Ana Sayfa Blog Sayfa 3184

Türk-İş: Açlık sınırı 1518, yoksulluk sınırı 4945 lira oldu

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), Ankara’da hesaplanan gıda enflasyonunun nisanda bir önceki aya göre yüzde 2.51 arttığını; dört kişilik ailenin açlık sınırının 1,518 lira, yoksulluk sınırının ise 4,945 lira olduğunu açıkladı.

Geçen yıl nisan ayında açlık sınırı 1,387 lira, yoksulluk sınırı 4 bin 518 lira; bir önceki ay ise açlık sınırı 1,481 lira, yoksulluk sınırı 4 bin 823 liraydı.

Açıklamada, ortalama sebze-meyve fiyatlarının geçen ayki 4,15 TL’den 4,17’ye yükseldiğine bu yükselişte meyve fiyatlarındaki değişimin belirleyici olduğuna dikkat çekildi.

Ortalama sebze fiyatları mart ayındaki 4,37 TL’den nisanda 4,08 TL’ye gerilerken ortalama meyve fiyatları mart ayındaki 3,57 TL’den sert bir artışla nisan ayında 4,50 TL’ye yükseldi.

(T24)

Macron: Ermeni soykırımının tanınması için mücadele vereceğim, Türkiye için üzülüyorum

Fransa’da pazar günkü cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turunda galip gelen Emmanuel Macron, 1915 olaylarını anma etkinliğine katıldı. Dünkü anma etkinliğinde konuşan Macron, “Ermeni soykırımının dünyada tanınması için mücadele vereceğini” söyledi. Macron, seçilirse Fransa’nın tüm ülkelerdeki demokratları koruyacağını belirterek “Türkiye’nin içine girmekte olduğu eğilimden çok derin üzüntü duyuyorum ve bunu onaylamıyorum” diye konuştu.

Fransa’da pazar günü yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turundan AB yanlısı Emmanuel Macron ile aşırı sağcı Marine Le Pen’in galip çıkmasının yankıları sürüyor. Yüzde 24.01 ile ilk turda birinci gelen Emmanuel Macron, ikinci tur seçim kampanyasına 1915 olaylarının sembol isimlerinden gösterilen, “Komitas” adlı Ermeni müzisyen Soghomon Soghomonyan’ın heykeline çiçek bırakarak başladı. Paris’teki heykel önüne çiçek bırakan Macron, bir dakikalık saygı duruşunda bulundu. Törene Fransa’nın mevcut cumhurbaşkanı François Hollande, Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo ve Fransa’daki Ermeni kuruluşlarının temsilcileri de katıldı.

Hürriyet’te yer alan habere göre, Macron, törende yaptığı konuşmada 7 Mayıs’ta yapılacak ikinci tur seçimlerini kazanması durumunda “Ermeni soykırımının dünyada tanınması için mücadele vereceğini” söyledi. AFP ajansının haberine göre Cumhurbaşkanı adayı ayrıca, seçilirse Fransa’nın tüm ülkelerdeki demokratları koruyacağını belirterek “Türkiye’nin içine girmekte olduğu eğilimden çok derin üzüntü duyuyorum ve bunu onaylamıyorum” dedi.

“İlerleme olmayacak”

Türkiye’deki referandumun “otoriterleşme” yarattığını söyleyen Macron, kendisinin cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda Türkiye’nin Avrupa Birliği müzakerelerinde ilerleme olmayacağını da belirtti. Fransa, 2001 yılında 1915 olaylarını soykırım olarak tanımıştı. Fransa Anayasa Mahkemesi ise geçen Ocak ayında 1915 olayarına ilişkin Ermeni iddialarını da kapsayabilecek şekilde “bazı suçların reddinin suç sayılmasına” ilişkin yasanın ilgili hükmünü iptal etmişti.

Fransa bölündü

‘Yürüyüş’ adayı Emmanuel Macron yüzde 24.01, ‘Ulusal Cephe’ lideri Marine Le Pen yüzde 21.3 oy aldı. İkinci tur seçimler bu iki aday arasında yapılacak.

Sonuçlar uzun yıllar sonra ilk kez yerleşik partilerin ikinci tura geçememesi anlamına geliyor. AB karşıtı adayların oyların toplamı ise yüzde 40’ı geçiyor. Her ne kadar AB yanlısı Macron, Brüksel’e ve piyasalara rahat soluk aldırsa bile Fransa’da bölünmüş bir harita söz konusu.

