Ana Sayfa Blog Sayfa 2540

BM: 1 milyon tür yok olma riskiyle karşı karşıya

Birleşmiş Milletler’in önümüzdeki günlerde açıklanması beklenen raporunda,  dünyadaki yaşamı tehdit eden doğadaki yıkımın, yine insan kaynaklı iklim değişikliği kadar büyük olacağının altınının çizilmesi bekleniyor

Birleşmiş Milletler’in (BM) biyolojik çeşitlilik hakkındaki bilimsel kurulu Intergovernmental Panel Biodiversity and Ecosystem Services (Hükümetlerarası Biyoçeşitlilik ve Ekolojik Hizmetler Paneli – IPBES), küresel analizinin karar vericiler için özetini dün kamuoyu ile paylaştı.

130’dan fazla ülkenin bilim insanlarının katkısıyla hazırlanan rapor, dünyadaki canlı türlerinin karşı karşıya kaldığı tehdidi gözler önüne sererken, buna sebep olan insan kaynaklı aktivitelere vurgu yapıyor. Rapor, iklim değişikliği, kalkınma, tarım-gıda ile denizler ve okyanuslar hakkında önemli bulgular içeriyor.

130 ülkenin imzaladığı bilimsel rapor, iklim değişikliğinin 1 milyon türün yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.

Raporun bazı önemli bulguları şöyle:

Biyolojik Çeşitlilik:

Türler, günümüzde son 10 milyon yılın ortalamasından yüzbinlerce kat daha hızlı yok oluyor ve bu hız giderek artıyor.

  • Köpek balıkları ile mercan resiflerinin yüzde 33’ü, tüm deniz memeli türlerinin yüzde 33’ten fazlası ve amfibi canlıların ise yüzde 40’ı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya
  • Böcek türlerinin ise yaklaşık yüzde 10’u yok olma tehlikesi ile karşı karşıya.
  • Karasal ortamda canlıların, doğal ortamdaki varlığı, büyük çoğunluğu 1900lerden itibaren olmak üzere, ortalama yüzde 20 azaldı.
  • Kayıp ve bozulma yüzünden küresel karasal habitatta 1900lerden beri yüzde 30 azalma görüldü.

İklim Değişikliği

Raporda; iklim değişikliğine neden olan faaliyetler ile biyolojik çeşitliliği yok oluşa sürükleyen faaliyetler arasında önemli bir ilişki olduğunu, birçok iklim eyleminin aynı zamanda biyolojik çeşitliliği de korumaya katkı sunacağını belirtiyor.

Raporun yazarları, IPCC‘nin iklim değişikliği senaryoları ile bu senaryoların biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkilerini de karşılaştırıyor.

  • 2°C küresel ısınma, türlerin yok oluş riskini yüzde 5 arttırırken, dünyanın şu andaki hali, yani 4,3°C ısınma senaryosu bu riski üç katına, yüzde 16 seviyesine çıkarıyor.
  • Uzmanlara göre, küresel ısınmayı 1,5 °C’de sınırlandırmanın ise biyolojik çeşitlilik üzerindeki iklim riskini önemli derecede azaltacak.

Tarım-gıda

 Uzmanlar mevcut tarımsal uygulamaların biyolojik çeşitlilik üzerinde önemli riskler oluşturduğuna dikkat çekiyor.Rapor, insan faaliyetleri ile karasal ortam/çevrenin yüzde 75’inin ciddi değişiklik ve büyük hasar gördüğünü,  1970’lerden beri tarımsal üretimin yüzde 300 arttığını ama buna rağmen dünya nüfusunun yüzde 11’inin – 860 milyon insanın gıda güvensizliği ile yüz yüze olduğuna vurgu yapıyor: 

Küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 25’i arazi yönetimi, gübreler yüzünden salınıyor. Hayvansal gıdalar bu emisyonun yüzde 75’ini oluşturuyor.

  • Küresel gıda üretiminin yüzde 75’i polenleşmeye bağımlıyken, yoğun tarım uygulamaları yüzünden biyolojik çeşitlilik üzerindeki artan baskı ve polenleşmedeki azalma ile yıllık 235 ile 577 milyar ABD doları değerindeki ekin üretimi riske atılıyor.

 Okyanuslar – Denizler:

 Aşırı avlanma yüzünden balık stoklarının yok olduğunu kaydeden raporda, 2015 yılında deniz stoklarının yüzde 33’ünün sürdürülemez seviyede avlandığını vurguluyor. Rapora göre, bugüne kadar deniz ortamının yüzde 66’sının insan faaliyetleri yüzünden ciddi ve büyük ölçüde değiştirildi.

Rapor, endüstriyel balıkçılığın biyoçeşitlilik üzerindeki ayak izinin tarımdan 4 kat daha büyük olduğunu ifade ediyor; balıkçılık sektöründeki dengesiz dağılımı ortaya koyuyor.

Rapora göre ticari balıkçıların yüzde 90’ı küçük balık avlarken bu balıklar toplam yakalanan balıkların yüzde 46’sını oluşturuyor. Geri kalan balıkçılık sadece birkaç ülkede yoğunlaşıyor ve çok az sayıdaki büyük şirket tarafından yapılıyor.

Sağlık, kalkınma ve sosyal ekonomik sorunlara dair önemli veriler içeren rapora göre; dünya nüfusunun 1970’lerden beri yüzde 105 arttı; kentsel alanlar sadece 1992’den bu yana iki katına çıktı. Rapor, bu durumun doğal alanlar üzerinde önemli bir baskı unsuru olduğunu ifade ediyor.

Paris’te duyurulacak

Çalışmaları 3 yıl süren raporun duyurulacağı Paris’teki toplantıda 130 ülkeden diplomatlar bir araya gelecek. Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri üzerine Hükümetlerarası Bilim-Siyaset Platformu (IPBES) Başkanı Robert Watson, raporla ilgili değerlendirmesinde “Türlerin, ekosistemin ve genetik çeşitliliğin yok olması, daha şimdiden insanlığın geleceği için küresel ve nesillerarası bir tehdit” ifadelerini kullandı.

Gelecek yıllarda insanlığın önündeki en temel zorluğun, doğanın paha biçilemez katkılarını korumak olduğunu vurgulayan Watson, “Her düzeyde hazırlanacak politikalar, çabalar ve adımlar, yalnızca bilgi ve kanıtlara dayalı olmaları halinde başarı getirecektir” dedi.

Bilim insanlarına göre, dünyanın 6. büyük kitlesel yok oluşunda 1 milyona yakın tür tarihten silinme tehlikesiyle karşı karşıya. Dünya Doğayı Koruma Vakfı da (WWF) geçen yıl açıkladığı ‘Yaşayan Gezegen’ adlı raporunda, memeliler, kuşlar, sürüngenler ve amfibilerin nüfusunun 40 yılda yüzde 60 azaldığını ortaya koymuştu.

 

Brunei’den geri adım: Eşcinsel ilişki ve zina, recm ile cezalandırılmayacak

Brunei Sultanlığı, eşcinsel ilişki ve zinayı, recm (taşlayarak öldürme) cezası kapsamına almaktan vazgeçti.

