Ana Sayfa Blog Sayfa 2307

İnsan Hakları Günü’nde LGBTİ+ çalışanların ahvali: Yoksayma, ayrımcılık, gizlenme

Kaos GL Derneği ve Kadir Has Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Araştırma Merkezi, Türkiye’de kamu ve özel sektörde LGBTİ’lerin durumunu inceledikleri yıllık araştırma sonuçlarını açıkladı.

Raporların tanıtım toplantısı İnsan Hakları Günü (10 Aralık) vesilesiyle bugün Kadir Has Üniversitesi’nde gerçekleşti. Toplantıda, Kadir Has Üniversitesi’nden Mary Lou O’Neil, Kaos GL Derneği’nden Mary Lou O’Neil ve çalışmayı destekleyen Friedrich Naumann Vakfı’ndan Elif Güney açılış konuşması yaptı.

Mary Lou O’Neil.

O’Neil, beş yıldır bu araştırmanın devam ettiğini belirtirken, Akademik ve Kültürel Çalışmalar Program Koordinatörü Demir bu çalışmaların neden ve nasıl başladığını anlattı:

“Bundan seneler önce Ardahan’da bir eğitimde bir katılımcı ‘Ardahan’da eşcinsel yok. Olursa ayrımcılığı konuşuruz’ demişti. Aslında bu araştırma tam da bu tarz bakış açısında müdahale etmek anlamında önemliydi ve önemli. Herkesi natrans ve heteroseksüel varsaymak ve bu varsayımın ve gizlenmeye zorlanmanın kendisi ayrımcılık. Bu araştırma da tam da bu gerçeği ortaya koyuyor. LGBTİ+ çalışanlar gizlenmeye zorlanıyor. Ayrımcılık çok yoğun bir şekilde yaşanıyor.”

Aylime Aslı Demir.

‘Devletin yükümlülükleri var’

Reyda Ergün ise, 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde istihdamda LGBTİ+’lara ayrımcılığı konuşmanın önemine değindi. Çalışma hakkı bağlamında cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ve cinsiyet özelliklerine dayalı ayrımcılığın yasal düzlemde açık bir şekilde yasaklanması gerektiğini vurgulayan Ergün şöyle konuştu:

“Ancak istihdamda ayrımcılığın önlenmesi konusunda yasal düzenlemelerin yeterli olmayacaktır. Bunların yanında toplumsal farkındalığın arttırılması, hesap sorulabilirliğin sağlanması ve ayrımcılığın nedenleri ve etkilerini ortadan kaldıracak önlemler başta olmak üzere etkili bir politika yürütülmesi gerekiyor. Bu çerçevede hem kamuda hem de özel sektördeki ayrımcılığın önlenmesi için devletlerin etkili mekanizmalar oluşturmalar konusunda yükümlülükleri vardır.

İstihdam alanındaki insan hakları mücadelesi elbette bütünlüklü politikalar izlenmesini gerektirir. Bu çerçevede, devlet organları kadar, sivil toplum örgütleri, sendikalar, meslek örgütleri, akademi ve işverenlere de büyük sorumluluk düşmektedir.”

‘Gerçek rakamların çok daha yüksek’

2015 yılındaki ilk araştırmadan beri çalışmada yer alan Melek Göregenli de araştırmanın beş yıllık bulgularını değerlendirdi:

“Katılımcılarımızın büyük bir çoğunluğu 18-35 yaş arası. Pek çok online araştırmada olduğu gibi bu araştırmanın da bu bağlamda bir zaafı var. Ben gerçek rakamların çok çok daha yüksek olduğunu düşünüyorum.

