Ana Sayfa Blog Sayfa 2530

Dünyanın en geniş buz sahanlığı beklenilenin 10 katı hızda eriyor

‘İklim değişikliğinin sonucunun daha az deniz buzu ve Ross Denizindeki yüzey sularının sıcaklığının artması şeklinde olması muhtemel. Bunun sonucunda da bölgedeki erime oranlarının gelecekte artacağı öngörülüyor’

Bilim insanları, dünyanın en geniş buz sahanlığının, çevresindeki Güney Okyanusu’ nun güneşle ısınması nedeniyle beklenilenden 10 kat hızla erimesine dikkat çekti.

Ross Buz Sahanlığı yaklaşık Fransa büyüklüğünde bir alanı kaplıyor, yüzlerce metre kalınlığında ve buz kütlesinin %90’nı su seviyesinin altında kalıyor.

Yaklaşık dört yıl önce, uluslararası bilim insanlarından oluşan bir ekip, yaptıkları çalışmada buz sahanlığının kuzeybatısının, altında bulunan okyanusla nasıl bir ilişkide olduğuna dair veriler toplamıştı. Çalışma sonucunda buzulun öncesine oranla, sıcak su akıntısı nedeniyle daha hızlı eridiği ortaya çıktı.

Doğal bariyer

Çalışmayı henüz Cambridge Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrencisiyken yürüten, Yeni Zelanda Ulusal Su ve Atmosfer Araştırmaları Enstitüsü’nden Dr. Craig Stewart, “Buz sahanlıklarının durumunun genellikle derin sıcak okyanus suyuna maruz kalmasına bağlı olduğu düşünülüyor, fakat şunu gördük ki erimesine sebep olan bir başka etken de güneşle ısınan yüzey suları” dedi. 

Buzul ile buz sahanlığının binlerce metre altındaki okyanus suyu arasındaki etkileşim, uzun vadede deniz seviyesini etkiliyor. Ross Buz Sahanlığı, dünyanın en geniş buzullarının akışını engelleyen doğal bir bariyer olarak Batı Antarktika buz tabakasını sabit kalmasını sağlıyor. 

Çalışmanın yardımcı yazarı Cambridge Scott Polar Araştırma Enstitüsü’nden Dr. Paul Christoffersen de“Önceki çalışmalarda gördüğümüz üzere, bir buz sahanlığı çöktüğünde, onu besleyen buzulların akış hızı bir, iki hatta üç kat hızda artabiliyor” diye konuştu: Buradaki fark, Ross Buz Sahanlığının, daha önce yok oluşlarına şahit olduğumuz buz sahanlıklarının yaklaşık 100 kat büyüklükte olmasıdır.”

‘Tamamen erirse deniz seviyesi 4,8 metre yükselir’

Batı Antarktika buz tabakasının erimesi durumunda serbest kalacak suyun, dünya çapında deniz seviyesini 4,8 metre yükselteceği belirtiliyor. 

Çalışmayı yürüten ekip bu verileri, NIWA (Climate, Freshwater & Ocean Science / İklim, Tatlı Su ve Okyanus Bilimi) tarafından Ross buz sahanlığı altına yerleştirilen bir oşinografik sondadan elde etti. Ekip, 260 metre derinliğine yerleştirilen araçları kullanarak buzun altındaki çukurun ısı derecesini, tuzluluk oranını, erime oranlarını ve okyanus akıntısını ölçtü. Yerleştirilen araçlar, güneşle ısınmış yüzey sularının, Ross Adası yakınlarında buzun altındaki çukura aktığını, bunun sonucunda da yaz aylarında erime oranlarının neredeyse üç katına çıktığını gösterdi. 

Buz sahanlığının hemen karşısında açık su bulunuyor. Bilim insanlarının ifade ettiklerine göre, Ross Deniz Polynyası (çevresi buz ile çevrili toprak parçası) yaz aylarında güneş ısısını hızla emiyor, ısınan bu sular buz sahanlığındaki boşluklara girerek erimeye etkide bulunuyor. Çalışmaların sonucu, bu boşluklardaki durumun öncesinde düşünülenin aksine, yüzey suları ve atmosferle daha çok ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Bu da buz cephelerinin yakınındaki erime oranının okyanus yüzeyindeki sıcak su artışına göre değişiklik gösterdiğini anlatıyor. 

Dr. Stewart, “İklim değişikliğinin sonucunun daha az deniz buzu ve Ross Denizindeki yüzey sularının sıcaklığının artması şeklinde olması muhtemel. Bunun sonucunda da bölgedeki erime oranlarının gelecekte artacağı öngörülüyor” dedi. Dr Christoffersen ise, “Buz sahanlığının önünden yaptığımız gözlemler sonucunda, bazıları 900 km uzaklıktan buz sahanlığına akan, birçok büyük buzul için doğrudan etkisinin olduğunu gördük” diye ekledi. 

Makalenin İngilizce Orijinali

Yazar: Harry Cockburn – The Independent

Yeşil Gazete için çeviren: Kayra Ayyıldız 

Bayer’e milyarlık tazminat cezası

Kaliforniya’da Monsanto Roundup tarım ilacı yüzünden kanser olduğunu iddia eden emekli çift davayı kazandı. Bayer 2 milyar dolar tazminat ödeyecek. Bu, aynı konuda açılan ve firmanın kaybettiği üçüncü dava. 11 bini sırada.

