Ana Sayfa Blog Sayfa 2524

Üstel’e açık cezaevi yok

Eskişehir Ağır Ceza mahkemesi, Prof. Füsun Üstel’in açık cezaevine gönderilme kararını bozdu: Terör suçu işledi.

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı akademisyen bildirisini imzaladığı gerekçesiyle aldığı 1 yıl 3 ay hapis cezasının infazı için 8 Mayıs’ta Eskişehir Kadın Kapalı Cezaevi’ne teslim olan Prof. Dr. Zübeyde Füsun Üstel’le ilgili Eskişehir 1. İnfaz Hâkimliği’nin dün aldığı ‘açık cezaevine sevk’ kararı, savcılığın itirazı sonrası bozuldu.

Eskişehir 1. Ağır Ceza Mahkemesi ret kararında ‘terör örgütü propagandası yapmak’ suçunun, ‘terör suçu’ olarak kabul edilmesi gerektiğini, infaz uygulamasının da bu yönde olduğunu belirtti. Kararda ayrıca, Eskişehir 1. İnfaz Hâkimliğinin dayanak gösterdiği Yargıtay ilamında terör örgütü propagandası yapmak suçunun, terör suçu olmadığı yönünde açık ve net bir değerlendirmesinin olmadığı vurgulandı.

Yargıtay’ı da dinlemediler

Eskişehir 1. İnfaz Hâkimliği,  Yargıtay l. Ceza Dairesi’nin uyarınca 29 Nisan 2019’daki “Terör örgütü propagandası’ yapmaktan ceza alanların (TMK’nın 7/2 maddesi) örgüt üyesi olarak kabul edilmelerinin mümkün olmadığı ve haklarında açık ceza infaz kurumuna ayrılma ve denetimli serbestlik hükümleri uygulanırken örgüt mensubu gibi değerlendirilemeyeceği” yönündeki kararına atıfta bulunarak Üstel’in açık cezaevine sevk edilmesine hükmetmişti.

AYM Kavala’nın başvurusunu reddetti

Karar 5’e karşı 10 üyenin oyuyla alındı. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle yargılanan Kavala ve diğer Gezi sanıkları için ilk duruşma 24 Haziran’da.

Anayasa Mahkemesi, Gezi eylemlerini organize ettiği iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapsi istenen iş insanı Osman Kavala’nın tutuklanmasının ardından yaptığı bireysel başvuruyu oy çokluğuyla reddetti. Yüksek Mahkeme, yıllardır beklettiği ve Mayıs ayında gündemine aldığı gazeteciler Ahmet AltanNazlı Ilıcak, Cumhuriyet davası sanığı gazetecilerden sonra Kavala’nın başvurusunu da geri çevirdi.

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, 15 Temmuz darbe girişiminde rolü olduğu ve Gezi eylemlerini organize ettiği iddialarıyla 1 Kasım 2017’de tutuklanan Kavala’nın dosyasını yaklaşık 2 yıl sonra bugün görüştü. Genel Kurul, Kavala’nın, “tutuklama tedbirinin hukuki olmaması, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması ve tutukluluk incelemelerinin hakim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapılması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği” iddialarını ele aldı. Raportörün “hak ihlali” tespitinde bulunduğu Kavala’nın bireysel başvurusunda hak ihlali görmeyen Yüksek Mahkeme’nin kararı  5’e karşı 10 üyenin oyuyla ve oy çokluğuyla aldığı öğrenildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 15 Temmuz dosyasından çıkarttığı Kavala hakkında Gezi eylemlerini organize ettiği iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle dava açmıştı. Kavala’nın da aralarında bulunduğu ikisi tutuklu, altısı firari 16 sanığın ilk duruşması, 24 Haziran’da İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

Kazdağları’nın biyoçeşitliliğine can suyu

FAO ve Türkiye’nin ortak girişimiyle, Kazdağları’nda biyoçeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir orman yönetimi kapsamında gerçekleştirilecek proje için hazırlıklar tamam. Projenin bütçesi 30 milyon dolar.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) , Tarım ve Orman Bakanlığı, Orman Genel Müdürlüğü, Doğa Koruma Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nce ortaklaşa gerçekleştirilecek “Kazdağları’nda Biyoçeşitliliğin Korunması ve Sürdürülebilir Orman Yönetimi’ projesi için ilk adımlar atıldı. Yerel STK’ler ve üniversitelerin de  katkısı alınacak projenin bütçesi 30 milyon dolar. Bunun 5 milyon dolarını GEF (Global Enviroment Facilities – Küresel Çevre Fonu),  kalanını Türkiye karşılayacak. Kazdağları çevresinde yaklaşık 35.000 hektarı korunan alan ve 150.000 hektarı orman arazisi olan, toplamda 180.000 hektarlık bir alanda uygulanacak projenin süresi de 48 ay.

Proje kapsamında Balıkesir Edremit’te yerel STK’lerin ve akademisyenlerin katılımıyla gerçekleştirilen iki günlük çalıştayda, “sürdürülebilir doğal kaynak yönetimi için gerçekleştirilecek aktiviteler, Kazdağlarının doğal, kültürel ve arkeolojik değerlerinin korunması amacıyla yapılacaklar, paydaşların yetki ve sorumlulukları, alternatif gelir getirici faaliyetler ve Kazdağları’nın sahip olduğu değerler konusunda farkındalık oluşturmanın yolları üzerine konuşuldu.

Çalıştayda konuşan Orman Genel Müdürlüğü, Müdür Yardımcısı Mehmet Çelik, projenin uygulayıcılar, STK temsilcileri ve akademisyenlerin katkılarıyla nihai haline getirildikten sonra GEF’e iletileceğini, onay çıktıktan sonra da zaman kaybetmeden çalışmaya başlayacaklarını kaydetti. Çelik, yereldeki bitki türlerinin korunması, Kazdağları’nda yaşayan canlılara sahip çıkılması ve bu konuda farkındalık yaratmanın önemine vurgu yaptı.

