Ana Sayfa Blog Sayfa 2389

Bienal’den yeni çocuk kitabı Opti ile Pesi: Bu dünya hepimizin

İstanbul Bienali’nin yeni çocuk kitabında, İstanbullu martılar Opti ile Pesi, adını iklim hareketinin sembollerinden biri haline gelen Greta Thunberg’den alan Güvercin Greta ve diğer hayvanlarla birlikte İstanbul’u plastik atıklardan temizlemeye girişiyor.

İstanbul Bienali, temasını ve eserlerini çocuk kitaplarıyla birlikte küçük sanatseverlerle buluşturmaya devam ediyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 16. İstanbul Bienali kapsamında hazırlanan çocuk kitabı Opti ile Pesi: Bu Dünya Hepimizin, çocuklara bir yandan bienalin teması Yedinci Kıta’yı, sergi mekânlarını ve sanat eserlerini tanıtırken, diğer yandan çocukları iklim hareketinden ilham alan keyifli bir yolculuğa davet ediyor.

Bernard van Leer Vakfı’nın desteğiyle yayımlanan beşinci çocuk kitabı olan Opti ile Pesi: Bu Dünya Hepimizin, 2017 yılında Bienal’in 15. edisyonu için yayımlanan Opti ile Pesi: Komşuluk Şarkısı adlı çocuk kitabının devamı niteliğinde. İlk kitapta olduğu gibi Yekta Kopan’ın yazdığı, Gökçe Akgül’ün çizdiği Opti ile Pesi: Bu Dünya Hepimizin, Burcu Ural Kopan’ın yayın yönetmenliğinde hazırlandı. Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Feyza Çorapçı’nın danışmanlığını yaptığı kitap, merak uyandırıcı hikâyesi, eğlenceli çizimleri ve renkli tasarımıyla okuma ve izleme sürecini keyifli bir oyuna dönüştürüyor. Kitap Bienal mekanlarında ücretsiz olarak edinilebilir.

WWF-Türkiye ve TURYİD, sıfır atık için işbirliği yaptı: Kullan At-ma!

WWF-Türkiye ve TURYİD, plastik kirliliğine dikkat çekmek için yelken açan WWF’in Blue Panda Teknesi’nde, restoranlara yönelik bir atık azaltma girişimi başlattı. Katılan 22 restoran, Amerikan servislerin kaldırılması, suyun sürahide servis edilmesi, tek kullanımlık şeker paketlerinin kaldırılması ve pipet kullanılmaması gibi taahhütlerde bulundu.

WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) ve Turizm Restoran Yatırımcıları ve Gastronomi İşletmeleri Derneği (TURYİD), WWF’in Blue Panda Yelkenlisi’nin Türkiye ziyareti çerçevesinde Sıfır Atık hareketine destek amacıyla bir girişim başlattı. TURYİD üyesi restoranlardan harekete katılanlar Blue Panda yelkenlisinde düzenlenen etkinlikte, “Atık Azaltma Taahhütleri”ni açıkladı.

 Toplam 22 restoran, 121 şube

WWF-Türkiye Genel Müdürü Aslı Pasinli ve TURYİD Başkanı Kaya Demirer’in ev sahipliğinde gerçekleşen etkinliğe katılan restoran sahipleri; Amerikan servislerin kaldırılması, suyun sürahide servis edilmesi, tek kullanımlık şeker paketlerinin kaldırılması ve pipet kullanılmaması gibi taahhütlerde bulundu ve diğer restoranları da bu harekete katılmaya davet etti. Toplam 22 restoranın 121 şubesiyle desteklediği kampanya çerçevesinde taahhüt edilen azaltımlar sonucunda bir yılda 2700 ağaç kesilmemiş olacak; 6 ton alüminyum, 460 ton su tasarrufu sağlanacak ve 42 ton daha az plastik atık çıkacak. 

Pasinli: Akdeniz’i kirleten atıkların %95’i plastik

Aslı Pasinli, etkinlik kapsamında yaptığı konuşmada Akdeniz’deki plastik kirliliğine dikkat çekerek şunları söyledi: “WWF’in geçtiğimiz yıl yayımlanan ‘Plastik Kapanından Çıkış: Akdeniz’i Plastik Kirliliğinden Kurtarmak’ başlıklı raporuna göre, Akdeniz’in açık sularını, deniz tabanını ve kıyılarını kirleten atıkların %95’ini plastik maddeler oluşturuyor.  Akdeniz’e kıyısı bulunan Avrupa ve Afrika ülkelerinde plastiklerin çoğu yolculuğunu Akdeniz’de tamamlayıp deniz hayatına büyük bir tehdit oluşturuyor. Ne yazık ki bu tablonun kaynaklarından biri de biziz. Türkiye bir yandan Akdeniz’deki plastik kirliliğinin sorumlularından biri, öte yandan Akdeniz’deki plastik kirliliğinin en çok etkilediği sahiller ülkemizde bulunuyor.”

Pasinli konuşmasını şu sözlerle sürdürdü: “Bugün, bu kirliliğe dikkat çekmek için tüm Akdeniz’i kat ederek İstanbul’a ulaşan Blue Panda Yelkenlisi’nde, TURYİD’e üye restoranlar, bu kirliliği önlemek için atacakları adımları duyurmak için bir araya geldi. Geçen yıl, bireyleri tek kullanımlık plastikleri bırakmaya davet ettiğimiz “1 Güzel Hareket” kampanyamızla 110 binin üzerinde taahhüt topladık. Bugün de bu daveti duyan, birer güzel hareket yapan restoranlarla bir aradayız. Bunlar küçük adımlar gibi görünebilir, ama bir araya geldiğinde anlamlı değişiklikler oluşturuyor. Onların bu güzel hareketlerinin devamının geleceğine, çığ gibi büyüyeceğine inanıyorum. Hadi gelin, hepimiz birer güzel hareket yapalım.”

Demirer: ‘Sektörde atık azaltımı için çalışacağız’

Kaya Demirer ise konuşmasında yeme içme sektörünün atık yoğun bir sektör olduğuna dikkat çekti: “Her gün restoranlarda milyonlarca öğün yemek yeniliyor. Bunun sonucunda oluşan yıllık gıda, ambalaj ve plastik atığı çok ciddi rakamlara ulaşıyor. Bu nedenle atacağımız her adım ciddi değişiklik yaratma gücüne sahip. Yeme-içme sektörüne daha bilinçli bir tüketim anlayışı getirmek amacıyla TURYİD olarak WWF-Türkiye ile sektörümüzdeki atık miktarını azaltmak için çalışacağız.” Demirer, konuşmasını ülkemizdeki tüm restoranları bu hareketin bir parçası olmaya davet ederek bitirdi.

