Köşe YazılarıManşetTarım-Gıda

Onarıcı Tarım 101

Kendi hafızamla yetinmedim, internet arama motoruna da sordum: “Onarıcı tarım” kavramı, kamusal alanda ilk defa 2015 yılında kullanılmış görünüyor. Heinrich Boell Stiftung Derneği için yazdığım şu yazıda. 4 yaşında diyelim kabaca.

Aradan geçen dört senede, hala büyük kitlelere ulaşmamış olsa da, hızla ivmelenmiş bir kavrayıştan ve kavramdan bahsediyoruz. Türkiye’ye özgü (olmasa da has) şartlar altında yeşermeyi, filiz sürmeyi başarmış bir tohumdan. Hatta arada ortaokul ödevlerine bile girmiş.

Bu yazıyı yazmadan sadece bir akşam önce, son derece mütevazi sosyal medya hesaplarımdan yaptığım “kalabalık-röportaj” teklifime ses verip sorularını yönelten 12 kişinin varlığı da bu kanımı güçlendiriyor. Anadolu Meraları’nı (ortalama ayda bir paylaşımlarımıza rağmen) takip eden insanların sayısı, Anadolu’nun bir köşesinde tanıyıp, yanımıza gelip “beraber çalışalım” diyen bakanlık çalışanları, desteğini esirgemeyen kurum ve bireyler, etrafımızda artan sayıda eğitim, söylem, “hashtag”lar… Dünyanın ve insanlığın tam da en fazla ihtiyaç duyduğu dönemde palazlanan bu küresel hareketin geleceği için küçük ve çok anlamlı göstergeler.

Tabi, bir tohumun filiz vermiş olması, sadece filiz vermiş olduğunu gösterir. Büyüyerek kendisini gerçekleştirmesini sağlayacağınız şartları oluşturmaya devam etmek, Türkiye’de çoğunlukla kaçma eğiliminde olduğumuz bir sorumluluk. Ya da bireysel zayıflıklarımızın yol açtığı saplantılarla giriştiğimiz…

Dün, İklim Grevi’nin de ilk günüydü. Tüm insanlık olarak hem en önemli hem de en acil (ki bu ikisi birden nadiren gerçekleşir) meselemiz olan iklim değişikliği konusunda onarıcı tarım, bunu 2000’li yılları klasik anlamda iklim aktivisti olarak geçirmiş bir birey olarak “içeriden” söylüyorum, hayati öneme sahip. Öyle ki, en az fosil yakıtların toprak altında bırakılması, kullanılmaması kadar önemli. Ayrıca, hareketin sosyo-kültürel olarak pek konuşamadığı kesimlere ulaşması, özellikle kırsaldaki üreticiyi “iklim kahramanı” haline getirerek içermesi, toplumsal kutuplaşmaları kırması için de bu çok önemli. Henüz Türkiye’ye tam gelmemiş olsa da, ABD ve biraz da Avrupa’da galebe çalan “sol-sağ” (daha doğrusu, post-modern – modern) kavgalarının iklime de yansıdığını gördükçe, “durun ey ahali, saçmalamayı bırakın” çağrısını yapma gücüne sahip ender alanlardan biri, onarıcı tarım.

Bu uzunca girişten sonra, girişelim yavaştan.

Onarıcı tarım nedir?

“İnsan tüketimi için en sağlıklı, besleyici ve kaliteli gıdayı üretirken, ekosistemleri (yani doğayı) olabilecekleri en yüksek zenginlik, çeşitlilik ve hayat-doluluk seviyesine çıkarmamızı sağlayan yöntemlere onarıcı tarım diyoruz.

Bunun mümkün olduğunu, “sürdürülebilirlik” çukurunda kalmamızın teknik olarak da algısal olarak da yanlış olduğunu, insan ve insan-dışı-doğa arasındaki ilişkinin “kazan-kazan” olabileceğini idrak etmemizi sağlayan paradigma değişikliğine onarıcı tarım algısıyla ve olgusuyla varıyoruz.