Ayrımcılık algısı ya da nefret söylemi algısı konusunda verilen cevaplara baktığımızda şunu görüyoruz: İnsanların neyi ayrımcılık olarak değerlendirdiği de çok önemli. Daha önce yürüttüğüm şiddete ilişkin bir araştırmada fiziksel şiddet oranları sözel şiddetten daha yüksekti. Bu bana çok ilginç gelmişti. Fiziksel şiddet kullanırken faillerin sessiz olması anlamına geliyordu bu. Bizim toplumumuzda, sistemimizde, normatif ve muhafazakâr yaşam biçimimizde aslında ayrımcılık ya da şiddet olarak değerlendirilebilecek olan davranışların eşiği çok yükseldi. Ayrımcılık olan bir davranışı ayrımcılık olarak görmeme gibi bir durum var. Benzer şekilde kurumsal ve yapısal ayrımcılık konusunda ciddi bir bilgi eksikliği var.

Dışlanan bir kimliğe mensup birisi olarak kamuda işe girmiş olmak bile yeterli görülebiliyor. Raporun en önemli bölümü bu açıdan rakamlardan daha ziyade katılımcıların açık uçlu sorulara verdikleri yanıtlar ve kendi anlatımları.”

Araştırmanın sonuçları

Konuşmaların ardından Selma Değirmenci ve Doğancan Erkengel araştırma sonuçlarını aktardı:

 

* 2019 yılı özel sektör araştırmasına 772 kişi katıldı. Araştırma sonuçlarına göre; işyerinde cinsiyet kimliği, cinsel yönelim ve interseks durumuna ilişkin tamamen açık olabilen kişilerin oranı yüzde 17,36. Katılımcıların yüzde 32,90’ı işyerinde tamamen kapalı olduklarını belirtirken; yüzde 23,32’si ise kısmen açık olduğunu belirtti. İşyerinde kısmen açık olabilenlerin ise büyük çoğunluğu sadece çalışma arkadaşlarına ya da diğer LGBTİ+ çalışanlara açık.

* Özel sektör araştırmasının katılımcıları arasındaki açık olma oranı, işe alım süreçleri açısından daha da düşük.

* LGBTİ+ çalışanlar istihdam edilmeme riskini bertaraf etmek için zorunlu bir kapalılık stratejisi izliyor.

* Ayrımcılığa uğrama riski işe alındıktan sonra da devam ettiğinden, aynı strateji LGBTİ+ çalışanların çalışma hayatlarının tümünü belirliyor. İşyerinde tamamen ve kısmen açık olma oranlarının, işe alım süreçlerindeki ilgili oranlardan görece yüksek olması, tamamen kapalı olma oranının işe alımdan sonra düşmesi, çalışılan işyerindeki koşullar ile üstlerin ve diğer çalışanların tutumlarına bağlı olarak bir güven ortamı oluşması halinde, LGBTİ+ çalışanların kimlikleri konusunda daha açık davranabildiklerini gösteriyor.

* Özel sektörde her iki LGBTİ+ çalışandan biri işe alım süreçlerinde ve çalıştığı işyerinde ya ayrımcılığa maruz kalıyor ya da çevresindeki kişiler tarafından cinsiyet kimliği, cinsel yönelimi veya cinsiyet özelliklerini gizlemesine veya bunların belli olmamasına bağlı biçimde natrans ve heteroseksüel olarak atanıyor.

* 2019 yılı özel sektör araştırması, LGBTİ+ çalışanların uğradıkları ayrımcılık karşısında genelde herhangi bir resmi kanala başvurmadıklarını gösteriyor.

* Çalıştığı işyerinde bizzat kendisine yönelik cinsiyet kimliği, cinsel yönelim veya cinsiyet özelliklerine dayalı ayrımcı tutum ya da uygulamayla karşılaştığını beyan eden 59 katılımcıdan yalnızca 7 kişi kurum yetkililerine resmi yolla bildirimde bulunmuş, 22 kişi bildirimde bulunmamış, kalanların büyük kısmı ilgili kişiye tepki göstermek, kurum yetkililerine durumu sözle bildirmek ve durumu yakınlarıyla paylaşmakla yetindi. Sadece bir kişi Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’na bildirimde bulundu, iki kişi de durumdan bir sivil toplum örgütünü haberdar etti.

* Ayrımcılığa uğrayan katılımcılar içinden bir kişi bile vakayı yargıya taşımadı. Üyesi olduğu sendikaya veya meslek örgütüne bildirimde bulunma yolu da hiçbir katılımcı tarafından tercih edilmedi.

