Ana Sayfa Blog Sayfa 2509

Sudan’da asker göstericilere ateş açtı: En az 9 ölü

Sudan’da nisan ayındaki darbeden bugüne dek Genelkurmay Başkanlığı önünde, yönetimin sivillere devredilmesi için oturma eylemi yapan eylemcilere askerler ateş açtı. En az 9 kişinin öldüğü, çok sayıda kişinin yaralandığı bildiriliyor.

Sudan’da güvenlik güçleri, başkent Hartum’da Genelkurmay Başkanlığı binasının önünde uzun süredir devam eden oturma eylemine son vermek için harekete geçti. Askerlerin açtığı ateş sonucu en az 9 kişinin öldüğü, çok sayıda kişinin de yaralandığı bildiriliyor. Eylemlere önderlik eden Sudan Odalar Birliği’nden yapılan kısa açıklamada, “Oturma eylemini dağıtmak için bir girişim başlatıldı” denildi.

BBC’nin haberine göre, muhalif gruplardan biri de orduyu “katliamla” suçladı. Sudan Askeri Geçiş Konseyi Sözcüsü Şemseddin Kabbaşi ise Sky News Arabia Televizyonu’na yaptığı açıklamada oturma eylemine “güç kullanarak son verdikleri” iddialarını reddetti. Görgü tanıkları ise eylemcilerin barikatlar kurduklarını ve güvenlik güçlerini uzak tutmak için bu barikatları ateşe verdiklerini söyledi.

Twitter’da paylaşılan videolarda yaralanan insanlar görülüyor. Ancak bu videolar henüz bağımsız kaynaklarca doğrulanmadı.

ABD: Protestoculara ve sivillere saldırılar durmalı

ABD’nin Hartum Büyükelçiliği’nin Twitter hesabından yapılan açıklamada, “Sudan güvenlik güçlerinin protestoculara ve sivillere yönelik saldırıları yanlış ve durmalı” denildi. Şiddetten Sudan ordusunun sorumlu tutulduğu ve ordunun Sudan halkını “sorumlu bir şekilde yönetememekle” suçlandığı kısım ise daha sonra açıklamadan silindi.

Eylemciler sivil yönetim istiyor

Sudan, Devlet Başkanı Ömer El Beşir’in nisan ayında darbeyle devrilmesinden sonra Geçici Askeri Konsey tarafından yönetiliyor. Eylemciler ise ülkede iktidarı sivil bir yönetimin devralmasını istiyor.

Geçen ay eylemcilerin liderleri ve generallar, yeni yönetimin yapısı ve 3 yıl içinde sivil yönetime geçiş üzerinde uzlaştıklarını duyurmuştu.Ancak geçiş dönemindeki en yüksek karar mercii olacak konseyin yapısı üzerinde uzlaşılmadığı bildirilmişti. Konseyde çoğunluğun sivillerde mi yoksa askerlerde mi olacağı konusunda anlaşma sağlanamamıştı.

Gediz Havzası’na altın madeni: 2 milyon ağaç kesilecek, içme ve yeraltı suları zehirlenecek

1. derece deprem bölgesinde yer alan havzada açılmak istenen maden için uzmanlar; ‘6 milyon metrekarelik alanda hiçbir şekilde ağaç ve canlı varlığından söz edilemeyeceğini’ söyledi.

Ege’nin en yüksek dağı olan ve Türkiye deprem haritasına göre 1. derecede tehlikeli deprem bölgesi içerisinde yer alan Murat Dağı’nda altın-gümüş madeni projesine izin verildi. Projeyi 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın yeğeni Bahattin Özal’ın sahibi olduğu Odaş Enerji’ye bağlı Anadolu Eksport Maden firması gerçekleştirecek. Maden projesinin hayata geçirilmesi durumunda içme ve yer altı sularının yok olacağı ve bölgede kuraklığın baş göstereceği belirtiliyor.

Tamamı orman alanı içinde

Artı Gerçek’ten Rıfat Doğan’ın haberine göre, Kütahya’nın Gediz İlçesi’ne bağlı Karaağaç Köyü’nde çıkarılması planlanan altın-gümüş madeni için “ÇED olumlu” kararı 8 Mayıs tarihinde verildi. ÇED dosyasına göre sahanın tamamı ormanlık alan. ÇED alanı; Kütahya merkezine kuş uçuşu yaklaşık 65 km mesafede, Gediz merkeze ise kuş uçuşu yaklaşık 16 km mesafede yer alıyor. ÇED sahasına en yakın konut, kuş uçuşu yaklaşık 360 m mesafede Karaağaç Köyü’nde bulunuyor.

Küçüksu Barajı da yakınında

ÇED alanının doğusunda ve kuş uçuşu yaklaşık 3 km mesafede Murat Dağı Kayak Merkezi, güney doğusunda ve kuş uçuşu yaklaşık 4 km mesafede ise içme suyu amaçlı olan Küçüksu Barajının tampon bölgesi yer alıyor.

Dosyaya göre işletme ruhsatı verilen maden projesinin pasa sahasının bir bölümü Uşak’tayken, yapılan bir revizyonla bu sahada Kütahya içine alındı.

1.dereceden tehlikeli deprem bölgesi

Birinci derecede tehlikeli deprem bölgesi içerisinde yer alan Murat Dağı’nda yapılması planlanan maden projesinde patlatmalı açık ocak işletme yöntemi kullanılacak. Altın cevherinin üretilmesi ve yığın liç yöntemi kullanılarak cevher zenginleştirme tesisinde cevherin işlenmesi ile nihai ürün olarak dore altın yan ürün olarak gümüş elde edilmesi planlanıyor.

Gediz havzası da tehlikede

Türkiye’nin önemli havzalarından biri olan Gediz Havzası da projeden etkilenecek. ÇED dosyasına göre proje sahasının tamamı 534 hektardan oluşuyor. Bu sahanın içinde batı ocağı (108,34 hektar), doğu ocağı (69,50 hektar), pasa depolama sahası (147,52 hektar), bitkisel toprak depolama sahası (8,39 hektar), yığın liç sahası (28,32 hektar), tesis 1 (cevher stok sahası, mıcır sahası) (2,50 hektar), tesis 2 sahası (altın odası, karbon ünitesi, kırma tesisi, idari bina) (1,90 hektar) yer alacak.

Yılkı atları ve  kırmızı geyikIerin de mekanı

Murat Dağı, yılkı atlarına ve kırmızı geyik gibi birçok yaban hayvanına ev sahipliği yapıyor. Birçok endemik türün yaşadığı Murat Dağı aynı zamanda çok sayıda büyükbaş ve küçükbaş hayvan için mera olarak kullanılıyor.