FAO Türkiye Temsilci Yardımcısı Ayşegül Selışık da iklim değişikliğinin tarım ve ormandaki etkilerinin çok önemli olduğunu, küresel anlamda sera gazlarının olumsuz etkileri ve azaltılmasıyla ilgili kaynak oluşturulduğunu belirtti; bunlara katkı vermek için kurulmuş bir fon olan GEF’in çalışmalarına ülkelerin de eş finansman desteği vermesinin önemini vurguladı.

Yetkililer sorunların farkında

Çalıştaya katılan yerel STK’lerden Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Derneği’nin Başkanı Süheyla Doğan ise çalıştaydaki en önemli ve olumlu sürprizin, yetkililerin farkındalığını görmeleri olduğunu söyledi:  “Gerçekleştirilen çalışma gruplarında Çan Orman İşletme Müdürlüğü yetkilisi, ‘bölgemizdeki en önemli sorun, termik santraldir’ dedi. Bir diğer resmi yetkili, Kazdağları’ndaki maden aramalarını en önemli sorun olarak tarif etti. Bu yaklaşım yıllardır bu sorunlara karşı mücadele eden sivil toplum örgütü temsilcilerini heyecanlandırdı. Diğer çalışma gruplarında da kamu yöneticileri benzer ifadeler kullanmış.”

“Demek ki derdimizi iyi anlatabilmişiz” diyen Doğan, “Enerji ve Çevre bakanlıkları devreye girdiğinde, yerel yöneticilerin ‘dik’ durabilmesi kolay olmuyor ama bu tür projelerden ilgili bakanlıklara dönük tavsiyeler çıkması, etkiyi artırabilir”  diye konuştu.

.Projenin daha önce sunulduğunu ve ön kabul aldığını , ancak finansman sağlanamadığı için hayata geçirilemediğini belirten Doğan, bundan sonraki süreci şöyle anlattı:

“Önce bir envanter oluşturulacak. Mevcut çalışmalar taranacak. Üniversitelerden uzman hocaların da katkısıyla biyoçeşitlilik varlıkları belirlenecek. Bunları koruma yöntem ve tedbirleri ile alan yönetimi planları hazırlanacak. Kazdağları’nda tabela ve işaretlerin konulacağı rotalar belirlenecek. Günübirlik alanlar, konaklama yerleri ve bunların kullanım kılavuzları hazırlanacak. Süreçte bölgenin ekoturizm potansiyeline katkıda bulunacak, yerel halkın bu hizmetten yararlanmasını sağlayacak adımların atılması da öngörülüyor.”

‘Sürdürülebilir orman’ kavramı endişe yaratıyor

Doğan, projenin yürütücüleriyle sivil toplum temsilcilerinin bir araya gelmesi ve birbirlerini anlamasının önemine değindi; ancak “sürdürülebilir orman yönetimi” başlığının endişe yarattığına da dikkat çekti: “Sürdürülebilir orman kavramı, ormanlardaki ağaçların belli aralıklarla kesilmesi, ‘gençleştirilmesi’, kereste olarak satılması gibi eylemleri de içeriyor. Bu doğru bulmadığımız bir yöntem olmasının yanı sıra kapsamı, denetimsizlik durumunda yayılabileceği alan bakımından endişe yaratıyor. Bu konuda nasıl bir yöntem izleyeceklerini ve ne yapmak istediklerini tam olarak anladığımızı söyleyemem. Ancak uygulamayı dikkatle izleyeceğimizi belirtebilirim.”

Doğan Kazdağları’ndaki çözüm bekleyen sorunları da şöyle listeledi:

*Bölgede 16 termik santral projesi gündemde. Bunlardan 5’i çalışır durumda. Hava ve su kaynaklarının kirlenmesi, tarım alanlarının zehirlenmesi ve insan sağlığı açısından yarattığı risklerin boyutları giderek artıyor.

*Altın ve diğer metalik madenciliği, Kazdağlarını delik deşik etti. Valilik, dağların kuzeyindeki Tümat/ Lapseki ve kirazlı altın madenlerine beklenen bütün izinleri hızla verdi. Hukuka aykırı olmasına karşın faaliyete de başladılar. Özellikle Kirazlı altın madeni, yörenin içme suyu kaynağı olan Atikhisar Barajı’nın hemen üzerinde olması yüzünden çok büyük bir tehdit. Güney tarafında Havran, Karaaydın, Yenice bölgelerinde maden projelerine açtığımız davaları kazanmamıza rağmen, apar topar çıkarılan ‘ÇED olumlu’ raporları yüzünden sürekli başa dönüyoruz.

*Hukuki süreçleri devam eden çok sayıda maden girişimi olmasına karşın, şirketlerin kanun tanımaz tutumları yüzünden büyük bir doğa kıyımı da yaşanıyor.

*Bölgede maden açmak için başvuran şirketler, bir süre sonra aldıkları ruhsatları başkalarına devrediyor. Örneğin Tek Madencilik bütün ruhsatlarını Bahar Madencilik adında, şimdiye dek hiç duymadığımız bir firmaya devretti. Bu öyle bir zincir ki, bir noktadan sonra kime devredildi, bu firmalar kimin nesidir, kayboluyorsunuz.

*Avrupa Yatırım ve Kalkınma Bankası, bölgedeki madencileri destekliyor. Sivil toplum olarak “yatırım yapmayın” baskılarımıza rağmen, ortakları devletler olduğu ve Türkiye de bankaya katkı sağladığı için etkili olamıyoruz.

*Dereler, ‘dere ıslahı’ adı altında beton kanallara hapsediliyor. Kenarlarında çınar ağaçlarının olduğu dereleri, kanallara sokup duvarlarla çevirdiler. Üzerlerine de demir korkuluklar yerleştirdiler. Derelerin akış yönü, hızı değiştirildi, denize ulaşamadıkları için artık alüvyon da biriktiremiyorlar. Artık ne insanlar ne de hayvanlar derelerden yararlanabiliyor.