Raporda bu durum şöyle açıklanıyor:

“Katılımcıların paylaşımlarından, LGBTİ+ çalışanların ayrımcılık karşısında resmi kanallar yoluyla bir sonuç alacaklarına dair bir inanç taşımadıkları anlaşılmaktadır.”

Kamuda çalıştığı kurumda cinsiyet kimliği, cinsel yönelim ve cinsiyet özellikleri yönünden tamamen açık olduğunu beyan eden katılımcıların örneklemdeki oranı yüzde 4,4.

Geçen yılki araştırmaların sonuçlarına göre, LGBTİ+ çalışanların işyerinde tamamen açık olma oranı kamuda yüzde 7’ydi. Bu tablo raporda şöyle anlatılıyor:

“Görüldüğü kadarıyla, LGBTİ+’lara yönelik ayrımcılık ve nefret söyleminin yeniden üretilmesine neden olan koşullar kamuda özel sektöre nazaran çok daha vahim bir tablo oluşturmaktadır.”

* Kamuda çalışan katılımcıların sadece yüzde 2,1’i işe alım sürecinde tamamen açık:

“LGBTİ+ çalışanlar istihdam edilmeme riskini bertaraf etmek için zorunlu bir kapalılık stratejisi izlemektedir. Ayrımcılığa uğrama riski işe alındıktan sonra da devam ettiğinden, aynı strateji LGBTİ+ çalışanların çalışma hayatlarının tümünü belirlemektedir. Kapalılık, özel sektöre oranla kamuda çok daha kaçınılmaz hale gelmektedir.”

* Kamudaki ayrımcılığı gösteren bir diğer bulgu ise; işyerinde nefret söylemine ilişkin. Katılımcıların yüzde 67’si çalıştığı kurumda LGBTİ+’lara yönelik ayrımcılık ve nefret söylemine maruz kaldı:

“Katılımcılarımızın % 67’si ise çalıştığı kurumda LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemine maruz kaldığını beyan etmiştir. Görüldüğü kadarıyla, LGBTİ+’lara yönelik ayrımcılık ve nefret söyleminin yeniden üretilmesine neden olan koşullar kamuda özel sektöre nazaran çok daha vahim bir tablo oluşturmaktadır.”

Konuya dair hazırlanan iki raporun ismi, “Türkiye’de Kamu Çalışanı Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İntersekslerin Durumu” ve “Türkiye’de Özel Sektör Çalışanı Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İntersekslerin Durumu.”

Prof. Dr. Melek Göregenli, Prof. Dr. Mary Lou O’Neil, Dr. Reyda Ergün, Dr. Selma Değirmenci ve Doğancan Erkengel‘in hazırladığı raporların editörü ise Kaos GL İnsan Hakları Program Koordinatörü Murat Köylü.

Raporların tamamına ulaşmak için şuraya ve şuraya tıklayabilirsiniz.

AİHM’den ihlal kararı: Kavala derhal serbest bırakılmalı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Gezi Parkı davasının tek tutuklu sanığı olan ve 18 Ekim 2017’de gözaltına alındıktan sonra 1 Kasım 2017’de tutuklanan hak aktivisti ve iş insanı Osman Kavala‘nın başvurusuyla ilgili ‘hak ihlali’ kararı verdi.

Yüksek Mahkeme, makul şüphe olmadan Kavala’nın siyasi sebeplerle tutuklanması ve AYM’nin başvuruyu makul bir sürede incelememesi nedeniyle kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkındaki AİHS madde 5/1, 5/4 ve 18’den ihlal bulup Kavala’nın derhal serbest bırakılmasını istedi.