Kuzey ve güneydoğuda Le Pen daha fazla oy alırken, batıda Macron’un oyları öne çıktı. Macron’un cumhurbaşkanı seçileceğine neredeyse kesin gözüyle bakıyorlar.

‘Önce Fransa’ diye yola çıkan Le Pen ise Macron’un ‘İslamcı terörizmle’ mücadelede zayıf kalacağını, terörle mücadele programının olmadığını savunuyor. Ancak AB ülkeleri Macron’u destekliyor.

(Hürriyet)

Rize’de halk taş ocağına karşı: Doğamızı, yaşam alanlarımızı yok edecek

Rize’nin Pazar ilçesine bağlı Subaşı Köyü, Hisarlı Köyü ve Sivrikale Köyü halkı bölgede yapılmak istenen taş ocaklarına karşı, ilçe merkezinde basın açıklaması yaptı.

Basın açıklamasını okuyan Nehir Birben “Bugün, köy sahalarımızın içinde yaklaşık 100 hektarlık alana yapılmak istenen “Patlatmalı Bazalt Taş Ocağı ve Kırma Eleme Tesisi” ne karşı buradayız. Bu taş ocağı yılda 300 gün, ayda 25 gün dur duraksız çalışacak ve doğamızı, suyumuzu, toprağımızı kısacası tüm yaşam alanlarımızı yok edecektir.” dedi.

Taş ocaklarının olumsuz etkilerini çevre illerden, özellikle Arhavi’den gördüklerini söyleyen Birben şu ifadeleri kullandı:

“Taş ocakları için yapılan patlatmaların açığa çıkardığı toz, oluşturduğu hava kirliliği -gürültü kirliliği, tıraşlamayla bitki örtüsünün tahribatı, yeraltı su tabakasında bozulmalar, heyelan riskinin tetiklenmesi gibi birçok olumsuz etkisi bulunan bu taş ocaklarını köy sahalarımızın, yaşam alanlarımızın içerisinde istemiyoruz. Bu taş ocağı yapılırsa patlatmalar ve taşıma sırasında oluşacak tozdan bitki örtüsü ve sağlığımız zarar görecek, su yollarımızın değişmesiyle bölgemizdeki doğal denge de bozulacak, içme suyu kaynaklarımız yok olacak, bitki örtüsünün tıraşlanmasıyla birlikte heyelan riski artacak ve daha birçok geri dönüşü mümkün olmayan tahribat oluşacak.”

Herhangi bir kamu yararı bulunmayan bu projede kar uğruna yaşam alanlarının tahrip edilmek istendiğini belirten Birben, yetkililer tarafından taş ocağı projesi için “Çevresel Etki Değerlendirme”ye gerek görülmediğine de dikkat çekti. Bu yolla bölge halkının proje hakkında bilgi sahibi olması ve projeye dair söz söylemesinin engellendiğini belirten Birben şöyle devam etti:

“Bizlerin endişesi ve huzursuzluğu varken ve yıllar boyu taş ocaklarının olumsuz etkisinin devam edeceği aşikarken, yaşam hakkımız, temiz bir doğa, huzurlu bir ortamda yaşama hakkımızın bir şirketin rantı için feda edilmemesi gerektiğini düşünüyoruz.

Bizler köylerimiz içerisinde yapılacak her herhangi bir proje için söz sahibi olduğumuzun farkındayız. Bu yüzden yaşam alanlarımızın yok olmaması için hukuki mücadelemizi başlatmış bulunuyoruz. Davalarımızı açtık, bu taş ocaklarının kurulmasına karşı da sonuna kadar mücadeleye devam edeceğiz.

Kamuoyuna saygıyla duyururuz.”

(BirGün)

 

Avrupa Konseyi’nde kritik Türkiye oylaması: 6 yeni madde eklendi

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde (AKPM) Türkiye’nin denetleme sürecine alınmasına yönelik oylama bugün yapılacak. Kritik oylama öncesinde karara Türkiye’deki ‘idam cezası’ tartışması ve YSK’nın referandum kararını da içeren 6 yeni madde eklendi.