Taahütte bulunan restoranlar: 

Akbabalı, Banyan, Bidaha, Bigchefs, Brasserie Polonez, Brewmark, Cantinery, Firuze, Frankie İstanbul, Grıll Polonez, İncirli Şaraphane, Kırıntı, Kydonıa, La Mancha, Lucca, Midpoınt, Pocoloco, Rana By Topaz, Tadında Anadolu, Tickerdaze, Turcusıne, Welldone.

Yapıların çeşitliliği, biyolojik çeşitliliği aştı

30 milyar ton kütleye sahip ‘teknoküre’ yeryüzünde düzenli şekilde dağıtılırsa metrekareye 50 kilo düşüyor

İnsanoğlu dünyayı çok uzun bir süredir kalıcı ve ölçülebilir şekilde değiştirdi. Kimyasal ve biyolojik dolaşımları değiştiriyor, iklimi manipüle ediyor ve doğadaki dev arazileri yok ediyoruz. Ve bunların dışında gezegenimizde daha iyi yaşayabilmek adına kurduğumuz yapılar var. Bu “teknoküre”de evler, fabrikalar, yollar, köprüler, makineler, teknik aletler, limanlar, madenler hatta yapay adalar yer alıyor.

Leicester Üniversitesi’nden Jan Zalasiewics dünyamızdaki teknokürenin ne büyüklüğe ulaştığını hesapladı. Araştırmacının hesabına göre dünyamızın teknoküresi 30 milyar ton kütleye sahip. Bu kütle yeryüzünde düzenli bir şekilde dağıtılacak olursa bir metrekareye 50 kilo düşüyor.

Uzmanlar, biyolojik kalıntıların aksine izlerimizin yok edilmesinin neredeyse imkânsız olduğunu ve bu yüzden de varlıklarını milyonlarca yıl koruyacaklarını belirtiyor. Buna göre, günümüzdeki yapıların ve objelerin birçoğu jeolojik tabakalara gömülerek uzak geleceğe kadar kalıcı olacak ve bu tekno fosiller sayesinde gelecekte “Antroposen” (İnsan Çağı) tarihlendirilebilecek ve tanımlanabilecek. Tahminlere göre günümüzde bile 1 milyardan fazla bu tür tekno fosil türü bulunmakta ki bu gezegenimizdeki organizma türünden fazla.

 

Mikdat Kadıoğlu’ndan ‘deprem seferberliği’ için imza kampanyası

Afet bilimci Prof. Miktad Kadıoğlu’nun yetkililerin deprem seferberliği ilan etmesi için başlattığı imza kampanyasına dört saatte 60 bin kişi imza verdi.

İTÜ Meteoroloji Bölümü öğretim üyesi, afet bilimci Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, yetkililere ‘deprem seferberliği’ ilan etme çağrısı yaptı ve bir imza kampanyası başlattı. Kadıoğlu’nun kampanyası dört saatte neredeyse 60 bin kişi tarafından imzalandı.

Kadıoğlu, 1509’da bir parçası üzerinde deprem oldu, buna ‘küçük kıyamet’ denilmiş. Her 100 kişiden 5’i ölmüş… Şu anda nüfus yoğunluğu itibariyle depremin bugün tekrarlanması halinde ne canlar gideceği hesaplanamaz ama büyük bir kıyamet işareti gözüküyor” derken, seferberlik dahilinde neler yapılması gerektiğini de anlattı.

Kadıoğlu, change.org’da başlattığı ‘Deprem Seferberliği İlan Edilsin’ kampanyasında şunları söyledi:

“Ben Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, iki şapkam var, meteoroloji uzmanlığı, biri de afet yönetimi uzmanlığı. Yıllardır Marmara Depremi üzerine çalışan bir afet yönetimi uzmanı olarak bu konuda yetkilileri ve herkesi uyarma sorumluluğunu hissediyorum. Bu kampanyayla yetkilileri acilen DEPREM SEFERBERLİĞİ ilan etmeye çağırıyorum.

İstanbul’da er ya da geç büyük bir deprem olacağını biliyoruz. Gündelik işler arasında bu deprem için bir hazırlık yapamayız. Depremden en az zararla çıkabilmek için, hazırlık çalışmalarını bir seferberlik halinde yürütmemiz gerekiyor. Bu konu her depremde gündem olup sonra unutulmaya bırakılacak basit bir konu değil.

Marmara’da dört parça fay hattı var. 1509’da bir parçası üzerinde deprem oldu, buna ‘küçük kıyamet’ denilmiş. Her 100 kişiden 5’i ölmüş… Şu anda ise nüfus yoğunluğu itibariyle depremin bugün tekrarlanması halinde ne canlar gideceği hesaplanamaz ama büyük bir kıyamet işareti gözüküyor.

Türkiye’nin GSMH’nın üçte birinin yok edilmesi tehlikesi ile karşı karşıya kalabiliriz. Büyük bir kaos yaşanıp büyük bir ekonomik sorun ortaya çıkacaktır. Bu nedenlerle böyle bir deprem için ulusal seferberlik başlatmamız lazım. Seferberlikte neler yapılması gerektiğini aşağıda belirttim. Lüften oku ve yetkililerin bir an önce harekete geçmesi ve bu konunun unutulup gitmemesi için imzalayıp tanıdığın herkesle paylaş.”

Kadıoğlu seferberlik dahilinde yapılması gerekenleri ise şöyle sıraladı:

  • Yaşadığımız binalar güvenli hale getirilmeli. Yıkılmayı bekleyen bir sürü bina var, bir de bunun yanında satılmayı bekleyenleri de dikkate almamız gerekiyor. Bunları takasla işe başlamalıyız. 
  • Okul, askeri ve kamu binalarının güvenliği için gerekli tedbirler alınmalı. Bunun için bir saatlik eğitim, bilgilendirme değil, esas beceri eğitimi ve tatbikat yapılmalı. 
  • İnsanlar küçük yangınları söndürebilmeyi, kanamayı durdurmayı, elektrik ve su hatlarını kesebilmeyi öğrenmeli. Herkesin bu gibi temel ilk yardım bilgilerini öğrenmeleri zorunlu olmalı.  Devlet bir anda 20 milyon kişiye müdahale edemez. Çünkü ölüm olayları ilk saatlerde gerçekleşiyor.
  • Halk depreme hazırlık ve temel afet bilinci, güvenli yaşam vb. konularda (CD, kitap, seminer, söyleşi, tiyatro vb. ile) sürekli eğitilerek bilinçlendirilmeli
  • Mahalle, sokak, site ve kurum-kuruluş bazında “Yerel Afet Gönüllüleri (YAG)” şeklinde birimler oluşturularak halkın ilk yardım, yangın söndürme ve hafif arama kurtarma konusunda beceri sahibi olmasını sağlanmalı.