Ağaç ve canlı varlığına büyük tehdit

Uzmanlar, projenin başlaması halinde 6 milyon metrekarelik alanda hiçbir şekilde ağaç ve canlı varlığından söz edilemeyeceğini, bölgedeki içme ve yer altı sularının kurumasıyla birlikte kuraklığın baş göstereceğini ve yaşanması muhtemel sismik hareketlilik nedeniyle veya sıralı dinamit ünitelerinin patlatılmasıyla Uşak’ın içme suyunu sağlayan Küçükler Barajı’nın siyanür sızıntısı sebebiyle zehirlenebileceğini belirtiyor.

Gıda güvenliği ve halk sağlığı risk altında

Uzmanlar ayrıca şu uyarıları yapıyor: “Projeyle birlikte Pamukkale travertenleri büyük zarar görecek, hatta suyu kuruma noktasına gelecek. Bölgenin beşeri faaliyetleri durma noktasına gelecek. (Turizm, tarım, hayvancılık, termal faaliyetler vs.) Tüm bu olumsuz gelişmelere bağlı olarak 15 milyondan fazla insanın sağlığı tehlikeye girecek. Gediz Irmağı, Büyük Menderes Irmağı, Küçük Menderes Irmağı, Sakarya Irmağı, Susurluk Çayı vb. Murat Dağı’ndan kaynağını aldığı için Ege Bölgesi’nde yüksek miktarda siyanür sızıntısına bağlı hava, su ve toprak kirliliği oluşacak. Bu kirliliğe bağlı olarak başta kanser olmak üzere sağlık problemleri baş gösterecek. Gediz Ovası, Büyük Menderes Ovası, Salihli Ovası, Sakarya Ovası, Menemen Ovası, Küçük Menderes Ovası, Aydın Ovası, Çivril Ovası, Buldan Ovası ve buna benzer birçok ova kirlilikle boğuşarak yok olmaya başlayacak ve gıda güvenliği tehlikeye girecek.”

İzmir Harmandalı Çöplüğü, enerji tesisi oluyor

İzmir’in Çiğli İlçesindeki Harmandalı çöplüğü, büyükşehir belediyesinin projesiyle enerji tesisine dönüşüyor. Sahanın bir kısmı ise ekolojik merkeze dönüştürülecek

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Çiğli’deki katı atık depolama alanının rehabilitasyonu ve atıklardan enerji üretim tesisi kurulmasına yönelik çalışmaları için beklenen ÇED onayı 15 Mayıs’ta alındı. Eylül ayından itibaren İzmir’de çöpten elektrik üretiminin başlaması hedefleniyor.

Projeye göre, Harmandalı Düzenli Atık Depolama Alanı bir elektrik santralına ve yeşil alana dönüşecek. Proje tamamlandığında Harmandalı’nda çöplerin yerini bitki örtüsü alacak. Koku ve kirlilik sorunu bitecek. Atmosfere yayılan sera gazları elektrik enerjisine dönüştürülecek.

Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, Eylül ayından itibaren elektrik üretiminin başlayacağı projenin tanıtılması amacıyla tesis alanında basın toplantısı ve inceleme gezisi düzenledi. Çiğli Belediye Başkanı Utku Gümrükçü ve Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Buğra Gökçe’nin de katıldığı toplantıda projeyi değerlendiren Soyer, yürütülen rehabilitasyon çalışmasıyla sızıntı suyu, koku ve görüntü kirliliği gibi sorunların büyük ölçüde ortadan kaldırılacağını söyledi: “Belediyeden kaynak çıkması değil pay alacak şekilde ihale gerçekleştirildiğini dile getiren Soyer, “Bu belediyemiz için büyük bir kazançtır. Senede en düşük 10-12 milyon lira civarında gelir elde edilecek. Burada elektriği üreten firma bunu TEDAŞ’a satacak, bizde yeri vermiş olduğumuzdan dolayı gelir elde edeceğiz. Avrupa’da çöp ithal edip enerji üretiyorlar diye gıpta ederdik. 100 gün sonra İzmir’in böyle bir uygulamaya başlayacağını bilmek gurur veriyor. Kentin havasını temizlemek, belediyeye gelir elde etmek, enerjide dışa bağımlılığı azaltmak gibi sebeplerden dolayı nereden baksanız bayram yapacağımız bir haber bu. ”ifadelerini kullandı.

100 gün sonra 160 bin megawatt elektrik

İzmir’de vahşi depolama yapıldığı yönünde algı oluşturulduğunu ancak gerçeğin öyle olmadığını söyleyen Soyer, “100 gün sonra 160 bin megawatt elektrik üretmeye başlıyoruz. 100 gün sonra burası ekolojik ve ekonomik bir İzmir vahasına dönüşüyor. Bambaşka hikayenin burada yazılmakta olduğunu ve bunun sonuna gelindiğini anlatmak için toplandık. İzmir’e yeni bir enerji geliyor. Bu hem temiz bir enerji hem dışa bağımlılığımızı azaltan ucuz bir enerji. İzmir’in iftihar edeceği bir üretim tesisi olacak. Sızıntıyı önleyecek düzenlemeler, kanal düzenlenmeleri, bölgenin ağaçlandırılması büyük ölçüde tamamlandı. Bu enerji bugüne kadar yaratılan algının değişmesine de imkan verecek. İzmir iftihar edeceği, gelecek nesillere bırakacağı bir tesise kavuşacak.” diye konuştu.

‘Çöpünü ayrıştıran ödüllendirilecek’

Soyer, çöpü ayrıştırarak toplama alışkanlığının bir kültür meselesi olduğunu belirterek şöyle konuştu: “ Bunun için sürekli bir eğitim planlıyoruz. Pilot uygulama başlatacağız ve çöpü ayrıştırmayı ödüllendireceğiz. Bu adeta eğitim ve kültür programı, çok önemsiyoruz. Aynı zamanda buradaki maliyeti düşürecek ve daha yaygın bir temizlik sağlayacak. Bütün hikayeyi birbirine bağlıyoruz. Tek bir tesisle bu sorunun çözülemeyeceğini biliyoruz. Çocukların okulda, evde çöp ayrıştırmasından başlayan bir süreci başlatacağız. Bu onun ilk adımı olacak.”

Çiğli Belediye Başkanı Utku Gümrükçü ise eskiden bir sorun olarak algılanan çöpün şimdi alternatif bir enerji kaynağına dönüştüğünü belirtti.

Proje kapsamındaki Fiziksel Ayırma Tesisi’nin süreç içerisinde kurulup faaliyete geçmesi ile birlikte öncelikle sıfır atık projesine uygun bir çalışma tesis edilecek. Biyogaz tesisinin enerji verimliliği de artacak. Geri kazanılabilir atıklar değerlendirilerek ekonomiye kazandırılacak.

Ekolojik eğitim merkezi

Saha bir yandan rekreasyon ihtiyacına cevap verirken bir yandan da pilot ölçekte sera ve tarımsal faaliyetler ile sıfır atık uygulamaları kapsamında atıkların ayrı toplanması, geri dönüşümü, yenilenebilir enerji ve benzeri çevresel konularda öğrencilerin eğitim merkezi odağı haline dönüşerek öğrencilerin ve ilgililerin ziyaretine açılacak.