Türkiye’nin yeniden denetleme sürecine alınmasını öngören kritik oylama öncesinde denetleme komitesi bir dizi değişikliği kabul etti. Türkiye’nin 2018’e kadar denetleme sürecine alınmasını öngören teklife, dün Denetim Komitesi’nin toplantısında ‘ölüm cezası’ ve referendum sırasındaki YSK’nin tutumu damga vurdu. Türkiye ile ilgili karara 6 yeni ekleme yapıldı. Ancak, gözler dün verilmeyen ve bugün sunulması beklenen değişiklik önergelerinde.

Cumhuriyet gazetesinden Duygu Güvenç’in haberine göre, Türkiye’nin yeniden denetleme sürecine alınmasının oylanacağı AKPM Genel Kurulu dün bir dizi taktiklere sahne oldu. AKPM Türkiye Heyeti Başkanı Talip Küçükcan Denetleme Komitesi’nin toplantısında Türkiye’nin denetleme sürecine alınmasını reddederken, oylamanın iptalini istedi ve toplantıyı erken terk etti. Küçükcan’ın tezine bazı İngiliz parlamenterler de destek verdi ve Türkiye’nin denetime alınması halinde ölüm cezasının TBMM’ye gelebileceği uyarısında bulundu. Buna karşın, Türkiye ile ilgili karara 6 hüküm eklendi.

Ancak, asıl önergeler Denetim Komitesi’ne sunulmadı. Karara eklenen 6 yeni hüküm şöyle:

  • Ölüm cezasının Avrupa Konseyi üyeliği ile uyuşmadığı ve toptan bir cezalandırmadan parlamentonun kaçınması gerektiği; böyle bir kararın üyeliği tehlikeye sokacağı.
  • Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nin yerel yönetimlerle ilgili konvansiyonunu ihlal ettiği ve Güneydoğu’da tutuklu bulunan belediye başkanlarının serbest bırakılması.
  • OHAL soruşturma komisyonunun daha fazla gecikme olmaksızın tam olarak aktif hale getirilmesi ve kişilerin önceki durumlarına dönebilmesi.
  • Gözlem heyetinin raporu doğrultusunda referandumun adil olmayan bir şekilde gerçekleşmesinden ve iki taraf arasında eşitlik olmamasından üzgün olduğu dile getirildi.
  • Referandumun meşruiyeti hakkında ciddi soru işaretleri ortaya çıkmıştır. YSK’nin bu iddiaları ciddi şekilde araştırması gerekir.
  • Anayasadaki 18 maddeyle ilgili Venedik Komisyonu’nun tavsiyelerine uyulmalıdır.

(Cumhuriyet)

İzmirliler, termik santrale verilen yeni ÇED raporuna dava açtı

İzmirli yaşam savunucuları, İzdemir Enerji Elektrik Üretim A.Ş.’nin Aliağa ilçesindeki termik santralinin ikinci ünitesine verilen ‘ÇED olumlu’ raporunun geçen 16 Aralık’ta iptal edilmesinin ardından, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yeni bir ÇED raporu verilmesi üzerine, yeniden dava açtı.

Aliağa’daki, İzdemir Enerji Elektrik Üretim A.Ş.’nin termik santralinin ikinci ünitesi için, 2010 yılında verilen ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) olumlu raporunun iptali için İzmir Barosu, Menemen Belediyesi, Menemen Sanayi Odası, İzmir Tabip Odası, Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) ile çok sayıda vatandaş dava açtı. Davaya bakan İzmir 2. İdare Mahkemesi, 16 Aralık 2016’da ÇED raporunu iptal etti. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı mahkemenin iptal kararından kısa süre sonra santralin ikinci ünitesine yeniden ‘ÇED olumlu’ raporu verdi. Bu kararın ardından, termik santralin başta Aliağa olmak üzere Foça, Menemen ve İzmir’e zarar vereceğini, bölgede yaşamı tehdit edeceğini ileri süren, daha önceki davayı açan sivil toplum örgütleri ve 107 vatandaş, verilen ikinci ÇED raporunun iptali için de dava açtı.

Davayla ilgilenen avukatlardan Arif Ali Cangı, İzmir Demirçelik Sanayi A.Ş.’nin mülkiyetinde olan alan üzerine kurulan, ithal kömüre dayalı pulvarize kazan teknolojisi ile 350 MW kurulu güçteki İzdemir Enerji Elektrik Üretim A.Ş.’nin ikinci santrali için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verilen ÇED olumlu kararının öncelikle yürütülmesinin durdurulması, yargılama sonunda iptaline karar verilmesi gerektiğini belirtti.