  • Mahalle bazında yaralı toplama, ilk yardım, sahra hastanesi, aş evi, barınma, toplanma, haberleşme, bağış dağıtımı, ailelerin toplanması gibi acil durum yolları ve alanlarının belirlenmeli/oluşturmalı VE bu yerler konusunda halkın bilgilendirilmeli. 
  • Yılda en az iki kez mahalle bazında haberli, kurumlar bazında ise haberli/habersiz çeşitli seviyelerde tatbikatlar yapılmalı. 
  • Afet sırasında kullanılabilecek okul, spor salonu gibi sağlamlığından ve güvenliğinden şüphe edilmeyecek binalar belirlenerek bu alanlarda ve parklarda acil durumlarda kullanılacak her türlü malzeme depolanmalı.
  • Tehlikeli binaların neden olabileceği can ve mal kaybı riskleri halka iyi anlatılmalı ve kentsel dönüşümle yapısal riskler mümkün olduğunca çok/yaygın ve çabuk azaltılmalı. (Dikkat! Yapı denetim sistemine ilave olarak belediye kontrollerinin de özellikle devam ettirilmesi gerekmektedir.)
  • Afet öncesi ve sonrasında valilik, büyükşehir belediyesi, STK gibi birimlerle kendi şehirlerindeki afet yönetimi çalışmalarını koordine edebilecek AKOM vb. bir birimin ve ekibi kurulmalı kapasitesi geliştirilmeli.
  • Yapılan çalışmalar konusunda halk duyurularla, toplantılarla, okul ve konut ziyaretleriyle bilgilendirilmeli.
  • Bütün bu çalışmalar, el yordamıyla ya da oradan buradan kopyala yapıştır şeklinde değil; uluslararası standartlara ve yeni yönetmeliklerimize uygun olarak hazırlanacak olan afet risk azaltma, afet müdahale ve afet iyileştirme planlarına göre yapılmalı. 

“Yukarıda bahsettiğim konularda önemli bölümü Belediye Başkanları’nın sorumluluğundadır. 5353 Sayılı Belediye Kanunu’nun 53. Maddesi’ne göre öncelikle ve özellikle aşağıdaki çalışmaları yapmakla yükümlüdürler:

  • Halkın depreme hazırlık ve temel afet bilinci, güvenli yaşam vb. konularda (CD, kitap, seminer, söyleşi, tiyatro vb. ile) sürekli eğitilerek bilinçlendirilmesi.
  • Mahalle, sokak, site ve kurum-kuruluş bazında “Yerel Afet Gönüllüleri (YAG)” şeklinde birimler oluşturularak halkın ilk yardım, yangın söndürme ve hafif arama kurtarma konusunda beceri sahibi olmasını sağlamak.”

Kadıoğlu’nun change.org’da başlattığı kampanyayı imzalamak için tıklayın  

Kandilli Müdürü Özener: Sona yaklaşıyoruz

Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Müdürü Özener, beklenen Marmara depremi için “Bir enerji yaklaşıyor. Ne zaman olacağını bilmiyoruz, ama sona yaklaşıyoruz’dedi.

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Haluk Özener, beklenen Marmara depremine ilişkin “Ne zaman olacağını bilmiyoruz ama git gide sona yaklaşıyoruz”dedi.

Önceki gün saat 13:59’da meydana gelen 5.8 büyüklüğündeki depremle ilgili açıklama yapan Özener, “Depremlerin daha çok doğu segmentte olduğunu görüyoruz. Şu anda da deprem oldu” dedi. 5.7 ve 4.7 depremlerinin olduğu yerin ana fayın kuzeyinde olduğunun altını çizen Özener şöyle devam etti: “Bundan sonra olan depremler güneye doğuya doğru ilerlemiş. 4.4 şokun da ana fayın üzerinde olduğunu görebiliyoruz… Türkiye’nin deprem ülkesi olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Deprem için herkes tarafından alınabilecek önlemler var.”

Depremin büyüklüğü ve zamanının kamuoyu önünde tartışılmasının yanlış olduğunu vurgulayan Özener şunları söyledi: “Bir enerji yaklaşıyor ancak depremin ne zaman olacağını bilmiyoruz. Dolayısıyla her zaman deprem olacakmış gibi önlem almamız gerekiyor. Ne zaman olacağını bilmiyoruz ama sona yaklaşıyoruz. Beklenen Marmara depreminin 7’nin üzerinde olacağı bilimsel bir gerçek.

Onarıcı Tarım 103

“Kalabalık fonlama” kavramından apartarak “kalabalık-röportaj” deyiverdiğim bu yazma şeklini sevdim. Yazanla okuyan arasındaki bağı güçlendirmesinin yanı sıra, tezgaha konvansiyonel ürün getiren pazarcıdan çok, aldığı siparişleri teslime götüren onarıcı çiftçi gibi hissettiriyor insana. Çok güzel histir bu ikincisi, üretici yani satıcı ya da türetici yani alıcı tarafında bulunmanızı tavsiye ederim. Yaptığınız alışverişin bir para takasının ötesinde dünyanın geleceğini belirleyen bir proje olduğunu hissettirir. Dahası, anonimlerle dolu bu dünyada, sizin istekleriniz, eleştirileriniz ve talepleriniz doğrultusunda, bunlar düşünülerek üretilmiş bir şey vardır sonunda.

Cüzdanınızdaki paranın miktarıyla orantılı, “pazarın olası büyüklüğünden” bağımsız bir bireysinizdir. Elinizde tuttuğunuz gıda, esaslı bir diyalog sonucunda üretilmiştir. Sizi kitle olarak gören ama çok özelmişsiniz gibi konuşan konvansiyonel ve anonim olanın aksine, sizi birey olarak gören, “velinimetimizdir! Her zaman haklıdır!” yaltaklanmalarına girmeden eşit diyalog kuran bir samimidir.

Tüketici olarak ne yapmalı, nelere dikkat edilmeli? sorusundan devam edeyim o halde. Tüketici yerine “türetici” denir bizim camiada, yukarıda anlattığım saiklerle ve anlayışla. Türeticilere ilk aşamada üç temel ve basit önerim var:

A) Haftalık, aylık veya yıllık bazda, hangi gıdayı ne kadar tükettiğinizi hesaplayın.