Alman ilaç ve kimya şirketi Bayer, Amerika Birleşik Devletlerin’de Monsanto Roundup tarım ilacı yüzünden kansere yakalandığını iddia eden emekli bir çiftin açtığı davayı kaybederek 2 milyar dolar tazminat ödemeye mahkum edildi.

Söz konusu ilaç Türkiye’de de satılıyor.

Mahkeme: Kanser riski uyarısı yapmadılar

Euronews’in haberine göre, ABD’nin Kaliforniya eyaletinde Oakland Federal Mahkemesi jürisi Alva ve Alberta Pilliod’ın, Bayer’in geçen yıl satın aldığı Monsanto’ya karşı açtığı davayı karara bağladı. Jüri, yıllardır bu ilacı kullanan emekli çiftin “lenf kanserine yakalanmasından” ve ilaçların kanser riski konusunda uyarıda bulunmaması nedeniyle şirketi sorumlu tuttu.

Mahkeme “Roundup isimli glifosat içeren zirai ilacın, kanser oluşumunu tetikleyen önemli bir unsur olması” nedeniyle Bayer şirketinin Alva ve Alberta Pilliod’a 55 milyon dolar tazminat, 2 milyar dolar da para cezası ödemesini kararlaştırdı.

Şirket,  ABD Çevre Koruma Ajansı’nın (EPA) nisan ayında glifosatın ‘kanserojen etkisinin olmadığını’ teyit ettiğini ileri sürerek karara itiraz edeceğini duyurdu.

Daha önce iki kez mahkum edilmişti

Dava ABD’de Roundup ilacına karşı daha önce açılan yaklaşık 11 bin dava arasında karara bağlanan üçüncüsü oldu. Geçtiğimiz mart ayında, San Francisco Federal Mahkemesi jürisi ABD’de yine lenf kanserine yakalanan Edwin Hardeman’ın açtığı davada Bayer’i 80 milyon dolar para cezası ve tazminat ödemeye mahkum etmişti. Geçen yıl da yine Kaliforniya eyaletinde bir mahkeme, kansere yakalanması sonucu şirkete dava açan 46 yaşındaki Dewayne Johnson’a 289 milyon dolar tazminat ödenmesine karar vermiş; Bayer’in itirazı üzerine temyiz aşamasında tazminat miktarı 78 milyon dolara indirilmişti.

WHO ve aktivistler: Glifosat yasaklanmalı

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) uzmanlaşmış kanser kuruluşu olan Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu, glifosatın insanlarda muhtemelen kansere yol açabileceği görüşünde. Ancak Amerikan Çevre Koruma Ajansı (EPA), dikkatli kullanıldığında glifosatın güvenli olduğunu savunuyor. Dünyada birçok çevre örgütü de ilacın acilen yasaklanmasını talep ediyor.

Bayer, geçen yıl ABD’li tarım şirketi Monsanto’yu 63 milyar dolara satın almasıyla gündeme gelmişti. Bayer’in hisseleri bu ay yüzde 14’den fazla değer kaybetti.

Şirket, geçen yılın sonunda yeniden yapılanma çerçevesinde yaklaşık 12 bin kişiyi işten çıkartacağını ve hayvan sağlığı bölümünü satacağını duyurmuştu.

Glifosat ve antibiyotikler arasındaki etkileşim için tıklayın

Ahmet Şık için iki fezleke: Dokunulmazlığı kaldırılsın

İlk fezlekede Şık’ın Cumhuriyet davasında yaptığı savunma kanıt gösterilirken Euro 2004 hakkındaki ifadeleri de ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ suçu sayıldı.

 

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, HDP Milletvekili Ahmet Şık’ın dokunulmazlığının kaldırılması istemiyle iki ayrı fezleke düzenleyerek TBMM’ye gönderdi. Devleti, hükümeti ve yargıyı aşağılayarak TCK’nın 301. Maddesindeki suçu işlediği iddia edilen ilk fezlekede, Şık’ın, tutuklu yargılandığı Cumhuriyet davasındaki savunmasında dile getirdiği sözler kanıt sayıldı. İkinci fezlekede ise iki ayrı kişinin Şık’ın bir Alman kanalında yayınlanan ve Avrupa ülkelerini eleştirerek Türkiye’ye Euro 2024’ün verilmemesi gerektiği şeklindeki sözleriyle ilgili CİMER’e yaptıkları ihbarlar dayanak alındı. Savcılık, Şık’ın cumhurbaşkanına hakaret suçundan dokunulmazlığının kaldırılması talebinde bulundu.

İlk fezleke 301’den

İlk fezlekede, Şık’ın yargılanıp hapis cezasına mahkum edildiği ve halen Yargıtay’da temyizde bulunan Cumuhuriyet davasında yaptığı savunmaya yer verildi: Şık şunları söylemişti: “Türkiye’yi beraber dönüştüren iki güç olan AKP ile Gülen cemaatinin birlikteliği ve yancı desteği ile sürdürülen adına iktidar denilen kanalizasyon patladı. 2007’deki Ergenekon soruşturmasıyla başlayan sahte bir tarih yazım sürecinin iktidar ve suç ortaklarının devletin ve ülkenin yağmalanmasında kimin daha çok pay alacağı ile ilgili savaş bir darbe kalkışmasına kadar uzandı. 15 Temmuz 2016’da 250 insanın katledildiği kanlı bir kalkışma yaşandı. Tek failinin Gülen cemaati olduğuna inanmamız istenen bu kalkışmanın hükümet tarafından bilindiğine yönelik ciddi kuşkular var.” Savcılık fezlekesinde bu ifadelerin TCK’nin 301. Maddesinde geçen suçu oluşturduğu öne sürüldü ve 301/4. Madde uyarınca soruşturma izni talebinde bulunuldu. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü, tarafından verilen izin sonrası Şık hakkında fezleke hazırlanarak dokunulmazlığının kaldırılması istenildi.