Avukat Cangı, “İkinci kez verilen ÇED kararı için bakanlığa birçok kez itirazda bulunduk. Bütün bu itirazların hiçbirisi dikkate alınmamış, termik santralin kapatılmaması için mahkeme kararının tebliğinden itibaren 30 günlük süre dolmadan, 22 Mart’ta dava konusu ÇED olumlu kararının duyurusu Bakalık tarafından yapılmıştır. Aliağa-İzdemir Termik Santrali ÇED olumlu kararı mahkemece iptal edilmiş olmasına rağmen, Mahkeme kararının uygulanması gereken 30 günlük süre içinde 2009/7 sayılı genelgeyle yeni ÇED olumlu kararı verilmiştir. Aliağa’da ve bölgede yaşayan yurttaşların hukuk güvenliği ortadan kaldırılmıştır. Vatandaşların sağlıklı çevrede yaşama hakkını da açıkça ihlal etmektedir. Aliağa ve bölgenin yaşamı için büyük tehdit oluşturduğu mahkeme kararı ile kanıtlanan termik santralin kapatılması gerekirken, 2009/7 sayılı genelgeye dayanılarak yeniden ÇED sürecinin başlatılması, açıkça mahkeme kararının yok sayılması ve bölgede yaşayan insanların ve tüm canlıların sağlıklı yaşamını bilerek tehlikeye atmaktır. Projenin yaratacağı hava kirliliği, denizden su çekilmesi ve denize geri verilmesinin deniz yaşamına vereceği zarar, kentsel, arkeolojik, tarımsal, doğal alanlarda ve turizmde yaratacağı tahribat, deprem riski ile bölgede var olan endüstri tesisleri ile birlikte yaratacağı kümülatif çevresel etki gibi etkenleri göz önüne almak lazım. ÇED olumlu kararı verilmesi aşamasındaki işlemlerde halkın katılımı göz ardı edilmiştir” dedi. Enerji santrali alanı çevresinde arkeolojik sit alanlarının bulunması, kül ve cüruf depolama alanına ilişkin belirlenen yerin zeytinlik olması sebebiyle yeni plan onaylanması halinde dahi hukuka uygunluk taşımayacağını söyledi.

Yeni ÇED Raporu’nda her ne kadar arkeolojik sit alanlarına santralin hiçbir etkisinin olmadığı buna ilişkin değerlendirme yapıldığı ifade edilse de bu ek değerlendirme raporunun ÇED Raporu’nun ekine konulmadığını da belirten Cangı, “Santral işletme aşamasındadır ve mahkeme kararına rağmen hukuka aykırı olarak faaliyet yürütmektedir” diye konuştu.

(Hürriyet)

Ceza davalarının asıl yargıçları – Fikret İlkiz

Bu yazı bianet.org sitesinden alındı

Yargı el sürülmez, eleştirilemez bir kuvvet değildir.

Adli görev yapan kişi kim olursa olsun; ister savcı, ister hâkim ağır şekilde eleştirilebilir. Eleştiri samimi olmalıdır, tahkir içermemeli ve adaleti küçük düşürmemelidir. İstanbul 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 1993/315 Esas, 1994/115 Karar ve 12.05.1994 günlü kesinleşmiş beraat kararında “yargı mensuplarının” eleştirisi hakkındaki gerekçesi 1936 yılında verilmiş bir kararın aşağıdaki gerekçesine dayandırılmıştır.

“Kamu görevlilerinin yaptıkları görevleri nedeniyle ağır şekilde eleştirildikleri zaman zaman görülmektedir. Bu kamu görevlileri gibi adli görev yapan kişiler olduğunda da bir ayrıcalık yoktur. Tenkit yolu cemiyetin her ferdine açık bir yoldur. Bu yolda yazılanlar müsamaha ile karşılanmalıdır. Ancak bunun için cemiyetin bir ferdinin kaza muameleleri hakkında bir fikir beyan ederken çirkin bir isnatta bulunmaktan kaçınması, tenkit hakkını samimi olarak kullanması ve ızrar kastı ile hareket etmemesi, keza adaleti küçültme gayesini gütmemesi lüzumludur. Ancak bu şartlar içinde yapılan bir tenkit, cezai takibat dışında kalır. Adalet, el sürülmez bir kuvvet değildir. Adaletin, kaba mütalaaları müsamaha ile karşılamasını bilmesi lazımdır (Judicial Comimittee of The Prevy Concil’in 1936 da verdiği kararı. S.Atalay, İngiliz Hukukunda Mahkemeye Saygısızlık Suçu. AD. Sayfa 11-12 1965)”