*Bölgede DSİ’ne ait 5 büyük baraj projesi var. Başta enerji üretimi için yapıyoruz denilmişti, şimdi içme suyuna döndü. Ancak yöredeki köylerde, baraja karşı ciddi bir direnç var. Baraj demek, iklim değişikliği, nemlenme, su akış sisteminin değişmesi, bölgede mantarlaşma oluşması demek. Yörede yaşayanlara sormadan, onların fikirlerini almadan tepeden planlanan projeler önemli bir sorun.

STK temsilcileri olarak bütün bu sorunları dile getirdiklerini ve bakanlık yetkililerinin de kendilerini dinleyip not aldığını belirten Doğan, söz konusu projenin uygulanması aşamasında da gözlerini Kazdağları’ndan ayırmayacaklarını kaydetti.

Dünya Biyoçeşitlilik Günü’nde ‘sessiz katil’, cinayetlere devam ediyor

22 Mayıs Dünya Biyoçeşitlilik Günü’nde dünyanın durumu vahim. 1 milyon türün yok olma tehditiyle karşı karşıya olduğu tablo, BM uzmanlarınca “biyoçeşitlilik kaybı, sessiz bir katil” cümleleriyle değerlendiriliyor.

Bugün Dünya Biyoçeşitlilik Günü. Uluslararası Biyoçeşitlilik Anlaşması’nın 25. Yıldönümünde, doğal yaşamın çeşitliliğinin korunması ve geliştirilmesi için farkındalık yaratmayı hedefleyen günün bu yılki teması; “Bizim biyolojik çeşitliliğimiz, biz gıdamız ve bizim sağlığımız” olarak belirlendi.

1992’de Brezilya’da düzenlenen Yeryüzü Zirvesi’nde 150 ülke tarafından imzalanan anlaşma, Aralık 1993’te BM Genel Kurulu’nda görüşülerek yürürlüğe girmişti. Katılan ülke sayısının 195’e çıktığı Uluslararası Biyoçeşitlilik anlaşması’na Türkiye de taraf.

Ancak hem dünyanın hem de Türkiye’nin biyoçeşitlilik karnesi pek parlak değil. Hükümetlerarası Biyoçeşitlilik ve Ekolojik Hizmetler Paneli (IPBES) tarafından geçtiğimiz haftalarda yayımlanan bir rapor, 1 milyona yakın canlı türünün yok olma tehdidiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koydu. Aynı raporda tüm türlerin sayısının 8 milyon adet olduğunu ve bunun da 5.5 milyon adedinin böcek türlerinden oluştuğu ifade edildi.

Bundan önce gerçekleşen 5 büyük yok oluştan farklı olarak bu sefer gerçekleşmekte olan yok oluşun nedeni ise insan faaliyetleri.

Üç yıl boyunca 450’den fazla bilim insanı ve diplomatın birlikte hazırladığı raporda biyoçeşitlilikle ilgili tespitler ürkütücü:

– Karasal ekosistemlerin % 75’i insan eylemleri nedeniyle bugüne kadar “ciddi biçimde değiştirildi” (deniz ortamlarının da % 66’sı),

– 1980’den beri yaklaşık 60 milyar ton kaynak tüketildi,

– 1980’den beri kişi başı kaynak tüketiminde %15 artış meydana geldi,

– 1700’lü yıllarda var olan sulak alanların %85’ten fazlası 2000’li yılların başında yok oldu. Bu yok oluş alansal olarak ormanların kaybından neredeyse 3 kat daha hızlı gerçekleşti,

– Mevcut yok oluş oranı son 10 milyon yılda yok olan canlı türlerinin sayısından 10 ila 100 kat daha fazla,

– Resif mercanlarının ve deniz memelilerinin neredeyse %33’ü yok olmak üzere,

– Karasal ve sucul ekosistemlerdeki canlı türlerinin %25’i tükenmek üzere,

– 16. yüzyıldan beri 680 omurgalı canlı türünün nesli insanlar tarafından yok edildi,

– Böcek türlerinin yaklaşık %10’u (550 000 tür) tükenmek üzere,

 

– 21 ülkedeki kayıtlara göre istilacı türlerin sayısında %70 artış meydana geldi,

– 2015 yılında deniz balıkları stoklarının % 33’ü sürdürülemez seviyelerde; % 60’ı maksimum seviyede avlandı ve % 7’si de tüketildi,

– Düşük ve yüksek sıcaklıkların tahmin edildiği iklim senaryolarında, sırasıyla yüzyılın sonuna kadar balık biyokütlesinde %3 – %25 düşüş öngörülmektedir,

– Tarımsal faaliyetler nedeniyle orman alanlarının %50’si kullanıma açıldı,

– Endüstri önceki dönemde var olan ormanların bugün sadece %68’i mevcut,

– 2017 yılında endüstri öncesi döneme göre sıcaklıklarda ortalama 1 derece artış meydana geldi

FAO: Biyolojik çeşitliliğin kaybı endişe verici boyutta

BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Gıda ve Tarım için Genetik Kaynaklar Komisyonu’nun hazırladığı, “Gıda ve Tarım için Biyoçeşitliğin Küresel Durumu 2019 Raporu’ ise iklim değişikliği, tüketici tercihleri, kentleşme, demografinin değişmesi, arazi kullanımındaki değişiklikler, kirlilik, aşırı hasat ve istilacı türlerin yayılımı gibi unsurların biyolojik çeşitliliği olumsuz etkilediğine vurgu yaptı.

Doğada biyolojik çeşitlilik kaybının endişe verici boyutlara ulaştığının altı çizilen raporda, dünya genelinde yapılan çeşitli araştırmalardan örnekler verildi; balık rezervlerinin üçte birinin aşırı avcılığa maruz kaldığı ve tatlı su balıklarının üçte birinin, toprak biyo-çeşitliliğinin ve bitki çeşitliliğinin dünyanın her bölgesinde tehlike altında olduğu bilgisi paylaşıldı.

Arı kolonilerinin hızla azaldığı, omurgalı tozlayıcı türlerinin neslinin küresel olarak yok olma tehdidi altında bulunduğu belirtilen FAO raporunda, ayrıca kuş, yarasa ve böcek popülasyonlarında da azalma yaşandığı kaydedildi. Raporda, meraların dünyanın en az üçte birini kapsadığı, buna karşılık arazi tahribatından en fazla etkilenen ekosistemler arasında yer aldığı belirtildi.