Muhbir vatandaşa hakaret serbest  

Savcılık, bir Alman televizyonuna verdiği röportajda EURO 2024’ün Türkiye’de düzenlenmemesi gerektiğini savunan Ahmet Şık hakkında CİMER’e yapılan başvuruyu da soruşturmaya dönüştürdü. Derviş Kahya tarafından yapılan ihbarda, “Euro 2024’ün ev sahipliğinin Türkiye’ye verilmesinin yanlışlığından bahsediyor ve ülkemizi kötüleyen beyanlarda bulunuyor. Bu adamın benim Meclisimde vekil sıfatıyla bulunup ülkemi kötülemesini hazmedemiyorum” ifadeleri kullanılmıştı. Polat Bitiren adlı kişinin ihbarında ise “Ülkenin ve milletin refahını arttıracak bu etkinliğin önüne hiçbir ahlaki ve hukuki dayanağa dayanmadan engellenmesi için çalışma yürüten bu vekilden şikayetçiyim. Kendisinin terör sevici olduğu ortadadır. Adalet neden tecelli etmemektedir” deniliyordu.

Bu kişilerin şikayetinden yola çıkan savcılık, Şık’ın “Türkiye gibi temel özgürlüklerin ayaklar altına alındığı, demokrasinin her geçen gün zedelendiği, adalet sisteminin çöktüğü, hukukun üstünlüğüne olan inancın yok olduğu, basın özgürlüğünün olmadığı, her şeyin gözü kör bir biat kültürüyle işlendiği, tek adam tarafından yönetilen bir ülkeye verilmesi, bir dikta rejiminin uluslararası onaylanması anlamına geliyor. Ben de onlara soruyorum. Bir mafya ile nasıl aynı masaya oturuyorlar? Kendi nezdinde otokratik bulduğunuz bir rejim ile nasıl olur da anlaşmalarda bulunabilirsiniz. Çünkü sermayenin ahlakı yok. Bu şampiyonayı düzenleyenlere bunu soruyorum”  sözleriyle cumhurbaşkanına hakaret ettiğini öne sürerek, dokunulmazlığının kaldırılması talebiyle ikinci bir soruşturma açtı.

 

 

AB vatandaşlarının çoğu, birliğin 10-20 yıl içinde dağılabileceğine inanıyor

AB üyesi 14 ülkede yapılan ankete göre, Avrupalıların yarısından fazlası birliğin yakın gelecekte dağılabileceğine inanırken, Fransa ve Polonya’da 3 kişiden biri AB’de savaş çıkabileceğini düşünüyor.

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi adlı düşünce kuruluşu adına yapılan bir kamuoyu yoklaması, Avrupalıların yarısından fazlasının Avrupa Birliği’nin (AB) 10-20 yıl içinde dağılabileceğine inandığına işaret ediyor. YouGov Araştırma Şirketi’nin yaptığı araştırmaya göre, Fransa, Almanya, Belçika, İtalya, Hollanda, Avusturya, Slovakya, Romanya, Yunanistan, Çek Cumhuriyeti ve Polonya’da ankete katılanların büyük çoğunluğu, AB’nin dağılmasını “gerçekçi bir olasılık” olarak gördüğünü söyledi.

BBC’nin haberine göre, anket, AB’nin çöküşüne en fazla ihtimal verilen ülkenin yüzde 66’yla Slovakya olduğunu gösteriyor. Bu ülkeyi yüzde 58’le Fransa izliyor.

YouGov’un, AP’deki sandalyelerin yüzde 80’ini temsil eden 14 üye ülkede gerçekleştirdiği ankette  sadece İsveç (yüzde 44), Danimarka (yüzde 41) ve İspanya’da (yüzde 40) AB’nin parçalanacağına inananların oranı yüzde 50’nin altında çıktı.

AB içi savaş olasılığı

Yaklaşık 70 yıl önce yeni bir savaşın çıkmasını önlemek amacıyla oluşturulan ve bugün AB’ye dönüşen Avrupa Çelik ve Kömür Topluluğu’nun kurucuları Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’da, ankete katılan her 10 kişiden 3’ü birlik üyeleri arasında çatışma çıkmasını “gerçekçi bir olasılık” olarak gördüğünü söyledi.  Anket, Fransız ve Polonyalıların üçte birinin bir savaşın mümkün olduğuna inandığına işaret ediyor.

Bu görüşün özellikle Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanmayacağını ya da aşırı sağa oy vereceklerini söyleyenler arasında daha yaygın olduğu dikkat çekiyor..

Refah seviyesinin düşmesi kaygısı

Anket ayrıca Avrupalıların refah seviyesinin düşmesinden de kaygı duyduklarını ortaya koyuyor. Araştırmaya katılan Almanların üçte biri, İtalyan ve Fransızların da dörtte biri, ay sonunda zorunlu olmayan harcamalar için ceplerinde para kaldığını söyledi.