Proje İzmir’e neler kazandıracak?

*Koku, çevresel kirlilik ve kirletici gazların salımı bitecek.

*Çöp sorun olmaktan çıkıp, ekonomik ve ekolojik değere dönüşecek. Biyogaz tesisinin ve rehabilitasyonun ayrılmaz bir bütünü niteliğinde  kapalı bir alanda kurulacak.

*Fiziksel Ayırma Tesisi ile ülke ekonomisine katkı sağlanacak.

*Atığın içerisinde bulunan plastik poşetler ve benzeri uçuşan maddeler de fiziksel ayırma tesisinde ayrıştırılacağı için katı atık sahasının çevresi ve Harmandalı bölgesinin daha temiz olması sağlanacak.

*Sahada oluşan metan gazı toplanarak motorlarda yakılacak. Bu sayede hem sahada oluşan koku ve kirletici gazların salınımı giderilecek hem de elektrik enerjisi üretilecek. LFG Enerji Üretim Tesisinde yıllık yaklaşık olarak 80 milyon metreküp metan gazı bertaraf edilerek yılda yaklaşık 160 bin MW elektrik enerjisi üretilmesi planlanıyor.

*Karbondioksitten 21 kat daha fazla kirletici etkisi olan metan gazının hem yüksek sera gazı çarpan etkisi ile atmosfere salınması engellenecek. Böylelikle iklim değişikliği ile ilgili mücadelede önemli bir adım atılmış olacak.

*Sahanın depolamaya kapatılan kısımları rehabilite edilerek ağaçlandırma ve bitkilendirme çalışmaları ile İzmir yeşil bir vadi kazanacak.

‘Yeşil kesen, baş keser’e dünya birinciliği

Peru’da düzenlenen  afiş yarışmasında, Türk akademisyenin ‘Yeşil kesen baş keser’ atasözünden uyarladığı afiş, 10 bini aşkın eserin önünde birinci oldu.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Güzel Sanatlar Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü öğretim görevlisi Abdülkerim Turkaya, Peru’da düzenlenen Uluslararası Afiş Yarışması’nda ‘Protect The Nature’ adlı eseriyle Çevre Afişi (Environmental Poster) kategorisinde birincilik ödülüne layık görüldü. Turkaya, 10 bin 576 eserin katıldığı afiş yarışmasına, ‘Yeşil kesen, baş keser’ atasözünden yola çıkarak tasarladığı afişle katılmıştı.

‘Ortak bilinç oluşturmalıyız’

Kendisine birincilik ödülünü getiren afiş tasarımı hakkında bilgi veren Turkaya şunları söyledi: “Hepimizin ortak yaşam alanı olan ormanların günümüzde rant elde etmek, tarım arazisi oluşturmak, yangın gibi birçok farklı nedenlerden ötürü yok edilmelerine yönelik uluslararası alanda ortak bir bilinç oluşturmayı ve farkındalık yaratmayı amaçladım. İnsan aktivitelerinden ekolojik olarak etkilenmemiş bir orman arazisi bulmanın neredeyse imkânsız olduğu günümüzde, yaşayan bir canlı olarak ormanların yok olması ile gelecekte insan yaşamının da bundan ne denli olumsuz bir şekilde etkileneceği apaçık bir gerçektir. Tasarımı, mizahi bir anlatım dili kullanarak, minimal bir üslupta uygulamaya koyarken ‘yeşil kesen, baş keser’ atasözünden hareketle insanların, ormanı oluşturan her bir ağacı nefes alabilen, yaşayan bir varlık olarak anlamamız gerektiğini ve onu öldürmenin insanı öldürmüş gibi olacağı empatisini ortaya çıkarmaya çalıştım” diye konuştu.

Yarışmada ödül alan ve eseri dereceye giren tasarımcılar, 28 Haziran 2019 tarihinde Peru’nun Callao şehrinde düzenlenecek olan ödül töreni ve sergi açılışında misafir edilecek.

 

Soruşturulan sandık kurulu başkanları yine görevde

YSK, soruşturma geçiren kurul başkanlarını yeni seçimde de görevlendirdi. 31 Mart İstanbul seçimleri, ‘sandık kurullarının usülsüz oluşturulduğu’ gerekçesiyle, iptal edilmişti.

Yüksek Seçim Kurulu, (YSK) sandık kurullarını yasaya aykırı olarak oluşturduğu gerekçesiyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma geçiren ilçe seçim kurulu müdürlerinin yenilenecek seçimlerde de görevlerine devam etmesine karar verdi.

31 Mart’ta yapılan yerel seçimde İstanbul’u ‘millet ittifakı’nın CHP’li adayı Ekrem İmamoğlu kazanmış ancak AKP’nin itirazı üstüne YSK İstanbul’daki büyükşehir belediye seçimini‘sandık kurullarının usulsüz oluşturulduğu’gerekçesiyle, 23 Haziran’da tekrarlanmak üzere iptal etmişti.

‘Hakkımızda haksız algı oluşturuluyor’

Şişli 1’inci İlçe Seçim Kurulu, sandık kurullarının yasaya aykırı oluşturulması gerekçesiyle soruşturma geçiren ilçe seçim müdürlerinin 23 Haziran’da yapılacak olan İstanbul seçimlerinde görev alıp almaması hususunda YSK’dan görüş istedi. Şişli Seçim Müdürü Hatice Çelebi tarafından YSK’ya gönderilen yazıda, bazı sandık kurullarının yasaya aykırı şekilde oluşturulduğu gerekçesiyle İstanbul seçiminin iptal edildiği hatırlatılarak,“Sandık kurullarını yasaya aykırı oluşturan ilçe seçim kurulu müdürlerinin şüpheli olarak ifadeleri alınmıştır”haberlerinin basına yansıdığı belirtildi.

Dilekçede, söz konusu haberlerin kamuoyunda haksız bir algı oluşturduğu, bu algının telafisi imkansız ithamlara sebebiyet verdiği ve bu durumun ilçe seçim müdürlerinin morallerinin bozulmasına neden olduğu ifade edildi.

‘Bu aşamada yapılacak işlem bulunmuyor’

Dilekçeyi inceleyen YSK, soruşturma geçiren ilçe seçim müdürleri ile yeniden seçime gidilmesinin doğru olup olmadığı hususunda istenilen görüşe, Seçim Müdürlükleri Hizmetlerinin Yürütülmesine Dair Genelgeyi hatırlatarak şöyle yanıt verdi: “İlçe seçim kurulu başkanlarının ve seçim müdürlerinin görev, yetki ve sorumlulukları 298 sayılı Kanunun 15 ve devamı maddeleri ile Seçim Müdürlükleri Hizmetlerinin Yürütülmesine Dair Genelgede belirlenmiş olup, 23 Haziran 2019 tarihinde yapılacak olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi için ilçe seçim kurulu başkanı, seçim müdürü ve seçim personelinin görev değişikliği hususunda bu aşamada yapılacak bir işlem bulunmadığına karar verildi.”

