pek de ses çıkarmıyor. “Yesinler birbirilerini” özetli bu bakış, büyük gücün, iktidar olanın her şeyi yemesiyle bitecek bir oyundur her zaman. İktidarların karnı büyük olur ve böyle büyür.

İktidar karşısında “birlik olmak gerek” filan demiyorum, yanlış anlaşılmasın, karnına düşmemek için birlik olmak değil, prensipleri birlikte savunabilmek gerekir. Cumhuriyet gazetesini değil, var olma hakkını, Azadiya Welat’ı değil, var olma hakkını.

CUMHURİYET BELKİ DE YALNIZDIR!

“Cumhuriyet yalnız değildir” demekle durdurulacak bir süreç değil bu. Fakat şunu söylemek gerekli: İfade hürriyeti çerçevesinde Özgür Gündem’e de, Azadiya Welat’a da, Cumhuriyet’e de aynı şekilde sahip çıkılmadıkça, kazanmış olan zaten kazanmaya devam eder. Bir sonraki hep daha kolay olur. Tıpkı politikacılara olanlar gibi. Diyarbakır’daki adliye çıkışında eş başkanların kaderini bekleyenler sadece Kürtler oldukça, İzmir ya da İstanbul’daki belediye başkanlarının akıbeti de sallantıda demektir. Bugün “Türk medyası” da kolayca tarumar edilebiliyorsa, 80’lerin sonu ve 90’lar boyunca Kürt medyasının oluşum sürecine vurulan darbelere seyirci kalmanın payı çok büyüktür. Usuller pek farklı değil çünkü: Suçlu ilan et, “Gazeteci değil terörist, hain” de, alkışlayacak siyaseten yeterli nüfus bulunur nasıl olsa! Cumhuriyet için sadece “Cumhuriyetçiler” direnecekse, geçmiş olsun!

“Bir gün Cumhuriyet’i savunmak aklıma gelmezdi” filan demiyorum, çünkü Cumhuriyet’i savunmak bana düşmez; ama Cumhuriyet’in ve dolayısıyla kendi ifade hakkımın savunulmasından geri duramam. Ve Cumhuriyet’le bireysel ilişki geçmişime az değindimse, bir sebebi var: İnsanlar değişir. Kurumlar değişir. İktidarlar değişir. İlkeler kalır. İlkeler bu değişimin güvencesidir. İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü herkes içindir. Yeni Şafak ve Sabah Gazetesi dahil!

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

58-ali-topuz

 

Ali Duran Topuz

Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri derslere ‘huni’lerle girdi

Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde bir grup öğrenci ‘Aklın hükmüne son veriyoruz’ diyerek derslere hunilerle girdi.

57

Birgün’den Gökay Başcan’ın haberine göre Leyla ile Mecnun dizisinde ki Erdal Bakkal karakterinden esinlenerek ‘Aklın hükmüne son veriyoruz’ diyen iletişim fakültesi öğrencileri derslere hunilerle girdi. Bu ülkede yaşamanın tek koşulunun deli olmak olduğunu söyleyen iletişim fakültesi öğrencileri “Bilimsellikten ve laiklikten uzak aklın ve mantığın bitti bir ülkede yaşıyoruz. Bizde artık deliyiz. Bu ülkede başka türlü yaşanmaz” dedi.

Derse huniyle giren Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü 3. Sınıf öğrencisi Mustafa Taze “Biz bu etkinliği Erdal Bakkal’dan esinlenerek yapıyoruz. Bu bir delirme noktası gösteriyor. Delirme ne alaka diyeceksiniz.Delirme, toplumun bilimsellikten, laiklikten yoksun yönetildiği bir kadına tecavüz edilmesi bunun ardından deli raporunu olduğunu psikolojik tedavi aldığını iddia ederek tutuklanma sürecinden kurtulduğu bir ülkede yaşıyoruz. Çeşitlendirmek gerekirse bir çiçekçiyi emekçi bir insanı arabayla ezip, ben oruçluydum, açtım, susuzdum, dengem yerinde değildi diyerek yine tutuksuz yargılanmaktan kurtulabiliyor. Böyle bir ülkede bilimselliğin kalmadı bir noktada insanca yaşamanın tek koşulu delirmek olduğunu düşünüyoruz. Bizde deli olduğumuzu düşünüyoruz ve Erdal Bakkal’dan aldığımız huniyi takıp bu şekilde bir duyarlılık oluşturmayı amaçlıyoruz” dedi.