İnsanlığın tarihinden bugüne ekosistemler (doğa) üzerinde en fazla etki yarattığı alan olan tarımı gerçekleştiren çiftçilerin iklimin, biyolojik çeşitliliğin, suyun devamlılığının (bir zamanlar ve kısmen hala, çevreciler tarafından düşünüldüğü gibi) düşmanı değil en güçlü neferi olmasını sağlayan toplumsal harekete onarıcı tarım diyoruz.

Yani, üç farklı boyutta (yöntem, paradigma ve toplumsal hareket) onarıcı tarım yapılabilir. Ancak “yöntemler” kısmı, tüm bu alanın çekirdeği.

Neye onarıcı tarım denir? Sertifikası, denetimi var mı?

Herhangi bir alanda (çiftlik/tarla/mera, vb.) “onarıcı tarım” yapıldığını söyleyebilmek için iki temel şart var:

1) “Tarım” olması gerekiyor – Yani bu araziden belli planlamalar eşliğinde (ormandan rastgele mantar toplamanın aksine) gıda veya yapı malzemesi üretimi yapılıyor olacak.

2) “Onarıcı” olması gerekiyor – Yani bu üretim sırasında, temel biyolojik ve ekolojik göstergelerin iyileşmekte oldukları çeşitli ölçüm yöntemleriyle kanıtlanacak.

“Ölçmek”, “kanıtlamak” gibi kelimeler korkutmamalı. Onarıcı tarım “yurttaş bilimi” denen ve bilim yapma şeklinde önemli kalıpları kıran (kalıp kırmak iyidir) yaklaşımla kol kola ilerler. Yöntemler de, bunların farklı ekolojik şartlarda sonuçları da, olası ekonomik yansımaları da binlerce onarıcı tarımcı/çiftçi tarafından farklı şekillerde ve platformlarda karşılıklı paylaşımla oluşuyor. Bu anlamda, onarıcı tarımı en başından beri “açık kaynak/özgür yazılım” hareketine benzetiyorum şahsen.

Ölçümler içinde de en yaygın olanı, “onarım” süreçlerinin bir nevi lider göstergesi olan toprak organik maddesindeki değişim. Otlak ekosistemlerinde arazinin yıl boyu besleyebildiği hayvanbirim miktarının ölçümünden (ki bunlar hep bütüncül yönetim/bütüncül planlı otlatma sayesinde çiftçi tarafından “gömlek cebindeki kağıt” rahatlığında takip edilebilen unsurlar) de arazideki biyokütle üretiminin artışı, haliyle fotosentez çıkarsaması yapılabilir.

Onarıcı tarımın daha bilimsel yöntemlerle ölçülüp tanımlanmasında yeni inisyatifler de var. Bunlardan biri (ve en olgunu) Savory Enstitüsü’nün başlattığı ve Güney Amerika’da uygulanan GRASS modelinden (ki bunu yaratıp Patagonya firmasıyla yürüten de Savory’nin Arjantin gözesindeki dostlarımız) esinlenen EOV, yani “Ecological Outcome Verification” (Ekolojik Çıktı Doğrulama) modeli. Aynı zamanda FAO’nun uluslararası düzeyde yeni bir model geliştirmeye çalıştığını içeriden bilen birisi olarak söyleyebilirim. Teknolojik yaklaşımlarla, özellikle ileri düzey uydu/uzaktan görüntüleme ve ölçme sistemlerini dahil etmeye çalışan bazı tekno-girişimler de var, ancak henüz başlangıç aşamasındalar.

Uzun lafın kısası, “ben onarıcı tarım yapıyorum” diyen bir üreticiye doğrudan hangi biyolojik/ekolojik göstergeleri ölçtüğünü, hangilerinde nasıl ilerleme kaydettiğini sorun. Verecek cevabı yoksa ya da cevap “atalık tohum kullanıyoruz, gübre atmıyoruz” tadındaysa, onarıcı tarım değildir söz konusu olan.

Geçiş süreçlerinde, herhangi bir göstergenin ölçümü mümkün olmayabilir. O zaman da en azından “şu şu uygulamaları yaparak topraktaki şu şu döngüyü iyileştirmeyi umuyoruz” niyetini koymalı, onarıcı tarım yaptığı iddiasının sahibi.