Anketin bulguları, Avrupa Parlamentosu seçimleriyle ilgili kaygıları da yansıtmış. Bu kaygının temelinde büyük ölçüde Avrupa Birliği liderlerinin uyarıları ve bazı üye ülkelerde popülist hükümetlerin iktidara gelmesi yatıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron, kendisini İtalya’daki aşırı sağcı Başbakan Yardımcısı Matteo Salvini gibi liderlerin karşısında, “anti-popülist güçlerin” lideri olarak konumlandırıyor. Ancak gelecek hafta yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Macron’un Yürüyüş  Partisi, kamuoyu yoklamalarında Marine Le Pen liderliğindeki AB karşıtı aşırı sağcı Ulusal Birleşme Hareketi’nin gerisinde görünüyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, AB vatandaşlarını Avrupa Parlamentosu seçimlerini bir tepki platformuna dönüştürmemesi uyarısında bulunmuştu.

Anket sonuçları, İngiltere’nin AB’den ayrılma süreci Brexit’in 27 üye arasında birleştirici bir etkisi olmasına karşın, birlik arasında doğu ve batı arasında bir ayrışma olduğuna da işaret ediyor.

Guardian gazetesi anket sonuçlarını değerlendirirken, göçmen karşıtı çıkışlarıyla bilinen ve Yahudi karşıtı söylemle Macar asıllı Amerikalı Yahudi iş adamı George Soros’u bir nefret figürü haline getiren milliyetçi lider Victor Orban’ın hoşgörüsüz bir demokrasi vizyonunu dayattığını öne sürdü.

Gazete, Avrupa Komisyonu’nun Romanya , Polonya ve Macaristan’da hukukun üstünlüğüne saygı konusunda endişeleri olduğunu aktardı.

‘Sistem çalışmıyor’

Ankete göre, Avrupa genelinde seçmenlerin dörtte üçü ya ulusal düzeyde ya da AB seviyesinde veya ikisinde birden, siyasi sistemin iyi çalışmadığını düşünüyor. Fransa’da, sistemin iyi işlediğini düşünenlerin oranı sadece yüzde 15.

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi Direktörü Mark Leonard, Avrupa yanlısı partilerin “sessiz çoğunluğu” uyandırmak için çaba harcaması gerektiğini söylüyor.

 

 

‘Sevgi Evleri’nde 26 çocuğa işkence yapılmış

Tokat’taki Sevgi Evlerinde 4-12 yaşlarındaki 26 çocuğun sistematik fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz bırakıldığı ortaya çıktı. Sorumlular hakkında 15 yıla kadar hapis istemiyle iddianame hazırlandı.

Tokat’ın Turhal ilçesindeki Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı Sevgi Evleri’nde, yaşları 4 ila 12 arasında değişen 26 çocuğa işkence yapıldığı ortaya çıktı. Çocuklar, bu evlerdeki görevliler tarafından sistematik fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalmış ve ağır psikiyatrik ilaçları içmek zorunda bırakılmışlar.Tokat Cumhuriyet Savcısı Bilge Dursun, çocukların maruz kaldığı davranışları ‘işkence’ olarak tanımlayarak, şüpheliler hakkında 8 yıldan 15 yıla kadar hapis istemiyle iddianame hazırladı. Davada 5 kişi tutuklu.

BirGün’den Uğur Koç’un haberine göre, göre insanlık dışı uygulamalar, mağdur çocuklardan birinin ailesi ve Turhal Kaymakamlığı’nın şikâyetleri üzerine ortaya çıktı. Savcı Dursun’un hazırladığı iddianamede yer alan ayrıntılar, çocuklara yapılan kötü muamelenin ‘işkence’ boyutunda olduğunu ortaya koyuyor.

“Yardım edin” çığlıkları

İddianamede yer alan Turhal Kaymakamlığı’nın şikâyet dilekçesinin eklerinde çocukların ‘yardım edin’ çığlıklarının yer aldığı 14 saniyelik ses kaydının bulunduğu da belirtiliyor. Çocukların ve ailelerinin anlatımları da, olayın vahametini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor:

-Yemeklerde helva, ekmek, meyve suyu yediklerini belirten çocuklar, bakıcı kadınların ise (çocukların tabiri ile) kendilerine ‘süper’ kahvaltı hazırladıklarını, sucuklu yumurta yediklerini, sütlerini içtiklerini söylüyor.

-Çocuklar, bakıcıların beğenmediği davranışlar sergilediğinde oda veya banyo gibi yerlere kapatılıyor. Bu alanlara kapatılan çocuklara su dışında herhangi bir yiyecek ve içecek verilmiyor.

-Çocuklara, “Hakkınızda tutanak tutup sizi Batman’a, teröristlerin olduğu yere göndeririz”, “Ailenizi göremezsiniz” gibi psikolojik şiddet içeren sözler söyleniyor.

-Ancak haftada bir ya da iki kez banyo yaptırılan çocuklar, bu esnada da bakıcıların şiddetine maruz kalıyor. Bazı çocuklar, üzerlerine kaynar su döküldüğünü söylüyor.

-Altına yapan bir çocuk, bakıcı tarafından askılık demiri ile dövüldüğünü belirtiyor.

‘Vurdum da hastanelik mi oldu?’

İddianamede telefon dinlemelerinin dökümleri de yer alıyor. Bu dökümlerde bakıcıların çocuklara uygulanan şiddeti kabullendiği, kurum yöneticilerinin ise durumdan haberdar olmasına rağmen herhangi bir girişimde bulunmadığı anlaşılıyor.

Konuşmaların birinde şüpheli F. D., “Canım vurdum da ne yaptım, kafayı gözü mü yardım, hastanelik mi yaptım… Gözle görülür, elle tutulur bir şey var mı; yok” dediği iddianameye yansıyan en çarpıcı ayrıntılar arasında.