İnsan olarak yaşabilmenin tek şartı deli olmak

Taze “15 Temmuz dediğimiz bir süreç geçirdik. Ve darbe girişimi bir dönem iktidarla iş birliği olan bir grup tarafından yapılıyor. İktidar da şimdiye kadar kandırıldığını söylüyor. Ülkeyi yöneten insanların bilgi birikimi olduğunu sandığımız insanların bilimsellikten, akıl ve mantıktan uzak açıklamalar yaparak sıyrılmaya çalışmaları, yine akla mantığa uymayan KHK’ler yayınlaması ve çıkıp bir bakanın, valinin Allah bizi okumuşların şerrinden korusun demesi geldiğimiz son noktadır. Bizde bu olanların çerçevesinde bu ülkede yaşayabilmenin tek şartı deli olmak dedik. Derslerimize hunilerle girmeye karar verdik” dedi.

 

(Birgün)

Avrupa Parlamentosu’ndan çok sert Cumhuriyet tepkisi: Kırmızı çizgi aşıldı

Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz,  Cumhuriyet Gazetesi’ne düzenlenen operasyona sert tepki gösterdi. Schulz, Twitter hesabından yaptığı açıklamada “Kırmızı çizgi aşıldı” dedi.

Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz
Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz

Avrupa Parlamentosu (AP) Başkanı Martin Schulz, twitter hesabından yaptığı açıklamada Cumhuriyet Gazetesi çalışanlarına yönelik bu sabah başlatılan PKK/KCK ve FETÖ/PYD operasyonlarına ilişkin gözaltıların, “düşünce özgürlüğüne ilişkin kırmızı çizgiyi” aştığını ifade etti.

Schulz, bu kararın “siyasi” olduğunu belirterek Twitter hesabından şunları yazdı: “Murat Sabuncu ve diğer Cumhuriyet gazetecilerinin gözaltına alınması Türkiye’de ifade özgürlüğünün dair bir kırmızı çizginin geçilmesidir. Cumhuriyet, diğer bağımsız gazeteler gibi değildir. Ülkedeki en eski gazete ve cumhuriyetin en eski kurumlarındandır. Darbe girişimin ardından demokrasiyi savunan Türkiye vatandaşlarının cesaretine dair AB’nin takdirini daha önce belirttim. Ancak devam eden tasfiyeler, hukuki ve güvenliği sağlama gerekçeleriyle değil siyasi kaygılarla yapılıyormuş gibi görünüyor.

İdam cezası tartışması, seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanması, üniversite rektörlerinin atanması gösteriyor ki Türk hükümeti birlik değil ayrıştırma peşinde”

 

(Cumhuriyet)

İnsan Hakları İzleme Örgütü: Türkiye’de baskı giderek artıyor

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW – Human Rights Watch), Cumhuriyet gazetesine yapılan operasyon, son kapatılan basın kuruluşları ve Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanlarının tutuklanmasının, Türkiye’de hükümet ve Cumhurbaşkanı’nın uyguladığı baskı ve yasakların giderek derinleştiğinin kanıtları olduğunu belirtti.

HRW, Türkiye’de son iki günde yaşanan gelişmeleri değerlendirdiği açıklamasında, “Türkiye’deki son bağımsız muhalif gazetelerden biri olan Cumhuriyet’in ‘saçma’ suçlamalarla hedef alınması, Türkiye hükümeti ve Cumhurbaşkanı’nın uyguladığı baskının ne kadar derinleştiğini gösteriyor” dedi.

Cumhuriyet gazetesine yapılan operasyona yönelik protestolar gece saatlerinde de devam etti.
Cumhuriyet gazetesine yapılan operasyona yönelik protestolar gece saatlerinde de devam etti.

Örgütün Türkiye direktörü Emma Sinclair Webb, “Darbe girişiminden bu yana 160’tan fazla yayın kuruluşu kapatıldı. Zalimce susturulmayan sadece birkaç muhalif ses kaldı” diye konuştu.