Anadolu Meraları uygulama arazisini ele alalım: İlk döngüde ciddi bir karbon gömme ölçtük arazide. Bunu, biyokütle üretiminin artışıyla da doğruladık. Son 6 aydır ise, diğer projelerimizin yoğunluğundan istediğimiz uygulamaları istediğimiz ölçüde yapamıyoruz, o yüzden şu anda onarıcı tarım yapıyor olduğumuz iddiamızı bu arazi özelinde devam ettirmiyoruz, altını dolduramayacağımız için. Yerli ırklarla, safimera (sadece otla beslemeli hayvancılık) ise devam. İkisi aynı kapıya çıkmak zorunda değil, yani.

Tohumların meşrebinin, üretimin ölçeği, işletmenin örgütlenme biçimi hiç mi önemli değil?

Var olan önyargıları ve mesnetsiz kalıpları kırmak adına birazcık (fazla değil!) abartarak: “Evet, hiç önemli değil”.

Üretime dahil edilen genetiğin (bitki veya hayvan) nereden gelip nereye gittiği, yerli ırkların/cinslerin kaybolmamasından hastalıklara karşı dirence, mikro-besleyicilik açısından yine onarıcı tarımla üretilmiş (bu önemli!) hibrit tohumlara göre daha yüksek potansiyeli olmasına kadar bir çok avantaj (ve bunlara eşit oranda da dezavantaj) taşır. Üretici, onarıcı tarımın karar alma ve strateji modülü olan “bütüncül yönetim” aracıyla, kendi bağlamına bunların hangisinin uyduğuna karar verir. Kendi adıma, yerel ve/veya çiftçilerin elinde, uzun vadede çiftlik ve bölgede dayanışmayla seçilime uğratılarak, zamanın müthiş eleğinden geçirilerek yön verilmiş ırklara, cinslere hayranlık duyan, bunların çok önemli kaynaklar olduğunu düşünen biriyim.

Ancak yerel ırklarla, gübresiz-zehirsiz, küçük ölçekte bir aile işletmesi olmanız, onarıcı tarım yaptığınız anlamına zinhar gelmez. Hatta gereğinden fazla küçük (mikro) ölçek ve araziye erişim sorunları, konvansiyonel tarım dışında yöntemlere geçmeniz önünde engeldir. Üretim ve dağıtımın her noktasında konvansiyonel döngülere saplanıp kalırsınız. Türkiye’de “küçük ölçek” diye sloganlaştırılan alanların çoğu aslında mikro ölçektir ve hobi olarak salçalık biber yetiştirmek için şahane olsalar da, geçimini (onarıcı) tarımdan sağlamaya imkan vermez. Sömürüye çok açıktır. Bu da başlı başına bir konu, şimdilik geçelim.

Yani, bir uygulamanın onarıcı tarım olması için biyolojik/ekolojik göstergeleri iyileştiriyor, toprağa karbon gömüyor olması lazım. Bunun üstüne adil üretim ve ticareti, birtakım öznel ve hoşumuza gidecek ideolojik düzlemler daha koyuyorsa, ki koymaya uğraşmayanı görmedim daha, ne güzel. Ama somut ekolojik onarım olmadan, onarıcı tarım olmaz. Bu (veya başlangıçta somut çabası) olmadan onarıcı tarım etiketini/söylemini kullanmak, kamuoyunu yanlış bilgilendirme pahasına “iyi” bir pazarlama taktiği olur ancak.

İklim değişikliğiyle ilgisi nedir?

Karasal ekosistemlerde uygulandığında onarıcı tarımın ilk ve temel (diğer onarımları da tetikleyen) etkisi, topraktaki organik maddeyi arttırmak.

Şimdi azıcık matematik.