‘Günde dört olumsuzluk’

Güvenlik kameralarına yansıyanlar ve bunlar hakkındaki bilirkişi incelenen 58 günlük kayıtlarda sadece kameralara yansıyan 235 adet ‘olumsuzluğa’ rastlandığı belirtiliyor. Gün ortalamasının dört olumsuzluk olduğu vurgulanan bilirkişi raporunda, şiddetin yanı sıra çocuklara ağır çöp vb. şeyler taşıtıldığı, olumsuzluk durumlarının bazılarında ise çocukların kamera açısından bilerek çıkarıldığı kaydediliyor.

Şizofreni ilaçları verilmiş

İddianamede çocuklara ilişkin hastaneden alınan raporlara da yer veriliyor. Buna göre çocuklarda olay anlarının hemen ertesinde bir girişimde bulunulmadığı için darp izine rastlanılmamış. Ancak çocuklara ağır psikiyatrik ilaçların yüksek dozda kullandırıldığı; çocuklardan birine, yetişkinlerde şizofreni ataklarında kullanılan bir ilacın günde dört doz verildiği kaydediliyor.

Raporlarda hemen her çocukta astım ve beslenme yetersizliği gözlendiği, çocukların soğuk suyla yıkandıkları iddialarını destekleyen biçimde akciğer iltihabı görüldüğü belirtiliyor.

Savcı ‘işkence’ dedi

Cumhuriyet Savcısı Bilge Dursun, çocukların maruz kaldığı davranışları ‘işkence’ olarak tanımlayarak, şüpheliler hakkında 8 yıldan 15 yıla kadar hapis istemiyle iddianame hazırladı. Davanın ilk duruşması Zile Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı. CHP Milletvekilleri Kadim Durmaz, Neslihan Hancıoğlu ve Mustafa Tuncer’in takip ettiği duruşmaya yarın da devam edilecek.

Türkiye Kigali’yi onaylıyor, sıra Paris’te

HFC gazlarını kısıtlamayı hedefleyen Kigali değişikliği Meclis’te. Teklifin kabulü halinde Türkiye üretim ve tüketim kaynaklı HFC gaz salımlarındaki artışı aşamalı olarak yüzde 80’e kadar azaltacak.

Türkiye, bir sera gazı olan, aynı zamanda ozon tabakasının delinmesine sebep olan HFC gazlarını kısıtlamayı hedefleyen Kigali Değişikliğini onaylıyor. Değişikliğin onayına dair teklif Meclis’e Cumhurbaşkanlığı tarafından sunuldu ve 15 Mayıs 2019’da Dışişleri Komisyonuna sevk edildi. Montreal Protokolü’nün emisyon azaltım hedeflerini güncelleyen Kigali Değişikliği, iklim değişikliği ile mücadele için de büyük anlam taşıyor.

Eylül 1987’de kabul edilen Ozon Tabakasını İncelten Maddelere İlişkin Montreal Protokolüne, Türkiye 1991 yılında taraf olmuştu. 196 ülkenin taraf olduğu Montreal Protokolü’ne, Paris Anlaşması’nın kabulünün ardından, ozon tabakasını incelten gazların iklim değişikliği üzerindeki rolü de göz önünde bulundurarak 2016 yılında Kigali Değişikliği kabul edilmişti. Bu değişiklik, Protokole taraf olan 20 ülkenin, değişikliği onaylaması ile Ocak 2019’da yürürlüğe girmişti.

Kigali Değişikliği Diyor?

Kigali Değişikliği ile, tüm ülkelerin 2021 yılı emisyon miktarı üzerinden 2047 yılına kadar HFC gazlarının kullanımını en az yüzde 80 oranında azaltması hedefleniyor. Bu gazların tüketiminin azaltılması, doğrudan iklim değişikliği için de büyük önem taşıyor.  Bu oranda bir azaltım ile  0.4 °C’lik bir küresel sıcaklık artışı önlenebilir.

Montreal Protokolü ve dolayısı ile Kigali Değişikliği, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için iki ayrı takvimde azaltım hedefliyor. Türkiye, Montreal Protokolüne göre A2 ülkeleri listesinde; gelişmekte olan ülke statüsünde bulunuyor.

Cumhurbaşkanlığı’nca gönderilen teklifin onaylanması halinde Türkiye, üretim ve tüketim kaynaklı HFC gaz salımlarındaki artışı 2024 yılında durdurmayı kabul etmiş olacak. Aynı zamanda, 2029 yılına kadar yüzde 10, 2035’e kadar yüzde 30, 2040’a kadar yüzde 50 ve 2045 yılında yüzde 80 azaltım yapması gerekiyor.

HFC gazı, küresel ısınma potansiyeli oldukça yüksek olan bir sera gazı olarak tanımlanıyor. Bu bağlamda, bir iklim değişikliği anlaşması olan Kigali Değişikliği, Paris Anlaşmasının, küresel ısınmayı 1.5 °C’de sınırlandırma hedefi açısından büyük önem taşıyor.

Paris Anlaşması

Türkiye, Türkiye UNFCCC (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi) kapsamında ise gelişmiş ülkeler ile aynı listede (EK-1) yer alıyor. Bu çerçeve sözleşme kapsamında hazırlanan Paris Anlaşmasını, EK-1 ülkesi olduğu ve bunun değişmesi gerektiği gerekçesi ile onaylamıyor. Türkiye, gelişmiş ülke sınıflandırması yüzünden Yeşil İklim Fonu ve Temiz Kalkınma Mekanizması gibi desteklere mevcut durumda ulaşamıyor.