Webb “Seçilmiş belediye başkanlarını tutuklamak ve bağımsız medyaya yapılan saldırılar, Türkiye’nin siyasi liderlerinin demokrasinin en temel ilkelerini bile sayıp saymadığını ciddi şekilde sorgulamaya neden oluyor” dedi.

HRW, Cumhuriyet’e yapılan operasyondan önce, haftasonu da, çoğunluğu Kürt 15 yayın kuruluşunun kapatıldığına dikkat çekti.

Haftasonu kabul edilen kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile birlikte yaklaşık bin 200’ü akademisyen olmak üzere 10 bine yakın kamu görevlisinin açığa alındığı, gözaltındakilerin avukatlarıyla yapacağı görüşmelerin de kaydedilmesi emri verildiği belirtildi.

“Kürt seçmenin siyasi temsilcilerini seçme hakkı yok sayıldı”

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı’nın “silahlı örgüte üyelik” suçlamasıyla tutuklandığını belirten HRW bunun “Binlerce Kürt seçmenin kendi yerel siyasi temsilcilerini seçme hakkını tanımamak” anlamına geldiğini belirtti.

Geçen hafta gözlatına alınan Gültan Kışanak ve Fırat Anlı, Pazar günü çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı.
Geçen hafta gözlatına alınan Gültan Kışanak ve Fırat Anlı, Pazar günü çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı.

Kışanak ve Anlı’nın 2014’teki yerel seçimde oyların %55’ini alarak göreve geldiğini hatırlatan HRW, eş başkanların yerine hükümetin güvendiği kişilerin atandığına dikkat çekti.

Yerel yönetimlere kayyum atanabilmesinin, 1 Eylül gecesi yayımlanan KHK ile mümkün kılındığı hatırlatıldı.

“Soruşturma ve davalar keyfî”

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün basın açıklaması şöyle devam etti:

“HRW olarak, Türkiye’de terör bağlantılı soruşturma ve davaların rutin olarak keyfî şekilde, somut kanıt olmadan ve yargı sürecine uymadan yapıldığını defalarca kez ispatladık. Demokratik yollarla, seçimle iş başına gelmiş olan yerel yönetimlerin, kanıt olmaksızın bu kanunlara tabi tutulması, binlerce seçmenin oy hakkını elinden almak olduğu gibi aynı zamanda seçilmiş yöneticileri de haksız şekilde cezalandırmak anlamına geliyor.”

Yerel yönetimlerle ilgili KHK’nın yayınlanmasından bu yana Güneydoğu’da Diyarbakır da dahil olmak üzere 27 belediyeye kayyum atandığını belirten örgüt, görevden alınan belediye başkanlarının aldığı oyun yaklaşık 1 milyon 959 bin olduğuna dikkat çekildi.

Emma Sinclair Webb “Gültan Kışanak ve Fırat Anlı’nın elle tutulur bir kanıt olmadan tutuklanması, hükümetin Türkiye’nin güneydoğusundaki halkın kendi yerel yöneticilerini seçme hakkını reddettiğinin en dramatik kanıtıdır” dedi.

“Türkiye, insan hakları sözleşmelerini ihlal ediyor”

HRW’nin açıklamasında Türkiye’nin Avrupa Konseyi ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (OSCE) üyesi olduğu ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de dahil olmak üzere bazı insan hakları sözleşmelerine taraf olduğunu hatırlatıldı.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından hükümetin ilan ettiği OHAL ile bu anlaşmaların bazı hükümlerini askıya aldığını, atılan adımların ise insan haklarına saygı duyulmasına dair bir iyi niyet yansıtmadığı belirtildi.

HRW “(Türkiye’deki) adımlar, ifade özgürlüğü, yargıya erişim ve güvenlik de dahil olmak üzere, birçok insan hakları güvencesini açık şekile ihlal ediyor” dedi.

 

(BBC Türkçe)

10 yılda 827 gazeteci öldürüldü

UNESCO’nun son raporuna göre, 2006 yılından 2015 yılının sonuna kadar görevi başında 827 gazeteci öldürüldü. UNESCO’nun Paris’te açıklanan raporu, son 10 yılda 827 gazetecinin görevi başında öldürüldüğünü ortaya koydu.