Bu gerekçelere bakıldığında acaba Türkiye 1936 ve DGM’lerin var olduğu 1994 yıllarından daha mı geridedir? Evet, daha geridedir. Hatta daha da geriletmek için gösterilen çaba endişe vericidir. Yargının bağımsız bir kuvvet olduğu Anayasada yazılıydı, şimdi Anayasa değişikliğiyle “ve tarafsız” oldu laflarına inanmak mümkün olmadığı gibi; güven vermeyen bir yeniden inşa hali ile karşı karşıyadır.

Anayasa değişikliğinden sonra Yürütme ve Yasama organına tam bağımlı bir yargı ortaya çıkacaktır, bağımsızlık ve tarafsızlık kâğıt üzerinde kalmıştır, daha da kalacaktır. Güvensizlik artacaktır, Anayasayı değiştirdik yargıyı “bağımsız ve tarafsız” yaptık denilse bile…

Eğer gazeteciler cesaret gösterirse 2017 yılı içinde yargı kıyasıya eleştirilecektir, eleştirilmelidir. Eleştirildikçe hırçınlaşacaktır. Hâkim pozisyonları nedeniyle yargıladıklarına yukarıdan bakanların sayısı hızla çoğalacaktır.  Haklarındaki yazı ve haberlere çok kızacak olan “bağımsız ve tarafsızlık” iddiasını yüklenenler, kapılarında adalet bekleyenleri daha çok hırpalayacaktır. Önlerine gelenleri cezalandırmayı tercih edeceklerdir. Acımasız olacaklar ve gazetecilerin yargılandığı ceza davalarında basın özgürlüğünden bahsetmek bile suç olarak görülecektir. Olmayan suçlar icat edilecek ve bilinen tüm ceza hukuku ilkeleri alt üst olacaktır.

2017 yılına damgasını vuracak olan ceza davalarında yine demokrasi, yine basın özgürlüğü, yine temel hak ve özgürlükler açılan ceza davaları üzerinden tartışılacaktır. Adaletin gözükmeyen haşin yüzünün gerçeklerini, eleştiri ve haberleriyle ortaya çıkaracak olan gazetecilerdir.  Gazeteler yazacak, eleştirinin bir dirhemi bile gazeteciler için ceza davasına ve ceza tehdidine dönüşecektir. Kehanet olmayan bu kötü geleceğin önlenmesi gerekecek. Bu kez Anayasa oylamasında ortaya çıkan “hayır” oylarıyla toplumun kendisine kazandırdığı güç kötülükleri önleyecektir.

Demokrasilerde gazetecilik kamu bekçiliğidir. Siyasal otoritelerin kasıtlı olarak gizlediği, yasal ya da etik yanlışların ortaya çıkarılmasını sağlar. Böylece hem toplumun gelişmesine katkıda bulunur ve hem de aydınlanmış ve aktif yurttaşlığa katkısı olur.

Siyasal hiçbir çıkara hizmet etme görevi olmayan medyanın, demokratik hukuk devleti ilkelerine göre yayın yapması esastır. Habere ulaşabilmenin, bilgi ve haberi elde edebilmenin ve serbestçe yayın yapabilmenin yollarını açmakla, yayınların serbestçe dolaşımını sağlamakla ve basını korumakla görevli olan siyasal iktidar/devlettir. Ama devletin kendisi basın için en büyük engeldir. Devlet sınırlandırma engeli olmaktan çıkıp asıl görevini yerine getirmelidir. Hukuk devleti demek, haberlerin ve görüşlerin serbestçe dolaşımının sağlanması, engellenmemesi, sansürlenmemesi, eleştirinin ve yorumun hak sayılması, herkesin görüşünü endişe etmeden, korkmadan serbestçe ve ceza tehdidi olmadan açıklayabilmesini sağlayan devlet demektir. Aksi, antidemokratik devlettir. O zaman devletin bu ortamı sağlaması ve demokratik hukuk devleti olmayı içine sindirmeyi benimsemesi gerekir.

Gazeteciler sadece gazetecilik yaptıkları için zaten sürekli ceza davalarının sanıkları yapılmaktadır. Eleştirileri suçlanmamalı ve gazetecilik yaptığı için kimse yargılanmamalıdır. Yargı da hakkındaki eleştirileri içine sindirmeli, müsamaha göstermelidir.

