Ana Sayfa Blog Sayfa 2514

ABD’yi 12 günde 300’den fazla hortum vurdu

Amerika’nın orta batı eyaletlerinde son iki haftada 300’den fazla hortum meydana geldi. Şu ana kadar en az 9 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda yaralı ve kayıplar var .

Amerika güneydeki kıyı eyaletlerinden kuzeydoğuya kadar uzanan geniş bir bölgede şiddetli fırtınaların neden olduğu hortumlara teslim oldu.  Texas, Kansas, Iowa, Missouri’den New Jersey’ye birçok eyalette son 12 günde onlarca hortum meydana geldi. Meteoroloji yetkilileri olumsuz hava koşullarının hafta sonu tamamen kaybolmasını umuyor.

Son hortum dalgası Salı akşamı Kansas eyaletini vurdu. Evlerin hasar gördüğü, ağaçların yıkıldığı bölgede elektrik hatları da parçalandı. Douglas ilçesinde onu aşkın kişinin yaralandığı bildiriliyor. Eyalette şiddetli fırtınanın ardında bıraktığı aşırı yağış ve çatıları uçmuş binalar, yıkılmış ağaçlar, habercilerin kameralarına yansıdı. Kansas Uluslararası Havaalanı’ndaki yolcuların aniden vuran fırtınadan korunmak için otoparka sığındıkları, fırtınanın ardındaki enkazın temizlenmesi için havaalanının bir süre kapatıldığı bildirildi.

5 milyon kişi elektriksiz kaldı

Kansas’tan bir gün önce de Ohio ve Indiana eyaletleri de hortumlardan nasibini almış, şiddetli fırtına nedeniyle çok sayıda kişinin yaralandığı, 5 milyon kişinin elektriksiz kaldığı bildirilmişti

CNN’de yer alan habere göre, Ulusal Meteoroloji Servisi yaptığı açıklamada, hortum ve şiddetli fırtınanın Ohio ve Indiana eyaletlerinde etkili olduğunu ve bazı bölgelerde hasara yol açtığını duyurdu. Ohio’nun Dayton kentini vuran hortum sonucu, bir kişinin hayatını kaybettiği,  çok sayıda kişinin yaralandığı belirtildi. Yetkililer, Ohio’da yaklaşık 5 milyon kişinin elektriksiz kaldığını kaydetti. Celina, New Madison, Laura, Dayton ve Laurelville’de hasar tespit çalışmalarının yapılacağı ifade edildi.

Oklahoma’nın El Reno şehrinde hafta sonu etkili olan hortum ve şiddetli fırtına nedeniyle 2 kişi hayatını kaybetmişti. Kentte ciddi hasara neden olan hortumda 10’dan fazla kişinin kayıp veya yaralı olduğu açıklanmıştı.

Amerika’nın orta batı eyaletlerinde son iki haftada 300’den fazla hortum meydana geldi. Şu ana kadar en az 9 kişinin hayatını kaybettiği fırtına ve hortumlarda 100’e yakın kişi de yaralandı.

Daha sıcak, daha kuru veya daha yağışlı

Dünyanın pek çok bölgesinde olduğu gibi, Amerika Birleşik Devletleri’nde de  iklim değişikliğinin yol açtığı felaket tabloları, son yıllarda arttı. Halkın ve aktivistlerin tepkileri artarken, yöneticiler üzerindeki baskılar da giderek artıyor.

Ülkede, meteorolojik kayıtlara göre en sıcak on yılın sekizi, son on yıl içinde yaşandı. California eyaletindeki sıcaklık artışı ve kuraklık nedeniyle geçen yıl birçok noktada çıkan dev orman yangınları 24 milyar dolarlık hasara yol açtı, 106 kişinin ölümüne neden oldu. Geçen yılki yangınlarda kül olan alanlar, yüzölçümü açısından rekor kırdı. Bir önceki rekor da 2017 yılına aitti.

Atmosferin ısınması, daha çok nem tutması anlamına geliyor. Bu da geçen yıl meydana gelen Florence Kasırgası gibi felaketlerin daha sık oluşmasına neden oluyor. 2017 yılında yine Texas eyaletinin Houston kenti ve civarını etkileyen Harvey Kasırgası, 127 buçuk milyar dolarlık maddi hasara neden olmuştu.

 

 

 

 

Yeni Instagram çılgınlığı, su samurlarının hayatını tehdit ediyor

Endonezya ve Japonya’da, Instagram kullanıcılarının beslediği su samurlarıyla fotoğraf çektirme çılgınlığı yüzünden yavrular çalınıyor, anneleri öldürülüyor, su samurları evlere ve kafelere hapsediliyor.

Endonezya ve Japonya’daki Instagram kullanıcılarının su samuru çılgınlığı,  hayvanların evlere ve kafelere hapsedilmesine neden oluyor. Araştırmacılar, bu trendin su samurlarının avlanmasına neden olduğunu ve türün devamlılığına büyük zarar verdiğini söylüyor.

Independent Türkçe’de yer alan habere göre, evcil hayvan olarak baktıkları su samurlarının fotoğraflarını paylaşan sosyal medya fenomenleri, Asya’nın birçok bölgesinde kısmen suda yaşayan türün doğal ortamından ayrılmasına sebep oluyor.

Japonya’da açılan ve giderek yaygınlaşan su samuru kafelerine giden müşteriler bu hayvanlarla oynuyor ve hatta satın alıp evlerine götürüyor. Yürütülen gizli soruşturmalar sonucunda, yasadışı su samuru ticareti yapan yüz binlerce üyeye sahip Facebook grupları bulundu.

Soruşturmalardan birini yürüten Dünya Hayvanları Koruma (WAP) kuruluşuna göre; vahşi yavruları doğadan çalan, yavruları yakalamak için ebeveynlerini öldüren organize çiftçilerin ve avcıların müşterileri, Facebook gruplarındaki çoğunluğu oluşturuyor. Araştırmacılar, su samuru nüfusunun kaçak avlanma yüzünden azaldığını belirtiyor.

Buna göre hayvanların bazıları, doğal ışığın ve hatta suyun bile olmadığı ortamlarda tutuluyor. Görgü tanıkları, birçok su samurunun kendi pençelerini ısırdığını ve başka travma belirtileri gösterdiğini bildirdi.

Hayvan hakları savunucusu Cassandra Koenen konuyla ilgili şu ifadeleri kullandı: “Sevimli olması vahşi bir hayvanı eve götürebileceğiniz anlamına gelmez. Ne yazık ki, birçok insanın sosyal medyadan etkilenmesiyle bu düşüncenin terk edildiği görülüyor. Ancak su samurlarının doğada sahip olacağı şeyleri insanların evde sağlaması imkansız.”