Mahkeme’den karar hakkında  yapılan açıklama şu şekilde:

“AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) Madde 5.1 (hürriyet ve güvenlik hakkı) ile Madde 5.4’ün (Meşru tutukluluk konusunda hızlı karara ulaşma hakkı) ihlal edildiğine oybirliğiyle karar vermiştir. 6’ya bir oyla da Madde 5.1’le birlikte değerlendirildiğinde Madde 18’in (Hakların kısıtlanması yolunun kısıtlılığı) de ihlal edildiğine ve muhatap devletin başvurucunun tutukluluğunu sona erdirmek için gereken bütün adımları atması, başvurucunun derhal salıverilmesini sağlaması gerektiğine karar vermiştir.

‘Tutukluluğun, makul bir şüpheye dayandığı gösterilemedi’

“Bu davada, insan haklarını öne çıkarak ve savunuculuğunu yapan birçok sivil toplum kuruluşunun (STK) ve sivil hareketin kurulmasında rol oynayan Kavala, gözaltına alınmasının ve tutuklu olmasının adil olmadığını savunmuştur. Mahkeme, Kavala’nın ‘güçlü şüphe’ sebebiyle tutuklu olduğunu not etmiştir. Mevzu bahis suçlamalar hükümeti devirmeye çalışmak ve anayasal düzeni güç ve şiddet yoluyla yıkmaya teşebbüstür. Mahkeme, yetkililerin başvurucunun ilk ve devam eden duruşma öncesi tutukluluğunun makul şüpheye dayanan tarafsız bir değerlendirme sonucunda olduğunu gösteremediğini tespit etmiştir.”

AİHM, kararını altıya bir oyla aldı. Karara, Slovenya’dan hakim Marko Bošnjak mutabık görüşte, Türkiye’den Saadet Yüksel de kısmen mutabık kısmen de karşıt şerh koydu. Yüksel, karara düştüğü şerhte Madde 18’in ihlaline dair çoğunlukla aynı fikirde olmadığını belirterek, bu hükmün ihlal edildiği sonucuna ulaşacak yeterli zemin olduğunu düşünmediğini kaydetti.

Bu, mahkemenin Selahattin Demirtaş‘tan sonra 18. maddeden verdiği ikinci ihlal kararı.

Osman Kavala’nın 8 Haziran 2018’de AİHM’e yaptığı başvurusunda, hakkındaki geçici tutukluluk kararının ve bu kararın uzatılmasının AİHS‘nin emniyet ve güvenlik haklarıyla ilgili 5’inci maddesine aykırı olduğu savunulmuştu. “Çıkarılan zorluklar” nedeniyle hakkındaki geçici tutukluluk ve tutukluluğun devamı kararlarına itiraz edememiş olması ve Anayasa Mahkemesi önündeki sürecin uzunluğunun da AİHS’nin aynı maddesine aykırı olduğu belirtilen başvuruda, ayrıca Kavala hakkındaki tutukluluk kararının siyasi nedenlerden ötürü verildiği bu durumun AİHS’nin 18’inci maddesine aykırı olduğunu ileri sürülmüştü.

Erdoğan, ‘AİHM kararı bizi bağlamaz’ demişti

AİHM, 20 Kasım 2018 tarihinde 4 Kasım 2016 tarihinden bu yana tutuklu olan Selahattin Demirtaş’ın başvurusu hakkında, Demirtaş’ın tutukluluğunun devamı için yeterli hiçbir gerekçe sunulamadığı değerlendirmesini yaparak ihlal kararı vermiş ve Demirtaş’ın derhal serbest bırakılmasını ve tutuksuz yargılanmasını istemişti. AİHM’nin kararı sonrası konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise “AİHM kararı bizi bağlamaz, karşı hamlemizi yapar işi bitiririz” demişti. Bu açıklamadan kısa süre sonra 7 Eylül 2018 tarihinde Demirtaş’ın bir başka dosyadan aldığı 4 yıl 8 aylık hapis kararı onanmıştı. Yüksek yargının cezayı onaması, AİHM kararını baypas etmek olarak değerlendirilmişti.

Anayasa Mahkemesi ise AİHM kararlarının bağlayıcılığına ilişkin “Mahkemenin kesin nitelikteki bütün kararları ilgili olduğu devlet açısından bağlayıcıdır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Mahkeme kararlarının uygulanmasından sorumludur” demişti.