Gazeteciler için ne olursa olsun, her hukuka aykırılık ve davranış her zaman haberdir.

2017 yılındaki her soruşturma, her dava ve olup bitenler basının denetimi altında olacaktır, olmalıdır. Bu aynı zamanda yargının denetimidir ve basın tarafından sonuna kadar eleştirilebilmelidir. Böylece medyanın haberleriyle bilgilenecek olan toplumda ortaya çıkacak olan tartışmalar daha yaşanılır bir demokratik toplum düzeni sağlayacaktır. Toplumsal adalet ve vicdanı yaratacaktır. Yargı, yasala ve yürütme organları gibi hesap verebilirlikle yüzleşecektir ve giderek güvenirlilik kazanacaktır.

Demokratik bir sistemde yargı, medyanın gözlemci gözleri altında işlemelidir. Çoğulcu bir toplumda, medyanın kamuoyunun bekçiliği işlevi yargıyla ilgili her alanda yasalarla ve uygulamalarla korunmalıdır. Medya, adaletin dağıtılmasına ilişkin haberleriyle demokratik bir toplumda çok önemli bir rol oynar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi basın özgürlüğüne devletten gelen müdahalelerin söz konusu olduğu davaların çoğunda AİHS’nin 10. maddesinde yer alan ifade özgürlüğünün ihlaline karar vermiştir.

2009 yılında yapılan “Yargının Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı ve Etkililiği” hakkındaki Sempozyumda Kiel Üniversitesinden Prof. Dr. Thomas Gıergerıch şunları söylemişti: “Türkiye yargısında, yargıyı daha bağımsız, tarafsız ve etkili hale getirmek üzere reformun yapılması gerekliliği ortak olarak kabul edilmektedir. Açık bir şekilde ‘kâğıt üzerinde bir reform’ yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını güçlendirmek için yeterli değildir. Daha önemlisi, ‘insan haklarının bütünüyle etkinleştirildiği bir kültür içerisinde’ ve daha az devlet merkezli, daha az hiyerarşik, daha az ortaklı (…) bir yargının geliştirilmesi için kafalarda bir reform da gereklidir. Böyle bir yeni yargı kültürünün büyümesi için elbette zamana ihtiyaç vardır. Ancak bu yönde ilk eğilimler görülmektedir ve bunları desteklemek için planlı ve kararlı çabalar olmadır.” (T.Adalet Akademisi Yay. 2009.Sayfa 30).

2009 yılında görünen eğilimlerin aksine ortaya çıkan gerçekler tam tersini göstermektedir. Yargının güvenilmeyen bağımsızlığına Anayasa değişikliği ile eklenen “ve tarafsız” olma hali kâğıt üzerinde kalacaktır. Çünkü Yürütmenin atayacağı ve Yasamanın seçeceği Hâkimler ve Savcılar Kurulu artık daha çok devlet merkezli bir yapı olacaktır.

Düzene uygun olan ve düzeni besleyen kafalar, insan haklarından yana değiller.

İnsan haklarının bütünüyle etkinleştirildiği bir kültür içerisinde bulunmayan ve kafalarında yargı için bir reform inancı olmayanların yazdığı ve “evet” dediği Anayasa değişikliği ile yargı gücünün kuvvetler ayrılığı içinde artık yeri kalmamıştır. Bağımsız değildi, “ve tarafsızlık” beklenemez.

2017 yılı boyunca insan hakları temelli olmayan kültürsüzlüğün yarattığı yargının nasıl bu hale geldiğini ceza davalarında yargılanan gazetecilerin yargılanmalarında göreceğiz. Asıl yargılama davalardaki savunmalar ve yargının eleştirisi olacaktır. Sanık yapılan gazeteciler; bağımsız ve şimdi “ve tarafsız” olduğu varsayılan yargıyı haklarında açılan ceza davalarında yargılayacaklardır.

Fikret İlkiz – Bianet.org

Hrant Dink cinayeti için 3. iddianame: Şüpheliler arasında Fethullah Gülen de var

Hrant Dink cinayeti soruşturmasında 51 şüpheli hakkında iddianame hazırlandı. Hazırlanan üçüncü iddianamedeki 51 şüpheli arasında Fethullah Gülen ve Zekeriya Öz de bulunuyor.