Bu ilk başta çok zor gibi gelebilir, ama bir akşamınızı (ya da işten metrobüsle dönüş yolculuğunuzu mesela) son derece keyifle geçirmenizi sağlayacak kısacık bir zaman alır. Pratik anlamda üç şahane etkisi olur:

1) Beslenme tarzınız, (varsa) yapmak istediğiniz diyetler, yaklaşmak istediğiniz gıda gruplarıyla mevcut durumunuzu anlamınızı sağlar. Örneğin, ilginizi çeken paleo diyetine yaraşacak kadar işlenmemiş fındık-ceviz yemediğinizi, keto diyetine uygun olacak kadar proteine erişemediğinizi, keyifli bir akdeniz diyetine yakışacak ot çeşitliliği ve kaliteli zeytinyağına aslında sahip olmadığınızı fark ettirir. Daha doğrusu, bu düzlemde hayatınızın girdilerini hangi noktalarda iyileştirebileceğinizi.

2) Tükettiğiniz gıda kalemleri içinde haftalık alınması gerekenler olduğu gibi, aylık bazda alınması mümkün olanlar da var. Hatta bir yıl boyunca dayanabilen bir çok ürün çeşidi de var. Bunları tespit ettiğinizde, örneğin yılda ne kadar ceviz yediğinizi (ya da yemek istediğinizi) gördüğünüzde, şöyle bir mucize gerçekleşir: Onarıcı tarımla veya en azından temiz (ilaçsız, gübresiz) tarımla şahane ceviz üreten bir üretici bulmanız ve kendisinden yıllık tüketiminize denk gelen, misal 50 kg kabuklu cevizi alacaksınız. Arama, anlaşma, para gönderme, kargo vb. işlerle sadece bir kez uğraşarak. Üstelik bu son derece kaliteli cevizin, marketten ve hatta pazardan aldığınız “normal” cevizden bile daha ucuza geldiğini gözlemleyeceksiniz. “Onarıcı tarım ürünleri çok pahalı” yakınmasına karşı en temel eylemdir bu.

Üstüne, istediğiniz akşamlarda ailecek ya da arkadaşlarınızla oturup sohbet ederek beraber üretim yapabileceğiniz güzel bir uğraş.

Bu anlattığım “toptan alım” süreci, bir çok ürün için geçerli. Kötü zeytinyağından daha ucuza, üstün kaliteli zeytinyağına böyle ulaşabilirsiniz örneğin. İki kişi ve üstündeki bir çok haneye önereceğim gibi bir derin dondurucuya da sahipseniz, onarıcı tarımla üretilmiş besleyici gıdaya ulaşmak hem daha ucuz, hem de daha kolay hale gelecektir.

3) Onarıcı tarım yapan üreticilerin işini kolaylaştırmış olursunuz. En sevdikleri türetici sizsinizdir artık – ne istediğini bilen, maliyetleri azaltan şekilde “nadir ama büyük siparişlerle” hareket eden, bu keyifli ve radikal alışveriş örüntüleri sayesinde etraflarındaki insanları da türetici olmaya özendiren…

B) Onarıcı gıdanızı alacağınız kişi veya kuruma, gıdanın onarıcı etkisini somut olarak anlatmasını isteyin. Hangi ekolojik döngüyü nasıl iyileştirdiğini bir takım sayılarla açıklamasını rica edin. Bu verileri henüz paylaşamıyorsa, nedenini sorun.

Bu sorulara cevap almak Türkiye’de henüz pek mümkün değil. Ama olacak, bunu kendimden emin bir ses tonuyla söyleyebilirim. Türeticilerin böyle sorgulamalar yapması da en kritik etmenlerden biri.

C) Gıda alma süreçlerinizde etrafınızı da örgütleyin. Onarıcı tarım gibi henüz filizlenme aşamasında olan bir alanda, bir kaç kişinin, etrafındaki bir kaç kişiyi örgütlemesi bile büyük fark yaratıyor. Bunu, “türeticibaşı” modelini uyguladığımız SafiMera sayesinde doğrudan deneyimliyoruz. Var olmakla olamamak arasındaki fark, abartısız.

Örgütleme deyince de, son derece basit bir süreçten bahsediyorum: “Ben yapıyorum. Sen de dahil olsana?” sorusu. Devamı çok kolay gelen bir süreç bu. Bunun yanı sıra veya bununla birlikte, mevcut örgütlenmelere de dahil olabilirsiniz. Büyük şehirlerde kurulan gıda kooperatifleri ve gıda ağlarına bir ufak internet aramasıyla ulaşabilirsiniz. Bu ağlarda “onarıcı tarım” söyleminin odakta olduğunu varsayarak hareket etmeyin ama; her ağın söylemi, odağı ve önceliği farklı olabiliyor. “Sendikalaşmış çiftçi” olmayı başat şart olarak alan da var, “yakınlarda üretim yapan aile işletmesini” kriter alan da. Diğer bir deyişle, “doğru gıda” tanımı sanılan ve umulabileceği kadar müşterek değil.

Hükümetlerin ve kamu kurumlarının onarıcı tarıma bakışı nasıl?

Kısa cevap: Beş sene öncesine göre ilgi, müthiş arttı.

Bunda, beş sene öncesine kadar, onarıcı tarım konusunu odağına almış insan sayısının yedi haneyi geçmemiş olması da önemli bir etken. “Onarıcı tarım” kelime öbeğinin yerleşip literatüre girmesinden önce, bir kaç bin üyeli facebook grupları vardı sadece üç-dört yıl önce.

Dünyada devlet ve uluslararası kurumlar düzeyinde ABD, Avrupa ve Avustralya merkezli bir hareketlenmeden bahsedebiliriz. Avustralya’nın en büyük avantajı, çok geniş alanlara yayılan “ranch”lere (çok büyük ölçekli, düşük verimlilikli, sadece otlatma yapılan çiftlikler) sahip olması. Bu yüzden 100 çiftçi (rancher) bir yöntemi uygulamaya başladığında, toplamda 1 milyon hektar, yani 10.000 km2’lik bir tarım arazisinden bahsediyoruz. Bu da önce yerel, ardından da ulusal karar alıcıların gündemine girmek anlamına geliyor. Avustralya’da toprağın organik maddesini arttıran çiftçilere yönelik “karbon kredisi” uygulamasının mevzuata girme tarihi 2011. Yıllar içinde bunların yönetmelikleri, değişiklikler ve uygulama kılavuzları hazırlanmış. 10 senelik ölçüm aralıklarıyla, topraktaki organik maddeyi (yani karbonu) arttırdığını kanıtlayan çiftçilere Çevre Fonu üzerinden ödeme yapılacak.

ABD’de de benzer girişimler var. Ölçüm aralıklarının kısaltılması gerekiyor ama. Çünkü ilk resmi döngünün 10 yıl sonra tamamlanması demek, bu uygulamaların anaakıma tesirinin 20-30 yıl gibi süreçlere yayılması demek. Bu da mevcut iklim krizinde sahip olmadığımız bir zaman aralığı.