50

Ölüm vakalarının sadece yüzde 8’inin açıklığa kavuşturulduğu kaydedildi. UNESCO’ya göre, 2015 yılı 115 gazeteci cinayetiyle 10 yıl içinde en fazla ölüm olayının yaşandığı ikinci yıl oldu.

Raporda, “Ortalama olarak her beş günde bir gazeteci işi nedeniyle öldürülüyor” denildi. Bunun yanı sıra gazetecilerin kaçırılma, keyfi tutuklamalar, işkence, gözdağı, mobbing ve araştırma materyallerine el konulması gibi durumlara maruz kaldığı kaydediliyor.

UNESCO’nun açıklamasında, “Pek çok ülke, bu suçlar hakkında adli soruşturma başlatılmasına yüksek oranda hazır olsa da sıklıkla gazeteci cinayetlerinde suçlu için bir sonucu olmuyor” denildi.

Çoğu ölüm Arap bölgelerinde

2014 ve 2015 yılında toplam 213 gazetecinin öldürüldüğü, 78’inin ise Arap bölgesinde gerçekleştiği bildirildi. Bu gazetecilerin, Suriye, Irak, Yemen ve Libya gibi dünyanın gazeteciler için en tehlikeli bu bölgelerindeki çatışmaları haber yapmakta olduğu kaydedildi.

51 gazeteci Latin Amerika ve Karayipler’de, 34 gazeteci Asya ve Pasifik bölgesinde, 12 gazeteci ise orta ve doğu Avrupa’da öldürüldü.

2015 yılında Charlie Hebdo’da 8 çalışanın öldürülmesiyle Batı Avrupa’da gazeteci cinayeti oranı 11 ölümle oldukça yükseldi.

2015’te online gazetecileri arasında ölüm oranı arttı

Geçen 10 yıl içinde özellikle yazılı basında görev alan gazeteciler cinayetlere kurban gitti. 2014 ve 2015’te ise öldürülen gazetecilerin çoğu televizyonda görevliydi.

2015 yılında online gazetecileri arasında ölüm oranları artış gösterdi. Öldürülen 21 online gazetecinin yarısı Suriyeli gazeteci ve blog yazarlarıydı.

Serbest çalışanlar büyük tehlike altında

2014-2015 yıllarında kurbanların yüzde 90’ı yerel basın çalışanları oldu. Medya sektöründe özellikle yeterli koruma olmadan çalışan serbest gazetecilerin büyük tehlike altında olduğu kaydedildi.

Geçen 2 yıl içinde online habercilik yapan 40 serbest ve yurttaş gazetecisi öldürüldü.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Çağdaş Gazeteciler Cemiyeti’nden Cumhuriyet’e Operasyon’a kınama

Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD), Cumhuriyet gazetesine yönelik operasyonu kınadı, “Her gün yenisine şahit olduğumuz bu durum; ifade ettiğimiz üzere, özgür düşüncenin ve bu temeldeki bir toplumu ‘yok etme’ sürecinin inşasıdır” dedi.

42

ÇGD’nin yazılı açıklamasında “Cumhuriyet’in ışığını söndüreceğini zannedenler körü körüne ‘karanlık’ diyenlerdir” ifadeleri kullanıldı.

Açıklama şöyle…

Türkiye Cumhuriyeti, özellikle 15 Temmuz 2016’dan itibaren tarihi bir eşikten geçmektedir. Bu eşik, yaşam hakkından sosyal haklara kadar evrensel değerlerin yok edildiği; insansız bir toplumu, yani faşizmi hâkim kılma eşiğidir.

Bunun en net göstergesi, Türkiye basınına yönelik her gün artarak devam eden baskı ve ‘yok etme’ politikalarıdır. Kanun hükmünde kararnamelerle dün yine basın-yayın kuruluşlarını kapatan ‘tek adamcı’ anlayış, bugün de Türkiye basının çınarı Cumhuriyet Gazetesi’ne saldırmaya başladı. Cumhuriyet Gazetesi bürolarına bu sabah ‘operasyon’ düzenlenerek arama yapılırken, çok sayıda yönetici ve yazarı da gözaltına alındı, evlerinde aramalar yapıldı.