 

Üç Mil Adası Nükleer Santrali kapatılıyor

Nükleer santral bugün devreden çıkarılsa bile reaktör içindeki yakıt çubuklarının 10 -20 yıl aralığında havuzda tutulmak zorunda olduğu göz önüne alınırsa nükleer riskler tamamen ortadan kalkmış olmayacak.

ABD’nin Pensilvanya Eyaletine bağlı 3 Mil Adası’nda işletilmekte olan ve adını 28 Mart 1979 tarihinde 2 numaralı reaktördeki arıza nedeniyle meydana gelen nükleer felaketle tüm dünyaya duyuran tesisteki reaktörlerden sonuncusu da 40 yıl sonra, yani bu yılın eylül ayında kapatılıyor. Nükleer santral, işletmecisi olan Exelon Generation tarafından yapılan açıklamaya göre 30 Eylül 2019’da  devreden çıkarılacak.

Santralin kapatılmasına temel teşkil eden neden yüksek maliyetler. Zira dünya genelinde nükleer santrallerin risklerine dair farkındalık 33 yıl önce meydana gelen Çernobil ve en son 8 yıl önce meydana gelen Fukuşima nükleer felaketiyle arttı. Nükleer santrallerin zaten yüksek olan maliyetlere bir de risklerin bertarafı için alınması gereken önlemler eklenince durum nükleer endüstri aleyhine değişti. Sonuç olarak 15 yıl çalıştırılacak gibi lisans sahibi olan Üç Mil Adası’nın yegane reaktörünün bakım onarım masraflarıyla uğraşılmasındansa kapatılmasına karar verildi. Santralin kapatma maliyetinin ise 1,2 milyar dolar civarında olacağı tahmin ediliyor.

‘Dünyanın Çernobil’den önceki en büyük nükleer felaketi’

Haber, Santrali 40 yıl önce sahiplenen işletmeci Exelon’un kıdemli başkan yardımcısı ve nükleer uzmanı Bryan Hanson tarafından yaptığı açıklama ile ortaya çıktı. Hanson açıklamasında “Hükümetin yenilenebilir enerji için verdiği destek ve teşviği karbon salmayan nükleer endüstri için de vermesi gerekirdi” diyerek işini kaybeden 700 civarında santral çalışanı için üzüldüğünü ifade etti.

Pensilvanya eyaletine bağlı Harrisburg’un Üç Mil Adası’nda bulunan reaktörler en yakın yerleşim yerinden yalnızca 16 km mesafede ve iki milyondan fazla insanın yaşadığı merkeze de 80 kilometre uzaklıkta yer alıyor.

1978 yılında devreye alınan santralin soğutma sisteminde 28 Mart 1979 tarihinde meydana gelen bir arıza, Çernobil’den önceki dünyanın en büyük nükleer felaketine neden olmuş, acil durum vanalarından birinin basıncı hafifletmek için açılması büyük miktarda soğutma suyunun  boşaltılmasına yol açmıştı. Soğutma suyu sisteminin arızalanması da  reaktörün kalbinin aşırı ısınmasına ve çekirdek kısmi erimesi de denen radyoaktif yakıt çubuklarında kısmi erimeye neden olmuştu. 

Arıza yüzünden yaşanan toplumsal panik ve güvensizlik, halka bilgi verilmediği için artmış ve insanlara olması gerektiği gibi açıklama yapılarak korunma sağlanmamıştı. Üç Mil Adası Felaketi’nin temizleme ve radyasyondan arındırma çalışmaları yaklaşık 14 yıl sürdü ve parasal maliyeti vergi ödeyen Amerikalılar için 1 milyar Dolar oldu. Beş günlük erime süresince açığa çıkan radyoaktivitenin sağlık üzerindeki etkilerine yönelik kapsamlı çalışmalar ise günümüzde bile oldukça sınırlı sayıda. Nükleer endüstrisinin lobicilik faaliyetleri  neticesinde birkaç çalışma,  felaketin halk sağlığı üzerindeki etkilerinin çok az hatta hiç olduğu yönünde bilgi yaydı. Öte yandan, Atom Bilimcileri Bülteni’nden Joseph Mangan gibi bilim insanları, santralden 16 kilometre yarıçaplı alanın dışında yaşayanlarla, yeni doğan bebek ölümleri veya radyoaktif gazların etkileri üzerine herhangi bir detaylı araştırmanın yapılmamış olmasını eleştirdi. 

Sökümüne 2074’te başlanacak

Üç Mil Adası nükleer felaketinde ölüm ya da yaralanma meydana gelmemekle beraber yaşanan olayın uzun dönem sağlık etkileri takip edilmedi. Tek gerçek; kazanın nükleer santralin güvenli olduğu söyleminin yalandan ibaret olduğunu göstermesiydi. Kısmi erimenin meydana geldiği reaktör hiç bir zaman çalıştırılmadı.

Üç Mil Adası’ndaki reaktörler devreden çıkarılınca Pensilvanya’da aktif durumda 4 reaktör kalmış olacak. Ancak nükleer santral bugün devreden çıkarılsa bile reaktör içindeki yakıt çubuklarının 10 -20 yıl aralığında havuzda tutulmak zorunda olduğu göz önüne alınırsa nükleer riskler tamamen ortadan kalkmış olmayacak. Nitekim santralin söküm işlemlerine ancak bu yakıt çubuklarının tesisten çıkarılmasından sonra 2074 yılında başlanabileceği öngörülüyor.