Son 10 yılda ormanlık alanların azalması yüzde 50’ye kadar indirgenmiş olsa da halen küresel olarak azalmanın devam ettiği belirtilen raporda, son yıllarda küresel olarak mercan kayalıklarında da büyük kayıpların görüldüğüne işaret edildi.

Canlı türlerinin popülasyonununda yüzde 60 düşüş

Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ve Londra Zooloji Derneğince 1998’den bu yana 2 yılda bir hazırlanan ve en son 2018’de yayınlanan “Yaşayan Gezegen Raporu”na göre de son 50 yılda karasal türlerin popülasyonlarında yüzde 38, deniz türlerinin popülasyonlarında yüzde 36 azalma olurken, en fazla kayıp yüzde 81’ile sulak alanlarda oldu. Rapor kapsamında hazırlanan Küresel Yaşayan Gezegen Endeksi verilerine göre, canlı türlerinin popülasyonlarındaki genel düşüş yüzde 60 oranında gerçekleşti.

Tarımsal faaliyetlerin ekosistemler üzerinde en büyük etkiye sahip olduğunun tespit edildiği raporda, türlerin ve habitatların yok olmasının iklim değişikliği kadar dünya üzerindeki yaşam için de tehlike arz ettiği ifade edildi.

“Arılar yok oluyor’

Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUNC) de bir açıklama yaparak, incelediği canlı türleri arasından 27 bininin neslinin tükenme tehdidi altında bulunduğunu belirtti. Nesli tükenmekte olan bu türlerin yüzde 40’ını suda ve karada yaşayabilen hayvanlar, yüzde 34’ünü kozalaklı ağaçlar, yüzde 33’ünü mercan kayalıkları, yüzde 27’sini seçili kabuklular, yüzde 25’ini memeliler ve yüzde 14’ünü kuşlar oluşturuyor.
En fazla tehdit altında olanların arılar olduğunu belirten IUNC, mahsule en büyük zirai katkı sağlayan polenlemenin baş aktörü arıların yüzde 40’ı yok olma riskiyle karşı karşıya olduğunu bildirdi.

WWF’de Türkiye’de küresel ölçekte tehlike altında olan tür sayısının son 10 yılda dört katına çıkarak 400’e ulaştığını hatırlattı.  WWF-Türkiye Doğa Koruma Direktörü Dr. Sedat Kalem IPSrapor verilerinden hareketle şu değerlendirmeyi yaptı:  “IPBES’in ortaya koyduğu biyolojik çeşitlilik kaybı, bir anlamda, çocukluğumuzda yaşadığımız yerin doğal çevresinde var olan kuşlar, memeli hayvanlar ya da balıkların yaşamımızdan uzaklaştığı anlamına geliyor.

“Yaşamımız biraz daha fakirleşiyor; insanın dünya üzerindeki ekolojik ayak izi hızla büyürken doğal hayata bıraktığımız alan da o ölçüde daralıyor. Bunda insanın, aşırı tüketim, habitat kaybı, kirlilik gibi doğrudan etkilerinin yanı sıra iklim değişikliğinin de tetikleyici bir etkisi var. Canlıların, yiyecek bulma imkanı azalıyor, üreme süreçleri sekteye uğruyor, hastalıklar artıyor; bunlar da yok oluş hızını artırıyor.

“Doğayı koruma, sürdürülebilir bir yaşamı gerçekleştirme, iklim değişikliğini önleme konusunda bugüne kadar gösterdiğimiz çabalar ne yazık ki yetersiz kaldı. Biyolojik çeşitlilikteki azalma eğilimi, son 30 yılda gösterilen uluslararası çabalarla bir miktar frenlenmiş olsa da hala devam ediyor. Bu tablo karşısında, WWF olarak ‘Doğa ve İnsanlık için Yeni Bir Başlangıç’ çağrısı yapıyoruz. Dünyanın sürdürülebilir geleceği için her zamankinden daha samimi, daha işbirlikçi, daha etkin çaba göstermemiz ve doğa ile yeni bir ilişki kurmamız gerekiyor.”

‘Doğadan vazgeçersek kendimizden vazgeçeriz’

Biyoçeşitliliğin kulağa ‘bilimsel’ bir terim gibi geldiğini, aslında doğanın kendisi, yediğimiz yemek, kullandığımız eşya, içtiğimiz su, sağlığımız, temiz hava sağlayan ağaçları gibi, insan hayatının tam ortasındaki pek çok öğeyi kapsadığını anlatan Doğa Koruma Merkezi (DKM) Genel Müdür Yardımcısı Yıldıray Lise, “ doğa ve biyoçeşitlilik bizim yaşamımızın temeli. Ondan vazgeçersek kendimizden de vazgeçeriz, ona zarar verirsek kendimize de veririz” dedi.  Son on yıldır, ‘ekosistem hizmetleri’ kavramın oluştuğunu anlatan Lise, “Bu; destek ekosistemi, azot, su döngüsü, toprağın oluşumu, bunların ekonomik boyutlarının planlanması, haritalanması, karar vericilere söz konusu bölgenin sadece bir orman ya da bozkır olmasının ötesinde, besin, hava kalitesi, kültürel öğeler gibi anlatılması gibi konuları kapsıyor. Bu sene de gıda ve sağlığımız teması belirlendi” diye konuştu.

Lise, zarar gören küresel biyoçeşitliliği onarabilmek için önerilenleri şöyle sıraladı:

-Daha az et tüketin

-Yiyeceklerinizi mevsiminde alıp yiyin

-Besinlerinizi yerel kaynaklardan sağlayın

-Gıda atığınızı azaltın

-İşe yarar gıda atıklarından kompost yapın, toprağınızı bununla zenginleştirin

-Besinleri paketlerken, geri dönüşümlü malzemeler kullanın, cam malzemeleri tekrar kullanın, ambalaj atığını azaltın

-Tek kullanımlık plastiklerden vazgeçin

İnsan ‘yayıldıkça’ doğa küçülüyor

Dünyada ve ülkemizde son on yıllarda biyoçeşitliliğin giderek azaldığına, yaşam alanlarının yok olduğuna işaret eden Lise “insanın yaşam alanı artıkça doğal alanlar azalıyor. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de böyle. Şehirdeki ihtiyaçlar arttıkça da verdiğimiz zarar da büyüyor. Verdiğimiz zararın bir kısmının geri dönüşü ise ne yazık ki yok” dedi.