Hrant Dink cinayeti soruşturması kapsamında, aralarında Fethullah Gülen, eski savcı Zekeriya Öz, kapatılan Zaman gazetesinin eski Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın da aralarında bulunduğu 51 şüpheli hakkında iddianame hazırlandı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca Hrant Dink cinayetine ilişkin hazırlanan bu üçüncü iddianamede, tüm şüpheliler hakkında “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet, aralarında Gülen ile eski savcı Zekeriya Öz ve jandarma görevlilerinin de olduğu 40 şüpheli hakkında ise ayrıca “kasten öldürmeye iştirak” suçundan müebbet hapis cezası isteniyor.

(Gazete Karınca)

Açık Radyo’nun 45. yayın dönemi başladı

Açık Radyo’nun 24 Nisan 2017 – 22 Ekim 2017 arasında geçerli olacak 45. Yayın Dönemi bugün başladı.

45. Yayın Dönemi’nde Açık Radyo’da 211 gönüllü programcı 144 farklı program yapacak. 45. Yayın Dönemi’yle beraber, Açık Radyo’da başından beri 1194 gönüllü programcı tarafından 1063 farklı program yapılmış olacak.

45. Yayın Dönemi’nde 17 yeni program başlıyor ve geçmiş yayın dönemlerinde yayınlanıp da ara verilmiş olan 2 program yeniden başlıyor. Yeni yayın döneminde 18 yeni programcı Açık Radyo’ya katılırken, geçmiş yayın dönemlerinde program hazırlayıp sunan 8 programcı ise yeniden dönüyorlar.

Yeni yayın dönemindeki yeni programlar ve değişiklikler için Açık Radyo’nun resmi web sitesi acikradyo.com.tr/ yi ziyaret edebilirsiniz.

 

(Açık Radyo, Yeşil Gazete)

Karar gazetesinden ‘Evet’çi kadınlara sansür

Hürriyet Gazetesi yazarı Ahmet Hakan köşe yazısında Karar gazetesinde ‘Evet’çi kadınların fotoğraflarının photoshop yoluyla sansürlendiğini yazdı.

Ahmet Hakan’ın Hürriyet’teki köşe yazısında dikkat çektiği sansürlü fotoğraf, 16 Nisan akşamı YSK’nın “Mühürsüz oylar geçerli sayılır” kararıyla üzerine gölge düşen referandumun sonuçlanmasının ardından çekildi.

Ahmet Hakan’ın ‘En Reisçi Kim?’ başlıklı köşe yazısından ilgili kısım şöyle:

“Evet’ oyu vererek Hayrettin Hoca’nın farzını yerine getiren genç kızlarımızı görmektesiniz.

Sağdaki fotoğraf karesi, genç kızlarımızın gerçek durumlarını yansıtmakta… Yani oynanmamış… Yani sansürlenmemiş… Yani olduğu gibi yansıtılmış…

Soldaki fotoğraf karesi ise Karar gazetesinde yayınlandı. Burada açık göbeklerin “fotoşop” marifetiyle kapatıldığını, dekoltelerin örtüldüğünü görüyoruz…

Bu konuda kimsenin ama kimsenin değil, sadece “evet” çıktı diye sevinen bu genç kızların fikrini merak ediyorum.”

(Hürriyet, Yeşil Gazete)

MHP İl Başkanı, 23 Nisanı çocuğa ayakkabı boyatarak kutladı

MHP Kocaeli İl Başkanı Aydın Ünlü, 23 Nisan’da çalışmak zorunda bırakılan ayakkabı boyacısı bir çocuğa ayakkabısını boyattı. Başkanın, gülümseyerek objektiflere poz vermesi şaşkınlık yarattı.

Kocaeli’de 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için MHP teşkilatından tören düzenlendi. Çocukları MHP binasında ağırlayan MHP Kocaeli İl Başkanı Aydın Ünlü ve partililer, parti binası önünde çocuklara balon dağıttı.

Kocaeli Barış Gazetesi’nin haberine göre; MHP’lilerin balon dağıttığı bölgede bir de ayakkabı boyacısı çocuk vardı. MHP İl Başkanı Ünlü çocuklara balon dağıtırken birden ayakkabı boyacısı çocuğun yanına gitti ve ayakkabılarını boyattı. Çevresindekiler Ünlü’yü uyarsa da MHP’li Başkan objektiflere yakalanmaktan kurtulamadı.

(Odatv, Kocaeli Barış Gazetesi)