Mayıs’ta fiyat artışı yüzde 0.95, yıllık enflasyon yüzde 18,71

TÜİK, mayıs ayı enflasyon verilerini açıkladı. Buna göre; TÜFE’de (2003=100) 2019 yılı Mayıs ayında bir önceki aya göre yüzde 0,95, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 4,99, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 18,71 ve 12 aylık ortalamalara göre yüzde 19,91 artış gerçekleşti. Yıllık bazda enflasyon ise yüzde 18,71 oldu

En yüksek artış içki ve tütün grubunda

Ana harcama grupları itibariyle 2019 yılı Mayıs ayında endekste yer alan gruplardan, giyim ve ayakkabıda yüzde 4,09, ulaştırmada yüzde 2,18, eğlence ve kültürde yüzde 1,86 ve lokanta ve otellerde yüzde 1,61 artış gerçekleşti.

En fazla düşüş gösteren grup ev eşyası

Ana harcama grupları itibariyle 2019 yılı Mayıs ayında endekste düşüş gösteren bir diğer grup ise yüzde 1,18 ile gıda ve alkolsüz içecekler oldu.

Yıllık en fazla artış alkolsüz içecekler grubunda

TÜFE’de, bir önceki yılın aynı ayına göre çeşitli mal ve hizmetler yüzde 26,75, ev eşyası yüzde 24,54, eğlence ve kültür yüzde 20,06 ve lokanta ve oteller yüzde 19,77 ile artışın yüksek olduğu diğer ana harcama grupları oldu.

Özel kapsamlı TÜFE göstergesi (B) aylık yüzde 1,57 arttı

İşlenmemiş gıda ürünleri, enerji, alkollü içkiler ve tütün ile altın hariç TÜFE’de 2019 yılı Mayıs ayında bir önceki aya göre yüzde 1,57, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 3,37, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 16,90 ve 12 aylık ortalamalara göre yüzde 18,79 artış gerçekleşti.

Mayıs 2019’da endekste kapsanan 418 maddeden; 48 maddenin ortalama fiyatlarında değişim olmazken, 267 maddenin ortalama fiyatlarında artış, 103 maddenin ortalama fiyatlarında ise düşüş gerçekleşti.

Merkez düştü, kim çıkacak – Sezin Öney

Avrupa Parlamentosu seçimlerinde “merkez”in parçalanması eğilimi tekrarlandı. Üç akım sivriliyor: Yeşiller, Liberaller ve Sağ Popülizm

Avrupa Parlamentosu seçimleri, sürprizlere gebe demiştik; öyle de oldu gerçekten.

Ancak, bazı “sürprizler” beklendiğinden de farklı gerçekleşti.  Öncelikle, “beklenmeyen” sürprizlerden başlayalım:

— Yeşiller, beklenenden daha iyi ve çarpıcı bir çıkış gerçekleştirdi. Bu çıkışın çarpıcı olmasının sebebi, Yeşiller’in Avrupa Parlamentosu’ndaki sandalye sayılarında büyük artış olması değil, Almanya gibi çok kilit bir ülke olmak üzere, bazı yerlerde yakaladıkları çıkış ivmesi.

— Aşırı sağ/popülist sağın toplam sandalye sayısı, beklenenin altında kaldı. Ancak, tıpkı Yeşiller gibi, Aşırı Sağ Popülistler de belli bazı kilit yerlerde elde ettikleri “zaferlerle” ön plana çıktı. Buna karşılık, Yeşiller ile Aşırı Sağ Popülistleri karşılaştırırsak, asıl başarılı olanın ve daha net bir zafer kazananın Yeşiller olduğunu kesin biçimde söyleyebiliriz. Bunun başlıca sebebi de Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki Sağ Popülist çıkışların sadece “tek lider odaklı” olmaları-bu konuyu daha sonra derinlemesine ele alacağım. Ama bu temel sebebin ötesinde de Avrupa Parlamentosu’nda, Yeşiller dördüncü, Sağ Popülistler’in en büyük grubu Uluslar ve Özgürlükler Avrupası (Europe of Nations and Freedom) ise altıncı parti konumunda.

— Yeşiller gibi çıkış yapan bir başka sürpriz güç, “Liberaller” oldu. Merkez partilerin “karar alıcı” statülerini sürdürmek için ihtiyaç duyduğu can simidini de Liberaller sağlayabilir. Öte yandan, Aşırı Sağ Popülistler’in Avrupa’nın başlıca partisi olan Avrupa Halk Partisi’ni (European People’s Party) fena halde köşeye sıkıştırdığını ve hatta teslim almakta olduğunu söylesek hiç de yanlış olmaz. Bu açıdan, merkez siyaset için hem Sağ hem de Sol için Liberaller’in önemi artıyor.

28 ayrı seçim, 28 ayrı hikâye: Aynı eğilim

Ve Avrupa Parlamentosu’nun” beklenen” sürprizi de “merkezin” düşüşü oldu. Avrupa genelinde, “merkez siyasetin parçalanması” bir süredir üzerine konuşulan bir mesele olduğundan aslında sonucun bu kısmında şaşacak bir şey yok. Merkez Sağ ve Sol’un irtifa kaybı ile ilginç ve sürprizli nokta, doğan boşluğu kimin doldurabileceği sorusu.

Şu noktayı göz önünde bulundurmak gerek: Avrupa Parlamentosu seçimleri dediğimizde aslında 28 ayrı ülkede gerçekleşen ve kendi iç siyaset koşullarına göre de şekillenen, 28 ayrı hikâyesi olan oylamalardan bahsediyoruz. Kimi Avrupa Birliği üyesi ülkede “İlerici” (Progressive) çizgi olarak adlandırılabilecek Sosyal Demokrat ve/veya Yeşiller yükseliyor; kimilerindeyse Aşırı Sağ Popülistler. Kimi AB ülkesinde “merkez” tamamen çöküyor, kimilerinde ise “Merkez” siyaset zaten bir dönüşüm sürecinden geçtiğinden farklı “yüzlerle” karşımıza çıkıyor. “Merkez”in çökmesi, dönüşmesi sonucu yeni siyasetçiler ve hareketlerin sahneye çıkması ise, 28 ayrı hikâyenin ortak paydası.

Şimdi, Avrupa Parlamentosu seçimlerinin kazananı olarak adlandırabileceğimiz ve Merkez’de doğan boşluğu doldurabilecek başlıca üç siyasi akımı yakından inceleyelim: Yeşiller, Aşırı Sağ Popülistler ve Liberaller. Bu üç siyasi hareketin Avrupa Parlamentosu seçimleri başarıları ve gelecek potansiyellerini tek tek, ayrı yazılarda ele alacağım. Önce Yeşiller…

Yeşiller: Popülizmin Panzehiri mi?