“Organik madde” (ing: soil organic matter) dediğimiz, tozla toprak arasındaki farkı belirler. Organik maddenin yaklaşık %55’i karbondan oluşur. Karbonun atom ağırlığı 12. Oksijenin ise 16. Haliyle karbondioksit (CO2) molekülünün ağırlığı da 44. Toprakta “oluşturulan” tüm organik maddenin içindeki tüm karbonun sadece ve sadece atmosferden (fotosentez yoluyla) gelebileceğini bildiğimize göre, 1 birim ağırlığında karbon atomu “gömmek” için 3.66 birim ağırlığında karbondioksiti atmosferden çekmemiz gerekiyor (44/12 = 3.66).

Yani, toprakta 1 kg organik madde oluşturmak demek, 550 gram karbon almak demek. Bu da yaklaşık 2 kg karbondioksiti atmosferden çekmiş olmak anlamına geliyor

Toprağın ortalama özgül ağırlığını 1.4 ton/m3 olarak alabiliriz. Arazide, 1 metre derinliğinde organik maddeyi %1 arttırmak (misal, %2’den %3’e çıkarmak) demek, metrekarede 14 kg organik madde oluşturmak demek. Yani, 28 kg karbondioksiti atmosferden azat etmek, toprağın altına gömmek anlamına geliyor.

Şimdi bunu Türkiye’de, sadece resmi olarak mera statüsünde olan alanlarda gerçekleştirdiğimizi hayal edelim. Yani 14.6 milyon hektarda. Yani 146 milyar metrekarede.

146 milyar * 28 kg = 4048 milyon ton. Yuvarlak hesap 4 milyar ton karbondioksit.

Yani 4 Gigaton karbondioksit. Bütün egzozları, termik santralleri, tarımsal üretimi, kömür sobaları…. Hepsiyle, Türkiye’nin 8 yıllık seragazı salımınına eşit.

Aynı hesabı ABD gibi iklim değişikliğinin baş sorumlusu bir ülke için yaptığımızda, sonuç 88 Gigaton karbondioksit yapıyor. Yani ABD’nin 16 yıllık salımı.”

Bu noktada son derece makul soru: %1 arttırmak kaç yılda mümkün?

Her ekosistemde farklı olmakla birlikte, doğru uygulamalarla (ve çok sayıda otçul hayvanı ahırlardan çıkartarak!), ne iyimser ne de kötümser bir tahminle 8-10 yıl diyelim. Bir de üstüne arazi kaynaklı salımın durması (toprakların artık karbon kaybetmemesi) söz konusu olacak. Yani, “yapmaya başladığımız andan itibaren, dünyanın seragazı salımını sıfırlayabiliriz” demek çok da iddialı olmayacaktır.

Organik maddesi %1 artan toprağın, m2’de 50 litre kadar fazladan su tutabildiğine, buna eşlik eden bitki örtüsü oranındaki artışının ağır yağışlarda bile erozyonu engelleyip yağışı toprakta depolama etkisine (yani sellere ve kuraklığa karşı çok güçlü adaptasyon) girmeden bile, ki girmek lazım, onarıcı tarımın iklim için ne kadar devasa bir etkisi olduğunu anlamak mümkün. Onarıcı tarımcıların kendi arasında, yarı-geyik söyledikleri gibi, “izin verin, dünyayı buzul çağına sokalım”.

Sayılar öyle astronomik ki, idrak etmek vakit alıyor. İklim değişikliği camiasının bunu anlaması üç yıl aldı, hala da tam idrak gerçekleşmiş değil.

İklim kriziyle canla başla mücadele eden herkese “onarıcı tarımı odağa koyma” çağrımı bir kez daha yinelemiş de olayım. Sevdiğimden değil, açık ara en mantıklı ve etkili strateji olacağından.

Yarın, gelen sorulara verdiğim cevaplar ve biraz daha fazlasıyla devam edeyim.

Konu hakkında bugüne dek yazdıklarımın bazılarına da aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz.

https://tr.boell.org/tr/2015/06/23/onarici-tarim-toprak-kurtulusumuz-olabilir-mi

http://gidatopluluklari.org/?p=463

http://www.sivilsayfalar.org/2017/03/05/durukan-dudu-hem-doga-hem-de-insan-icin-bir-kazan-kazan-durumu-yaratabiliriz/

(Yeşil Gazete)