(Nytimes, Nükleersiz.org)

Yeşil Gazete

Atmosferde insanlık tarihinin en yoğun karbondioksiti birikti: 415,5 ppm

Atmosferdeki karbondioksit oranı, şimdiye dek dünya üzerinde görülen en yüksek seviyeye ulaştı. Uzmanlar, ölçülen 415, 5 ppm’lik düzeyi ‘Bu bizim bildiğimiz gezegen değil’ sözleriyle yorumladı.

Hawaii’deki en eski gözlemevinde yapılan ölçümler, atmosferdeki karbordioksit (CO2) seviyesinin endişe verici boyuta ulaştığını ortaya koydu. 1958’den bu yana atmosferdeki karbondioksit miktarını kayda geçen Mauna Loa Gözlemevi, 13 Mayıs’ta havada 415.5 ppm’lik (her milyondaki partikül miktarı) CO2 ölçümü yaptı. Bu sonucun, insanlık tarihi boyunca görülmüş en yüksek yoğunlaşmanın kanıtı olduğu belirtildi. 350 ppm seviyesinin aşılması, ortalama sıcaklıklardaki artışın tehlikeli seviyelere ulaşması için kritik eşiğin aşılması anlamına geliyor.

1910 yılında 200 ppm olarak ölçülen atmosferdeki CO2 oranı, Mart 1958’deki ölçümlerde 313, Mayıs 2013’te 400 ppm’ye kadar yükselmişti. Meteoroloji uzmanı Eric Holthaus, “Gezegenimizdeki atmosfer, insanlık tarihinde ilk defa 415 ppm’den fazla CO2 barındırıyor” diye tweet attı: “Üstelik yalnızca kayıtlı tarihte değil; yalnızca 10.000 yıl önce tarımın icadından beri de değil. Çağdaş insanların milyonlarca yıl önce var olmasından beri. Böyle bir gezegeni ilk defa görüyoruz.”

Bilim insanlarına göre atmosferdeki karbondioksit oranının artışının temel nedeni insan kaynaklı faaliyetler. En büyük pay, fosil yakıtların kullanımı nedeniyle enerji sektörüne ait. Atmosferdeki karbondioksit oranının artış eğilimi devam ederse rekor sıcaklıklar, kuraklıklar, aşırı yağışlar ve seller birer istisna olmaktan çıkacak.

 ‘Devam eden fosil yakıt kullanımına ek..’

The Independenti’ten Harry Cockburn’un haberine göre de, Scripps Oşinografi Enstitüsü, CO2 programının direktörü Ralph Keeling “Büyüme oranının ortalaması, hala üst sınırda. Geçen yıla ait artış muhtemelen 3 ppm olacak. Oysa son ortalama 2,5 ppm idi.  Devam eden fosil yakıt kullanıma ek olarak, ılıman El Nino koşullarının etkisini de görebiliriz” diye konuştu.

400 ppm, iklim uzmanları tarafından çok tehlikeli bir eşik olarak değerlendiriliyordu. Bu sınırın aşılması, karbon kirliliği bu biçimde devam edecek olursa, giderek daha fazla ısının dünyada hapsolacağı ve küresel ısınmanın geri döndürülemeyecek bir noktaya geleceği anlamına geliyor.

Böyle giderse 2050’de 500 ppm

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi İklim Çalışmaları Koordinatörü ve Yeşil Gazete yazarı Ümit Şahin atmosferdeki karbondioksit seviyesinin rekor kırması üzerine şu yorumu yaptı: “Küresel ısınmanın asla aşılmaması gereken 2 derece sınırına ulaşması atmosferdeki karbondioksitin yaklaşık olarak 450 ppm’e ulaşmasıyla kaçınılmaz hale gelir.  Bundan 15 sene kadar önce o zamanki artış hızıyla 450 ppm’e 2050’de ulaşabileceğimizi hesaplıyor ve derhal emisyonların azaltılması gerektiğini söylüyorduk. Ancak o zamanlar 1,5-2 ppm olan yıllık artş hızı 415,5 ppm’i gördüğümüz şu anda 2,5-3 ppm’e çıkmış durumda. Bu gidişle asla çıkılmaması gereken 450 ppm seviyesini 2031-2032 yılında görebiliriz, 2050’de ise 500 ppm kaçınılmaz hale gelir.”

İklim sistemindeki gecikme nedeniyle sözü edilen ısınma düzeyine denk düşen karbondioksit seviyesinden birkaç sene sonra ulaşıldığını söyleyen Şahin, “Bu da IPCC’nin 1,5 derece raporunda söylediğinden de hızlı bir ısınma beklemenin şaşırtıcı olmayacağı anlamına geliyor. Eğer küresel sera gazı salımları 2050’de sıfırlanacak şekilde hızla azaltılmazsa bundan  sadece 30-35 yıl sonra yüz yıl öncesine göre 2,5-3 derece daha sıcak bir dünyayla karşılaşabiliriz, oysa böyle bir dünyada yaşayamayız” dedi.

En ‘temiz’ yerde ölçüyorlar

Enstitü, Mauna Loa’da her gün karbondioksit seviyesi ölçümü yapıyor. Hawaii’nin en büyük yanardağında yer alan gözlemevi, kıtalara ve kirliliğe uzak, ücra Pasifik adalarındaki havanın kalitesini test etmek için inşa edildi. Yer tercihinde, sonuçları etkileyebilecek bitki örtüsünün olmaması da dikkate alındı.