Eşcinsel ilişki ve zinaya, geçen ay recm cezası (taşlayarak öldürme) getiren Brunei geri adım attı. Brunei Sultanı Hasan el Bulkiye idam cezasına ilişkin moratoryumun süresinin uzatıldığını, başka deyişle cezanın uygulamaya konulmasının ertelendiğini açıkladı. El Bulkiye, Şeriat Ceza Hukuku Düzenlemesi’ne dair çok sayıda soru ve yanlış anlaşılmalar olduğunu bildiğini belirterek, Bu konular netlik kazanınca değeri anlaşılacak” dedi.

2014’te şeriat hukukunu anayasal düzen olarak kabul edilen Brunei’de nüfusun üçte ikisi (420 bin kişi) Müslümanlardan oluşuyor. Ülkede, düzenleme öncesinde de eşcinsellik ‘yasa dışı’ olarak kabul ediliyor ve ‘suçları saptananlar’a 10 yıla kadar hapis cezası veriliyordu.

Karar, Nisan ayı başına açıklanan yasa tasarısına gelen tepkilere bağlanıyor. Hasan el Bulkiye, 3 Nisan’da yeni yasalardan bahsetmeden “Bu ülkede İslami öğretilerin giderek güçlendiğini görmek istiyorum” demişti. Bulkiye’nin açıklaması sonrası, George Clooney ve Ellen DeGeneres gibi dünyaca ünlü isimler yasayı kamuoyu önünde sert şekilde eleştirmiş, ülkeye ait çeşitli ticari faaliyetleri boykot çağrısı yapmıştı.

Ayder Yaylası’na TOKİ giriyor

Rize’nin Ayder Yaylası’nda kentsel dönüşüm projesi başlatılıyor. Milli park ve SİT alanı olan yaylaya yapılacak üç aşamalı projeyi, beş bakanlık uygulayacak. Yaylaya bin 800 araçlık katlı otopark inşa edilecek.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, kaçak yapılaşma nedeniyle “Kirlettik, rezil ettik” dediği, Rize’deki Ayder Yaylası’nda kentsel dönüşüm projesi başlıyor. Proje, TOKİ’nin öncülüğünde yürütülecek. ‘Üç aşamalı’ olarak planlanan projeyi, beş bakanlık ortaklaşa uygulayacak. Projeyle ulaşım sorunlarının çözüleceği iddia edilirken, Ayder’e bin 800 araçlık katlı otopark inşa edilecek. Kentsel dönüşüm projesi kapsamında, iki katlı yatay yapılar yapılacak.

BirGün gazetesinin haberine göre, Fırtına İnsiyatifi’nden Avukat İbrahim Demirci, Ayder’e bin 800 araçlık otopark yapılmasının bölgedeki araç sayısını artıracağını söyledi. “Yolları, otoparkları çoğaltırsanız, Ayder’e gelen araç sayısını da fazlalaştırmış olursunuz” diyen  Demirci şöyle konuştu: “Üç aşamalı bir projeden bahsediliyor. İlki altyapı ve ulaşım. Ancak diğer ikisinin ne olduğunu bilmiyoruz. Nasıl bir dönüşüm yaratılacağına, imar planıyla bakabiliriz. En fazla iki katlı binanın yapılmasını öngörüyor ama Ayder’de iki katlı evler eski. Onun harici 5 -6 katlı yapılar var.”

Yapılaşma ve turizm mantığı

Ayder’in milli park olduğuna vurgu yapan Demirci, ayrıca etrafındaki yaylalarla birlikte doğal SİT alanı vasfı bulunduğunu belirtti; “Buraya dair geliştireceğiniz projeler, korumaya yönelik olmalı. Otoparkla alanı korumuş olmazsınız, yapılaşmaya açmış olursunuz. Bakanlıkların mantığı da böyle çalışıyor. Yeşil Yol süreci devam ediyor, Rize Özel İdaresi, kararlar çıkartıp yayları birbirine bağlıyor. Bu, bütün yaylarının yapılaşmaya açılması anlamına gelir. Koruma mantığıyla hareket eden bir idare yok. Tamamen yapılaşma ve turizm mantığıyla hareket ediliyor” diye konuştu.

Kyzikos’ta tarih kıyımı

Kapıdağ Yarımadası’ndaki Kyzikos Antik Kenti’nin içinden geçen Kleite deresinin yatağında, ilgili hiç bir kurumun bilgisi ve izni olmadan kazı yapıldığı belirlendi.

Balıkesir, Kapıdağ Yarımadasında, Kyzikos Antik Kenti’ndeki Amfitiyatro bölgesine, dere yatağını genişletme bahanesiyle iş makinesi sokulduğu ortaya çıktı. 1. Derece Arkeolojik SİT alanı olan bölgede, zemin zarar görürken yapılan çalışmayla ilgili resmi kurumların bilgisi ve izni olmadığı anlaşıldı.

Bandırmagazete.net’in haberine göre, iskânı Neolitik (M.Ö. 6. bin) ve Kalkolitik (M.Ö. 5. bin) Dönem’e kadar uzanan Kyzikos Antik Kenti’ni ziyaret eden gezginler, buradaki Kleite Deresi’nde kazı yapan iş makinalarını farketti. Roma döneminde gladyatör dövüşleri ile  su oyunlarının yapıldığı amfitiyatronun içinden geçen derenin yatağının açıldığı ve çıkan malzemenin gelişigüzel yığıldığı görüldü.

Hiç bir kurumun bilgisi yok

Arkeologlar Derneği İstanbul Şube Başkanı olan Bandırmalı arkeolog Yiğit Ozar konu ile ilgili şunları söyledi: “Bölgede doğa yürüyüşleri yapan yurttaşların bizi bilgilendirmesi üzerine ilgili kurumlar ile iletişime geçerek, bilgi talep ettik. Gelen yanıtlar doğrultusunda özetle şu sonuç çıkıyor; tahribat Müze ve Kazı Başkanlığı tarafından da tespit edilip raporlanmış ve gerekli işlemler yapılmıştır; ancak tahribata neden olan uygulamanın kim ya da hangi kurum tarafından gerçekleştirildiği bilinmemektedir. DSİ’nin Erdek çevresinde dere temizleme çalışmaları yaptığı basında yer aldıysa da, bu temizliğin onlar tarafından yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz. Bu alan 1. Derece Arkeolojik SİT Alanı. 658 Sayılı Arkeolojik Sitlerin koruma, kullanma koşullarını belirleyen ilke kararına göre bu alanlarda gerekli alt yapı ve çevre düzenleme çalışmaları ancak Koruma Bölge kurullar’nın onayı ile, kazı başkanlarının görüşü alındıktan sonra ve uzman denetiminde yapılabilir. Bu şartları yerine getirmeden bırakın kepçe sokmayı ağaç bile dikemezsiniz.”