Avrupa Parlamentosu seçimleri sonuçlarına göre, 751 sandalyeden 69’unu Yeşiller aldı. Yeşiller’in, 2014’ te kazandığı temsilci sayısı 52 idi. Kamuoyu araştırmalarına dayanan projeksiyonlara göre de alabilecekleri Avrupa vekilliği sayısı maksimum 55 civarıydı.  Bir kere, Yeşiller’in temsil kapasitesinin arttığın, Avrupa genelinde de yüzde 9,2’lik oyla dördüncü büyük grup hâline geldiklerini görüyoruz.

Aslında, Yeşiller’in siyasi çıkışta olduğuna dair işaretleri, Avrupa genelinde son aylarda gerçekleşen oylamalarda gözlemek mümkündü. 2018 sonbaharından itibaren, önce Lüksemburg genel seçimlerinde; ardından Almanya’nın güneyinde Bavyera ve kuzeyinde Hessen eyaletleri ile Belçika’daki yerel seçimlerde Yeşiller, beklenmedik zaferlere imzasını attı.

Zaten, biz de bu “Yeşil Dalga” ihtimalini, P24’te 29 Ekim 2018’de, “Popülizme Yeşil Panzehir” başlıklı yazıda dile getirmişiz. O zaman, “henüz siyasi bir trend haline gelen bir “Yeşil Dalga”dan bahsetmek zor” demiştik. Buna karşılık, eğer ki “Popülizmin yükselişi” olarak adlandırılan gelişmelere set çekecek bir siyasi akım varsa, o alternatifi sunmaya en yakın olanların Yeşiller olduğuna dikkat çekmiştik.

Geçen sonbahar Avrupa genelinde elde ettikleri zaferler sonrası Yeşiller’in kendileri de bu tarihî fırsatın farkına varmaya başlıyor gibi gözüküyordu. Avrupa Yeşilleri’nin Eşbaşkanı Reinhard Bütikofer, “yeni merkez” hâline dönüşmekte olduğunu öne sürmüştü. Bütikofer, EURACTIV’e 14 Ekim 2018’de verdiği mülakatta şöyle diyordu:

“Benim heyecan verici bulduğum bu üç yerde de [Bavyera, Lüksemburg ve Belçika’da], Yeşil Partilerin merkezdeki geleneksel siyasi partilerin içine sürüklendiklerinin tam aksine söylem geliştirmeleri. Bu da siyasi merkez gücünün yeniden şekillenmekte olduğunu gösteriyor.”

Ancak, Avrupa Parlamentosu seçimlerine yaklaşırken, henüz birkaç ay önce 2018’in son çeyreğinde kendini ortaya koyan bu trendden bahseden pek yoktu: Yeşiller’in kendilerinin bile, çoğu yerde, “geleceğin kendilerinde” olduğu iddiasıyla kampanya yürüttüklerini düşünmüyorum. Medya genelindeki “Popülizmin yükselişi” temalı manşetler, Aşırı Sağ’dan gelen tehdide dikkat çekiyordu; Yeşil siyasetin sunabileceği fırsatla ilgilenen fazla kimse yoktu.

Avrupa Parlamentosu seçimleri sonucunda ise, başta Almanya olmak üzere; İrlanda, Hollanda, Finlandiya, Belçika, Fransa gibi ülkelerde Yeşiller’in elde ettiği seçim zaferlerinden bahsediyoruz. Tüm bu ülkelerde Yeşiller, Avrupa Parlamentosu yarışını ikinci parti olarak bitirdiler. Yeşiller’in, 2014’teki Avrupa Parlamentosu seçimlerine nazaran oylarını ikiye katlayarak yaklaşık yüzde 20’ye çıkardığı Almanya, en çok dikkat çeken “zafer” noktası. Ama bana kalırsa, asıl 10 yıl önce, Aşırı Sağ Popülistler’in yükselişinden, çeşitli Avrupa ülkelerinde “siyaseti belirleyen”, “ana muhalefete oynayan” hareketler haline gelmeye başladıklarından söz ettiysek; şimdi aynı hikâyenin ta o en başına Yeşiller için döndük diye düşünüyorum.

“Yeşil politikanın” başarısı kalıcı 

Aşırı Sağ Popülistler, Merkez’in, geleneksel Sağ ve Sol’un aşınmasıyla ortaya çıkan boşluğu doldurmaya, 2010’ların sonunda kendi gündemlerini yaratarak başlamışlardı. Aşırı Sağ’ın “popülerleştirdiği”, medyatik bir konu haline getirdiği, “yabancı fobisi” meselesi de 2015’teki “mülteci krizinin” gerçekleşmesiyle, Avrupa’nın gerçekten ana gündem maddesine dönüşmüştü. Diğer bir deyişle, Aşırı Sağ Popülistler, kendi şekillendirip kendi çıkarları için “araçsallaştırdıkları” suni gündemler üzerinden yükseldiler. Oysa, Yeşiller’in kalıcı bir gündemle, çok gerçek ve hepimizin hayatını etkileyecek konular üzerinden; çevre sorunları, küresel iklim krizi ile siyasette kalıcı bir çıkış yapması söz konusu. Günlük hayatımızda etkilerini görmeye başladığımız çevre sorunları, iklim krizi felaketlerine yönelik gerçek projeleri, çözüm önerileri olanlar da sadece ve sadece Yeşiller.

Belki de “Yeşiller” yerine, “Yeşil Siyaset” demem daha doğru olur: bugünkü mevcut kadrolarıyla Yeşiller partileri, kendilerini yükseltecek koşulları lehlerine kullanabilirler veya kullanamayabilirler. “Yeşil Siyaset” ise, belki bugünkü Yeşiller’in siyasi kadrolarından isimleri parlatacak; belki şu an siyaset sahnesinde olmayan yepyeni kişiler, politikaya çekilecek. Her koşulda, geleceğin siyaseti, “Yeşil” olacak.

1960’lar ve 1970’ler döneminde nasıl dünya genelinde etkili olan toplumsal hareketler yaşandıysa, aslında günümüzde de benzer bir dalganın arifesinde olduğumuzu düşünüyorum. 2018 sonbaharında, Avrupa genelinde Yeşiller’in elde ettiği seçim zaferlerinden bahsettim: ama aynı dönemde bir şey daha oluyordu. Ağustos 2018’de, Greta Thunberg, İsveç’te, yaşadığı kent Stockholm’de, her Cuma “iklim krizine dikkat çekmek için” okula gitmeyi reddetmeye başlamıştı. Her Cuma, İsveç Parlamentosu önünde müthiş bir ısrar ve inançla, iklim krizine karşı pasifliği protesto için oturan “Asperger Sendromu inadına” sahip, o dönem 15 yaşındaki kıza ilişkin haberler, geçen Eylül-Ekim’de, dünya medyasında yavaş yavaş yer almaya başlamıştı. Çok iyi anımsıyorum: 2018 Eylül’ünde, ne zaman Greta Thunberg’in fotoğrafını görsem, gözlerimden yaşlar inmeye başlıyordu. O dönem henüz ismi pek duyulmamış, İsveç’te naif bir girişimde bulunuyormuş zannedebilecek bu kızın, dünya çapında bir akımı başlatacağını hissedebiliyordum. Greta Thunberg’in, son derece net, samimi ve inançlı biçimde ifade ettiği iklim gerçekleri, aslında onlarca yıldır gözümüzün önünde duruyordu. Onun ve onun verdiği ilhamla dünya genelinde Cuma günleri okula gitmeyi reddeden çocuklar ve gençler, bir türlü alamadığımız sorumluluklarla yüzleşmeye başlamamızı sağladılar.