Lise, son yıllarda yapılan bütün araştırmaların, insan dışı canlıların yaşam alanlarının daraldığına, aşırı avlama ve aşırı besin amaçlı kullanımından dolayı bazılarının yok olmanın eşiğine geldiğine ve örneğin amfibi ve içsu balıklarının büyük tehlike altında olduğuna işaret ettiğini kaydetti.

 Türkiye’nin eşsiz biyoçeşitliliği

Buğday Derneği Koordinasyon Kurulu ve Yeşil Gazete Mütevelli Heyeti üyesi Güneşin Aydemir ise Türkiye’nin eşsiz biyoçeşitliliğine dikkat çekti. Aydemir, şunları anlattı:

“Bir kıtanın özelliklerini gösteren ve coğrafi/tapografik açıdan küçük bir alana sıkışmış Anadolu Yarımadası, bu nedenlerle müthiş bir habitat çeşitliliğine sahip. Öncelikle üç ayrı kıtanın özelliklerine sahip bir bitki coğrafyasını barındırıyor: Akdeniz , Avrupa-Sibirya ve İran-Turan. Bunlar birbirinden farklı karakterlerde bitki örtüsü içeriyor. Küçük Asya, sadece bu coğrafyalara özgü türlere ev sahipliği yapmıyor aynı zamanda bunların kesistiği noktalarda, o bölgeye özgü yeni habitatlar da oluşuyor. “

Anadolu’daki mikro havzaların, geçmiş buzul çağında ılıman iklimlere doğru ‘inen’ kuzey türlerine de sığınak olduğunu kaydeden Aydemir, “Buzul çağı geçtikten sonra bu türlerin çoğu kendi orijinal alanlarına döndü ama Sığla ormanları gibi bazıları bu havzalarda kaldı. Sığla, Türkiye’de sadece Muğla il sınırları içinde ‘relict-endemic’ bir tür olarak, buzul çağının bu topraklara bir hediyesidir” dedi. Aydemir, Anadolu’nun kıtalar arası göç eden kuşların kullandığı birkaç ana arterden üçüne (İstanbul Boğazı, Doğu Karadeniz ve Antakya’daki Amanos Dağları)  ev sahipliği yaptığını hatırlattı.

Aydemir, tarımın başladığı, insanın kültürel evrimine ilk tanık olan topraklar olarak Anadolu’nun kültürel ve tarımsal biyoçeşitlilik konusunda da çok zengin bir mirasa sahip olduğuna işaret etti: “Bütün bunlar, buradaki bitki ve hayvan çeşitliliğinin daha da zenginleşmesine yol açtı. Yerel tohum çeşitleri, yerel hayvan ırklarının da gelişmesine neden oldu. Küçük Asya tapografyasında kıyılarıyla, dağları, derin nehir vadileri, bozkırları, içgölleri, sulak ve delta alanlarıyla çok çeşitli yaşam ortamlarına sahip. Bu bakımdan çok şanslıyız. Bütün Avrupa’da 12 bin tür kadar bitki varken, Anadolu’da 11 bine yakın tür var, üçte biri de endemik.”

‘İklim dostu bir yaşam’

Ancak Aydemir, bütün bu zenginliğe rağmen, Türkiye’deki durumun alarm çanları çaldığına da dikkat çekti: “Ülke çapında tahrip gücü çok yüksek projeler, barajlar yapıldı, sulak alanlar kurutuldu, araziler tarıma açıldı, özellikle Doğu Karadeniz’de ırmak ekosistemleri zarar gördü. İklim değişikliğinin de etkisiyle, yaşam alanlarının daralması, derelerin kılcal kollarının kuruması kimi türler üzerinde büyük tahribat yarattı. Henüz bir tür yok oluşundan söz etmesek de, birey olarak sayılarının önemli ölçüde azaldığı türlerden bahsedebiliyoruz artık.”.

İstanbul’un Kuzey ormanlarına 3. Havalimanı gibi büyük projelerle girilmesinin büyük bir ekosistemin yok olması anlamına geldiğini belirten Aydemir, önerilerini de şöyle sıraladı: “Yapılması gereken, insanların daha düşük karbon ayakizi bırakacağı bir ekonomiye dönmesi. Bunun yolu da yerel, küçük topluluklar. İnsanların, bütün ihtiyaçlarını yerelden karşılamayı hedefleyen topluluk kurma deneyimi yaşamaları gerekiyor. Hemen karar verip topluluk halinde bu alternatif sistemleri nasıl hayata geçiririz sorusunu sormalı ve yapanlardan nasıl yapılacağını öğrenmeliyiz. İklim dostu bir yaşamın içinde yer almayı seçmediğimiz takdirde, gidişat maalesef kötü. “

‘Biyoçeşitlilik kaybı, sessiz bir katil’

BM Biyoçeşitlilik Sekreteri, Cristiana Pașca Palmer, geçtiğimiz yıl Mısır’da düzenlenen Biyoçeşitlilik Konferansı’nda dünyanın iklim değişikliği kadar tehlikeli bir “sessiz katili” durdurmak adına bir anlaşma sağlamak için iki yılı kaldığı uyarısı yapmıştı. Palmer bu sürede tüm dünyanın doğa üzerine yeni bir anlaşmayla durumu çözüme kavuşturmak zorunda olduğu, yoksa insanlığın kendi yok oluşunu belgeleyen ilk tür olabileceği konusunda uyarmış; tüm ülkelerdeki insanların, küresel gıda üretimi,temiz su ve karbon birikiminde hayati önem taşıyan böceklerin, kuşların, bitkilerin ve memelilerin korunması amacıyla 2020 yılına kadar iddialı küresel hedefler hazırlamaları için hükümetlerine baskı yapması gerektiğini söylemişti.