Türkiye, üç sektörde değişimle emisyonları azaltabilir

İklim Eylemi Takipçisi (CAT) tarafından hazırlanan ülke özelinde raporların beşincisi olan “İklim Eylemini Artırmak: Türkiye” başlıklı analiz,  Madrid’de gerçekleştiriken COP25’teki yan etkinlikte tanıtıldı.

Türkiye ekonomisinde en yüksek emisyon oranlarına sahip sektörleri yakından inceleyen rapor, Türkiye’nin iklim eylemini artırma konusunda muazzam bir potansiyele sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Emisyonların yüzde 14’ü azaltılabilir

Rapora göre sadece Türkiye sadece üç ana sektörde eyleme geçerek 2030 yılına kadar emisyonlarını ciddi oranda azaltabilecek. Elektrik, konut ve yolcu taşımacılığı sektörlerinin Paris Anlaşması ile uyumlu bir patikaya oturtulması, emisyonların 2030 yılına kadar 2017 seviyelerine kıyasla yüzde 14 oranında azaltılmasını sağlayarak mevcut yükseliş eğilimini tersine çevirecek.

‘Paris Anlaşması’ndaki hedefler yetersiz’

Paris Anlaşması çerçevesinde zayıf bir hedef belirleyen Türkiye’nin şimdiden bu hedefin ötesine geçmeye başladığını belirten rapor, Türkiye’nin daha iddialı bir taahhütte bulunmak için yeterli potansiyele sahip olduğunu öne sürüyor.

‘Yolcu taşımacılığı karbonsuzlaştırılabilir’

Raporun sonuçlarına göre, elektrik sektörünün karbonsuzlaştırılması gerek karayolu-demiryolu taşımacılığı, gerekse yapı sektörlerinin karbondan arındırılması için kilit önem taşıyor. 2035 yılına kadar elektrikli araç satışlarının %100 oranına ulaşmasını sağlayacak şekilde yolcu taşıtı filosunun elektrifikasyonunun gerçekleştirilmesi, Türkiye’nin yolcu taşımacılığı sektörünün Paris Anlaşması ile uyumlu bir patikaya oturtulması için elzem.

Elektrifikasyon dışındaki diğer seçenekler arasında yakıt verimliliği standartları getirmek ve toplu taşımanın payının artırılmasına yönelmek bulunuyor. İklim Eylemi Takipçisi’nin ortaya koyduğu Paris Anlaşması ile uyumlu senaryolara göre, bu tür eylemler bu sektördeki emisyonları bugünden itibaren 2030 yılına kadar yaklaşık üçte bir oranında azaltabilir, 2050 yılına kadar ise sıfır seviyesine indirebilir.

En büyük otomotiv üretici ve ihracatçılarından birisi olan Türkiye, aynı zamanda yerli elektrikli aracını üretmeyi hedefliyor. Rapor, bu hedefin Türkiye’de böyle bir dönüşümün gerçekleşmesi ve küresel rekabet gücünün artırılması yolunda önemli bir adım olduğunu ortaya koyuyor.

Konut sektöründe değişim

Konut sektörüne ilişkin olarak İklim Eylemi Takipçisi’nin bulgularına göre, 2030 yılına kadar emisyonların %40-50 oranında azaltılması ve yüzyılın ortasına kadar emisyon seviyesinin sıfıra indirilmesi mümkün. Bunun gerçekleşebilmesi için, Türkiye’nin, sıfıra yakın enerji tüketen binalar hedefi doğrultusunda yeni binalara yönelik standartlarını güçlendirmesi, su ve mekân ısıtma uygulamalarının elektrifikasyonunu sağlaması, buna ek olarak pişirme uygulamalarının elektrifikasyonu ile aydınlatma ve diğer cihazların enerji verimliliğinin artırılması da dâhil olmak üzere mevcut binaları köklü bir yenileştirme sürecinden geçirmesi gerekiyor.