Ve tabii, 31 Ekim 2018’de Londra’da Parlamento Meydanı önünde, “Extinction Rebellion (XR – Yokoluş İsyanı)” adlı küresel hareketi başlatanlar da. XR, 15 Nisan 2019’da da 10 gün boyunca, gene Londra başta olmak üzere, dünya genelinde protestolar düzenledi; yapabildikleri yerlerde, sivil itaatsizlik eylemleriyle iklim krizine karşı “aksiyon” talep ettiler.

Çocukların ve gençlerin başını çektiği bu hareketler olmasaydı, Ekim 2018’de yayınlanan Birleşmiş Milletler (BM) Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) Küresel Isınma Özel Raporu’nun yaptığı felaket uyarıları, şimdiye kadar yapılmış ikazlar arasında kaybolup giderdi. Benzer şekilde, Aralık 2018’de Polonya’nın Katowice kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi (COP24) de, şimdiye kadar yapılmış bir iklim krizi toplantısı daha olarak gelip geçebilirdi.

2019 baharına geldiğimizde ise, Birleşik Krallık ve İrlanda parlamentoları, “iklim için acil durum” ilan etti; Kanada’da ise, acil durum ilanı, mecliste onaylanmaya bile gerek duyulmadan, ivedilikle kabul edildi. Dünya genelinde, yerel meclisler, belediyeler de “iklim için acil durum” alarmına geçiyor ve iklim krizine karşı tedbir almaya başlıyorlar.
20 Eylül 2019’da ise, dünya çapında bir grev için çağrı yapılıyor; Greta Thunberg ve çocuk-genç iklim aktivistleri, tüm dünyayı kendilerine katılmaya çağırıyorlar. Bu çağrı, “büyükler” arasında da yankı buluyor gibi gözüküyor.

Avrupa Parlamentosu seçimlerinin de ortaya koyduğu gibi, ilk kez oy verenler ve genç seçmenler arasında, “Yeşil” tercih en yüksek siyasi eğilim olmaya doğru gidiyor. O yüzden de bana kalırsa: bu daha başlangıç- geleceğin siyaseti “Yeşil”.

20 Eylül 2019’da “Dünya İklim Grevi” çağrıları Guardian’da yayınlandı; çağrıları, Ömer Madra, Türkçe’ye çevirdi. Orijinalleri ve çevirilerinin bağlantılarına şu adreslerden ulaşabilirsiniz:

“Young people have led the climate strikes. Now we need adults to join us too”, 23 Mayıs 2019, https://www.theguardian.com/commentisfree/2019/may/23/greta-thunberg-young-people-climate-strikes-20-september
 
“Gençlerden ihtiyarlara ‘genel grev’ çağrısı: Kitlelerin direnişini başlatabiliriz”, 27 Mayıs 2019, http://acikradyo.com.tr/acik-gazete/genclerden-ihtiyarlara-genel-grev-cagrisi-kitlelerin-direnisini-baslatabiliriz
 
“We’re stepping up – join us for a day to halt this climate crisis”, 24 Mayıs 2019,
https://www.theguardian.com/commentisfree/2019/may/24/climate-crisis-global-strike
“İhtiyarlar gençlerin ‘grev çağrısı’na katılıyor: Yetişkinler yetişkin gibi hareket etmeli”, 27 Mayıs 2019, http://acikradyo.com.tr/acik-gazete/ihtiyarlar-genclerin-grev-cagrisina-katiliyor-yetiskinler-yetiskin-gibi-hareket-etmeli
 
 (P24’den alınmıştır.)

Meclis’te hayvanların sesi oldular

“Hayvana Şiddet Suçtur” diyen ve caydırıcı hapis cezaları talep eden 1 milyon 457 bin 612 kişinin imzaları, TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu adına AKP Tekirdağ Milletvekili Mustafa Yel’e teslim edildi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu hayvan hakları savunucularını dinledi.  Meclis’te gerçekleşen toplantıda; Hayvan Hakları Yasama İzleme Delegasyonu bileşeni sivil toplum kuruluşları ve oluşumlar, Deneye Hayır Platformu, Hayvan Kurtarma Derneği, Anadolu Hayvan Hakları Federasyonu, Simorg Derneği, Empati Dohaysa, Patiko Başkent Birliği temsilcileri yer aldı.

Bir buçuk milyon imza teslim edildi

Deneye Hayır Platformu Sözcüsü Yağmur Özgür Güven’in Change.org üzerinden, hayvanlara şiddetin suç sayılması için topladığı 1 milyon 457 bin 612 imza, TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu adına Ak Parti Tekirdağ Milletvekili Mustafa Yel’e teslim edildi. Güven, on binlerce insanın, hayvanlara yönelik suçların Türk Ceza Kanunu kapsamına alınarak faillerin ertelemesiz hapis cezası öngörülmesini beklediğini ifade ederek caydırıcı cezaların hayvan hakları ihlâllerinin önlenmesinde önemine dikkat çekti.

Eğitimde vicdanî ret 

Deneye Hayır Platformu ayrıca, eğitim-öğretim hayatlarında hayvan kullanımını, hayvanların kesilip biçilmesini reddeden öğrenciler için de eğitimde vicdanî ret hakkının tanınmasını ve bu hakkın kullanılabilmesi için gerekli düzenlemelerin yapılması için araştırma komisyonunun Yüksek Öğretim Kurumu’na tavsiye yazısı yazmasını talep etti.

Hayvan Hakları Yasama İzleme Delegasyonu Kurucular Kurulu Üyesi ve Dayanışma Hayvan Hakları Federasyonu Başkanı Timur Ugan, sokak hayvanlarının hastalanmasına, ölümüne neden olan mobil kısırlaştırma uygulamasının tamamen yasaklanmasını talep ettiklerini aktardı.

‘Hayvan dövüşleri ve av turizmi yasaklansın

Ugan, yaban hayatın tamamen tükenme noktasında olduğuna dikkat çekerek avcılık ve av turizminin de yasaklanması gerektiğini ifade etti. Hayvan dövüştüren şahıslara da adlî yaptırım talep eden Ugan, “hayvan dövüşleri de ‘folklorik’ adı altında sürdürülen hayvan güreşleri de yasaklanmalıdır” şeklinde konuştu.

