Köşe YazılarıManşetTarım-Gıda

Onarıcı Tarım 102

Geçen gün yayınlanan Onarıcı Tarım 101′i takiben, soruları da cevaplandırmaya çalışarak devam edeyim. 13 kişiden gelen 13 soruyu elimden geldiğince sınıflandırarak ve bağlamlarını bozmadan, kapsamlarını yeniden ele alarak cevaplayacağım. Bugün ve yarın.

  1. Çiftçilerin onarıcı tarıma nasıl ikna edilir, nasıl bir geçiş süreci yaşanır?
  2. Onarıcı tarım halk nezdinde, iklimle ilgili söylem “evhamcıların” dışında “kitlelere” de nasıl dert ettirilir?
  3. Tüketici gözüyle dikkat edilmesi, yapılması gerekenler nedir?
  4. Doğrudan ekim, meyve bahçesi, orman işletmesi vd. uygulamaların önemi, toprağa karbon bağlama ve diğer olumlu etkiler konusunda performansı nasıl?
  5. Türkiye’de ve dünyada hükümetler onarıcı tarıma nasıl bakıyor, ne yapıyor? Ne yapabilirler? Diğer kamu kurumları projeler yapamaz mı?
  6. Onarıcı tarımı kimler yapabilir? Nasıl örgütlenmeler gerekir?
  7. Türkiye’de ve dünyada örnekler var mı? Nasıl ulaşabiliriz?
  8. İklim hareketiyle onarıcı tarım hareketinin ilişkileri nasıl?

Çiftçiler onarıcı tarıma nasıl geçer?

Nerede? Hangi çiftçiler?

Ülkeye, bölgeye, çiftçinin üretim ölçeğine ve skalasına bağlı olarak bu sorunun cevabında hatırı sayılır farklılıklar olacaktır. Yine de, bazı ortak süreç, gereklilik ve engellerden bahsetmek mümkün. Türkiye’yi odağa alarak cevaplamaya çalışayım.

Çiftçiler onarıcı tarıma, 1) zorunluluktan veya 2) fırsat gördükleri için geçiyor.

Zorunluluğa en güzel örneklerden biri, iklim değişikliğinin yarattığı aşırı hava olayları. 4-5 sene önceki kavurucu yazın ABD mısır üreticilerine etkisi çok ağır olmuştu. Keza 2018 yazının İskandinavya’da yangınlar çıkaran, ot üretimi dip yaptığı için herkes hayvanlarını satışa çıkarınca mezbahaların üç ay sonrasına sıra verdiği İsveçli üreticiler… Böyle durumlarla karşılaşan çiftçilerin en azından bir kısmı, toprakta su tutamadığının, çıplak toprakta tavan yapan yüzey sıcaklıkların mikroorganizmaların yaşamasını ve çalışmasını engellediğinin, ani yağışların arazilerini mahvettiğinin farkına varıp araştırmaya girişiyor. Benzer şekilde, yüksek girdi maliyetlerinin yanısıra, iklim anomalileri veya hastalık nedeniyle tek-çeşit üretim (monokültür) şekillerinin artan sıklıkla yarattığı büyük iflaslar… Eskiden beri çiftçilik yapanlardan onarıcı tarıma geçenlerin hikayelerinde böyle zorluklar, ekonomik iflaslar, “kaybedecek bir şeyimiz kalmadı” noktaları oldukça fazla.

Fırsat görerek geçenler ise, dünyayı takip eden, araştırmacı, yenilikçi çiftçiler. Genelde yerellerindeki bir lider kişiliğin başlattığı yolu takip ederek, uygulamayı doğrudan gözlemleyerek ve 1-2 sene küçük ölçekte deneyerek başlıyorlar. Sosyal baskı karşısında cesaretli, yörelerinde kolay kolay “dalga geçilemeyecek” ağırlığa sahip kişiler bunlar. Buraya kadar anlatılanın Türkiye’de güzel bir örneği, Sarayönü’nün (Konya) anıza ekim konusunda kısa sürede açık ara Türkiye lideri haline gelmesidir. Dönemin ilçe tarım müdürü Mehmet Karlı’nın önderliğinde gelişen sürecin içinde sanayicilerin nasıl ikna edildiğine kadar bir çok ilginç öğe var. Anıza ekim yapan çiftçilerde bir paradigma değişimi olmasa da, bazı yokedici uygulamalar (örnek: anıza ekim öncesi yeşil “öldüren”/ glifosat, yani Monsanto’nun ünlü “Roundup”u) devam etse de… Nihayetinde, özellikle eski çiftçilerde keskin geçişler algısal, kültürel, sosyal ve “ben bütün hayatımı yanlış uygulamalar üzerine mi inşa ettim?” isyanlarının zorluğu nedeniyle, zor. Bir insanın tuttuğu takımı ya da siyasi görüşünü değiştirmesi ne kadar zorsa, “gelirine doğrudan yansıması” gibi kesin sonuçlar görmeden, babadan kalma mesleğini (tarımı) icra etme şeklini kökten değiştirmesi de o kadar zor.