Her gün yenisine şahit olduğumuz bu durum; ifade ettiğimiz üzere, özgür düşüncenin ve bu temeldeki bir toplumu ‘yok etme’ sürecinin inşasıdır.

Topluma her gün kendi karanlığını dayatmaktan başka çaresi kalmamış olan AKP iktidarı, aydınlanmanın başladığı ilk saniyelerde yok olmaya mahkûmdur. Cumhuriyet’in ışığını söndüreceğini zannedip körü körüne ‘karanlık’ diyenler, sabahın ilk saatlerinin korkusuyla doludur.

Çağdaş Gazeteciler Derneği olarak, her gün aydınlığın sözcüsü olan Cumhuriyet Gazetesi’nin yanında olduğumuzu bir kez daha ifade etmekten gurur duyuyor; Cumhuriyet Gazetesi’nin yönetici ve yazarlarının bir an önce serbest kalması için mücadele etmeye kararlı olduğumuzu duyuruyoruz.

Çağdaş Gazeteciler Cemiyeti

 

(Bianet)

Azerbaycan Petrol Şirketi SOCAR, Aliağa Termik Santral Projesi’nden vazgeçti

İzmir Aliağa’da bölgede yapılması planlanan kömürlü termik santrallere karşı yıllardır mücadele eden yerel hareketler bir zafer daha kazandı. Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi (SOCAR), İzmir Aliağa’da yapmayı planladığı kömürlü termik santralden vazgeçti.

40

İzmir Aliağa’da 672 MW’lık STEP kömürlü termik santral projesi, 2014 yılında SOCAR tarafından Aliağa’da kuracağı rafinerinin enerji ihtiyacını karşılaması için gündeme gelmişti. Greenpeace Akdeniz, Bankwatch ve Banktrack, finansman sağlayan kuruluşlar nezdinde girişimde bulunmuş, EBRD ve IFC[1] finansmandan çekilmişti. Kredi sağlayan kuruluşlarca rafineriye sağlanacak finansman paketinin kömürlü termik santral için kullanılmayacağı belirtilmişti.

Türkiye’den yerel hareketler ve sivil toplum kuruluşları Mayıs ayında Aliağa’da eylem düzenlemiş ve “Kömürden Kurtul!” mesajı vermişti. Bankwatch ve Re:common, yine Mayıs ayında SOCAR termik santral projesinin çevresel, sosyal ve kültürel gerekçelerle finansmanının iptalini talep etmişti. Çabalar sonuç verdi ve SOCAR’ın bölgedeki projelerinin finansörleri (7 İhracat Kredisi Kuruluşu), SOCAR’ın termik santral projesinden vazgeçtiğini ifade eden resmi yazıyı Bankwatch ve Re:common ile paylaştı.

41SOCAR STEP enerji santrali projesi 1. Derece SİT alanı olan Kyme Antik Kenti’nin üzerine yapılmak isteniyordu. Halihazırdaki sanayi tesisleri ve kömürlü termik santraller ile önemli çevresel sorunlar ile yüz yüze kalan Aliağa halkı bölgeye SOCAR tarafından yapılacak yeni termik santrallerin yaratacağı kirlilikten büyük endişe duyuyordu. Hatta, 15 Mayıs 2016’da 100’den fazla sivil toplum örgütü ve yerel hareket bir araya gelmiş, tüm dünya ile eş zamanlıolarak, Aliağa’da 2000 kişinin katıldığı “Break Free – Fosil Yakıtlardan Kurtul” etkinliği düzenlemişti.

Finansörlerden gelen mektup, Aliağa ve Foça’da sevinçle karşılandı. Haberi yorumlayan Foça Çevre ve Kültür Platformu’ndan Bahadır Doğutürk “15 Mayıs’ta kömürden kurtulmak için yeni bir başlangıç yapmıştık. Bugün önemli bir zafer kazandık; SOCAR’ın kararı, verdiğimiz mücadelenin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Türkiye’de yapılması planlanan 70’in üzerinde kömürlü termik santral projesinden vazgeçilmesi için mücadeleye devam edeceğiz. Yaşam alanlarımızı tehdit eden kömür projelerine izin vermeyeceğiz.” dedi.