Hayvan Hakları ve Etiği Derneği’nden Veteriner Burak Özgüner de Komisyon’da hayvanat bahçeleri konusunda sunum yaptı. Özgüner, 36 ruhsatlı hayvanat bahçesinde en az 16.000 yaban hayvanının tutsak edildiğini ve bu hayvanların korkunç esaret koşullarında yaşadıkları için birçok davranış ve stres bozukluğu yaşadığını belirtti.

Türkiye’deki mezbahaların koşullarını gösteren bir video kaydı izleten Özgüner, doğumlarından ölümlerine kadar sistematik şiddete maruz bırakılan hayvanlara yönelik zulmün durdurulmasını talep etti.

Hayvanlara Adalet Derneği Başkanı Avukat Hülya Yalçın ise hayvanlara karşı işlenen suçlarda, caydırıcılık açısından, faillere cezanın ertelenmesi, hükmün açıklanmasının geri bırakılması, iyi hâl indirimi, hapis cezasının adlî para cezasına çevrilmesi gibi hukukî uygulamaların işletilmemesi gerektiğini söyledi. “Tüm hayvanlar için adalet istiyoruz” diyen Yalçın, düzenlenecek cezaî yaptırımın, işkence, tecavüz, öldürme gibi suçlar için cezanın alt limitinin en az 2 yıl 1 ay olarak belirlenmesi gerektiğini söyledi. Savcılıklarda ‘hayvan hakkı ihlâlleri soruşturma bürosu’ talebi

Hayvanlara Adalet Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Av. Melike Özdemir Ballı, Cumhuriyet Başsavcılıkları bünyesinde “hayvan hakkı ihlâlleri soruşturma bürosu” kurulmasını talep etti. Özdemir Ballı, hayvanlara karşı suç işleyen belediye görevlilerinin de adlî yaptırım kapsamına alınmasını ve kamu görevlileri için soruşturma izni aranması şartının, hayvanlara karşı işlenen suçlarda aranmaması gerektiği yönünde görüş bildirdi.

Uzm. Dr. Oğuzcan Kınıkoğlu, hayvan deneylerinin bilime katkısının oldukça kısıtlı olduğunu belirterek, hayvan deneylerine alternatif olarak yöntemler hakkında bilgi verdi.

10 parkta 100’den fazla yunus

Yunuslara Özgürlük Platformu Sözcüsü Öykü Yağcı Tonay, hayvanlara işkence ve esarete neden olduğu için yunus parkları ve hayvanlı sirkler konusunda komisyonda yaptığı sunumda, yunus parklarında karşılaşılan etik ve hukukî sorunları dile getirdi. Türkiye’de şu anda 10 yunus parkı olduğunu ve buralarda 100’den fazla yunus ve deniz memelisinin tutsak edildiğini açıklayan Tonay, yunus parklarındaki hayvanların açlıkla terbiye edildiğini ve hayvanlara düzenli olarak antidepresan verildiğini belirtti. Öykü Yağcı Tonay, yunus parklarının otizmli çocuklara yönelik terapi iddiası ile faaliyet gösteren yunus parklarının, umut tacirliği yaptıkları gerekçesiyle ayrıca yasaklanması gerektiğinin altını çizdi.

Hayvan Hakları Yasama İzleme Delegasyonu da kapsamlı taleplerini ve hayvan hakları ihlâllerine yönelik çözüm önerilerini komisyon başkanlığına sundu.

Komisyonda Anadolu Hayvan Hakları Federasyonu’ndan Tülay Danacıoğlu, Hayvan Kurtarma Derneği’nden Zekiye Taş Köklü ve Simorg, Empati Dohaysa ve Patiko Başkent Birliği’nden Hatice Neslihan Şener de sokak hayvanlarının sorunlarını ve çözüm önerilerini komisyona iletti.

 

 

Akdeniz’de doğal gaz arayışları, doğa ve iklime büyük zarar verebilir

‘Doğu Akdeniz’deki ‘doğalgaz arama’ savaşı, fosil yakıtlara bağımlılığı daha da artıracak; yeni petrol ve doğal gaz arama çalışmalarının küresel iklim ve biyosfer üzerindeki etkileri katlanarak artacaktır’

Doğu Akdeniz’de doğal gaz arama çalışmaları devletler arasında siyasi gerilimlere neden olurken, bir fosil bir yakıt olan doğal gazın çıkarılması ve üretiminin çevreye olası zararları üzerinde yeterince durulmuyor.

Kıbrıs, Mısır, İsrail ve İtalya gibi ülkeler, bölgeyi enerji üretim merkezlerinden biri haline getirmek için iş birliği yaptı. Bölgede yalnız kalan Türkiye’nin doğal gaz arama çalışmalarına başlayacağını duyurması uluslararası alanda tepki yarattı.

Tamar ve Leviathan ile 2011’de keşfedilen Afrodit sahası, Doğu Akdeniz’de doğal gaz üretimi yapılacak alanlardan bazıları. Güney Kıbrıs Yönetimi, Afrodit sahasında 2024 itibariyle doğal gaz üretimine başlanacağını açıkladı. İlk aşamada sahadan günde yaklaşık 22 milyon 656 bin metreküp gaz üretilmesi bekleniyor. Çıkarılan gaz Mısır üzerinden boru hattıyla Avrupa’ya gönderilecek.

Euronews Türkçe Doğu Akdeniz’de doğal gaz faaliyetlerinin çevre ve canlı hayatına maliyetini Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) Türkiye Genel Müdürü Aslı Pasinli ile konuştu.

Doğal gaz sanıldığı gibi ‘temiz’ değil

Doğal gazın çevreye zararı olmayan, temiz bir yakıt olduğu düşünülüyor. Ancak bu tam olarak sanıldığı gibi değil. Doğal gaz, kömür ve petrol gibi fosit yakıt; çevreye zararı kömür ve petrole oranla daha az fakat bu doğaya ve insana zararı olmayan bir enerji kaynağı olduğu anlamına gelmiyor.

Aslı Pasinli, “Fosil yakıtlar iklim değişikliğine neden olan sera gazlarının atmosferde birikmesine bu da iklim değişikliğine yol açar.” diyerek fosil yakıtların iklim değişikliğine olan etkisine dikkat çekiyor. Pasinli, ülkemizin de içinde bulunduğu Akdeniz Havzası ve fosil yakıtların olası tehlikelerinden biri olan iklim değişikliği ve bunun sonuçlarıyla ilgili şu değerlendirmelerde bulunuyor:

“Akdeniz Havzası, küresel iklim değişikliğine karşı yerkürenin en hassas bölgelerinden birisidir. Akdeniz Havzası’nda gerçekleşecek 2°C’lik bir sıcaklık artışı, beklenmeyen hava olayları, sıcak hava dalgaları, kuraklık ve bunların sonucunda doğal afetler ile orman yangınlarının sıklığı ve etkisinde artış, tarımsal verim kaybı, turizm gelirlerinde azalma, biyolojik çeşitlilik kaybı gibi çeşitli şekillerde etkilerini hissettirecektir.”