BM’den Türkiye’ye ültimaton: İki yazarı serbest bırakın

Malezya’dan Türkiye’ye ‘FETÖ üyesi’ oldukları iddiasıyla teslim edilen iki kişinin serbest bırakılması ve haklarının iadesi için 180 gün süre tanındı. 15 Temmuz’dan kısa süre önce geldiği Türkiye’de “FETÖ üyeliği” iddiasıyla tutuklanan ABD vatandaşı ve NASA çalışanı Serkan Gölge ise denetimli serbestlikle tahliye edildi

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, Malezya’dan Türkiye’ye “FETÖ üyesi” oldukları iddiasıyla 2017’de teslim edilen biri akademisyen iki kişinin serbest bırakılmasını ve haklarının iadesini istedi. BM bu talebin karşılanması için Türkiye’ye 180 gün süre verdi ancak BM’in herhangi bir yaptırım gücü bulunmuyor.

Akademisyen İsmet Özçelik ile Time International School Müdürü Turgay Karaman, 2017’de Malezya’da gözaltına alınarak Türkiye’ye teslim edilmişti.

Reuters’a göre komitenin raporunda, “Devlet partisi, …(şikayete konu olan) yazarları serbest bırakmak zorundadır. Bu kişilerin, uğradıkları şiddetten ve mağduriyetten dolayı hakları yeterli bir şekilde iade edilmelidir.” ifadelerine yer verildi. Raporda, Türkiye’nin uluslararası insan hakları sözleşmelerinde imzası bulunduğu hatırlatılarak, bu duruma ‘etkili bir çare’ bulması gerektiği de belirtildi.

77 bin kişi cezaevinde

Komite’nin raporunda, Türkiye’nin bu gibi operasyonları “olağanüstü hal” şartlarına ve bu gibi kişilerin ‘devlet güvenliği için tehdit oluşturduğu’ iddiasına bağladığı belirtilerek, bu gibi gerekçelerin kabul edilemez olduğu ve bu kişilerin “nasıl bir tehdit oluşturduğunun” açıklanamadığı kaydedildi.

Özçelik ile Karaman’ın, Malezya’dan Türkiye’ye getirilmeden önce, 13 yıldır bu ülkede yaşadıkları belirtildi. Reuters’in haberinde, 15 temmuz 2016’daki darbe girişiminden bu yana darbeye karıştıkları gerekçesiyle 77 bin kişinin hapiste olduğu da belirtildi.

Pakistan’dan 2017’de, Kosova’dan ise 2018’de, ‘FETÖ ile bağlantılı oldukları’ gerekçesiyle bazı kişiler, MİT operasyonlarıyla getirilmişti. Kosova’dan altı kişinin Türkiye’ye getirilmesi sonrası Kosova başbakanı, içişleri bakanını görevden almıştı.

ABD vatandaşı Serkan Gölge tahliye edildi

Öte yandan 15 Temmuz’dan kısa süre önce geldiği Türkiye’de “FETÖ üyeliği” iddiasıyla tutuklanan ABD vatandaşı ve NASA çalışanı Serkan Gölge denetimli serbestlikle tahliye edildi. Reuters, eşine dayandırdığı haberde, Gölge’nin tahliye edildiğini duyurdu.

Serkan Gölge ve diğer bazı ABD vatandaşları ile ABD konsolosluğu çalışanlarının tutuklanması ABD ile Türkiye arasında siyasi krize neden olmuştu. Bunlardan rahip Brunson aylar önce serbest bırakılmıştı.  Serkan Gölge’ye “FETÖ üyeliği” iddiasıyla verilen ceza daha önce indirilmişti.

Tahliye kararının Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptığı telefon görüşmesinden kısa süre sonraya denk gelmesi dikkat çekti.

ABD: Karar memnuniyet verici

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Morgan Ortagus da karardan duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Amerikan diplomatik misyonlarının Türkiye’deki tutuklu diğer yerel çalışanlarına gerekli desteğin sağlayacağını söyleyen Ortagus, Gölge’nin en kısa zamanda evine dönmesini sağlamak istediklerini kaydetti.

İsrail’de hükümet kurulamadı, yeniden seçime gidiliyor

İsrail’de 2 ay önce yapılan seçimin ardından hükümet kurulamaması nedeniyle parlamento kendini feshederek yeniden seçim kararı aldı. Ülkede 17 Eylül’de yeniden sandık başına gidilecek.

İsrail Başbakanı Binyamin Netenyahu liderliğindeki Likud Partisi 2 ay önce yapılan seçimlerin ardından yaptığı koalisyon görüşmelerinden sonuç alamadı. Eski Savunma Bakanı Avigdor Liberman’ın koalisyon hükümetine katılmak için zorunlu askerlik yasasının meclisten geçmesini şart koşması üzerine koalisyon görüşmeleri çıkmaza girdi. Netanyahu’nun partisi ise pazartesi günü ilk adımı atarak meclisin feshedilmesini öngören bir tasarıyı parlamentoya sundu.

Ülkede hükümet kurulması için verilen sürenin çarşamba günü dolmasının ardından İsrail Parlamentosu kendini feshederek erken seçim kararı aldı. Gece yarısından hemen sonra yapılan oylamada 45’e karşı 74 oyla parlamento feshedildi. İsrail’de gelecek erken seçimler için 17 Eylül’de sandık başına gidilmesi bekleniyor.

Ülkede iki ay önce yapılan seçimde Netenyahu liderliğindeki Likud, 120 sandalyeli mecliste 35 koltuk kazanmıştı. Başbakan Netenyahu’nun 3 ayrı yolsuzluk davası ise devam ediyor.

 

Avrupa depremi – Verda Özer

‘Eğer Avrupa acilen uyanmazsa, sonu Sovyetler Birliği’nin 1991’deki çöküşü gibi olacak. Şu anda bir devrim yaşadığımızın ne yazık ki Avrupalı liderler farkında değiller. Avrupa Birliği (AB) çok yakında yok olabilir.’

Hafta sonu yapılan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinin hemen ardından bu karamsar sözleri sarf eden kişi George Soros. Yani birçok ülkede siyasi kriz tetiklemekle suçlanan, ünlü Macar asıllı Amerikalı yatırımcı. Ama bu sefer bir krizi tetiklemeye ihtiyacı yok, zira seçim sonuçları Avrupa’nın zaten derin kriz içinde olduğunu gözler önüne seriyor.

Merkez eridi

Son yüzyılda 2 Dünya Savaşı, bir de Soğuk Savaş atlatan, 74 yıldır barış ve refah içinde yaşayan Avrupa şimdi aşırı sağın pençesinde. Sonuçları pazartesi günü açıklanan AP seçimlerinin ardından, aşırı sağ artık AP’nin 4’te 1’ine hakim. Popülist ve AB karşıtı partiler oylarını 2014’e göre 3 kat artırdılar. Özellikle İngiltere, Fransa, İtalya ve Belçika’da en büyük kazanan olarak çıktılar. Bugün AP’deki en büyük parti, faşist söylemleriyle bilinen İngiliz siyasetçi Nigel Farage’ın Brexit Partisi.