38

Kömürlü termik santraller bir yandan yapıldığı yerlerde hava kirliliği başta olmak üzere önemli çevresel zararlara yol açarken, yaydıkları sera gazları ile de küresel iklim değişikliğinin en önemli sebepleri arasında gösteriliyor. Bilim insanları, Paris İklim Anlaşması’nın küresel sıcaklık artışını 1.5°C derecede sınırlama hedefine ulaşabilmesi için tüm kömür rezervlerinin yerin altında bırakılması gerektiğini ifade ediyor. 350.org’dan Cansın Leylim Ilgaz, Paris İklim Anlaşması sözlerine sadık kalınması için bütün fosil yakıt yatırımlarının hemen dondurulması gerektiğini, haberin bu açıdan da umut verici olduğunu ekledi.

SOCAR’ın projeden vazgeçmesini yorumlayan Bankwatch’tan Ioana Ciuta “Bu projenin yürütücüleri sonunda verebilecekleri tek mantıklı kararı verdiler. Söz konusu santral fazlasıyla yasal ve ahlaki tutarsızlıklara sahipti. Rafineri projesinin ÇED belgelerinin dışında tutulması, kümülatif çevresel ve sosyal etki değerlendirmelerine tabii olmaması, kamuoyu görüş alım süreçlerinden sıyrılması ve kültürel miras düzenlemelerini yok sayması bunlardan birkaçıydı. Projeden vazgeçmelerinin bu kadar sürmesine şaşırdım.” dedi.

Süreci Türkiye’de başından beri Bankwatch ile takip eden Greenpeace Akdeniz’den İbrahim Çiftçi “Bir şirketin daha kömür lisansından vazgeçmesi kömür çağının sonunun geldiğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Bu durum, önümüzdeki dönemde kömür gibi kirli fosil yakıtlara dayalı politikalar izlemek yerine enerji verimliliği ve sürdürülebilir yenilenebilir enerji kaynaklarını odağa alan uygulamaların benimsenmesi gerektiğini de ortaya koydu.’’ dedi.

Fosil Yakıt Karşıtı İnisiyatif bileşenlerinden TEMA Vakfı Çevre Politikaları Bölümü’nden Özlem Katısöz ise “Enerji şirketlerinin arka arkaya termik santral yatırımlarından vazgeçme kararı alması kömür yatırımlarının bir geleceği olmadığını açıkça ortaya koyuyor. İklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkelerden biri olan Türkiye’nin enerji verimliliği potansiyeli %30’u buluyor.” dedi. Katısöz, kamu kaynaklarının kömür yatırımı teşviklerinde kullanılmaması gerektiğini, bunun yerine enerji verimliliği için yatırımlar yapılması gerektiğini de sözlerine ekledi.

 

(Yeşil Gazete)

Fethiyespor, Amedspor maçına Nazım Hikmet’in, ‘Bu hasret bizim’ dizeleriyle çıktı

Spor Toto 2’nci Lig Beyaz Grup’ta mücadele eden Fethiyespor, Amedspor’u kendi evinde ağırladığı maça ‘Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine. Bu hasret bizim…’ yazılı pankartla çıktı.

37

Geçen şubatta Şırnak ve Diyarbakır’da operasyonların devam ettiği günlerde Fenerbahçe ile Ziraat Türkiye Kupası çeyrek final maçında karşı karşıya gelen Amedspor’un oyuncuları, sahaya ‘Çocuklar ölmesin, maça gelsin’ yazılı pankartla çıkmıştı.

36

Pankartı ‘ideolojik’ bulan Türkiye Futbol Federasyonu kulübe beş bin lira para cezası vermişti.

O günden sonra gittiği deplasmanların birçoğunda Amedspor oyuncular, ırkçı hakaretlere maruz kalmışlardı.

Öyle ki, Eskişehirspor tribünlerinde akıllara birçok yaralının kurtarılmayı beklediği ancak daha sonra hayatını kaybettiği Cizre’deki bodrumları getiren ‘Aşk bodrumda yaşanıyor güzelim’ yazılı bir pankart asılmıştı.

İstanbulspor maçındaysa ‘Önce vatan’ yazılı pankartlar vardı.