Avrupa Komisyonu’nda da, kamuoyunda artan farkındalığı takiben alt-kurullar kuruldu. Bunlar henüz yüksek sesle ilan edilen oluşumlar değil. Bendeniz bazı süreçlerine dahil olduğum için biliyorum, geldiği noktayı da yakından takip edemedim. Ancak kısa süre içerisinde bu konuda pilot projeler çıkacağına kesin gözüyle bakabiliriz.

Bütün bu örneklerin ortak noktasında çok önemli bir ders var: Önce çiftçiler uyguluyor, kamuoyu haberdar oluyor. Kamu kurumları ve hükümetler sonra dahil oluyor. Yönetişim süreçleri ne kadar etkin olursa olsun, dünyanın her yerinde bu böyle. Kurumlar toplumu, girişimcileri, oluşumları takip ediyor yani, tam tersi değil. Türkiye’de yerel tohumdan organik tarıma kadar bir çok süreçte de bunu gözlemledik.

Bunun iyi yanından bakıp, “Türkiye’de de yaygınlaşması için konuşun, bahsedin, anlatın. Devamı gelir” diyelim.

Türkiye’de ve dünyadaki örneklere nasıl ulaşırız?

Tüm onarıcı tarım uygulayıcılarının toplaştığı bir platform yok, olmaması da daha sağlıklı aslında. Öte yandan, bu örneklere ulaşmak da oldukça kolay. Dünyayı takip edebilmek için biraz ingilizce bilgisi gerekiyor ama hala, ne yazık ki. Diğer ve tamamlayıcı yol da, Türkiye’de onarıcı tarım hakkında konuşan, takip eden, paylaşan kişileri bulabildiğiniz her ortamdan takip etmek.

Şu kurumları, sosyal medya hesaplarını ve hatta e-bültenlerini takibe almanız işinizi kolaylaştıracaktır.

Türkiye: Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü, Anadolu Meraları, #onarıcıtarım

Yurtdışı: Savory Enstitüsü, Regeneration International, #regenerativeagriculture

#onarıcıtarım , #bütüncülyönetim #regenerativeagriculture , #holisticmanagement , #permaculture , #keylinedesign gibi etiketleri sosyal medyada takip etmek bile oldukça fazla sayıda örneğe ulaşmanızı sağlayacaktır.

Şunu da akılda tutmakta fayda var: Uygulayıcıların büyük kısmı, henüz yaygın bir belgelendirme ve paylaşım süreçlerini yapamıyorlar. Bunun sebebi genelde zaman eksikliği veya görselleme, video montajlama gibi yan becerilerin eksikliği. Bunu hakkıyla yapan bir örnek olarak Ridgedale Permaculture takip edilebilir.

Onarıcı tarımı kimler, hangi örgütlenme şekilleriyle yapabilir?

Kısaca herkes ve her örgütlenme şekliyle yapılabilir, yapılıyor.

Büyük aile çiftliklerinden küçük işletmelere, kolektif ve ekoköyler yapılanmasından özelleşmiş şirketlere, müşterek meralarda havza (yani birden çok köyün ortak kullanımıyla) temelli yapılanmadan kabile ve aşiret yapılanmalarına kadar bir çok örneği var halihazırda.

Kabile ve aşiret yapılanmalarına güzel bir örnek de Kenya’da Masai halkı. Konuyu “dünyada artan ilgiyle” bağlaması için daha dünden (25 Eylül) bir haber: Apple, bu bölgede çalışan vakıflara, bütüncül planlı otlatmalı hayvancılık yaparak karbon gömmeleri için açıklanmaya bir tutarda bağış yapıyormuş.

Müşterek alanlardaki örneklerin sayıca az olduğunu da belirtmek gerekiyor. Bunun nedeni, dünyanın bir çok bölgesinde müşterekler üzerinde, yereldeki yararlanıcılar açısından son derece ciddi çatışmaların, boşvermişliğin, aidiyet kurmayıp umursamama halinin geçerli olması. Türkiye’deki meraların durumu çoğunlukla böyle. Hem ekolojik, hem de sosyal ve kültürel anlamda son derece yaratıcı ve “kutunun dışında” çözümler bulmak gerekiyor bu yüzden. Yine çok yeni ve önemli bir haber: Anadolu Meraları olarak, benzer alanlarda çalıştığımız güzide ve önemli bir kurumla işbirliği içinde, Türkiye’nin üç farklı bölgesinde toplam 660.000 hektar (6.600 km2) müşterek mera alanında büyük bir projeye geçtiğimiz hafta itibariyle başladık. Bu, Türkiye’de bu alanda bugüne dek yapılan açık ara en büyük proje olmasının yanı sıra, teknik içeriği ve modellemesi açısından küresel örnek potansiyeli taşıyor. Detaylarını üzerindeki gizlilik koşulları kaldırıldıkça paylaşacağız.

Bu soru için son olarak… Her ne örgütlenme modeliyle yapılırsa yapılsın, yapanların hem üretim süreçleriyle ilgili, hem de araziye uzun vadeli erişim anlamında tam aidiyet hissedebilmeleri çok önemli. “Hep beraber yapalım bir şekilde” şemalarının misal, orta vadede işlemediğini gözlemliyoruz. Gerektirdiği yaratıcılık ve özen, getirdiği heyecanla ilgili olsa gerek. Müthiş yardımlaşma ve ortak hareket etme örnekleri var, çok da işe yarıyorlar. Ama yardımlaşma ve “beraberlik”ten yuvarlanıp “sahipsizlik/muhatapsızlık” konumuna düşürmemek gerekiyor.

Onarıcı tarım, iklim hareketinin neresinde?

Son 2-3 gündür gündeme oturan Greta Thunberg ve iklim değişikliği tartışmaları üzerinden gideyim.

Küresel ölçekte iklim hareketi, sol ve demokrat tandanslı kişilerin ve kitlelerin sürüklediği bir hareket olarak görülüyor. Bu kavramların Türkiye’deki gibi tanımlanmadığının altını çizeyim ama. Özellikle ABD’de, bazı akademi çevrelerine ve “radikal sol” diye tanımlanan (aslında pek de radikal olmayan), kimlik siyasetini ön plana çıkaran ve özellikle son yıllarda gerçeklikten kopuk, elitist ve tutarsız yaklaşımlar sergilemekle itham edilen çevrelerle iklim hareketi bir tutuluyor. Bu sebeple, bu çevrelerden uzak durmak isteyen insanların, iklim konusunda son derece duyarlı ve aktif olsalar bile, genel-geçer iklim hareketine karşı bir mesafeleri var.