Bununla birlikte, merkez sağ ve sol partilerin de eridiği ortaya çıktı. Sağ eğilimli Avrupa Halk Partisi (EPP) ve Sosyalist-Demokratlar (S&D) 1979’dan beri ilk kez AP’de çoğunluğu kaybettiler. Buna mukabil, küçük, yeni ve kutuplaşmanın aktörleri olan uçlardaki partiler bu seçimin kazananları.

***

Ancak tüm bunlara rağmen şunu söyleyebiliriz: Popülist, ırkçı, İslam ve göç karşıtı, AB’ye muhalif bu partiler evet sistemi çalkaladılar; statükoyu yıktılar; alarm zillerini çaldılar. Ancak yine de aşırı sağın beklendiği kadar kuvvetli bir depreme dönüşmesi engellenmiş durumda. Nasıl mı?

Yeşillerin zaferi

Her şeyden önce, aşırı sağ bazı ülkelerde yükselirken, Yunanistan, Hollanda ve Avusturya gibi bazılarında da çok güç kaybetti. Sol eğilimli partiler ise güney Avrupa’da (özellikle Yunanistan ve İspanya’da) kazandı. Yeşiller ve Liberaller’in de özellikle kuzey Avrupa’da ve Almanya’da oylarını çok artırdığı görülüyor. Bu seçimin en büyük kazananı kesinlikle özgürlükçü ve çevreci politikalarıyla bilinen Yeşiller oldu. AP’de kararların alınabilmesi için merkez partilerin artık onlara ihtiyacı olacak. Bu da Yeşiller’i, siyaseti belirleyen asıl güç (kingmaker) yapıyor.

Gençlerin çoğunluğunun da Yeşiller’den ve Liberaller’den yana olduğu, AB’ye sahip çıktıkları görülüyor. Bunda hem ekonomik darboğaza çare bulamayan merkezden ümidi kesmelerinin, hem Brexit krizi gibi aşırı sağın verdiği zararlardan korkmalarının, hem iklim değişikliği gibi geleceğin asıl sorunlarına çözüm istemelerinin, hem de sosyal medyayı iyi kullanan partilerden etkilenmelerinin payı büyük. Daha şimdiden, Almanya’da 20-30 yıl sonra bir Yeşiller hükümeti olabileceği yorumları yapılıyor.

Kısacası, Avrupa’nın geneline kutuplaşmayı tetikleyen partiler damgasını vuruyor. Aşırı sağ ve Yeşiller bugüne kadar iki uç iken, artık merkeze yerleşiyor.

En Avrupalı seçim

Tüm bunların yanında, bu seçim AB’nin ötesinde ilk kez devletleri de bu derece içeriden etkiledi. Yunanistan ve Hollanda’da erken seçim kararı alınırken, Fransa, İngiltere, İtalya, İspanya’da da seçim çağrıları yapılıyor ABD’nin köklü düşünce kuruluşu Atlantik Konseyi’nin Başkanı Fred Kempe bununla ilgili olarak “Bu, AB tarihindeki en gerçek Avrupalı seçim oldu. Zira ideolojik çatışmanın çizgileri artık ulusal sınırları aşıyor” diyor.

Bununla birlikte, aşırı sağcı liderler artık topyekûn AB’ye karşı olmak yerine, AB’yi içeriden değiştirmek istediğini söylüyor. Bunda İngiltere’nin Brexit sürecinde gördüğü zararın rolü elbette büyük. Bu da AB’nin henüz dağılma sürecine girmediğine delalet.

***

Kıssadan hisse: Her ne kadar aşırı sağ Avrupa’yı vurmuş olsa da, sonuçlar aksine AB’yi demokratik zeminde daha çok tartışmaya ve uzlaşmaya itiyor. Dolayısıyla, popülist dalga orta ve uzun vadede zarardan çok yarar getirecek gibi görünüyor.

(Milliyet Gazetesi’nden alınmıştır.)

Yerelde ekolojik özerklik – Sema Kaygusuz

‘250 yıldır halkları sömüren fosil oligarşisine karşı iktidarın yerele, işçilere, toprağını işleyemeyen köylüye, kadınlara geçmesi yalnızca ve yalnızca örgütlü bir bilinçle mümkün olacak’

Çöp bizim neyimiz olur? İlk bakışta kimsemiz olur. Oldukça yakından tanıdığımız ama bir an önce kurtulmak istediğimiz salkımsaçak nesnemizdir çöp. Mutfaktan çıkan biyolojik atıklardan, ambalajlardan, bozulur bozulmaz elden çıkarılan elektronik eşyadan, üzerine sifon çektiğimiz dışkımızdan kurtulmak ister gibi hızla kurtulmak, özel yaşam alanımızdan artakalan çöpü çabucak evin dışına, en iyi ihtimalle konteynıra bırakmak isteriz. Çöpe duyduğumuz tiksinti, duyguları aşırılaştırarak insanın aleyhine işleten Romantizm akımından artakalan bir tür duygu despotizmidir oysa. Temizlik saplantısıyla tiksinmeyi bir yaşam değeriymiş gibi işleterek çöpe kirli anlamlar yükler, böylece günde 1.200 gr çöp yığını ürettiğinin farkında olmayan homoeconomicus bir insan türetiriz kendimizden. Atığından ayrılmış bu hijyen varlığın, gerçekte fosil enerjiden güç devşiren kapitalist oligarşik iktidarın güdümünde bir birey olduğunu unutarak. Irkçılığın, ayrımcılığın, dünyaya hiçbir faydası görülmemiş milliyetçi duyguların, insan topluluklarını devletler sistemine bölen edilgen vatandaşlık kurgusunun biçimlendirdiği bu medetsiz modern insanı kurtarmaya mecburuz. Onu çöpten arıtarak değil, aksine çöpe bağlayarak yapabiliriz bunu. Yerel yönetimlerde özerklik konusunun geç de olsa konuşulmaya başlandığı şu son yıllarda, çöpünü dönüştürebilen “yeni insanı”  ön saflara çıkaran ısrarlı bir teklif olarak kabul edin bu yazıyı.

Her birimiz bir çöp yığınıyız, önce bunu kabul ederek başlayalım. Şehrin dışında bir yerde vahşi depolama sistemiyle tepeleme biriken çöplerin örttüğü cansız birer bölgeyiz aynı zamanda. Gördüğümüz her çöp yığınının onur kırıcı insansılığını içten içe inkâr edemeyiz de. Kullanma suyumuzu arıtan tesislerden çıkan çamurun yarattığı ekolojik yıkımı, madenciliğin yoksullarla birlikte dağlara kıydığını, her nükleer santralin ölüm tehlikesi saçtığını, ormanları yararak açılan yollarda bindiğimiz otobüslerin kirli enerjiyle çalıştığını sisli bir hatıra gibi arkamızda bırakarak devam etsek de, soluduğumuz hava ve kötü besinle anbean zehirlendiğimizin farkındayız. Hayvanlara ve doğaya verdiğimiz zararı düşünürsek, insan kendiyle birlikte hiçbir şeye acımayan düşünen bir çöplüktür bu bakımdan. Halbuki çöp aynı zamanda bir imkândır da. İşlevsel bir hammadde kaynağına dönüşmesi sanıldığından daha basittir.