“Biyoçeşitlilik kaybı sessiz bir katil,” değerlendirmesinde bulunan Palmer, “Bu durum, insanların gündelik yaşamda etkilerini hissettikleri iklim değişikliğinden farklı. Biyoçeşitlilikle o kadar da görünür değil ama ne olduğunu hissetmeye başladığınız zaman iş işten geçmiş olabilir” demişti.

Doğa Korumacılar, Paris İklim Sözleşmesi ile aynı ağırlığı taşıyacak bir biyoçeşitlilik anlaşmasının zorunlu olduğunu düşünüyor. Ancak şimdiye kadar birçok bilim insanının, insanlığa karşı en az iklim değişikliğine eşdeğer bir tehdit oluşturduğunu söylemesine rağmen, bu konu çok az ilgi gördü. 2002 ve 2010 yıllarında yapılan son iki büyük biyoçeşitlilik anlaşması, dinazorların neslinin tükenmesinden bu yana dünya üzerindeki en kötü yaşam kaybını durdurma konusunda başarısızlıkla sonuçlandı.

Dokuz yıl önce, Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri kapsamında ülkeler, doğal yaşam alanlarının kaybını en azından yarıya indirecekleri, tüm sularda sürdürülebilir balıkçılığın yapılmasının sağlayacakları ve 2020 yılı itibariyle doğa koruma alanlarının dünya topraklarının %10’undan %17’sine genişletecekleri sözünü vermişlerdi. Ancak birçok ülke bu konuda geride kaldı ve daha fazla koruma alanı oluşturan ülkeler ise, onların devamlılığının sağlanması adına çok az şey yapıldı.

Yaylaköy’de ‘yavuz hırsız ev sahibini goşturuyor’

İzmir Karaburun’daki Yaylaköy’ün tepelerini saran ve evlerin çok yakınına kadar gelen RES’ler, halkı canından bezdirdi. Köylüler, 67 yıldır heyelan tehlikesi yaşamamış yörelerinin ‘afete maruz bölge’ ilan edilmesine de tepkili.

Karaburunlular yaşadıkları Yaylaköy’e rüzgâr enerjisi santrali (RES) yapılması ve afet bölgesi ilan edilmesini protesto etti. İzmir Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü önünde yapılan açıklamaya Ege-Çep, Ekoloji Birliği ve Karaburun’daki sivil toplum örgütlerinin yanı sıra CHP İzmir milletvekilleri Tacettin Bayır ve Kani Beko da destek verdi.

Karaburunlular Yaylaköy’ün etrafındaki tepeleri saran ve evlerin çok yakınına kadar gelen rüzgar enerji santrallerine (RES) karşı yıllardır mücadele ediyor. 67 yıldır heyelan tehlikesi yaşamamış Yaylaköy, 14 Ocak 2019 tarihli Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzaladığı kararname ile de “Afete Maruz Bölge’” ilan edilmişti.

Karaburun Kent Konseyi Başkanı Goncagül Karaağaç, ‘’Karaburun Yaylaköy’de bağıra bağıra gelen talanın boyutları hiçbir kural tanımayan yağmacı tavra evrildi. Tırlar, vinçler, beton mikserleri, kamyonlar, kepçeler makilik alanlarda cirit atıyor. Santral noktalarına onlarca konteyner taşınıyor. Bozdağ’da tırlar için açılan yollar inşaat ve kepçe sesleriyle inliyor. Balıklıova tepelerinde türbin temelleri izinsiz atılıyor’’ dedi.

.’Mahkeme kararları işletilmiyor, yangından mal kaçırılıyor’

Yaylaköy için yapılan suç duyurularının işleme bile alınmadığını aktaran Karaağaç, ‘Yaylaköy’de onca mahkeme kararı işletilmiyor, Yaylaköy’de yangından mal kaçırılıyor. Danıştay’ın kararıyla birlikte LODOS Elektrik Üretim A.Ş’nin hukuken geçerli ve yürürlükte olan bir üretim lisansı kalmamasına rağmen, firmanın geçerli bir üretim lisansı olmadığı sürece ÇED başvurusunda bulunması ve bu başvuruya ilişkin olarak T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ÇED sürecini başlatması, ÇED hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verebilmesi hukuken mümkün olmamasına rağmen yapılmaya çalışılan nedir?’’ diye sordu.

‘Canınızı verin, dağlarınızı vermeyin’

 ‘’Yaylaköy’de görülen; Yavuz hırsızın ev sahibini goşturmasıdır. Kırkım şenlikleri, yörük gelenekleri, türküleri, şiirleri, masalları, ağılları, çanları ve çeşmeleri ile bir kültür yok ediliyor, Karaburun’dan kara keçiler kaçırılmak isteniyor’’ diyen Karaağaç şu ifadeleri kullandı:

“Canınızı verin de dağlarınızı vermeyin”, “Dağlarımıza zulüm ediliyor” diyen çobanların seslerine kulak verin. Dağlara yapılan bu zulmün karşılığı gün gelir mutlaka görülür. Dağlar, ektiğinizi biçtirmeden de bırakmaz, unutmayın!.. Yaylaköylüler asırlık kadim kültürleriyle bu yarımadada yaşamaya dün ve bugün olduğu gibi yarın da devam edecekler. “20 yıl sonra Yaylaköy diye bir şey kalmayacak” diyerek projeksiyon yapan Lodos Elektrik Üretim A.Ş’ye; “20 yıl sonra Yaylaköy’de olacağız, Yaylaköy Yaylaköylülerindir” diyoruz, ÖÇKA sürecini denetleme yetkisini üzerine alan T.C Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı, ÖÇKA ilanının gerekliliklerini yerine getirmeye bir kez daha davet ediyor ve Yaylaköy’de LODOS Elektrik Üretim A.Ş’nin Cumhurbaşkanlığı kararına aykırı ve suç teşkil eden eylemlerini acilen durdurmasını talep ediyoruz. Böylesi, doğaya, insana hoyrat bir uygulamayla “yenilebilir-temiz enerji” adı altında bu nadir doğanın, yaban hayatının, tarım, mera ve turizm alanlarımızın kısacası Karaburun’da yaşamın yok edilmesine rıza göstermeyeceğiz’’

Basın açıklamasının ardından İzmir Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü yetkilileri ile bir görüşme gerçekleştiren CHP İzmir milletvekilleri Tacettin Bayır, Kani Beko, Ege-Çep ve jeoloji Mühendisleri Odası temsilcileri ile Karaburun Kent Konseyi üyeleri Yaylaköy’de yaşanan sorunları dile getirerek destek istedi.