Az önce tanımladığım “hareketin” örneğin et tüketimi konusunda indirgemeci, saldırgan, tutarsız çıkışları, onarıcı tarım çevrelerinde haklı olarak tepkiye ve “intellectual yet idiot” (“entelektüel ama ahmak”) söylemlerinin oluşmasına sebep olabiliyor. Toprağın karbon gömme ve tutma kapasitesi konusunda bu “elit” çevrelerin suskunluğu ve umursamazlığı da mesafenin büyümesine sebep oluyor. Son olarak ve bence en önemlisi, onarıcı tarım çevrelerinde “kurumlardan” beklenti, “birilerinin bir şeyler yapmasını isteme” davranışsallığı çok düşük. Bu sebeple klasik “talep mitingleri” biçemlerine çok yakın hissetmedikleri bir gerçek.

Bütün bu farklılıklar meselenin küçük bir kısmı ama… Onarıcı tarım çevrelerinde gördüğüm insanlar, iklim konusunda en duyarlı, aktif olarak çabalayan insanların arasında. Mesele, bence, bugüne kadar iklim hareketi bayrağını taşımakla özdeşleştirilmiş çevrelerin bunu görmesi ve bu grupları, söylemleri ve düşüncelerini kabul etmeleri.

Basit bir örnek olarak: Onarıcı tarımla endüstri devrimi öncesi karbondioksit oranlarına 10-20 yılda dönülebileceğini anlatan kişiyi ciddiye bile almadan “Yok yok, et yerine fake burger (sahte et – soya ve daha bir çok bileşenden yapılan yeni bir gıdamsı) yiyeceğiz” üstten bakışı ve kibrini bir an önce terk etmesi gerekiyor hareketin. Türkiye’de değil ama küresel ölçekte gözlemlediğim o kibir, kısacık da olsa bir mesafe yaratıyor ve kendi kendini besleyen bir uyuşmama süreci yaşanabiliyor. Ancak toplamda, onarıcı tarımın, iklim hareketini yeniden şekillendiren temel güçlerden biri olduğunu ve önümüzdeki yıllarla birlikte bunun çok daha net ortaya çıkacağını söyleyebilirim.

Bu yazıyla birlikte 100’lü serinin sonuna geldim. En kısa zamanda daha teknik ve “nasıl?” sorularına cevap vermeye çalıştığım 200’lük seriye başlayacağım.

Bu dizide yanıtlamaya çalıştığım sorularını esirgemeyen Mert Çevik, Gizem Altın Nance, Özlem Mıdık, Yahya Emin Demirci, Murat Doğan, Deniz Kırımsoy, Erdem Yol, Ömercan Kara, Bahar Topçu, Oğuzhan Yörük ve Zeki Yemez’e de teşekkür ederim.

***

Bu yazı yayımlandığı gün, başka bir çok önemli haber aldık. Danone’nin başını çektiği, içinde Nestle gibi firmaların olduğu, yıllık ciroları 500 milyar doları aşan 20 gıda devi “Biyolojik çeşitlilik için Tek-Gezegen İşletmesi” (One Planet Business for Biodiversity) adını verdikleri inisyatifi kurdular. Dört gün önce Birleşmiş Milletler oturumunda açıklanan inisiyatife, başka şirketler de hızla dahil oluyor.

İnisyatifin açıklaması ise esas çarpıcı olan. “Dünyayı monokültürle yok ettik, mevcut gıda sistemi devam ettirilemez…” dedikten sonra “ÜÇ önceliğimiz var” diyor işbirliği inisiyatifi:

1) Onarıcı tarımla toprakları onarmaya geçiş başlatmak,

2) Portfolyomuzdaki 1000’i aşkın markayla gıda çeşitliliği konusunda talep yaratarak monokültürden uzaklaşmak,

3) Geleneksel tohumları desteklemek.

Bu, özel sektörün “anlamak” ve harekete geçip liderlik etmek konusunda kamudan onlarca kat daha hızlı olduğunun bir kanıtı olmasının yanısıra, onarıcı tarımın geldiği noktanın da “tahminlerin ötesinde” olduğunu gösteriyor.

Onarıcı Tarım 101 için tıklayın

Onarıcı Tarım 102 için tıklayın

(Yeşil Gazete)

 

Greta Thunberg Kanada’ya Schwarzenegger’in elektrikli aracıyla gidecek

Hollywood yıldızı ve eski California Valisi Arnold Schwarzenegger, iklim aktivisti Greta Thunberg’in çalışmalarına destek vermek için New York’tan Kanada‘ya gidecek olan aktiviste elektrikli aracını ödünç verecek.

Birleşmiş Milletler İklim Eylem Zirvesi için bulunduğu ABD’nin New York kentinde İskandinav televizyon programı Skavlan’a konuşan Thunberg, “Pek çok insan bize elektrikli araçlarını ödünç verme teklifinde bulundu. Aldığım en komik önerilerden biri, Arnold Schwarzenegger’den geldi, eğer istersem elektrikli aracını kullanabileceğimi söyledi” dedi.

Skavlan, Greta Thunberg’in bu öneriyi kabul ettiğini, babasıyla birlikte aracı kullanarak Montreal‘e gideceklerini doğruladıklarını aktardı.

 

İklim değişiyor, ormanlar göç ediyor

Ağaçların küresel ısınma yüzünden kök saldıkları topraklardan göç etmeye başladığını söyleyen Prof. Akkemik, orman yangınları için de uyarı yaptı: Yanan alanları hemen ağaçlandırmak büyük hata

Görsel: Luca Bonatti

Dünyayı değiştiren küresel ısınma, ormanları da etkiledi. İklim değişiklikleri yüzünden kök saldıkları topraklarda yaşayamaz hale gelen ağaçlar, tası tarağı toplayıp göçe hazırlanıyor. Independent Türkçe’den Dündar Kale’ye konuşan İstanbul Üniversitesi Orman Botaniği Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ünal Akkemik, yüz yıl sonra Akdeniz’deki bitki örtüsünün Karadeniz kıyısında görülebileceğini söyledi. Akkemiğin değerlendirmesine göre, iklim değişikliğinin etkilerinden kaçan ağaçlar, tohumlarıyla adım adım kuzeye taşınacaklar. Bitkilerin de kendilerine yaşayabilecekler topraklar aradığını söyleyen Akkemik, sürecin nasıl işlediğini şöyle anlattı:

“Doğal süreç aslında çok yavaş ilerliyor. Yüksekçe bir yere çıkıp baktığınızda, hat şeklinde ormanın bittiği sınırı görüyorsunuz. O sınıra gidip yakından baktığınızda ise o sınır dediğiniz yerin hemen yukarısında fidanların yetişmeye başladığını, ormanın daha önce yetişemediği yüksek kesimlere doğru  ilerlediğini görebilirsiniz.