Koordinasyon şart

Dere yatağının en az amfitiyatro kadar önemli olduğunu vurgulayan Ozar yapılması gerekenleri şöyle anlattı: “Kyzikos kenti sadece taştan, mermerden kalıntılar değil, insan ve doğanın birlikte şekillendirdiği bir alan olarak kültürel peyzaj özellikleri göstermektedir. Bu bağlamda Kleite Deresi de, en az amfitiyatro kadar arkeolojik mirasın parçasıdır ve aynı zamanda bir doğal varlıktır. Sel taşkınları gibi sorunların giderilmesi için alanda bazı müdahalelerin yapılması hem kalıntıların korunması hem de çevredeki yurttaşların yaşamının kolaylaştırılması için gerekebilir. Ancak bu müdahalelerin ilgili mevzuat çerçevesinde ve kurumlar arası koordinasyon ve bütüncül bir koruma anlayışı ile yürütülmesi gerekir. Sadece Müze ve Koruma Kurulunun değil bu alanla ilgili herhangi bir sorumluluğu olan bütün kurumların koordinasyon içinde çalışması ve ortak bir strateji oluşturmaları benzer sorunların yaşanmamasına katkı sağlayacaktır.”

Bir çağ yangını: Kapitalosen – Pelin Cengiz

Şimdi insanlık, yeni bir yokoluşu eşiğinde. Bilim insanlarına göre, dünya altıncı kitlesel yokoluşa doğru gidiyor. Bunun temel sebebi ise insanın dünya üzerindeki faaliyetleri.

Planet Earth, Life, Africa gibi önemli BBC belgesellerinin yaratıcısı ve anlatıcısı, doğa bilimci 92 yaşında Our Planet isimli yeni bir belgeselin çalışmalarını sürdüren Sir unvanlı David Attenborough, “insan bu dünyanın vebasıdır” demişti birkaç yıl önce.

Yeryüzündeki doğal kaynaklar ve insan toplulukları benzeri görülmemiş biçimde geri dönülmez bir tahribata sürükleniyor.

İngilizlerin kendisinden “national treasure” yani “ulusal değer” diye bahsettikleri Attenborough, birkaç hafta önce BBC’ye verdiği bir röportajda şunları dile getirmişti:

“İklim değişikliğinin dünyaya etkileri hakkında konuşmaya başlamamın üzerinden 20 yıl geçti. Koşullar tahmin ettiğimden çok hızlı gelişti. Bu çok korkutucu gelebilir ama bilimsel kanıtlar gelecek 10 yıl içinde ciddi bir eylemde bulunmazsak, doğal varlıklarımızın ve topluluklarımızın çöküşüne karşı geri dönüşü olmayan zararlarla yüz yüze kalacağımızı gösteriyor.”

Guardian’da yer alan sözlerinde ise, “93 yaşına geliyorum ve önümde çok uzun bir zaman yok. Anlatacak çok fazla zamanım kalmadı. Genç insanlar deneyimsiz olabilirler ancak ileri görüşlüler. Etrafta olup bitenleri daha net şekilde görebilirler. Benim neslim olanları anlamak için iyi bir örnek değil. Eğer gençlerle ilerleme kaydedemezsek bittik. Hayatta kalmak istiyorsak başka seçeneğimiz yok. Omuzlarımızın üzerinde ahlaki bir sorumluluğumuz var, eğer bunu kabul etmezsek utancımız çok derin olur” diyor.

İsveçli Greta Thunberg’in başlattığı okul grevlerinin pek çok ülkede Fridays For Future (Gelecek için cuma günleri) hareketi olarak devam etmesi, iklim krizine karşı acilen harekete geçilmesine dikkat çekmek için sürdürülen Extinction Rebellion (Yokoluş İsyanı) sivil itaatsizlik eylemleri aslında Attenborough’ın işaret ettiği gençlerin meseleyi çoktan sahiplendiğinin göstergesi.

Attenborough, yine yakın zamanlarda yaptığı bir konuşmada, “Holosen çağı sona erdi. Artık Cennet Bahçesi yok. Dünyayı o kadar çok değiştirdik ki, bilim insanları yeni bir jeolojik çağda olduğumuzu söylüyorlar: Antroposen yani insanların çağı” demişti.

Antroposen (antropocene) çağı, yani insanların çağı. Antroposen, Yunanca’da insan anlamına gelen “antropos” kelimesine jeolojik çağları imleyen “-cene” ekinin eklenmesiyle elde edilen bir terim.

Bilim insanları, epeydir insanın dünya üzerinde büyük etkide bulunduğu yeni bir jeolojik çağa girildiğini söylüyor. Yapılan çalışmaların önemli bir kısmı insanoğlunun yerkürede jeolojik bir döneme adını verebilecek kadar iz bıraktığı yönünde.

Çünkü, sanayi devriminden bu yana insan faaliyetlerinin yerkürenin iklimini çok hızlı bir şekilde değiştirdiğine, canlıların yaşam alanlarının da buna paralel olarak yok olduğuna vurgu yapan bilim insanları altıncı büyük kitlesel yokoluşun çoktan başladığına dikkat çekiyor. Hayvan ve bitki türleri hızla yokoluyor.

İnsanlara dünyada kendilerini endişelendiren meseleler sorulduğunda, iklim krizi nadiren listenin başında geliyor. Bu şaşırtıcı değil ama iklim krizinin geldiği nokta göz önüne alındığında bu kabul edilebilir bir durum da değil. Geleceğe dair bilinmezlik ve kontrol edilemezlik insanları “yokmuş gibi” davranmaya yöneltiyor olabilir.

Son yarım milyar yılda tam beş defa kitlesel yokoluş yaşandı, bu beş büyük yokoluş, dünya üzerindeki canlı türlerinin büyük bir bölümünün (yüzde 80 ile yüzde 96 arasında) soyunun tükenmesine neden oldu. Ancak, bir farkla diğer yokoluşların hepsi doğal yollarla oldu.

Şimdi insanlık, yeni bir yokoluşun eşiğinde. Bilim insanlarına göre, dünya altıncı kitlesel yokoluşu doğru gidiyor. Bunun temel sebebi ise insanın dünya üzerindeki faaliyetleri. Altıncı büyük kitlesel yokoluş evresi insanoğlunun soyunun da tükenmesine sebep olabilir. Bir anlamda, insanlık son 150-200 yılda yarattığı “kendi dünyasının” kurbanı oluyor. İnsan kendi eliyle yaşadığı dünyayı başkalaştırıyor, yok oluşa sürüklüyor. Bir devri bundan daha iyi anlatacak bir tanım yoktur herhalde.

Ancak, antroposen çağı kavramını farklı biçimde ifade ederek kapitalosen (capitalocene) demeyi tercih edenler de var. Ekoloji tarihçileri Lund Üniversitesi’nden Andreas Malm ve Binghamton Üniversitesi’nden Jason Moore kapitalosen yani sermaye çağı demeyi uygun bulanlardan. Kapitalizmin dünyaya neler ettiğinin, dünyayı nasıl bir tehditle karşı karşıya bıraktığının bir çağa verdiği isim.

Malm ve Moore, iklim değişikliğinin ve beraberinde getirdiği iklim krizinin bugün geldiği noktanın temelinde 19’uncu yüzyılda başlayan fosil yakıtlara dayanan sanayileşme hamlesinin olduğunu söylüyor ki, bu da gayet anlamlı. Sanayileşme hamlesiyle başlayan fosil yakıtlara dayanan ekonomik büyüme ve kalkınma modeli, sermayenin genişledikçe yeryüzünde delik deşik edecek yer arayışı, atmosfere saldığımız zehirli gazlar, madenlere, petrole, kömüre, plastiğe dayalı üretim ve tüketim modelinin hızla gelişmesi bu terimin temelini oluşturan ana faaliyetler.