Demokratik özerkleşmenin gizli kaynağı ekoloji

Geçenlerde, ekolojik denge konusunda oldukça yetkin biri olan dostum Reşat Uygun’la Dersim Belediyesi’nin yerinden tarımsal üretiminin bir tür demokratik özerkleşme modeli olarak yeni nesil belediyeciliğe esin verdiğini konuşurken, özerkleşme konusunun gerçekte ne kadar kapsamlı bir mesele olduğunu farkettim. Yerel yönetimlerin özerkleşmesi, Türkiye’de bugüne değin adlı adınca HDP tarafından dile getirildi. Gelgelelim özerklik sözcüğünün ülke coğrafyasında yeni sınırlar belirlemek anlamına gelmediğini, bugün sadece seçime indirgenen ve kolayca gaspedilen seçme ve seçilme iradesinin ötesine geçerek, yerelde mikro demokrasiyi yeniden inşa etmek demek olduğunu, başta iktidar olmak üzere kimse duymak istemedi. Duymadığı gibi özerklik kavramının içeriğindeki öz-güce duyulan tepkisel Kürt alerjisini araçsallaştıran iktidar, atadığı kayyum bürokrasisiyle yerel üzerindeki tahakkümünü türlü vesilelerle pekiştirdi.

Yine de özerklik fikrini alternatif bir veçheden tartışarak merkezin yerel üzerindeki tahakkümünü boşa çıkarmak mümkün. Ekolojik üretimi halka yayarak, tüketilen her şeyden açığa çıkan artığın aslında işlevsel ve ekonomik bir değer olabileceğini ve bu değerle yaşam döngüsünün bağımsızlaşacağını düşünmek gerekiyor. Hem mikro-demokrasi kavramına özgün bir içerik katmak hem de doğada bir varlık olan insanın çevreye karşı sorumluluğunu vurgulamak için. Sıfır atık, geri dönüşüm, ekolojik denge konularına ömrünü adamış, atık ve ekolojik denge kontrolü gibi konularda profesyonel olarak işletmelere danışmanlık yapan Reşat Uygun’la yaptığım sohbeti elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım.

Yerel yönetimlerde kooperatifçilik ekonomisi

İlkin içinde bulunduğumuz şehrin, örneğin istanbul’un işleyişini tekrar anımsayalım. Hepimiz belediyeden hizmet bekleyen birer seçmeniz. Elimizde olduğunu sandığımız demokrasiyle temiz su, temiz sokak, ucuz enerji, geniş parklar, düzenli ulaşım,  çocuklar için kreş, bakımevi, kütüphane, spor salonu, şeffaf bütçe, yoksullar ve mülteciler için insanca bakım ve ilgi bekliyoruz. Bekliyoruz. İşimiz durduğumuz yerde beklemek. Bulunduğumuz konum ne üretken bir nitelik taşıyor ne de ekolojik bir hassasiyet. Geçmişteki Osmanlı bahçelerinden bir damla zevk taşımayan geometrik çiçek peysajlarını doğa sanıyoruz. Göçmen kuşların yolunun geçtiği, arıların oğul verdiği Kuzey Ormanları’na anlamsız ölçüde pahalı ve yersiz bir havaalanı yapılırken, Kabataş iskelesi betonla genişletilirken kimse fikrimizi sormuyor. Şehri yönetmiyoruz. Şehirle birlikte kapitalist tüketime itiliyor, geçmediğimiz yollar için birer birer borçlandırılıyoruz.

Her şeye rağmen bizi şehirde söz sahibi kılacak enstrümanları üretebiliriz. Dünyanın tekrar anımsamaya başladığı kooperatifçilikle. Halkın belediyecilik anlayışına etki ederek belediyeyi kendi lehine çalıştırabileceği en pratik çözümlerden biri kooperatifçilik. “Yenilenebilir Enerji Kooperatifçiliği” diye yeni bir kavram var Türkiye’de. İlk enerji kooperatifçiliği 1991 yılında Belçika devletinin halka dayattığı 200 adet nükleer santral kararına direnerek yapılandı. HES’lere karşı çıkan Belçikalılar karşı çıkmakla kalmayıp yenilenebilir temiz enerji üretmek konusunda sorumluluk alarak kooperatifler kurdular. Derken bu enerji kooperatifleri dünyada yaygınlaşarak yeni ve yaratıcı fikirler oluşturmaya başladılar.

Topluluk Enerjisi ve Demokratik Mülkiyet

Enerji kooperatifleri tüketimin her aşamasında açığa çıkan atığı temiz bir enerjiye dönüştürerek enerjinin demokratikleşmesi amacıyla işliyor. Şu anda Türkiye’de 44 tane “Yenilenebilir Enerji Kooperatifi” bulunuyor. Fosilden üretilen kirli enerji yerine halkın kendi atığından dönüştürdüğü temiz enerji, enerjinin şirketlerden alınıp tabana yayılmasını sağlıyor. Başka bir deyişle “Topluluk Enerjisi” deniliyor. Bu aynı zamanda “Demokratik Mülkiyet” kavramını da  beraberinde getiriyor. İktidar baskısına rağmen demokratik yerel yönetim iddiasında bulunan bütün yerel yönetimler bu oluşumlara sahip çıkarak yaygın bir enerji üretim seferberliğine önderlik edebileceği gibi aynı zamanda gelir kaynaklarını artırarak çeşitlendirebilir. Merkezi hükümetin ekonomik tahakkümünü boşa çıkararak, her şehir kendi yenilenebilir enerji şebekelerini kurabilir. Dünyada birçok örneği var bunun. Söz gelimi AB ülkelerinde 3500 adet enerji kooperatifi var. Belçika’da bir sivil inisiyatif 50.000 üyeden para toplayarak kendi güneş paneli fabrikalarını ve dağıtım şirketlerini kurdu. Danimarka’da halk enerjisinin %44’ünü rüzgâr enerjiyle karşılıyor. Hiçbir küresel şirketi işin içine katmadan dünyanın en büyük rüzgar enerjisi üreticisi oldular.

Burada önemli olan yerel yönetimleri kooperatiflerle işbirliğine katarak enerjinin özerkleştirmesini sağlamak. Güneş ve rüzgâr enerjisi, enstrümanlardan sadece ikisi. Gayet düşük maliyetlerle hayvansal atıklardan biyogaz, orman atıklarından, kerestecilik faaliyetlerinden, sera atıklarından biyokütle elde edilebiliyor. Örneğin elimizdeki belediye akıl almaz bir borçla devralınan Kars Büyükşehir Belediyesi olsun, diyelim besi çiftliklerinde yetiştirilen 20.000 büyükbaş hayvan var. Hayvancılıktan toplanan gübre yerli bir teknolojiyle işlenerek üç ayrı ürün çıkarılabiliyor. Bunlardan biri biyogaza dönüştürülerek elektrik üretebilirken, ikincisi ısı olarak seracılıkta, kalan artık ise organik gübre olarak değerlendirilebiliyor. İthal yem, ithal gübre, uzaktan taşınan meyve sebzenin taşımacılık maliyetlerini ve çevresel kirliliği tümüyle sonlandıran kendiliğinden bir döngü böylece işlemeye başlıyor.