İspanya’da squash turnuvasını kazanan kadınlara vibratör ve ağda ‘hediye’ edildi

İspanya’da düzenlenen bir squash turnuvası, kadın katılımcıları vibratör, ağda ve topuk törpüsüyle ‘ödüllendirince’ ülkede cinsiyetçilik tartışmalarını körükledi.

İspanya’nın kuzeyindeki Gijon şehrinde,  Asturias Squash (duvar tenisi) Şampiyonası’na katılan ve kazanan erkeklere kupa verildi. İlk dört sıraya yerleşen kadınlara da kupa verildi ancak vibratör, ağda, topuk törpüsü gibi bir ‘hediye sepeti’ de sunuldu.

BBC’nin haberine göre, kadınların durumu yerel squash federasyonuna şikâyet etmesiyle olay gündeme gelirken, şampiyonayı organize eden Squash Oviedo kulübünden üç kişi istifa etti. İstifa eden isimler arasında yer alan kulüp başkanı Nacho Manzano, niyetlerinin ayrımcılık yapmak olmadığını belirterek bir özür mektubu kaleme aldı. Kulüp ayrıca bu yıl başka bir organizasyon düzenlemeyeceğini de duyurdu.

Yarışmada ilk sıraya yerleşen ve vibratör alan Elisabet Sadó, BBC’ye yaptığı açıklamada Sporda kadınlara yönelik ayrımcılık had safhada ve bu işler değişmek zorunda. Şaşırdık, şok olduk. Bunun cinsiyetçilik ve ayrımcılık olduğunu düşünüyoruz” dedi.

TMMOB: Akkuyu’daki çatlağın üstünü kapatmayın

Akkuyu’daki nükleer santral inşaatının emelinde iki kez çatlama meydana geldiği iddiasının Rus şirket tarafından yalanlanmasına karşın Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ısrarlı: “Üstünün kapanmasına izin vermeyeceğiz”.

Mersin’de yapımı devam eden santralin 1200 MW gücündeki birinci reaktörünün temel betonunda iki kez çatlama meydana geldiği, inşaatı denetlemekle yükümlü Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından tespit edilmiş, ancak yüklenici şirket Rosatom iddiayı yalanlamıştı.

‘Yapım çalışmaları durdurulmalı’

TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz, yazılı açıklamasında şu ifadeleri kullandı: “Kamu güvenliği açısından çok önemli bir tesis. Bir kaza olması durumunda telafisi olanaksız büyük felaketlere neden olacağı bilinen bir gerçek. Temel çatlağı gibi ileride büyük yıkımlara neden olabilecek teknik hataların yapılmış olması kabul edilemez. Çatlaklar TAEK tarafından tespit edildi, dolayısıyla yürütücü şirketin yalanlaması bir anlam ifade etmez. Bir felakete neden olunmaması için yapım çalışmalarının durdurulması gerek.”

İran, uranyum üretimini dört kat artırdı

İran Atom Enerjisi Kurumu, zenginleştirilmiş uranyum üretimini dört kat artırdığını açıkladı. Böylece İran’ın elindeki bu düzeyde uranyum stoku, 2015’te belirlenmiş 300 kg. sınırını aşacak.

İran Atom Enerjisi Sözcüsü Behruz Kemalvendi

İran Atom Enerjisi Sözcüsü Behruz Kemalvendi, İran’ın bugünden itibaren Natanz Nükleer Merkezi’nde yüzde 3.67 oranındaki uranyum zenginleştirme üretiminin dört kat arttırıldığını belirtti. Kemalvendi, böylece bir kaç hafta içinde İran’ın bu düzeydeki uranyum stokunun 300 kilogram sınırını aşacağını açıkladı.

2015 yılında imzalanan İran Nükleer Anlaşması gereği, Tahran yönetimi, elinde 300 kilogram işlenmiş uranyum biriktiğinde bunu yurt dışına çıkarmakla yükümlü.

İran’ın Natanz ve Fordo’daki nükleer tesislerinde uranyum zenginleştirme kapasitesi bulunuyor. 2015 nükleer anlaşmasına kadar, Fordo’da 15 yıl boyunca uranyum zenginleştirme faaliyetine izin verilmezken, Natanz’daki tesislerde 10 yıl boyunca uranyum zenginleştirme faaliyeti için gerekli olan yaklaşık 5 bin santrifüjün çalışmasına izin veriliyordu. 2015 öncesinde ise bu rakam 20 bin civarındaydı. Çalışmasına izin verilen santrifüjler, İran’ın en eski ve en az verimli tesislerindendi.

2015 nükleer anlaşması sonrası İran, uranyum stoklarını tek taraflı olarak 15 yıllık süre için yüzde 98 oranında düşürerek, 300 kilograma kadar azaltmıştı. Anlaşma öncesinde İran’ın elinde 10 atom bombası imal edecek kadar uranyum bulunuyordu. Ancak 300 kilogramlık uranyum, nükleer bomba imal etmeye yetmiyordu.  2015 anlaşmasına göre İran ayrıca, kendisini uranyum zenginleştirme derecesini yüzde 3.67 civarında tutmakla yükümlü kılmıştı. Bu miktar, nükleer silahların üretilmesi için gerekli olan yüzde 90’lık zenginleştirme derecesinin çok altında kalıyordu.