Çam tohumları yüzlerce metre uçabiliyor. Tohum, uygun bir yere düşerse orada kendi popülasyonunu oluşturuyor. Bugün elverişsiz olan bir alan, belki 20 sene sonra iklim açısından elverişli hale gelecek. O zaman buralara gelen tohumlar çimlenebiliyor.

Kuşların da çok etkisi var. Özellikle ceviz gibi büyük tohumlu bitkiler, hem kuşlara besin oluyor, hem de onlar sayesinde taşınabiliyor.”

Prof. Dr. Ünal Akkemik, Türkiye’de yaşanması olası değişiklik için ise şunları söyledi: Kesin bir şey söylemek mümkün olmasa da, 2060’larda 70’lerde Akdeniz bitki örtüsünü Karadeniz kıyılarında daha fazla görmek mümkün olacak. Akdeniz’de bin metreye çıkan kızılçamlar, şimdi Karadeniz’de 500 metrelere kadar çıkıyor, gelecekte  bu kızılçamlar deniz seviyesinden 700-800 metreye kadar çıkacak. Daha büyük alanlar kaplayacaklar.

Bitki örtüsü değişecek

Akdeniz bölgesinde nem oranın düşmesinin ve sıcaklıkların artmasının beklendiğini aktaran Akkemik, olabilecekleri şöyle anlattı: Şu an bitkiler arasında büyük rekabet var. Yaşam alanı bozulduğu için mevcut bitkilerin boşalttığı alanlarda, yeni şartlarda yaşayabilen başka bitkiler yetişecek. Belki de kayaların bile üzerinde yaşayabilen çalılar, Akdeniz’de daha geniş alan kaplayacaklar. Akdeniz’in de bir çöl olacağını öngörmüyorum. Sonuçta Akdeniz bitkisiz kalmayacak ama orman örtüsü daha da seyrekleşecek. Bu alanlarda daha kurak koşullara uygun bitkiler yaşayabilir.

Bu tahminlerin mevcut şartlar için anlam ifade ettiğini belirten Akkemik, göçün tamamlanamama ihtimali olduğunu da söyledi: En kötü senaryoya göre, sıcaklıklarda önümüzdeki yüz yılda 5.5-6 derece artış olacak. Bu kötü senaryo yaşanırsa, süreç bitkilerin göçünden hızlı ilerleyecek. O zaman bitkiler göç edemeden yok olacak.

Endemik türler yok olma tehlikesi ile karşı karşıya

Yaşam alanları geniş olan, şu an bile hem Akdeniz hem de Karadeniz’de yaşayan kızılçam, karaçam gibi ağaçlar ve  maki elamanları için büyük bir risk olmadığını aktaran Prof. Akkemik, endemik ağaçlar için ise tehlike çanlarının çaldığını aktardı: “Anadolu sığla ağacı, Muğla civarında ve birkaç Ege adasında görülen endemik bir tür. Çok dar yayılımlı bu ağaç suya bağımlı yaşıyor. Dere kenarlarında kök salan bu ağaçlar, su azaldığı zaman yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.”

Bu durumun bir başka örneğinin de daha yükseklerde yaşayan endemik bir akçaağaç olduğunu aktaran Akkemik, “Bu ağaç dünyada sadece Fethiye Babadağı’nda var. Babadağ akçaağacı. Yayılır mı, yok olur mu bilmiyoruz ama bu gidişle o da tehlike altına girecektir” dedi.

Dağ sistemleri ağaç göçünün otobanı

Prof. Akkemik, bitkilerin göçünde coğrafyanın da çok etkili olduğunu belirterek, ormanların göçüne en uygun alanının dağ sistemleri olduğunu, Ankara-Konya hattındaki düz arazinin göç için bir engel olduğunu söyledi.

Torosların Hatay’ın kuzeyinde iki kola ayrılarak oluşturduğu, Anadolu çaprazı denen hattın ağaçların göçünü kolaylaştırdığını ifade eden Akkemik, ormanların bu dağ sistemi sayesinde kuzeye doğru tırmandıklarını anlattı. Şu an kızılçam gibi hem kuzeyde hem güneyde yaşayan ağaçların, gelecekte güneyde yok olabileceklerini, kuzeyde ise daha geniş alanlara yayılabileceklerini belirten Ünal Akkemik, ormanların misafir ettiği canlıların da bu göçten etkileneceğini belirtti: “Ormanlar taşınırlarken, ekolojilerini de beraberlerinde götürüyorlar. Hayvanlar da ormanlarla birlikte göç ediyor. Ardıç kuşunu örnek verebiliriz. Ardıç ağacı varsa ardıç kuşu da vardır. Ardıç kuşu, ardıç ağacının tohumunu yiyor. Dışkısıyla da ağacın tohumlarını taşıyarak yayılmasını sağlıyor. Ardıç ağacı ancak bu yolla çimlenebiliyor. Ağaçlar kendilerine bağımlı canlı sistemini de taşıyor.”

Yangın alanını hemen ağaçlandırmak büyük hata

Prof. Dr. Ünal Akkemik, orman yangınlarından sonra tahrip olan bölgeye hemen fidan dikilmesinin de yanlış bir uygulama olduğunu anlattı. İzmir’de yaşanan ve yaklaşık 6500 hektar ormanı kül eden yangının hemen ardından ağaçlandırma için kampanyalar başladığını hatırlatan Akkemik, büyük bir hata yapıldığını iddia etti. Toplumsal baskı yüzünden ağaçlandırma kampanyaları için acele edildiğini söyleyen Akkemik şöyle konuştu:

İzmir’deki büyük orman yangınından sonra bölgenin hemen ağaçlandırılmasına karşı çıktık. Son yıllarda ne yazık ki toplumsal bir baskı var. Bu baskından dolayı bir an önce sonuca gidelim diye Tarım ve Orman Bakanı ‘Hemen ağaçlandıracağız’ diyor. Ben bunu doğru bulmuyorum. Burası bir tarım alanı değil, tarlaya buğday ekmiyorsunuz. Burada bir ekosistem vardı. Aynı ekosistemi yeniden yaşatmaya çaba göstermek lazım. Sağdan soldan fidan getirip ekerek bunu sağlayamazsınız Bu çok büyük bir hata olur, o ekosisteme çok büyük bir darbe olur.

İzmir’deki alan kendisini yeniler

Akkemik, yangının ardından yapılması gerekenleri ise İzmir örneği üzerinden anlattı: “İzmir’de yanan alan çok büyük, İstanbul’daki Belgrad ormanından daha büyük. Bir yılda ağaçlandırmak mümkün değil. Burada yapılacak olan en doğru şey, en az bir yıl beklenmesidir. Çünkü yangından sonra doğa kendini hemen yenilemeye başlıyor. Kendiliğinden, ağaçların yayılması beklenmeli, eksik kalan bölgelere takviye yapılmalı. Böyle bir alan 4-5 yılda kendisini yenileyip, 20-30 yılda da eski haline gelebilir.”