Yeni nesil belediyecilikte Birsen Çelik

Demokratik yerinden yönetimde “Topluluk Enerjisi” kavramını sokan belediyecilik fikri bir hayal değil. Örneğin Denizli’nin Bozkurt CHP Belediye Başkanı Birsen Çelik, 1 milyon 700 bin kilovat saat kapasiteyle devreye giren güneş enerji santraliyle Türkiye’nin ilk bağımsız ekolojik enerji üreten belediyecisi oldu. Bozkurt Belediyesi ayrıca Türkiye’nin ilk Yenilenebilir Enerji Festivalini de gerçekleştirdi. Tabana yayılan ekolojik enerjinin aynı zamanda bir özgürleşme modeli olduğunu düşünürsek, yükselen bir akımın içinde kendimizi bulmamız mümkün. Yerel yönetimler devletten aldığı bütçeyle kamu hizmeti sunmaktan başka, daha zeki bir bakış açısıyla üretime yönelik, geniş halk kesimlerinin etkin bir şekilde katılabileceği örgütlenmelere önderlik ederek, çevresel gelir kaynaklarını artırabilir. Özerkleşme, merkezi yönetimle zorunlu sermaye ilişkisinden bağımsızlaşma anlamına gelmiyor yalnızca, seçmenin seçme kabiliyeti de özerk bir nitelik kazanıyor. Tüketen birey bizzat üretim kararlarında yer almakla kalmayıp tükettiğinin nasıl üretildiğini sorgulayarak elinde bulundurduğu yerlilik pozisyonunu iktidardan pay alan bir iradeye dönüştürüyor. Bizzat kendisi de ekolojik bir varlık oluyor.

Çöpten kurtulmaktansa çöpe bağlanmak

Gelelim evsel atıklarımıza. Çöpün ortaya çıkışından bertaraf edilmesine kadar geçen sürece “atık hiyerarşisi” deniyor. Vahşi depolardansa doğayı bir nebze koruyan sızdırmazlık özelliği olan düzenli depo uygulaması olsa bile bu çok pahalı bertaraf uygulamasının gerçekte sonu yok. Deponun da kısıtlı bir kapasitesi var ne de olsa. Zaman içinde her depo devasa bir atığa dönüşüyor. 2030 yılında dünyada 650 milyon kişinin enerjiden yoksun kalacağını düşünürsek çöp yığınlarıyla dolu şehirler bekliyor bizi. Oysa çöpü ayrıştırmaya evde başladığımız an, tam da doğamıza uygun şekilde ekolojik bir onur kazanıyoruz. Ambalajlar, kağıtlar ve şişeler zaten birer geri dönüşüm hammaddesi. Biyolojik atıklar ise yine yerli bir teknolojiyle 24 saat içinde fermente ederek organik gübreye dönüştürülebiliyor. Aynı teknolojiyle su arıtmasından çıkan çamurdan 3800/4000 kilokalori değerinde yakıt, et ürünlerinden çıkan atıklardan hayvanlar için temiz ve sağlıklı gıda, tarımsal atıklardan, örneğin tarlada bırakılan pamuk ya da ayçiçeği  saplarından mangal kömürü elde ediliyor. Özetleyerek anlattığım fermente sistemlerin kurulması teknolojik bir yatırıma bağlı sadece. Bu akıllı ve basit teknolojilere alan açarsak yaşam döngümüzü sıfır atık ilkesi üzerinden kurguladığımızda sadece yeni bir insan fikriyle kalmayıp ekolojik şehirler de hayal etmeye başlayacağız.

Ekososyalizm

Ekososyalist Michael Löwy bir söyleşisinde, özgürlüğün soyut bir felsefi kategori olmadığını söyler. “Özgürlük her şeyden önce insanlığı soyut, gayri insani ve sapkın kapitalist sistemin bu totaliter iktidar biçiminden kurtarmaktır.” Devrimi Benjamin’in sözleriyle tanımlar Löwy, “Marks devrimi tarihin lokomotifi olarak tanımlardı, şimdi biraz değişik bir kavramsallaştırmaya başvurmamız gerekir. Devrim gerçekte bu trenin imdat frenini çekmekte olan insanlıktır.”

Devrimi yeni ekolojik insanla, insancıllaşan insanla tasavvur etmemiz gerekiyor bugün. İktisadi yapıların, enerji kaynaklarının kullanılmasının, üretim, ulaşım, tüketim kalıplarının yerelden başlayarak acilen evrilmesi gerekiyor. Dolayısıyla çöpe bağlanma meselesi radikal bir hamle aslında. Ekososyalizm ise alışılagelenin dışında, toplumu hızla bütünleştirecek en etkin devrimci alternatif belki de. 250 yıldır halkları sömüren fosil oligarşisine karşı iktidarın yerele, işçilere, toprağını işleyemeyen köylüye, kadınlara geçmesi yalnızca ve yalnızca örgütlü bir bilinçle mümkün olacak. Bu yazı vesilesiyle 100’ü aşan HES projesine direnen Karadeniz halkına, Antalyalılara, Mersinlilere selamlar. Direnin. Hepimiz arkanızdayız.

Reşat Uygun kimdir

Muğla Belediyesi’nde 15 yıl boyunca çevre ve temizlik müdürlüğü yaparken şehir için Yeniden Kazanım Projesini yaşama geçirdi. Katı Atık Kongrelerinde sunulan bu uygulama poster bildiri olarak kongre kitaplarında yayınlandı. Kentte kötü görünüm veren ve halk sağlığını tehdit eden konteynırları kaldırarak çöp saati uygulaması başlandı.  Uygulamanın başarısı diğer belediyelerde de örneklendi. 90’lı yıllardan itibaren çevreci bir aktivist olarak çevre platformlarının kurulmasında ve yaşatılmasında öncü oldu. Kısa adı BAÇEP olan ve Antalya, Alanya, Isparta, Burdur, Eğirdir, Denizli ile Muğla ve ilçelerinde faaliyet gösteren dernek, grup, inisiyatiflerin bir araya geldiği Bat Akdeniz Çevre Platformu sekretaryalarında gönüllü olarak yer aldı. Doğu Akdeniz’de Antakya, Samandağ, İskenderun, Adana, Mersin, Tarsus da faaliyette bulunan Doğu Akdeniz Çevrecileri DAÇE ile birlikte Akdeniz Çevre Platformu AKÇEP oluşumuna öncülük ederek görev aldı.  Halen zehir saçmaya devam eden Yatağan, Yeniköy ve Gökova Termik santrallerinin kapatılması için yapılan eylemlerde ve hukuk mücadelelerinde ön saflarda yer alarak, ekoloji için kez yapılan açlık grevine katıldı. 2010 yılından beri Geri Kazanım, Geri Dönüşüm, Atık Yönetimi ve Çevre konularında danışmanlık hizmeti vererek Yeşil İnsan & Sıfır Atık  projelerini  genç çevre mühendisleriyle birlikte sürdürüyor. Ayrıca enerjinin şirketlerden kurtarılarak demokratikleştirilmesi, halka indirilerek bağımsızlaştırılması ve Topluluk Enerjisi kavramlarını yaşama geçirmek en önemlisi de enerjinin fosil yakıtlar yerine temiz enerji kaynaklarından üretilmesi için Muğla Karyalılar Yenilenebilir Enerji Üretim Kooperatifini Kurdu ve halen başkanlığını yapıyor.