Öte yandan, içinden geçmekte olduğumuz çağa sadece uygun bir isim bulmakla yetinmeyen bilim insanları bu dönemde yaşananların en iyi nerede görülebileceğini de bulmak istiyor. Nükleer bomba denemelerinin sonucu ortaya çıkan radyoaktivite, mikroplastik yoğunlaşması, tonlarca çöpün yıllardır döküldüğü alanlar ya da nehirlerdeki kirlilik bölgelerinde çalışmalar yürütülüyor.

Capitalosen kavramını kullananlardan Andreas Malm, iklim mücadelesinini daha fazla büyümesi gerektiğini, dünyanın dört bir yanında fakrlı grupların şimdiye kadar görmediğimiz bir ölçekte birbirine bağlı olması gerektiğini aksi takdirde fosil sermayeye karşı başka türlü mücadele edilemeyeceğini söylüyor.

Aslında Malm’ün işaret ettiği o örgütlü iklim krizine karşı mücadele tüm değişik halleriyle sürüyor. Hatta önemli bir kazanım bile elde edildi. Haftalardır İngiltere’de süregelen Extinction Rebellion sivil itaatsizlik eylemleri, geçen hafta önemli bir sonuç verdi. İngiltere’de Avam Kamarası’nda İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’in talebine olumlu yanıt veren milletvekilleri İngiltere’nin parlamentosunda iklim ve çevre için acil durum yani, bir nevi olağanüstü hal ilan ilk ülke olmasını sağladı.

Paris İklim Anlaşması’nı bile hala imzalamamış Türkiye için bunlar hayal elbette ama yokoluşa hepimiz birlikte sürükleniyoruz, kimsenin istisnası yok…

(artıgerçek.net’ten alınmıştır.)

Kuşaklar, ‘iklim adaleti’ için buluştu

Yeşil Düşünce Derneği ve Yeşil Avrupa Vakfı’nın düzenlediği ‘İklim Buluşması’nda, hukukçular, aktivistler ve siyasi aktörler iklim krizine karşı mücadele yöntemleri, yeni örgütlenme ve aktivizm biçimlerini ele aldı.

Küresel iklim değişikliğinin yol açtığı felaketlerle baş etme ve önlemenin yolları, hafta sonu Yeşil Düşünce Derneği ve Yeşil Avrupa Vakfı (Green Europen Foundation) tarafından düzenlenen etkinlikte masaya yatırıldı. İklim krizine karşı mücadele yöntemleri, karar vericilerin doğru politikalar üretmeleri için sivil toplum ve ekoloji aktivistlerinin katkıları, yeni nesil örgütlenme ve aktivizm biçimleri üzerine konuşmaların yapıldığı etkinlik kapsamında bir de çocuk atölyesi düzenlendi.

İstanbul’daki Cezayir Toplantı Salonu’nda gerçekleştirilen etkinliğin  ‘İklim Politikaları’ başliklı ilk bölümünde söz alan iklim aktivisti ve Açık Radyo programcısı Ömer Madra, bir iyi ve bir kötü haber verdi. Kötü haber ile başlayan Madra, bugün Guardian gazetesinde yayımlanacak; yakın dönemde hazırlanan bir rapora gönderme yapan habere göre, küresel iklim krizi nedeniyle bugün yaşayanlar ve gelecek nesillerin çok büyük bir risk altında olduğunun bir kez daha teyit edildiğine dikkat çekti. Madra, yapılan araştırmalara göre, küresel ısınmanın derhal durdurulmaması halinde böcek türlerinin yüzde 40’ının 15-20 yıl içinde yok olacağına dikkat çekti; “Polarizasyon, su, böcekler, her şey risk altında” dedi.

Yeryüzünün dörtte üçünün beton, tarım ve enerji gibi nedenlerle derinlemesine değiştirildiğini hatırlatan Madra, tüketim ve ticaret alışkanlıklarının değiştirilmesi gereğine vurgu yapti; Hindistan’da son bir kaç günde gerçekleşen ve insanın kayıtlı tarihindeki en büyük fırtına yüzünden 1 milyona yakın insanın, su, ilaç, yiyecek olmadan tahliye edildiğine dikkat çekti.

İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg’in başlattığı “iklim için okul grevi” ve Londra’da Extinction Rebellion’un (Yokoluş Hareketi) eylemlerini “iyi haber” olarak veren Ömer Madra, her iki harekete de tüm dünya çapında binlerce çocuk, genç ve yetişkinin katıldığını hatırlatarak, “Aktivizm kazanıyor. Hiç kimse değişim yapamayacak kadar küçük değildir” dedi.

Madra, sadece şiddet kullanmayan isyanın çözüme katkı sunacağını söyledi: “Okyanuslar ısınıyor, buzlar eriyor. Biz bu kaderi kabul edecek miyiz etmeyecek miyiz, mesele bu kadar net. Toplumumuzda oluşacak devrimci bir görüşle gidişatı tersine çevirebiliriz.”

‘Doğrudan yüzleşme ve mücadele zamanı’

Avrupa Genç Yeşilleri Genel Sekreteri, Teo Commet ise liberalizmin dayattığı ‘taviz vermeye zorlayan’ politikaları eleştirdi; iklim aktivistlerinin yaşanılan sorunlara yol açan ve önlem almayı reddeden politik-ekonomik aktörlerle doğrudan yüzleşmesi ve uluslararası alanda mücadele etmesi gerektiğini söyledi.

 Dünya genelinde, kurumların değişmek zorunda olduğunu kaydeden Commet, Avrupa’da seçimlere gidilirken seçmenlerin terörizm, göç ve sosyal eşitsizliğin yanı sıra iklim değişikliğinin yarattığı sorunlara da ilk sıralarda yer verdiğini ve oylarını ona göre kullandıklarını anlattı: “Finlandiyalıyım. Yeşiller olarak seçimlerde başarı elde ettik ve koalisyon hükümetinde yer alabiliriz. Yer almasak da hükümetin birinci gündemi iklim krizi olacak. Britanya hükümetinin ‘iklim ohal’ini nasıl devam ettireceğinin de takipçisi olacağız. Yaşadığımız dönemde kurumlar, biraz da zorunda oldukları için değişiyorlar. İklim krizini gözardı eden kurumlar meşruiyetini kaybediyor. Benim ülkemde halkın yüzde 80’i iklimi kirletenlere tavır alınmasını istiyor. Et ürünlerine ek vergi konmasını, fosil yakıtlara verginin artırılmasına telep ediyorlar. Bu şaşırtıcı çünkü yaptırım isterken kendisi de fedakarlık yapıyor. 3 yıl önce bunları hayal bile edemezdim. “

Zamanı geçmiş prensipleri ve konjonktürü sorgulamak gerektiğini belirten Commet, “Bir bankaya 1000 tL. borcum varsa bu benim problemim, 1.000.000 tl. borcum varsa bankanın problemi olur. Çok sayıda iklim grevcisi, sistemin problemi olacaktır” dedi; özel mülkiyet ve ulusal devleti tartışmaya açmayı önerdi.