Artçı depremler gece de sürdü, İstanbullular sokakta sabahladı

İstanbul’da dün öğle saatlerinde gerçekleşen 5.8 büyüklüğündeki depremin ardından artçı depremler de sürüyor. Saat 23.20’de 4.3 büyüklüğünde bir artçı deprem meydana geldi. İstanbullular ise park ve bahçelerde geceyi geçirdi.

İstanbul’da dün saat 13:59’da yaşanan 5.8 büyüklüğündeki depremin ardından artçılar devam ediyor. Türk Kızılay Genel Başkanı Kerem Kınık ,yaşanan depremi ‘orta büyüklükte’ olarak nitelendirdi ve “Bir iki hafta bu hatta artçılar (4 ve üzeri) sürebilir” dedi. Kandilli Rasathanesi verilerine göre son olarak saat 23.20’de 4.3 büyüklüğünde bir artçı deprem meydana geldi.

Avrupa Sismoloji Merkezi’nin (EMSC) verilerine göre, 5.8 büyüklüğündeki depremin ardından saat 15:26’ya kadar büyüklükleri 2.0 ile 4.2 arasında değişen 20’den fazla artçı sarsıntı daha gerçekleşti. EMSC, 5.8 büyüklüğündeki depremi ‘güçlü’, 4.2 büyüklüğündeki depremi ‘orta boyutta’ olarak nitelendirdi. AFAD verilerine göre son olarak saat 23.20’de 3.9 büyüklüğünde bir artçı deprem meydana geldi. Kandilli Rasathanesi, 23.20’de meydana gelen artçı depremin büyüklüğünü 4.3 olarak açıkladı

Kandilli Rasathanesi: Artçıların sürmesini bekliyoruz

Kandilli Rasathanesi’nin internet sitesinde ise 5.8 büyüklüğündeki depremin ardından cok sayıda artçı deprem yaşandığı rapor edildi. Rasathane, artçıların en büyüğünün 4.4, en küçüğünün 1.6 olduğunu aktardı. Rasathane yetkilileri, düzenledikleri basın toplantısında “24 Eylül 2019’da meydana gelen depremin ardından büyüklüğü 1.5 ile 3.7 arasında değişen yaklaşık 60 adet artçı deprem kaydedilmiştir. Bugünkü depremin ardından da yaklaşık 15 artçı deprem olmuştur ki, en büyüğü 4.4 büyüklüğündedir. Büyüklüğü 4.7 ve 5.7 arasındaki artçılar, klasik ana şok-artçı ilişkisinde değillerdir. Bundan sonra da artçıların sürmesini bekliyoruz” açıklamasında bulundu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise yaptığı bilgilendirme toplantısında 28 tane daha artçı yaşandığını söyledi.

İstanbullu geceyi sokakta geçirdi

Merkez üssü Marmara Denizi Silivri olan 5,8 büyüklüğünde depremin ardından çok sayıda İstanbullu evlerine yakın park ve bahçelerde sabahı bekledi. Silivri, Avcılar, Beylikdüzü, Fatih başta olmak üzere çok sayıda ilçede birçok İstanbullu depremden sonra evlerine tekrar girmedi. Bazı vatandaşların park ve bahçelere çadır kurduğu görülürken, bazılarının serdikleri halı ve kilimlerin üstünde uyudukları görüldü.

 

İTÜ’lü deprem uzmanları: Durum kritik

İstanbul Teknik Üniversitesi’nin jeoloji uzmanlarının yaptığı ortak açıklamada, son iki günde yaşanan depremlerin, büyük deprem beklenen tam kilitli Kumburgaz fay segmentinin uç noktasında olduğunu belirtildi, mevcut sismik hareketin dikkatle takip edilmesi istendi.

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ), en son 1999’da Kuzey Anadolu fay hattında meydana gelen deprem 7.4’lük deprem ile bugün Silivri açıklarında meydana gelen bugünkü 5.8’lik deprem arasındaki ilişkiyi açıklayarak, sismik aktivitenin dikkatle takip edilmesi ve gerekli tedbirlerin alınması gerektiğini kaydetti. İTÜ açıklamasında, son iki gündeki depremlerin, durumun ‘kritik’ olduğunu gösterdiği belirtildi.

İTÜ’de uzun yıllardır uluslararası araştırmalar yürüten Prof. Dr. A.M. Celal Şengör, İTÜ Jeoloji Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ziyadin Çakır, Prof. Dr. M. Sinan Özeren ve Dr. Öğretim Üyesi Gülsen Uçarkuş’un imzasıyla açıklanan değerlendirmeler şöyle:

“Kuzey Anadolu Fayı’nın Marmara Denizi’nin içine giren kısmı (ve buna bağlı ikincil faylara) yer bilimcilerce genel olarak ‘Marmara Fayı’ diye adlandırılmaktadır. Bu fay, davranışı her yerinde aynı olan bir fay değildir. Bazı yerlerinde fay üzerinde İngilizce’de ‘creep’ denen kaymaya benzer bir hareket ve bununla ilişkili küçük depremler olur. Bazı yerlerinde ise deprem neredeyse hiç olmaz.

Marmara Fayı’nda gerçekleşen son büyük deprem 7.4 büyüklüğündeki 1999 İzmit depremidir ve bu depreme neden olan kırık, İzmit Körfezi’nin içine doğru ilerlemiştir. Marmara Fayı üzerinde depremsellik yönünden suskun olan (dolayısıyla kırılması beklenen ve ekteki Marmara denizi fay haritasında sismik boşluk olarak adlandırılan) ise bir ucu Silivri açıklarında ve diğer ucu da Avcılar’ın güneyi olan Kumburgaz fay segmentidir. Deniz tabanında yapılan jeoloji, jeodezi ve sismoloji çalışmaları, Kumburgaz fayının çok uzun bir süredir kırılmadığını, kilitli olduğunu ve Marmara Denizi’nde olması beklenen depremin üzerinde olacağı düşünülen fay segmenti olduğunu göstermektedir.

Son iki günde meydana gelen 4.6 ve 5.7 büyüklüğündeki iki depremin tam kilitli Kumburgaz fay segmentinin uç noktasında olması durumun kritikliğine işaret etmektedir. Sismoloji verilerine dayanarak, söz konusu iki deprem ve bunların arasında gerçekleşen artçıların tamamının, aynı mekanik kırılma süreci kapsamında gerçekleştiği sonucuna varılmıştır. Bilimsel göstergelere dayanarak, mevcut sismik aktivitenin dikkatle takip edilmesi ve gerekli tedbirlerin alınması yönünde hareket edilmelidir.”