(T24’den alınmıştır)

 

Washington: S-400’ün sonuçları ciddi olur

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ortagus, Türkiye’nin S-400 alımını hayata geçirmesi halinde ABD’nin ‘hasımlarla yaptırımlar yoluyla mücadele etme yasası’ kapsamına alınabileceğini söyledi.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Morgan Ortagus, Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S-400 hava savunma sistemini faaliyete geçirmesi halinde ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası (CAATSA) yaptırımları dahil çok ciddi sonuçlarla karşılaşacağını söyledi. Ortagus rutin basın brifinginde Türkiye’yle ABD arasındaki S-400 krizine ilişkin bir soruyu da yanıtladı.

Türkiye’nin NATO müttefiki ve IŞİD’e karşı mücadelede çok önemli bir ülke olduğuna dikkati çeken Ortagus, bununla birlikte ABD’nin S-400 konusuyla ilgili duruşunun değişmediğini vurguladı. Ortagus şunları söyledi:  “Türkiye S-400 alımını hayata geçirirse çok ciddi, çok olumsuz sonuçlarla karşı karşıya kalacak. Bunlar, F-35 alımının ve Türk sanayisinin bu programa katılımının durması ve CAATSA yasası kapsamında yaptırımların uygulanması. Bunlar çok ciddi, çok gerçek ve bu konudaki duruşumuzda son derece tutarlı olmayı sürdürüyoruz.”

CAATSA, ABD’nin İran, Kuzey Kore ve Küba gibi doğrudan düşman sayılan ülkelere yönelik uyguladığı yaptırımları düzenleyen bir yasa.

Kadri Gürsel tahliye edildi

Cumhuriyet davasında 11 ay tutuklu kalan ve hapiste kaldığı süre ceza süresini karşılamasına rağmen dün  tekrar cezaevine gönderilen gazeteci Kadri Gürsel tahliye edildi. 26 Eylül’de tahliye edilen Kadri Gürsel’in tutukluluğu için Anayasa Mahkemesi 2 Mayıs’ta ‘hak ihlali kararı vermişti. Buna rağmen Gürsel’in 20 Mayıs’ta 10 gün içinde infaz için savcılığa gitmesi yönünde tebligat aldığı ortaya çıkmıştı.

Hakimlik talebin kabulüne karar verdi

Bakırköy İnfaz Hakimliği kararında, Metris 1 Nolu T Tipi Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü aracılığı ile dilekçe gönderen hükümlü Kadri Gürsel’in kalan cezasını denetimli serbestlik tedbiri altında geçirme isteminde bulunduğunu belirtti.

İnfaz Hakimliği de kararında şu ifadeler kullanıldı:  “Kadri Gürsel’in 5275 sayılı yasanın 105/A maddesinden yararlanabileceği sabit olmakla güvenlik gerekçesi dikkate alınarak kapalı ceza infaz kurumunda kendi iradesi dışındaki bir nedenle kalmakta olduğunun kabulünün gerektiği, koşullu salıverilme tarihinin 15 Mayıs 2020 olduğu, ceza infaz kurumunda iyi halli bir hükümlü olup, herhangi bir disiplin cezasının bulunmadığı bildirildiğinden ve yine yasanın getirmiş olduğu ana unsurlardan olan kendi iradesi dışında bir nedenle ceza infaz kurumunda bulunma koşulunun da gerçekleştiği anlaşılmakla yönetmeliğin açık ceza infaz kurumuna ayrılamayacak gruplar arasında saydığı bir suçtan dolayı hükümlü olmadığı görülmekle talebin kabulüne karar vermek gerekmiştir.”

Kadri Gürsel de saat 20:30’da tahliye edildiğini Twitter’dan duyurdu. Gürsel, tahliyesi için çalışan avukatlara ve cezaevi personeline teşekkür etti.

 

 

Avukatın eteğini kısa bulan hakim, görevden uzaklaştırıldı

Kadın avukatın dizüstü eteğini ‘etik’ bulmayan hakim Mehmet Yoylu, büyük tepki üzerine HSK tarafından ‘tedbiren’ görevden uzaklaştırıldı. Türkiye Barolar Birliği Avukat Hakları Merkezi, İstanbul Barosu ve Avukat Hakları Merkezi taciz olarak değerlendirdikleri olayın takipçisi olacaklarını açıkladı

İstanbul Anadolu 2. İş Mahkemesi’nde dün görülen bir duruşmada, hâkim, avukatlık mevzuatına ve giyim kuşam etik kurallarına aykırı olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin etek boyunun ölçülüp, fotoğrafını çekilmesini istedi. Duruşma tutanağına yansıyan diyaloglarda, hâkimin davacı ve davalı vekillerine etek boyunun avukatlık hukukuna ve örfüne uygun olup olmadığını sorduğu görüldü.

Kadın avukat, meslektaşları, İstanbul barosu ve Türkiye Barolar Birliği’nin büyük tepkisi üzerine, ‘etek boyu’nun mevzuata aykırı olduğunu savunan hakim Mehmet Yoylu görevden uzaklaştırıldı. İstanbul Anadolu 2’nci İş Mahkemesi’nde görülen duruşmada hakimin sözleri mahkeme tutanağına şöyle yansıdı: “Davacı vekilinin eteğinin diz üstünden yaklaşık 15 santim yukarıda olduğu bu hali ile avukatlık mevzuatına aykırı olduğu giyim kuşam etik kurallarına aykırı olduğu görüldü…”

Tutanakta, mahkeme başkanının etek boyuyla ilgili tespitini baroya şikayet etmek için fotoğraflamak istediğine dair sözleri de yer buldu: ”Davacı avukatın etek boyunun çok kısa olduğu ve bir yanlış anlamaya vesile olmaması için hakimin kısa değerlendirmesi ile huzurda bulunan avukatların kısa değerlendirmesinin aynı olmayacağının nazara alınarak cep telefonu ile baro başkanlığına bildirilmesi için etek boyunun cep telefonu çekilmesi.”