 

İklimin hukuku, hukukun iklimi

İklim hukuku’nun tartışıldığı ikinci bölümde giriş konuşmasını yapan Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Görevlisi Dr. Serkan Köybaşı, iklimin ‘kurtarılması’, ekolojik krize bir çözüm bulunması için hukukun yeniden organizasyonunun şart olduğuna vurgu yaptı, ekolojik bir anayasaya olan ihtiyacı dile getirdi. Son on yıldır hukuk alanında da değişimin hızlandığını, paradigmaların değişmeye başladığını anlatan Köybaşı şöyle konuştu: “Burjuvazinin mülkiyet anlayışı doğal bir hak değil. Doğal kaynaklar ve hayvanlar üzerindeki  Roma Hukuku’na dayanan mülkiyet anlayışı artık sürdürülemez; değiştirilebilir ve değiştirilmeli. Ya mülkiyet hakkı değişecek ya da içeriği. Kültürel değil, ekolojik hukuka ihtiyacımız var.”

Uluslararası çevre hukukunun kaynaklarını anlatan Ekoloji Kolektifi Derneği’nden hukukçu Serde Atalay da hukuki mücadeleninin ‘hak temelli’ olmasının önemine değindi.  Benimsenen politikaların insan hakları temelli olması ve davaların da bu çerçevede şekillendirilmesi gereğine vurgu yapan Atalay, ‘iklim veya çevre hakkı’nın Birleşmiş Milletler (BM) tarafından henüz tanımlanmasa da 150’yi aşkın ülkede tanındığına dikkat çekti.

Mevzuatı aşmak… 

Türkiye’de çok sayıda çevre davası açıldığını ama hükümetlerin sorumlu tutulmasına yönelik dava olmadığını söyleyen Atalay, yürürlükteki yasaların ve mevzuatın bu konuda engel oluşturabildiğini anlattı: “Türkiye’de bir dava açılabilmesi için Fransa’ya çok benzer şekilde, idarenin bir eylem yapması lazım. Bir sorunla ilgili ‘idarenin eylemsizliği’ne karşı hukuki mücadele yürütmek kolay değil. Buna rağmen Fransa’da bu başarıldı, şimdi bunu Türkiye’de uygulamanın yollarını aramak gerekiyor.”

İklim davalarında genellikle tazminat istenmediğini, buna karşın hükümetlerin sorumlu tutulduğunu, hedeflerini ve politikalarını değiştirmesinin talep edildiğini kaydeden Atalay, “ulusal veya uluslararası belgelere ve raporlara dayanarak, iklim krizinin insan haklarına aykırı bir durum olduğu noktasından hareket edilerek, önlem almayan, bununla mücadele etmeyen kurumlara karşı hukuksal mücadele yürütmenin yaratıcı yolları aranmalı” diye konuştu.

Uluslararası davalar

AB Genel Mahkemesi’nde görülen, ‘People’s Climate Case’ davasının iletişim koordinatörlüğünü yürüten aktivist Gökşen Şahin ise Brüksel’den telekonferansla katılarak dava sürecini anlattı. AB ve AB dışından iklim değişikliğinden etkilenmiş 10 aile ve Safi Gençlik Derneği’nin AB nezdinde açtığı davada, davacılar iklim değişikliğinin bir insan hakkı sorunu olduğunu belirterek, AB ülkelerini Paris Anlaşması’na uyma sözlerini tutmadıkları için suçluyor. Şahin, davacıların tazminat istemediklerini ancak AB’nin yüzde 1.5 emisyon hedefini yerine getirmesini talep ettiklerini anlattı; yasama ve yürütmenin kendini güncellemeye çalıştığını ancak yargı ayağında işlerin daha ağır gittiğine vurgu yaptı.

Tüm dünyada devletlere ya da büyük şirketlere karşı açılan 1000’in üzerinde iklim davası olduğunu söyleyen Şahin, şirketlere açılan bazı davalarda büyük tazminatlar istendiğini, bunun da şirketler üzerinde caydırıcı bir etki yaratmasını umduğunu belirtti.

“Devletler bu insanları iklim değişikliğinden ve korkunç etkilerinden kurtarmak zorunda. Bu davada da bu yönde bir karar bekliyoruz” diye konuşan Şahin, insan hakları örgütleri ve iklim stk’larının ortak çalışma zorunluluğuna da dikkat çekti.

Şiddetsiz isyan

Toplantıda iklim aktivistleri de deneyimlerini paylaştı. Extinction Rebellion’un Almanya ulusal koordinatörlerinden ve Uluslararası Destek Ekibi üyesi Michael Timmermann,  Guardian’da gördüğü bir haber üzerine harekete katıldığını ve her toplantıda sayılarının arttığını anlattı. “Şiddetsiz isyan” temel prensibi üzerinden bir araya geldiklerini söyleyen Timmermann, hareketin Londra’daki haftalar süren eylemi sırasında sadece dertlerini anlatmadıklarını, aynı zamanda “başka türlü bir hayat”ın mümkün olduğunu da gösterdiklerini vurguladı. Extinction Rebellion’un yerel ve yatay bir organizasyon olduğunu, bir merkez komite olmadığını söyleyen Michael, oluşturdukları uluslararası dayanışma ekibinin, demokratik güçlükler yaşayan ülkelerdeki ekiplere destek verdiğini belirtti.

Umut ölür, eylem başlar

Kendilerini Extinction Rebellion’un Türkiye ayağı olarak tanımlayan Yokoluş İsyanı’ndan Elif Ünal ve Güliz Özdem de, hareketi şimdiye dek “eşi benzeri görülmemiş bir hareket” olarak tanımladı: “İklim ve ekoloji konusunda yıllarca süren kampanyacılığın ve onların başarısızlığının bir sonucuyuz biz.”

45 ülkedeki 600 gruptan biri olduklarını anlatan Ünal ve Özdem, Extinction Rebellion’un en önemli mottosu olarak gördükleri “umut ölür, eylem başlar”ı sahiplendiklerini, hükümetin ve büyük şirketlere karşı şiddetsiz isyanı savunduklarını anlattı. Aktivistler, İstanbul ve Ankara’nın ardından İzmir’de de örgütlendiklerini, STK’larla ortak sivil itaatsizlik eylemlerini hayata geçirmek istediklerini söyledi.

Okul grevini konuştular

Avrupa Genç Yeşilleri İklim kampanyacısı Kelsey DePorte’nin kampanya stratejileri, organizasyon ve örgütlenme konusunda bir sunum yaptığı etkinlik kapsamında, İnformel Eğitim-Çocukistanbul ekibi çocuklarla “İklim Değişikliği.. Nedenleri, sonuçları, eylemleri ile bir iklim yolculuğu…”başlıklı bir atölye gerçekleştirdi 10-15 yaş grubu çocuklarla gerçekleştirilen atölyeye aralarında Greta Thunberg’in ‘iklim için okul grevi’ çağrısına İstanbul’dan katılan Atlas Sarrafoğlu ve Dalyan’da sürdüren Samra Samer ve arkadaşlarının da bulunduğu çok sayıda çocuk katıldı. Etkinlikte iklim krizine karşı farkındalığı artırmak ve var olan algıyı güçlendirmek üzerine konuşuldu,  24 Mayıs’ta tekrarlanacak “okul grevi”nin yaygınlaştırılması için yapılacaklar tartışıldı.