Türkiye’de arazi yapısının aşırı parçalığı, parsellerin fazla küçük olması ve özellikle doğal mera veya çok-katmanlı savan haline getirilen arazilerin bütünlüğüne diğer çiftçiler tarafından saygı gösterilmemesi de başka bir sorun. Araziye erişim kadar “kontrol” de önemli.

Daha yukarıdan bakarsak, onarıcı tarıma geçişlerin gerçekleşmesi için iki temel etmenin aynı anda ve paralel şekilde vuku bulmasına ihtiyaç var:

1) Katma-değerli pazarlar ve

2) Teknik bilgi/destek ağı

Pazar kısmını çözmenin ayrı ayrı ya da aynı anda (keşke!) gerçekleşebilecek iki temel yolu var.

Birincisi, kamusal kurumlar yoluyla oluşturulacak bütçelerle, toprağına karbon gömen, biyolojik çeşitliliği arttıran ve gösterge olarak belirlenen diğer “ekolojik hizmetleri” iyileştiren çiftçilere, yarattıkları onarım miktarıyla orantılı olarak sübvansiyonlar verilmesi. Bu aslında “sübvansiyon/destek” değil, çiftçinin “ulusal güvenlik konusunda yarattığı katkı”nın karşılığının verilmesi olarak tanımlanmalı. Bu mekanizmalar Avustralya’da toprak organik maddesi (karbon/karbondioksit, yani iklim değişikliği bağlamında) denendi. ABD’de benzer diyaloglar bazı senatörlerin dahiliyetiyle devam ediyor. AB’nin de bu konuda hazırlıklara başladığını takip etme şansı yakaladığım kapalı çember bilim kurullarının oluşturulmasından biliyorum.

İkincisi ise, girişimler, markalar ve gıda girişimleri aracılığıyla, onarıcı tarım yapan çiftçilerin yetiştirdiği özel, besin değeri yüksek ürünlerin, görece daha yüksek fiyatlar ödemeyi göze alan tüketicilere ulaştırılması. Türkiye’de SafiMera örneğinde, hayvancılık yapan üreticilerin hayvan başına %10-20 arası daha yüksek ödeniyor. Bu durum, çiftçinin karının 2-3 katına çıkması anlamına geliyor. Bu girişimlerin ölçeklendirilmesine destek vermek, “kuluçkalar” ve finansman olanakları yaratmak önemli.

Teknik bilgi ve destek ağı konusu ise biraz çetrefilli. Onarıcı tarım uygulamalarının konvansiyonel (organik olsa bile) uygulamalardan temel farkı, “standartlaştırılmış” ürünlerin pek yeri olmaması. Konvansiyonel tarımda, 1 kamyon gübreyi arazinize getirtmeniz bir iki telefon konuşmasına bakıyor. Tüm kredi sistemleri bunun üzerine kurulu, sistem hızlı işliyor. Onarıcı tarımda ise “yüksek kalite mikrobiyal kompost özütü” istediğinizde, bunu kendiniz üretmek ya da (şanslıysanız), bölgenizde bunun üretimini yapan başka bir çiftçi/girişimci bulmanız gerekiyor. Bu tür ürünler, yapısı gereği kitlesel boyutta ölçeklendirilemeyen girdiler.

Bilgi için de aynısı geçerli: Konvansiyonel tarımda yapmanız gereken şey “mısır ekiyorum, hangi gübreyi atayım? Sonra da hangi ilacı (zehiri), hangi dönemde nasıl atayım?” diye sormak sadece. “Herkese ve her koşulda aynı” çözümler üzerine kurulu konvansiyonel tarımın aksine onarıcı tarımda bağlamınıza, şartlarınıza, ulaşmak istediğiniz sonuçlara yönelik, yenilikçi bir bakışla ve merakla, deneyip gözlemleyerek hareket etmeniz gerekiyor. Alet edevatta da sektör son derece konvansiyonel. Traktörün arkasına takılacak aletten peynir yapma tankına kadar her şey konvansiyonel paradigmada üretiliyor. Kuzey Amerika ve Avrupa’da onarıcı tarıma yönelik akıllı alet tasarımları başladı ve yayılıyor, ama Türkiye’de bunlardan eser henüz pek yok.