Duruşma sırasında davalı ve davacı avukatları bunun özgürlük alanıyla ilgili olduğunu ve müdahale edilmemesi gerektiğini söyledi. Hakimin etek boyundan şikayet ettiği avukat fotoğrafının çekilmesine izin vermedi.

Olayın duyulması üzerine müdahil olan İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkanı Şükran Eroğlu şöyle konuştu: “Bir hakim hiçbir avukata değil böyle bir beyanda bulunması bu konuda hiçbir şekilde yorum yapamaz. Yapılacak tek uyarı kastı aşan beyanlardır. Bizim meslek kurallarımızı ve kıyafet genelgemiz var. Orada da hiçbir şekilde bu konuda bir hüküm yok. Dolayısıyla hakimin yaptığı son derece yanlış bir davranış ve aynı zamanda bir suç. Bunu şiddetle kınıyoruz.”

Başka bir avukatı darp etmiş

Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) yazılı açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

”İstanbul Anadolu Adliyesi İş Mahkemesinde üzücü bir olay yaşanmıştır. Mahkemenin hakimi, bir kadın avukatın kıyafetine karışmıştır. Yetkisini kötüye kullanmıştır. Mahkemesini küçük düşürmüştür. Aynı zamanda meslektaşımızı bu şekilde baskı altına almış ve taciz etmiştir. Yargılama yaptığı işi bırakıp, meslektaşımızı kılığı kiyafeti yüzünden yargılamaya kalkışmıştır. Hatta fotoğrafını çekmeye teşebbüs etmiştir.

Bu hakim daha önce Balıkesir’de bir meslektaşımıza kürsüden hakaret edip onu darp etmiş olan bir kişidir. Sorunludur. Bugün yaşanan olay bu kişinin hakimlik görevine o olaydan sonra devam ettirilmiş olmasının sonucudur. Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Metin Feyzioğlu tarafından derhal HSK ile görüşülmüştür. HSK, hakim hakkında şu an itibariyle soruşturma açmıştır. Meslektaşımıza geçmiş olsun diliyoruz. Kuşkusuz bu olayı sonuna kadar takip edeceğiz.”

İstanbul Barosu, Bağlı Çalışan Avukatlar Kurulu da ”Bu zihniyet, kadına saat kaçta, neredeydin, ne içmiştin diyen zihniyetin uzantısıdır. Kınıyoruz” dedi.

Avukat Hakları Merkezi’nden açıklama

Türkiye Barolar Birliği Avukat Hakları Merkezi (AHM) Av. Tuğçe Çetin’e, hâkim kürsüsünden yönelen tacize karşı en etkin mücadeleyi yürüteceğiz diyerek bir açıklama yaptı: “Bugün (29/05/2019) İstanbul Anadolu 2. İş Mahkemesinde gerçekleşen ve meslektaşımız Av. Tuğçe Çetin’e karşı hâkim kürsüsünden yönelen taciz öğrenildiği ilk anda TBB Avukat Hakları Merkezi Genel Sekreteri Av. Ramazan Çakmakcı olaya derhal müdahil olmuş zabtın içeriği ve olayın gerçekliği zabıtta ismi geçen avukat meslektaşlardan doğrulanmış ve konu etkin mücadele başlatılması için TBB Avukat Hakları Merkezi Başkanı ve TBB Yönetim Kurulu üyesi Av. Gültekin Uzunalioğlu ile TBB AHM Yürütme Kurulu üyelerine aktarılmıştır.

TBB AHM olarak, konu acil başlığı ile gündemimizde olup meslektaşımız Av. Tuğçe Çetin’e hâkim kürsüsünden yönelen tacize karşı TBB Avukat Hakları Merkezi’nin etkin mücadele yürüterek konunun sonuna kadar takipçisi olacağını ve meslektaşımız şahsında tüm kadın avukatlara yönelen bu hukuk dışı yaklaşımı kabul etmediğimizi mesleki kamuoyumuzun bilgisine sunarız.”

İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu da etek boyunun tartışma konusu yapıldığı duruşma tutanağını paylaştı ve konuya ilişkin olarak Twitter’dan açıklama yaptı. Durakoğlu, “Bu HSK’ya yapılmış bir ihbardır. Akşam gün batmadan bu yargıç Anadolu Adliyesinden çıkarılmalıdır. Bu adamın yaptıkları yeter… Rezilliği tutanağa bağlama cesaretini nereden aldığını öğreneceğiz.” ifadelerini kullandı.

‘Rezillik’

İstanbul Barosu da yazılı olarak “Bu bir rezilliktir” başlığıyla bir açıklama yaptı. Açıklama şu şekilde:

“Bugün Anadolu Adliyesinin 2.İş Mahkemesinde yaşanan “rezillik”, yargıç cübbesi giyen bir adamın yargıçlıkla ilgisi olmayan bir eylemidir. Meslektaşımızı “aşağılama” girişimi ifade eden ve bunu avukatın giydiği kıyafet üzerinden sorgulayarak gerçekleştirmeye çalışan fail, oturduğu kürsünün yüksekliğinden aldığı yetkiyi kötüye kullanmıştır. Kafasındaki “kadın” kavramının sorunundan kaynaklanıyor olsa gerek, bir kadın avukata yönelik bu fiili, sağlıklı bir ruh halinin göstergesi olamaz.

1-Bu hâkim cübbeli adam, en kısa sürede adliyeden uzaklaştırılmalıdır. İstanbul Barosu olarak bu konudaki bütün girişimler yapılmış, bir yandan Yönetim Kurulu Üyelerimiz bizzat duruşma salonunda, bu adamı uyararak uzaklaşmasının talep etmiş, diğer yandan da yazılı ve sözlü müracaatlar ivedilikle tamamlanmıştır.

2-Bu adamın tanzim ettiği tutanağa, yaptığı rezillikleri yazdırabilme cesaretini gösterebilmiş olmasının arkasındaki “cesaretin” kaynağı tarafımızca sorgulanacaktır. Daha önce de başka bir kentte avukatın üzerine yürüyerek yumruk atan bu sabıkalı, “İstanbul’a tayin” ile cezalandırılmış olduğu için, bu yer değiştirmenin “dayanılmaz ağırlığı” bizim açımızdan bir bilgilenme ve gereğini ifa sorunudur.