Toplantının sonunda gerçekleştirilen foruma, aktivistler, yerel hareket temsilcileri ve okul grevine katılan çocuklarını desteklemek için kurulan PFF-Türkiye’den (Parents For Future) aileler katıldığı. Burada konuşan, iklim için okul grevini Türkiye’de başlatan Atlas Sarrafoğlu, daha önce gıda sorunu için yaptığı konuşmaya referansla, yazdığı şu metni okudu:

‘Gezegenimizi kurtaracağız’

“Merhaba ben Atlas Sarrafoğlu, 11 yaşındayım ve İklim Aktivistiyim…

 Bugün 4 Mayıs 2019 Cumartesi. Size bir sorum var.4 Mayıs 2019 Cumartesiyi kim icat etti? İpucu vereyim, takvimi kim icat etti? Evet, Mısırlılar! 

Olay şu: Bildiğiniz gibi Mısır bir çöl. Nil Nehri mısırın ortasından akıyor. Mısırlılar da Nil’in kenarında tarım yapıyor. Nil’in suyunun geldiği yağışlar artınca, Nil nehri taşıyor. Mısırlılar da Nil Nehrinin ne zaman taşıcağını hesaplamak için takvimi icat ediyor. Yani gıdalarını güvenli bir şekilde toplamak için, aç kalmamak için takvimi icat etmişler.

Yani, 4 Mayıs 2019 Cumartesi tarihi gıda güvenliği için icaat edilmiş. Ayrıca nil taşınca sular altında kaybolan tarlaların yeniden hesaplamak için de matematik, geometri ve yazıyı geliştirmişler. Astronomi sayesinde de takvim keşfedilmiş. Kısaca aç kalmamak için medeniyetimiz kurulmuş. Bence şu anda iklim değişikliği yüzünden gıda güvenliğini konuşuyoruz. Ama, gıda güvenliği yüzünden de iklim değişikliğini konuşuyoruz…

Açıklayayım: Küresel iklim değişikliği yüzünden nehirleri besleyen  buzullar eriyor. Yağmurlar kafa karıştırıyor, yeraltı suları tükeniyor. Yani takvimle alakasız bir şekilde, tarlaları seller basıyor, kuraklık ve çölleşme oluşuyor. Ayrıca, tarım yapmak için ormanlar kesiliyor.  Bu yüzden de, oksijen kaynakları tükeniyor ve karbondioksit emilemiyor, iklim değişikliği hızlanıyor.

 Açıkça konuşayım, zor durumdayız. David Attenborough’nun OUR PLANET belgeselinde, insanın Ay’a ayak bastığı yıldan beri nüfusun 2 katına çıktığı söyleniyor. Yani, doyması gereken çok karın ve takvimlere uymayan bir iklimimiz var…

 Bilim insanları bu durumu durdurmak için 12 yılımız kaldığını söylüyor. 12 yıl sonra 23 yaşında olucağım. Bu sorunun çözülmesini istemek için şu an harekete geçmem lazımdı. Ben de arkadaşlarımla bunu yaptım.

 24 Mayısta ikinci küresel iklim grevi var. Ben de İstanbul’daki arkadaşlarımla birlikte 24 Mayıs Cuma günü iklim değişikliğinin durdurulmasını isteyeceğim.

 Şunu söylemek istiyorum: Okulumuzu kırmayacağız, sadece eğitimizden bir günü geleceğimiz için feda edeceğiz. Bunu ilk kez 16 yaşındaki İsveçli öğrenci Greta Thunberg demişti. Biz de şimdi bunu söylüyoruz: Gezegenimizi kurtaracağız!”

 

Akkuyu Nükleer Santrali’nin temeli çatladı

Mersin-Akkuyu’da Rus Rosotom’un inşa ettiği Türkiye’nin ilk nükleer santralinde, reaktörün oturacağı temelin bazı bölümlerinde çatlak oluştuğu ortaya çıktı. Beton atılan bölüm bir daha çatlayınca, yeniden temel atılmış.

Akkuyu Nükleer santralinde reaktörün oturacağı temelin bazı bölümlerinde çatlak oluştuğu ortaya çıktı. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) denetimleri sırasında belirlenen çatlak bölüm ya da bölümler kırılarak yenilendi. Ancak bir kez daha çatlak oluştu. Bunun üzerine sorunlu bölümlerde temel yeniden atıldı.

Habertürk’ten Olcay Aydilek’in haberine göre, Türkiye’nin ilk nükleer santralini Mersin-Akkuyu’da inşa eden Rus Rosatom, geçtiğimiz yaz 80 metre eninde, 80 metre boyunda yaklaşık 3 metre yüksekliğinde reaktörün oturacağı temeli atmak üzere çalışmalarını sürdürdü.  Temel alanı belli büyüklükte parçalara bölündü ve beton döküldü. Ancak, bazı bölümlerde çatlaklar oluştu. İlk çatlak temmuz ayında tespit edildi.  TAEK, saha denetimlerinde çatlağı tespit edince sorunlu beton kırılıp yeniden atıldı.

İzleyen günlerde yapılan denetimler sırasında bazı bölümlerde yeniden çatlak olduğu saptandı. TAEK’in talimatıyla çatlayan bölüm tümüyle kırılarak yeniden temel atıldı.

Santralde son durum ne?

Bin 200 megavatlık ilk ünitenin, reaktörün oturacağı “baz temel” olarak anılan bölümünde beton işi tümüyle tamamlandı. Şimdi, kota kadar olan bölümün inşaatı devam ediyor. Daha sonra 80 metre yüksekliğinde bir bina inşa edilecek. Santral, tamamlandığında her biri bin 200 megavatlık, toplam 4 üniteden oluşacak ve 4 bin 800 megavat gücünde olacak.

İlk ünitenin, 2023 yılında işletmeye alınması ve elektrik üretimine başlaması, diğer ünitelerin de birer yıl arayla işletmeye alınması hedefleniyor. Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ), üretilen elektriğin ilk iki ünitede yüzde 70’ini, diğer 2 ünitede yüzde 30’unu 15 yıl boyunca 12.35 dolar/ sentten satın alacak.

Nükleer santral inşaatlarının her aşamasında hem ulusal hem de uluslararası bağımsız kuruluşların denetimi ve onayı gerekiyor.

Temelini Erdoğan ve Putin atmıştı

3 Nisan 2018’de gerçekleşen temel atma törenine Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan telekonferansla katılmıştı. Türkiye’nin ilk nükleer santrali olacak Akkuyu, Moskova ve Ankara’nın stratejik ortaklığa evrilen ilişkilerinin göstergelerinden biri olarak kabul ediliyordu. Ancak inşaat sırasında ortaya çıkan çatlaklar, nükleer santralin güvenilirliği konusunda endişeleri bir kez daha gündeme getirdi.

 

Birleşik Krallık yerel seçimlerine Brexit damgasını vurdu

0

248 belediyede yapılan kısmi yerel seçimlerde, Muhafazakar Parti ve İşçi Partisi büyük kayıplar yaşarken, Brexit karşıtı Liberal Demokrat Parti ve Yeşiller oylarını ve sandalyelerini artırdı.