Atom bombası imal edecek düzeydeydi

İran, ağır su reaktörlerinden de atom bombası imal edecek düzeydeydi. Ancak JCPOA anlaşması çerçevesinde Arak ağır su reaktöründe yapısal bir düzenlemeye gidilerek, bu reaktörde nükleer silah yapımına imkan verecek plütonyum üretilmesi imkansız hale getirilmişti. Atom bombası üretiminde kullanılabilecek olan yanmış nükleer çubuklar ise İran dışına sevk ediliyordu. 2015 anlaşmasındaki yaptırımlara kadar 15 yıldır İran’ın ağır su reaktörü inşa etmesine ya da ağır su fazlalarını toplamasına izin verilmiyordu

 

Brezilya bir iklim toplantısını daha iptal etti

BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı’nın (COP25) hazırlığı niteliğindeki toplantı, “konferansın kendine de katılmayacakları’ gerekçesiyle iptal edildi

Güney Amerika ülkesi Brezilya, 2019 Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Zirvesi ev sahipliğinden çekilmesinin ardından, Salvador kentinde Ağustos’ta yapılması planlanan bölgesel hazırlık toplantısını da iptal etti.

Brezilya Çevre Bakanlığı, Salvador’da yapılması planlanan etkinliğin, Brezilya’nın ev sahipliğinden çekildiği 25. BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı’nın (COP25) hazırlığı niteliğinde olması nedeniyle bu organizasyonun da yapılmayacağını açıkladı.

Brezilya’da Devlet Başkanı Jair Bolsonaro liderliğindeki hükümet, geçen yıl sonunda bütçe sıkıntılarını gerekçe göstererek önceki hükümetin talip olduğu BM İklim Değişikliği Zirvesi ev sahipliğinden çekildiğini duyurmuştu. Brezilya’nın çekilmesinin ardından, 2-13 Aralık tarihlerinde yapılması planlanan zirvenin ev sahipliğini Şili üstlenmişti.

BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı, 1992’de imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf 194 ülkeyi bir araya getiriyor.

Amazon ormanlarında tahrip edilen bir bölgeAmazon ormanlarının büyük bölümüne ev sahipliği yapan Brezilya’da yeni göreve gelen Bolsonaro hükümetinin, çevreyle ilgili düzenlemeleri gevşetmeye yönelik tutumu eleştirilere konu oluyor. Geçtiğimiz yıl da ülkede Amazon ormanlarını koruma kanunu gevşetilmiş; Yüksek Mahkeme’nin onayladığı tartışmalı kanun yürürlüğe girmişti. Değişiklikle birlikte yeniden ağaçlandırılması gereken alanın büyüklüğü 290 bin kilometrekare küçültüldü.  2008 yılından önce yasaya aykırı olarak ağaç kesenlere verilen cezalara af getirildi.

 

 

Kongo’daki Ebola salgınında ölü sayısı binleri geçti, WHO uyardı: Dünyaya yayılabilir

Ebola salgınında yakınlarını kaybedenler mezar kazıcıları ve sağlık görevlilerine saldırıyor: Gerçek ölü sayısından emin değiliz.

Ülke tarihinin en kötü Ebola salgınını yaşayan Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre yaklaşık bin 150 kişi hastalıktan hayatını kaybetti. Ölümlerin 200’ü sadece Mayıs ayı içinde gerçekleşti. Bölgede görev yapan yardım çalışanları ölü sayısının bundan çok daha fazla olduğunu belirtti.

New York Times’ın haberine göre kullanılan yeni bir aşı salgını yavaşlatmıştı, ancak durum son iki ay içerisinden ciddi anlamda kötüleşti. NYT muhabiri Joseph Goldstein, Kongo’daki durumun kontrolden çıkmaya başladığını belirtti.

Kongo’nun Beni kentinde çiftçilik yaparken salgının ardından bulaşıcı hastalıktan ölmüş cesetleri gömmeye başlayan Janvier Muhindo Mandefu, Ebola’nın bulaşıcılığından çok ölen kişilerin yakınlarından korktuğunu söyledi. Mandefu’nun söylediğini göre Ebola’dan hayatını kaybeden kişilerin yakınları cenazelerde mezarlık çalışanlarını “ölülerin organlarını çalmakla suçluyor ve açık mezarlara itmekle tehdit ediyor”.

Kongo’da tedavi merkezlerine düzenlenen saldırılar da hastalık ile mücadeleyi yavaşlatıyor. Saldırılarda bir doktorun hayatını kaybetmesinin ardından birçok sağlık çalışanı aktivitelerini durdurmuş, bu da Ebola salgınının hızlanmasına sebep olmuştu.

Acil durum müdahale ekibi görevlisi olan Philemon Kalondero, birçok ailenin Eboladan ölen cesetleri teslim etmeyi kabul etmediğini, bu yüzden gerçek ölü sayısından emin olamadıklarını ifade etti. 2013’te Batı Afrika’da başlayan Ebola salgını bugüne kadar 11 binden fazla insan öldürdü.

WHO’den uyarı: Ebola taraf tutmuyor

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Genel Direktörü Tedros Adhanom konuyla ilgili Dünya Sağlık Asamblesi’nin toplantısında konuştu. Adhanom, Kongo’daki Ebola salgının şimdiye kadar karşılaştıkları en karmaşık sağlık sorunu olduğunu belirtti: ”Ebola taraf tutmuyor. Bu herkesin düşmanı. Bu salgını sonlandırmak için bir araya gelmediğimiz sürece, salgının daha da yayılması, daha pahalı ve agresif hale gelmesi hususunda gerçek bir risk taşıyoruz. Ebola salgının yayılma riskinin hala çok yüksek. Biz sadece bir virüsle savaşmıyoruz. Emniyetsizlikle savaşıyoruz. Şiddetle savaşıyoruz. Yanlış bilgilendirme ile savaşıyoruz. Bir salgının siyasallaşması ile savaşıyoruz”

Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu (IFRC) Sağlık Direktörü Emanuele Capobianco da, BM Cenevre Ofisi’nde geçen hafta düzenlediği basın toplantısında, tarihin en ölümcül ikinci Ebola salgını ile karşı karşıya olduklarını kaydetmişti.