Gözlemevinde, insan hareketliliğinin sonucu atmosferdeki CO2 seviyelerinin hızlı yükselişini gösteren veriler dikkate alınarak “Keeling Eğrisi” olarak bilinen grafik oluşturuluyor.

Birleşmiş Milletler, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) geçen yıl yayımladığı raporda, atmosfere yayılan karbondioksit ve diğer sera gazı salımları nedeniyle 2030-2052 arasında küresel yüzey sıcaklığının 1.5 santigratın üzerine çıkabileceği ve yüzyılın sonunda da bu rakamın 3 santigratı aşabileceği uyarısı yapılmıştı.

Mauna Gözlemevi’nin kurucusu Charles David Keeling’in oğlu olan Profesör Ralph Keeling geçen sene şöyle demişti: “Fosil yakıtları yakmaya devam ediyoruz. Karbondioksit havada birikmeye devam ediyor. Durum aslında bu kadar basit.”

Paris Anlaşması şimdi daha önemli

İklim değişikliğiyle mücadele çerçevesinde 2015’de kabul edilen Paris Anlaşması, küresel ortalama sıcaklık artış limitinin yüzyılın sonuna kadar 1,5 ile 2 derece arasında sınırlandırılmasını hedefliyor. Ülkelerin iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine karşı hazırlıklı olması, sera gazı emisyonunu azaltan çevreci ve sürdürülebilir girişimlerin desteklenmesi gibi maddelerin öne çıktığı anlaşma, gelişmekte olan ülkelerin temiz enerjiye geçiş süreçlerinde maddi olarak desteklenmelerini de öngörüyor.

Türkiye 195 ülkenin imzasıyla en geniş kabul görmüş anlaşma özelliğine sahip Paris İklim Anlaşması’nı imzalamakla birlikte Meclis’ten geçirmediği için uygulamaya sokmadı.

MİT TIRları davasında Berberoğlu ve Gül’e ceza yok

Kararda, Enis Berberoğlu’na ceza verilmesine yer olmadığı belirtilirken Erdem Gül hakkında dava ‘basın kanunu’ gerekçesiyle düştü.

Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) TIR’larına ait görüntülerin yayınlanmasına ilişkin Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Milletvekili Enis Berberoğlu ile Adalar Belediye Başkanı ve eski Cumhuriyet Gazetesi Ankara temsilcisi Erdem Gül‘ün “Terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüte yardım” suçundan yargılandıkları davada karar açıklandı.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya, tutuksuz sanık Erdem Gül ve avukatları katıldı. Sanık Enis Berberoğlu ise duruşmaya gelmedi. Duruşmada Gül ve avukatların son savunmalarının ardından dosyayı karara bağlayacağını açıklayan mahkeme heyeti, duruşmanın kapalılık kararına son vererek aleni duruşmaya geçti.
Kararını açıklayan mahkeme heyeti, sanık Erdem Gül hakkındaki ”silahlı terör örgütü içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek” suçundan açılan davanın basın kanunu gereğince düşürülmesine, CHP Milletvekili Enis Berberoğlu hakkında da, daha önce aynı suçtan aldığı cezası bulunması nedeniyle yeniden ceza verilmesine yer olmadığına karar verildi.

Kararın ardından T24’e konuşan Erdem Gül, “Bu dava buz gibi bir gazetecilik davasıdır. Dosyada manşetler var. Delil olarak gösterilenler haberdir. Gazetecilik suç değildir. Hak, hukuk ve adalet de bugün yok gibi görünebilir ama bir bakarsınız bir dakikada gelir” dedi

CHP listeleri kontrol etti: 31 Mart’la birebir aynı

CHP Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Temsilcisi Mehmet Hadimi Yakupoğlu, 23 Haziran’da oy kullanacak seçmen listeleriyle ilgili bazı seçmenlerin silindiğine ilişkin iddialardan kaynaklanan tereddütlere son noktayı koydu: “Listeyi inceledik. 31 Mart seçimlerindeki İstanbul seçmen listesiyle, 23 Haziran için YSK’nın partilere gönderdiği seçmen listesi birebir aynı.”

Sözcü’den Zeynep Gürcanlı’ya konuşan Yakupoğlu, 23 Haziran’da yenilenecek İstanbul belediye başkanlığı seçimiyle ilgili YSK’nın yolladığı listeleri satır satır incelediklerini ve bir fark gözlemlemediklerini söyledi.

31 Mart-23 Haziran arasında vefat edenler ya da kısıtlı seçmenler için listede gerekli düzenlemenin 18 Haziran’da yapılacağını anımsatan Yakupoğlu, ölen ya da kısıtlı olduğu belirlenen seçmenler için listeye bu tarihte şerh düşüleceğinin altını çizdi.

Güven: Listelerde güncelleme yok

YSK Başkanı Sadi Güven bu sabah bazı seçmenlerin kayıtlarının silinmesi iddialarına yanıt verirken, “31 Mart’ta oy kullanma hakkına sahip kim varsa 23 Haziran yenileme seçiminde de aynı şahıslar oy kullanma hakkına sahip olacak. Seçmen listelerinde herhangi bir güncelleme yapılmayacak” demişti. Güven ayrıca, İstanbul seçimlerinin tekrarlanması hakkında gerekçeli karar üzerinde çalıştıklarını, bittiğinde kararın paylaşılacağını söyledi.

İstanbul başkanlığı seçimi YSK tarafından dörde karşı yedi oyla iptal edilmiş ve seçimin tekrar yapılmasına karar verilmişti.