Brexit krizindeki Birleşik Krallık’ta, geçtiğimiz hafta 248 belediyede yapılan kısmi yerel seçimlerde, iktidardaki Muhafazakar Parti ile ana muhalefetteki İşçi Partisi büyük kayıp yaşadı. Brexit karşıtı Liberal Demokrat Parti çok sayıda belediye meclisi üyeliği kazandı. Yeşiller de seçimin kazananlarından oldu; 110’dan fazla yeni belediye meclisi üyeliği elde etti.

Açıklanan resmi olmayan sonuçlara göre, Muhafazakar Parti 750’den fazla belediye meclisi üyeliğini ve 27 belediyeyi kaybetti. Ana muhalefetteki İşçi Partisi de 80’den fazla belediye meclisi üyeliği ile 4 belediyenin kontrolünü kaybetti.

Liberaller ve Yeşiller kazançlı

Oy sayımının tamamlandığı 148 belediyede, Liberal Demokrat Parti 450’yi aşkın, Yeşiller de 110’dan fazla yeni belediye meclisi üyeliği kazandı. Liberaller seçimde 9 belediyede de zafer ilan etti.

Geleneksel partilere bağlılık azaldı

Siyasi gözlemcilere göre, yerel seçimde seçmenler, İngiliz siyasetinin iki ana partisine İngiltere’nin AB’den ayrılması (Brexit) sürecindeki performansları nedeniyle sırtlarını dönerken, Brexit konusunda net olarak karşı tutum alan Liberaller ile Yeşiller’e yöneldi. Yapılan kamuoyu araştırmaları, Brexit’in geleneksel siyasi partilere duyulan bağlılığı zayıflattığını ortaya koyuyor. Seçmenin Brexit konusunda kutuplaşmıştığı ülkede geçen aylarda Brexit Partisi ve AB yanlısı Değişim İngiltere partileri de kuruldu.

AB ile geçtiğimiz ay yapılan zirvede Brexit’i 31 Ekim’e erteleme kararı alınmıştı. AB, Theresa May  hükümetine, parlamentoda daha önce üç kez reddedilen Brexit anlaşmasını onaylatmayı başarması halinde Birlik’ten daha erken ayrılma seçeneği de sunmuştu. Ancak İngiliz parlamentosundaki dengelere göre, Brexit anlaşmasına onay alınması ihtimali zayıf görülüyor. Birleşik Krallık’ın bu durumda 23 Mayıs’ta yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılması güçlü bir ihtimal sayılıyor.

Ülkede 23 Haziran 2016’da yapılan referandumda, yüzde 48’e karşı 52 oy oranı ile AB’den ayrılma kararı alınmıştı.

ABD Temsilciler Meclisi’nde ‘iklim yasası’ kabul edildi

Yasa önerisi, ABD Başkanı Trump’ın Paris Anlaşması’ndan çıkma işlemlerinde federal bütçeden kaynak kullanmasını engellemeyi içeriyor. Yasanın Senato’dan geçme ihtimali çok düşük olduğu için sembolik önemine vurgu yapılıyor.

ABD Temsilciler Meclisi’nde geçtiğimiz hafta iklim değişikliği alanında sembolik önemi olan bir yasa önerisi kabul edildi. Temsilciler Meclisi’nin 224 Demokrat Partili üyesinin imzası ile sunulan düzenleme, ABD Başkanı Donald Trump’ın Paris İklim Anlaşması’ndan çıkma işlemlerinde federal bütçeden kaynak kullanmasını engellenmesini içeriyor. Öneride ayrıca Trump yönetiminin ABD’nin ulusal iklim taahhütlerine uyması ve 120 gün içinde bu alandaki yükümlülüklerini yerine getirmek için planlarını açıklaması hükümleri de yer alıyor.

Senato’da onay zor

Temsilciler Meclisi’nde 231 kabul oyuna karşılık 190 ret oyu ile geçen önerinin yasalaşması için ABD Senatosu’nda onaylanması gerekiyor. Önerinin Cumhuriyetçi Parti’nin ağırlığa sahip olduğu ABD Senatosu’nda gündeme alınması ve kabul edilmesi ihtimalinin yok denecek kadar az olduğu değerlendiriliyor.

Türkiye halen onaylamadı

Paris İklim Anlaşması 2015’in Aralık ayında 194 ülke ve Avrupa Birliği temsilcisi tarafından kabul edilmişti. Nikaragua ve Suriye Arap Cumhuriyeti’nin de anlaşmayı daha sonra kabul etmesi ile anlaşmadaki taraf sayısı 197’ye yükselmişti. Anlaşma 2016’nın Ekim ayında anlaşmayı ulusal meclislerinde onaylayan ülke sayısının 72’ye, bu ülkelerin küresel sera gazı emisyonlarındaki payının ise yüzde 56,75’e ulaşması ile bu tarihten 30 gün sonra resmi olarak yürürlüğe girmişti.

Anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için, küresel sera gazı emisyonlarının en az yüzde 55’inden sorumlu, en az 55 ülkenin ulusal meclisleri tarafından onaylanması gerekiyordu. Ancak ABD Başkanı Donald Trump ise 2017 Haziran ayında yaptığı açıklama ile ülkesini Paris İklim Anlaşması’ndan çekeceğini duyurmuştu.

Paris İklim Anlaşması Türkiye ile birlikte Angola, Eritre, Güney Sudan, Irak, İran, Kırgızistan, Lübnan, Libya, Rusya, Umman ve Yemen olmak üzere 12 ülkede, ulusal meclislerinde onaylanmadığı için yürürlüğe girmemiş durumda.

‘Cüruftan yol olmaz’

Foça’da ormanların arasında depolanan ‘tehlikeli atık’ cürufun, asfalt altı dolgu malzemesi olarak kullanılması köylüleri ayağa kaldırdı. Çalışmalar engellendi ancak cüruflar yol üzerinde, açıkta kaldı. Yöre halkı, belediye ve çevre il müdürlüğünün bir an önce müdahale etmesini istiyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı taşeron İzbeton firmasının, tehlikeli atık niteliğindeki cürufu, Foça’da astfalt dolgusu olarak kullanma girişimini yöre halkı ve çevre aktivistleri engelledi. Şirkete bağlı iş makinaları, geçtiğimiz hafta, Foça’ya bağlı Kozbeyli Köyü’ne gelerek, yapılacak asfalt yolun alt dolgu malzemesi olarak, bölgede depolanan cürufu kullanmak istedi. Ancak kamyonların bölgeye girişi, Yenifoça Forum aktivistleri ve Kozbeyli köylülerince engellendi ve kamyonlar geri gönderildi. Yaşanan tartışmalar üzerine köye gelen polisin yolu kontrol altına almasının ardından,  cürufun halk sağlığını tehdit edici, “tehlikeli atık” olduğunu belgeleyen TÜBİTAK raporu İzbeton’a gönderildi, yetkili kurumlar bir kez daha uyarıldı.

Eyleme, Foça’nın yeni seçilen belediye başkanı Fatih Gürbüz ve CHP İzmir Milletvekili Sevda Erdan Kılıç da katıldı. Burada bir açıklama yapan Gürbüz, büyükşehir belediyesindeki yetkililer ile görüştüklerini kaydetti, yola cüruf dökülmeyeceğini, önceden dökülen bölgenin de kazılıp, asfaltlamanın doğru dolgu malzemesi ile tamamlanacağını söyledi. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’de telefonla görüştüğü Kozbeyli köylülerine, durumu araştıracağını ve bölgeyi ziyaret edeceğini belirtti.