Bu sebeplerle, onarıcı tarıma eklemlenecek ve onu mümkün kılıp yaygınlaştıracak bilgi ağlarına, çiftlik yönetimi gibi makro konulardan, bahçecilik ve mikrobiyal yüksek kalite kompost üretimi gibi mikro konulara kadar geniş bir yelpazede hizmet veren danışmanlara, uygulayıcılara, yazılımlara ve modellere, çiftçilerin denemelerini gözlemleyip kayıt altına alabildikleri açık kaynak yurttaş bilimi platformlarına ihtiyaç var. Bunları bütüncül bir projeyle hayata geçirip hızlı bir başlangıç yapmak mümkün, ancak bu ulusal çapta bir başlangıç bütçesi istiyor. Hiç bir sonuç üretmeyen projelere harcanan paraların ufacık bir kısmıyla yaratılabilecek çok büyük bir etkiden bahsediyoruz.

Özetlemek ve toparlamak için, “güce ve kaynağa sahip olsan ne yaparsın?” gibi bir soruyla karşılaştığımı varsayarak:

İlk aşamada:

1) Teknik bilgi ve destek ağının oluşmasını sağlayacak hakiki bir proje başlatırım. Bu proje aynı zaman onarıcı tarımda izlenecek göstergeleri de belirler.

2) Aynı anda, onarıcı tarım merkezli çalışacak yeni ve/veya mevcut gıda girişimlerine, sağlam bir bağlam ve yol haritaları sunmaları şartıyla, finansman desteğinde bulunmak için mekanizmalar kurup işletirim.

İkinci aşamada:

1) Kamuda lobi, kampanya ve diğer aktiviteler yoluyla, karbon gömmek başta olmak üzere diğer göstergeler üzerinden çiftçilere ödeme yapılması konusunda talepte bulunurdum. Hatta mevcut “konvansiyonel” desteklerin de belli bir geçiş sürecinin ardından giderek azalıp sadece “onarım yapan” çiftçiye kayacağı bir uzun vadeli sistem belirlerdim. Böylelikle mevcut “destek/sübvansiyon” tuzağından da kurtulurduk ülke olarak.

2) Bu süreç sayesinde, ülkenin Küresel İklim Fonu’ndan yararlanmasını sağlar, bir de üstüne bu modelin dünyaya ihraç edilmesine ön ayak olmuş olurduk.

Onarıcı tarım halk nezdinde karşılık bulan bir söyleme nasıl dönüştürülür?

Bunu “çiftçi/üretici hariç toplum”, yani temelde tüketiciler nezdinde cevaplayayım.

Onarıcı tarıma doğru yöntemlerle verilen destek, kamu kaynaklarının doğru yönetimi ve yönlendirilmesi anlamına geliyor. Türkiye gibi “politik” her konuda son derece kutuplaşmış ve nesnel düşünmeyi (yani, herhangi bir cümleyi öznelerin adı yerine “x” diyerek kurma becerisini kaybetmiş) bir toplumda, üzerine hemfikir olunan tek konunun sağlıklı, temiz ve besleyici gıda olması gibi müthiş bir avantajımız var. Diğer bir deyişle, dünya ortalamalarının çok üstünde bir oranda, “yediğimiz gıda doğru/sağlıklı/iyi değil” diyen bir toplumdan bahsediyoruz. Bunu merkezine kutuplaşılmış konularla karıştırmadan alan bir sivil talebin çok ciddi yol kat etmesi ve karar alıcıları derinden etkilemesi işten bile değil.

Bu süreçte temel söylem şu olmalı: “En kaliteli, besleyici, “çocukluğunuzun” gıdasından bile daha iyi gıdalarla beslenmek istiyorsanız, onarıcı tarıma gelin”. Ekosistem onarımları da ikincil (ve hareketi daha da büyütücü) bir söylem olacaktır, ancak bu gerçekleştikçe, somut örnekler üzerinden gösterilmeli.

Gelir düzeyi görece yüksek kesimlerin de en baştan yoğun bir şekilde sürece dahil edilmesi gerekiyor. Çünkü onarıcı tarım ürünlerinin üretimi, paketlenmesi, lojistiği gibi süreçler oturana kadar görece yüksek seyredecek fiyatlara rağmen alımkar olabilecek kesim, büyük oranda bu kesim olacaktır. Burada da onarıcı tarımın ve bu şekilde üretilen gıdanın, tüm güzel özelliklerinin yanısıra ayrıca “cool” bir algıya oturtulmasına ihtiyaç var – dünyadaki örneklerden de bildiğimiz üzere, son derece kolay bu, çünkü onarıcı tarımın ve yapılış şeklinin kendisi, insanın en kadim beğenileriyle ve dürtüleriyle doğrudan örtüşüyor.

Bir adım ötesine geçip şu iddiada bulunayım: Böylesi bir süreç çok hızlı yürütülebilir ve iklim değişikliği konusunda da son 20 yılda aldığımız “toplumu kazanmak” yolundan fazlasını iki yılda almamızı, dahası “harekete geçirmemizi” sağlar.

Haliyle geçen yazıda “iklimi dert edinenlere” yönelik yaptığım “onarıcı tarımı odağa koyma” davetimi bir kez de bu saikle yapayım.

Sorulara devam, yarın.