İstanbul Barosu olarak, bu süreci en ince ayrıntısına kadar takip edeceğiz. Baromuz tarafından bu takibin fasılasız gerçekleşmesini sağlamak üzere Yönetim Kurulu Üyelerinden oluşan bir kurul oluşturulmuştur. Kimsenin hele de de yargıç kılıklı bir adamın, avukatları kıyafetleri üzerinden aşağılamaya kalkışmasına izin vermeyeceğiz. Gereğini hukuki ve cezai boyutuyla yerine getireceğiz

 Adalet Bakanı Gül: HSK soruşturma başlattı

İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkanı Şükran Eroğlu, hakim hakkında suç duyurusunda bulundu. Hakim ve Savcılar Kurulu Başkan Vekili Mehmet Yılmaz da hakim hakkında soruşturma izni verildiğini açıklayarak konunun takip edileceğini belirtti.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, Twitter’dan yaptığı açıklamada, şöyle dedi:“Bugün İstanbul Anadolu Adliyesinde avukat meslektaşımızın kıyafet tercihi nedeniyle maruz kaldığı çok tatsız, talihsiz ve hukuksuz olayla ilgili olarak HSK soruşturma başlattı. En kısa sürede yasal gereğinin yapılması için sürecin takipçisiyim.” Gül, “Mesleğinde 30 yıldan fazla bir süreyi geride bırakmış, artık geriden gelenlere iyi örnek olması gereken bir yargı mensubunun önündeki davayla değil de avukatın kılık kıyafetiyle meşgul olması hiçbir şartla kabul edilemez” dedi.

Kısa süre sonra HSK, hakimin görevden uzaklaştırıldığını duyurdu.

HSK: Ön rapor ulaşır ulaşmaz olağanüstü toplandık

HSK Başkan Vekili Mehmet Yılmaz, İstanbul’da avukatla etek boyu tartışması yapan Hakim Mehmet Yoylu’nun HSK kararıyla tedbiren görevden uzaklaştırılmasına ilişkin yaptığı açıklamada, şunları söyledi: “İstanbul (Anadolu) Adliyesi Hakimi Mehmet Yoylu hakkında yürütülen soruşturma sırasında düzenlenen Müfettiş ön raporu HSK’ya ulaşır ulaşmaz olağanüstü toplanan HSK 2. Dairesince değerlendirilmiş, ilgili hakimin tüm davranışları, önceki disiplin işlemine konu eylemleri nazara alınıp bulunduğu hal üzerine göreve devamının yargı erkinin nüfuz ve itibarına zarar vereceği kanaatine varılarak 2802 sayılı yasanın 77. maddesi uyarınca, tedbiren görevden uzaklaştırılmasına karar vermiştir.”

 

Mersin’deki Pop festivali, kaplumbağaların üreme dönemi sonrasına ertelendi

Gümüşkum 100. Yıl Tabiat Parkı’nda Caretta Caretta ve yeşil deniz kaplumbağalarının yumurtlama döneminde, yuvaların üzerinde yapılmak istenen Popfest, tepkiler üzerine ileri bir tarihe ertelendi. Ancak 1. derece SİT olan tabiat parkında bu tür etkinlikler için yapılan tahribat, çevrecileri endişelendiriyor.

5-7 Haziran tarihlerinde, nesli tükenme tehlikesi altında bulunan Caretta Caretta, Yeşil Deniz Kaplumbağaları ve endemik kum zambağının üreme alanı olan Davultepe/Gümüşkum 100. Yıl Tabiat Parkında yapılması planlanan Pop Festivali ileri bir tarihe ertelendi. Mezitli Belediye Başkanı Neşet Tarhan, yaptığı basın açıklamasında, “Festivalin ertelenmesi kararıyla kazanan sadece kaplumbağalar değil tüm doğa olmuştur.

Mersin’in Mezitli Belediyesi öncülüğünde çok sayıda sivil toplum örgütü, uzmanlar ve çevrecilerin  tam da kaplumbağaların yumurta bırakma dönemine denk gelen bir zamanda festivali düzenlemesine karşı gösterdikleri tepki üzerine işletmeci firma geri adım attı. Ertelenen festivalle ilgili bilgi vermek üzere Mezitli Belediye Başkanı Neşet Tarhan bir basın açıklaması yaptı.  Tarsus Belediye Başkanı Haluk Bozdoğan, CHP il ve ilçe örgütü temsilcileri, belediye meclis üyeleri, mahalle muhtarları, sivil toplum örgütü temsilcileri ve vatandaşların katıldığı açıklamada süreç hakkında bilgi verildi.

 Aksaklıklarla dolu ihale süreci

Tarhan, festivali gerçekleştirecek firmaya alternatif olarak sundukları Soli Arena’da gerçekleştirdiği basın toplantısında, itiraz ettikleri  ihale süreci sonrası yaşanan aksaklıklara dikkat çekti: “Geçmiş yıllarda işletmeciliği Orman Bakanlığınca yapılan Davultepe/Gümüşkum 100. Yıl Tabiat parkı işletmeciliği 2017’de  özel şartname ile ihale sonucu özel sektöre devredilmiştir. İhale öncesi dönemin Orman ve Köy İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’na ihale koşullarının subjektif koşulları taşıdığını, özel işletmeciliğin sakıncalı olacağı, işletmenin Orman Bölge Müdürlüğünce veya Belediyemizce yapılmasının doğru olacağını ilettik.   Belirlenen 38 Bin TL muhammen bedelle Belediyemize verin dedik. Taleplerimiz kabul görmedi. İhale sonucu plaj işletmeciliği 780 bin TL’ye bir şirkete verildi.” dedi.

Kaplumbağaların üreme dönemi çok önemli

İhaleyi alan firmanın Dünya Çevre Günü’ne de denk gelen 5 Haziran tarihinini de içine alan üç gün boyunca pop festivali yapmak istediğini hatırlatan Başkan Tarhan, “Valilik ve Orman Bakanlığı, şartname hükümlerini yerine getirmek koşulu ile festivale izin verdi.  Oysa 15 Mayıs – 15 Eylül tarihleri, anaç Caretta Carettaların ve yeşil deniz kaplumbağalarının tam da yuvalama (üreme) dönemidir. Bu bölge yuvalama potansiyeli çok yüksek bir alandır. O kadar kalabalık insan kitlesinin, ışığın ve gürültünün bu alana vereceği zarar tartışılmazdır. Yuvadan çıkacak olan yavru kaplumbağalar ve yuva içerisindeki yumurtalar tamamen zarar görecektir. diye konuştu.

Belediye olarak söz konusu firmaya alternatif yer önerdiklerini vurgulayan Başkan Tarhan şunları söyledi:  “Konserin güneş festivali dönemi ve diğer zamanlarda sanatsal etkinliklerin sürekli yapıldığı bu alanda yani Pompeiopolis / Soli Arena’da yapılmasını ve bu alanda yapılması halinde Belediyemizce her türlü desteği de vereceğimizi bildirdik. Ancak  önerimiz kabul görmedi. Dün akşam itibari ile de Pop Festivalinin 5 Haziran’da yapılmayacağı, iptal edileceği tarafımıza bildirilmiştir.

 Sonbaharda ikinci raunt

Festivalin, belediyenin farklı bir alan göstermesine rağmen, üreme döneminin sona erdiği sonbahar aylarında, yine aynı yerde yapılmasının planlandığı belirtiliyor. Ancak 1. Derece SİT alanı olan tabiat parkında,  bu tür faaliyetler için gerçekleştirilen inşaat faaliyetinin, ormanlık alana ve kum zambaklarının bulunduğu sahil kesimine vereceği zarar, çevrecileri endişelendiriyor.