Bölgedeki cüruf sorununun yeni olmadığını, yıllardır devam ettiğini anlatan Yenifoça Forum’dan Özgür Küçüktülü, artık halkın canına tak ettiğini ve fiili bir direniş göstermeye başladıklarını söyledi:  “Aliağa’daki fabrikaların kendi atık depolama sahaları var aslında ama sınırlı. Bunu aşmak için belediyeden bir depolama sahası istemişler, belediye de Foça’da, Kozbeyli Köyü’nün Gölyüzü mevkiinde bir saha verdi. Eskiden burada bir göl vardı, orayı kurutup açık depolama alanı haline getirdiler. Burada toplanan cürufu da belediye, taşeron şirket eliyle yıllardır asfalt altına dolgu malzemesi olarak, kaldırım taşlarında kullanıyor. Üstelik atığı geri dönüştüyoruz diye bununla öğünüyorlar da.”

TÜBİTAK raporunu da değiştirmişler

Cürufun açıkta depolanmasına itiraz eden bölge halkının açtığı dava sırasında TÜBİTAK’tan rapor istendiğini belirten Küçüktülü, dava sürecini de şöyle anlattı: “2013’te TÜBİTAK cürufun tehlikeli atık olduğuna ve halk sağlığını tehdit ettiğine ilişkin bir rapor düzenledi. Ancak atanan bilirkişiler raporda oynama yaparak, cürufun ‘tehlikesiz atık’ olduğu yolunda mahkemeye düzmece bir rapor sundu. Bununla ilgili de ‘evrakta sahtecilik’ suçlamasıyla suç duyurusunda bulunduk.  Fakat, mahkeme heyeti bütün bunları bilmesine rağmen bilirkişi raporunu kabul etti ve kayıtlara ‘tehlikesiz atık’ olarak geçirdi. Hemen ardından da belediye bu atıkları açıkta depolamaya ve yol ve kaldırımlarda kullanmaya başladı.”

Foçalılar cüruf alanına atık yakma tesisi yapılmak istenmesine tepki göstermiş, konuyu yargıya taşımıştı.

‘Kar onlara fatura bize’

Küçüktülü, Aliağa’daki fabrikaların atıklarını kendi kapalı depolarında tutmayıp bölgelerine atmasının fabrika sahipleri açısından ucuz ve kolay olduğunu, ancak bütün Türkiye olarak fabrikaların yükünü kendilerinin çektiğine de dikkat çekti: “Kar onlara kalıyor, faturayı ise biz ödüyoruz.”

Önceki büyükşehir ve ilçe belediye başkanlarının, meseleye halk sağlığı gözlüğüyle bakmadıklarını ve fabrika sahipleriyle de yakın ilişkide olduklarını öne süren Özgür Küçüktülü, yeni seçilen başkanlardan umutlu olduklarını söyledi ancak henüz bir değişim de olmadığını ekledi: “Tunç Soyer’le telefonda konuştuk, Fatih Gürbüz de gelip gördü ve bizi yöreden çıkarmak isteyen jandarmayı engelledi. Belediye yekilileri, ‘haklısınız, doğru malzemeyle yapacağız’ deyip gittiler. Şu anda kamyonlar durduruldu, içeride olanlar da çıkarıldı, ancak cüruflar hala yol üzerinde, açıkta duruyor. Yol da öylece kaldı. Bu şekilde köylüler cezalandırıldıklarını hissediyor.”

Küçüktülü, belediyenin yanı sıra Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve çevre il müdürlüklerinin de müdahil olup sorunun çözülmesine katkı sunmaları gerektiğini belirterek, “Öncelikle belediyelerin verdiği sözlerin tutulmasını bekliyoruz. Onlarla çalışmak, her türlü desteği de vermek isteriz. Ancak cürufun yaşam alanlarımıza dökülmediğinden emin olana kadar da Kozbeyli’de nöbette kalacağız. Cürufların kullanımını tüm İzmir’de engellemek için attığımız bu adım bizler için büyük bir kazanç olacak ve Foça’dan tüm İzmir’e örnek olacaktır” diye konuştu.

Bölgedeki cüruf depolama alanında sık sık yangın çıkıyor. Son yangın geçtiğimiz ay, ormanlık alanda bulunan Egedemir Demir Geri Kazanım Madencilik Tesisi’nin sınırları içindeki cüruf ve termik santral kül depolama alanında çıkmıştı.

30 yıllık mücadele

Aliağa ve Foça, son 30 yıldır başta termik santral projeleri olmak üzere fosil yakıt kullanımına ve ağır sanayi tesislerine karşı mücadele veriyor. Havayı, suyu ve toprağı zehirleyen kirleticilerin atıkları da sorunun bir başka ayağını oluşturuyor. Foça ormanlarının ortasında, Aliağa’da bulunan sanayi tesislerinin demir-çelik, kömür ve diğer atıkları depolanıyor, şirketler ormanı daha da katlederek cüruf alanını genişletmek istiyor. Aynı zamanda hem su havzası hem de birinci sınıf tarım arazileri üzerine kurulu depolama alanı,  yangınlara da sebep oluyor. Hatırlanacağı gibi geçtiğimiz ay, ormanın ortasında çıkan yangına karşı Foçalılar “Artık Yeter” diyerek suç duyurusunda bulunmuştu.

Daha önce çok sayıda eylem ve davaya konu olana cüruf depolama alanına bir biyokütle (tehlikesiz atık) yakma tesisi de yapılmak istenmişti. İzmir İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü’nün günde 90 ton biyokütle yakma ve elektrik enerjisi üretim tesisi projesine ‘ÇED gerekli değildir’ kararının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle de 2017’de dava açılmıştı. Dava halen sürüyor.

 Cüruf nedir, neden tehlikeli?  

TDK cüruf’u, “erime durumundaki madenlerin yüzeyinde toplanan madde, demir boku, dışık” diye tanımlıyor. Foça’daki cüruf en çok bölgedeki demir çelik fabrikalarının atıklarından oluşuyor. İçinde yine bölgede yer alan termik santrallerin küllerini de barındırıyor. Aliağa’daki fabrikalar, geri dönüşümden gelen malzemeleri de kullanıyor. Hurda demir çeliği eritip kullandıkları için, bu hurdaların içindeki radyasyon, metal toksik malzeme de Foça ormanlarına dökülüyor. Özgür Küçüktülü TÜBİTAK raporundaki bir noktaya dikkat çekiyor: “Atık maddenin risklerini anlayabilmek için fareleri üzerinde deney yapmışlar. Fareleri cüruf suyunda bekletmişler. Hayvanlar hemen ölmemiş. Bu kez onları öldürüp otopsi yapmışlar; karaciğer küçülmesi, mide, kalp ve gözlerde tahribat, deride tahriş, akciğerlerde yıkım tespit etmişler. Rapor şunu söylüyor: ‘Bu; suyla teması olmaması gereken, alt ve üst sızdırmazlığının yapılarak, ancak o şekilde depolanması gereken bir malzemedir.’ Şu anda açıkta milyonlarca ton cüruf öylece depolanıyor, bir de yollara döküyorlar.”