Akdeniz binlerce canlı türüne ev sahipliği yapıyor.

‘Akdeniz kuşatma altında’  

WWF, Akdeniz’de yaklaşık 350 endemik denizel canlı türü olduğunu ve yüzde 28’lik endemizm (yerel, yalnızca o yere ait olan tür) oranıyla küresel biyolojik bir çeşitlilik sıcak noktası olduğunu vurguluyor. Öte yandan Akdeniz’de ekosistemler üzerindeki baskıları değerlendiren son çalışmalar, karasal ve denizcilik sektörü faaliyetlerinin etkilerinin yüksek oranda arttığını gösteriyor.

Pasinli, “Yarı kapalı bir deniz olması ve su yenileme süresinin 80 yıla ulaşması kırılganlığını artmaktadır. Bu nedenle Akdeniz, ‘kuşatma altında’ bir deniz olarak nitelendirilmektedir.” diyor.

Çevre örgütlerini endişelendiren bir başka nokta da Akdeniz’de, 2010’da Meksika Körfezi’nde meydana gelen kazanın bir benzerinin yaşanması.

Aslı Pasinli bununla ilgili “Olası bir kaza türler ve ekosistemler üzerinde yıkıcı etkiler yaratarak, gıda güvenliği ve Akdeniz ekonomisinin bağlı olduğu turizm, balıkçılık gibi ekonomik faaliyetler üzerinde geri dönüşü olmayan sonuçlar doğuracaktır. Bununla birlikte, fosil yakıtlara bağımlılığı daha da artıracak yeni petrol ve doğal gaz arama çalışmalarının küresel iklim ve biyosfer (yaşamküre) üzerindeki etkileri katlanarak artacaktır.” değerlendirmesi yapıyor.

Pasinli’ye göre doğal gaz çalışmaları sadece fosil yakıt çıkarılması yönüyle değil, bu çalışmalar sırasında oluşan gürültü kirliliği açısından da Akdeniz’de canlı yaşamını tehdit ediyor: yen”Denizlerdeki gürültü kirliliğinin en çarpıcı sonuçlarından biri, balinaların ve yunusların kıyıya vurmasıdır. İnsanlarda olduğu gibi, denizlerdeki gürültü kirliği deniz canlılarında işitme hasarına neden olabilmekte, hatta yaşam alanlarından kaçmalarına ve buraları terk etmelerine yol açabilmektedir.”

‘Yenilenebilir kaynaklara yönelmeli’

Türkiye rüzgar, jeotermal ve güneş enerjisi açısından önemli bir potansiyele sahip. Tıpkı diğer Akdeniz ülkeleri gibi. Ancak bu potansiyeli kullanma girişimlerinden çok, doğal gaz çıkarma ve taşıma faaliyetleri ön planda.

“Fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerjinin kullanımı ve enerji verimliliği politikalarının geliştirilmesi, iklim değişikliğinin ülkemiz için geri dönülemez sonuçlara yol açmasını önlemek ve sıcaklık artışlarını sınırlandırmak için çok kritiktir.” diyen Aslı Pasinli, yenilenebilir kaynakların önemini vurguluyor.

Yenilenebilir kaynaklardan faydalanmanın ne derece mümkün olduğu sorusuna ise “Yenilenebilir enerjinin teknolojik gelişmeler sayesinde azalan maliyeti iklim değişikliğinin önüne geçmek için ekonomik olarak müthiş bir fırsat alanı yaratıyor. Günümüz teknolojisi ile de bu hedefi gerçekleştirmek mümkündür ve inovatif çözümler sayesinde maliyetler her geçen gün düşmektedir.” cevabını veriyor.

WWF’in hedefi 2050 yılında küresel ölçekte %100 yenilenebilir enerjiye geçişin sağlanması. Vakfa göre bu hedefe giden yol enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının yaygınlaştırılmasından geçiyor

 

Meclis’ten geçti: Ormanlar holdinglere satılıyor

Genel Kurul’da kabul edilen maddeye göre, ormanlar 5 yıl boyunca kullanılması için şirketlere satılacak. Bir orman kooperatifi yöneticisi “Ormanı alan holdingler artık kendi bölgelerine bırakın vatandaşı isterlerse ayıyı bile sokmazlar” dedi.

TBMM Genel kurulu’nda kabul edilen maddeye göre, ormanlardaki canlı ve dikili ağaçları da ‘orman ürünü’ kabul edip satışa sunulmasına yeşil ışık yakıldı. Buna göre, Türkiye’deki ormanlar, büyük şirket ve holdinglere 5 yıl süreyle satılacak. Madde, muhalefetin sert eleştirilerine rağmen Genel Kurul’dan geçti.

Sözcü’den Erdoğan Süzer’in haberine göre, bugüne dek bir ağacın orman ürünü olabilmesi için Orman Genel Müdürlüğü tarafından işlenip ‘tomruk’ haline getirilmesi gerekiyordu. Ancak, tasarının Meclis Genel Kurulu’nda kabul edilen 13’üncü maddesine göre, artık Orman Genel Müdürlüğü ormanları gençleştirmek ya da seyreltmek amacıyla orman ağaçlarını kendisi kesip işleyip satmayacak. Bunun yerine, seyreltme veya gençleştirme yapmak istediği ormanları ihaleyle en çok parayı veren şirket ve holdinglere 5 yıllığına tahsis edecek. Tahsis süresi bittikten sonra aynı firma aynı yeri eğer isterse tekrar alabileceği gibi daha verimli gördüğü başka bir ormanlık alanı da yine ihaleyle 5 yıllığına alabilecek. Ormanı ihaleyle alan şirketler, önceden işaretlenmiş canlı ağaçları diledikleri zaman kesip diledikleri gibi işleyecek ya da satacaklar.

 ‘Alan ya da bölge sınırlaması yok’

Düzenlemeye alan ya da bölge sınırlaması konulmadığı için şirketler değerli ormanlarını seçip 5 yıl boyunca sahiplenebilecekler. Tahsisi bir holdinge verilmiş ormana başka hiç kimse giremeyecek. Konuyu değerlendiren yapan bir orman kooperatifi yöneticisi, “Ülkenin bütün ormanlarının holdingler tarafından paylaşılmasının önü açıldı. Ormanı alan holdingler artık kendi bölgelerine bırakın vatandaşı isterlerse ayıyı bile sokmazlar” dedi.

Orman Bakanı Veysel Eroğlu, devletin ormandaki ağacı kendi kesip tomruk haline getirmesi halinde ortaya büyük bir maliyet çıktığını, bu işi özel sektörün yapması halinde maliyetlerin düşeceğini söylemiş, MHP Mersin Milletvekili Baki Şimşek de bu gerekçeye, “Özel sektör maliyet hesabı yapamayacak kadar enayi mi” sözleriyle karşı çıkmıştı.