Maç 13.30’da başladı

Fethiyespor’un resmi Twitter hesabından yaptığımı paylaşımda oyuncuların, Amedspor maçına ‘Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine. Bu hasret bizim…’ yazılı pankartla çıktığı belirtildi. Kulüp, Nazım Hikmet’e şiiri Twitter’dan da paylaştı.

Saat 13.30’da başlayan karşılaşmayı Amedspor 0-2’lik skorla kazandı.

 

(Diken)

‘Afgan kızı’ kefaletle serbest bırakılıyor

National Geographic dergisine kapak olan fotoğrafıyla ölümsüzleşen “Afgan kızı” lakaplı Sharbat Gula, sahte kimlikle Pakistan’da oturma izni almak suçuyla tutuklandıktan günler sonra kefaletle serbest bırakılıyor.

Sharbat Gula
Sharbat Gula

Pakistan emniyet birimleri tarafından tutuklanan ve 14 yıl hapis cezası ile karşı karşıya olduğu açıklanan Gula için, Pakistan İçişleri Bakanı devreye girdi.

Tutuklama ile ilgili açıklama yapan Bakan Chaudhry Nisar Ali Khan, “Sanırım bu davayı, hem onun kadın olması hem de insani bir açı barındırması nedeniyle yeniden incelemem gerekecek.” dedi.

Gula için kefalet belirlenmesi talimatı veren İçişleri Bakanı Khan, söz konusu suçlamaların ise düşürülemeyeceğini ifade ederek şunları söyledi:

“Eğer onun hakkındaki suçlamaları düşürürsek ve onu sınır dışı edersek, ona sahte kimlik kartı veren yetkililer hakkındaki davayı da düşürmemiz gerekir. Ama burada asıl suçlu onlar ve ben onların bu işten yakalarını kurtarmalarını istemiyorum”

Oturma izni sahteciliği soruşturması 2 yıldır sürüyordu

Kayıtlara göre, Afgan kızı lakaplı Gula, Nisan 2014 tarihinde ‘Sharbat Bibi’ sahte ismini kullanarak Pakistan kimlik kartı için başvuru yaptı.

 

Sharbat Gula, “oturma izni sahteciliği” üzerine iki yıldır soruşturma yürüten Pakistan Federal Araştırma Bürosu (FIA) tarafından Afganistan sınırındaki Peşaver kentinde gözaltına alınmıştı.

Afganistan’daki savaş ortamından kaçan binlerce Afgan mülteci benzer yollarla Pakistan’da kalmaya çalışıyor.

Sahte kimliklere yönelik olarak ülkede başlatılan operasyonlar sonucu 60,675’in kartın ele geçirildiği açıklandı.

Birleşmiş Milletler’e göre, Pakistan’da kayıtlı 1,4 milyon Afgan mülteci yaşıyor. Ülkede kayıt dışı bir milyon mültecinin daha olduğu tahmin ediliyor.

Fotoğrafı çeken Steve McCurry gözaltıya tepki gösterdi

Sharbat Gula, 12 yaşındayken çekilen fotoğrafıyla 1985 yılında National Geographic dergisinin kapağında yer almış, genç kızın korku dolu bakan yeşil gözleri ona tüm dünyada tanınırlık kazandırmıştı.

35

‘Afgan kızı’ olarak bilinen fotoğraf, 1984 yılında Pakistan’ın kuzeybatısındaki bir mülteci kampında çekilmişti. Fotoğrafı çeken Steve McCurry, Sharbat Gula’yı 17 yıl aradıktan sonra 2002 yılında bulmuştu. O tarihte Gula, Afganistan’ın uzak bir köyünde fırıncı eşi ve üç kızıyla yaşıyordu.

Gözaltı haberlerinin ardından McCurry, fotoğraf paylaşma uygulaması Instagram’a Sharbat Gula’nın ikonik fotoğrafını koymuş ve altına şu ifadeleri yazmıştı:

“Ona ve ailesine hukuki ve ekonomik destek sağlamak için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım. Yetkililerin bu eylemine mümkün olan en güçlü şekilde itiraz ediyorum. O bütün hayatı boyunca acı çekti ve bu gözaltı onun insan hakkının korkunç bir şekilde ihlali anlamına geliyor.”

 

(BBC Türkçe)