‘Yeni işlerin geliştirilmesini sağlayabilir’

İklim Eylemi Takipçisi’ne katkı sağlayan araştırma kuruluşlarından birisi olan Yeni İklim Enstitüsü’nden (NewClimate Institute) Hanna Fekete, konu ile ilgili olarak şunları ifade etti:

“İddialı bir karbonsuzlaştırma süreci izlendiği takdirde bir yandan emisyonlar ciddi oranda azalacak, diğer yandan inşaat ve imalat sektörlerinde yeni işlerin geliştirilmesi, istihdam yaratılması, kirliliğin azaltılması ve modern barınma imkânların teşvik edilmesi gibi ek faydalar sağlanacaktır”

 

Climate Analytics’ten Ursula Fuentes ise yenilenebilir enerji kaynakları için verilen fiyatların düştüğüne dikkat çekerek fosil yakıtlara ağırlık verilmesinin ne kadar mantıklı olduğunu sordu. Fuentes “Elektrik sektörünün Paris Anlaşması ile uyumlu hale getirilmesi durumunda, Türkiye 2030 yılına kadar kömürü devre dışı bırakarak yenilenebilir enerjiye yoğunlaşma ve yüzyıl ortasına kadar elektrik üretimini karbondan tamamen arındırma potansiyeline sahip” değerlendirmesini yaptı.

 

İklim krizi bahsinde Trump bir yanda, ABD diğer yanda

İspanya’nın Madrid kentinde gerçekleştirilen BM İklim Zirvesi‘nde (COP25) ikinci haftanın başlaması ile hem müzakereler yoğunlaştı hem de zirveye katılım gösteren yerel yönetim, özel sektör ve diğer devlet-dışı aktörlerin duyuruları artmaya başladı.

37 trilyon dolar değerinde varlık yöneten 600’ü aşkın yatırımcı dün hükümetleri kömüre dayalı enerji üretimini durdurmaya, karbon fiyatlandırması uygulamaya, fosil yakıt sübvansiyonlarını sonlandırmaya ve ulusal katkı beyanlarını güçlendirmeye çağırdı. Şimdiye kadarki en kalabalık yatırımcı grubu olarak nitelendirilen gruptan gelen bildiri, iş dünyasının da artık krizin farkında olduğu, krizin önemli ekonomik etkilerine karşı harekete geçtiği şeklinde yorumlanıyor.

Investor Agenda’nın yedi kurucu ortağı tarafından hazırlanan Hükümetlere Yönelik İklim Değişikliği Küresel Yatırımcılar Bildirisi’ne bu linkten erişebilirsiniz. Dünyanın en önemli yatırım ve sigorta şirketlerinin bulunduğu listenin tamamını ise bu linkte görebilirsiniz.

ABD’de iklim hareketi büyüyor

Trump’a rağmen ABD iklim hareketi de büyümeye devam ediyor. ABD’liler “Biz hâlâ varız” demeye ve ülkenin 1.5 derece hedefi için atması gereken adımlara öncelik etmeye devam ediyor.

Maryland Üniversitesi ve Rocky Mountain Enstitüsü, America’s Pledge (Amerika’nın Taahhüdü) adlı hareketi inceleyen raporunu dün kamuoyu ile paylaştı.

Rapor, eyalet yönetimleri, şirketler, belediyeler ve daha birçok devlet dışı aktör tarafından verilen taahhütleri inceliyor. Buna göre, Federal yönetim dışındaki tüm bu aktörler bu taahhütler ile ABD’nin Paris Anlaşması kapsamında 2025 yılına kadar gerçekleştirmek üzerine verdiği hedeflerin en az üçte ikisini gerçekleştirme ve ülkenin emisyonlarını 2030 yılına kadar 2005 yılına göre %25 azaltım yapma yolunda ilerliyor.

Hareketin her geçen gün güçlendiği de çalışmada ifade ediliyor. Böyle devam ederse, bu aktörlerin ortaya koyduğu iklim eylemleri ile ABD’nin 2030 yılına kadar yüzde%37 azaltım yapabileceği de ifade ediliyor.

Çalışma son olarak, federal yönetim tekrardan iklim eylemine geçerse, ABD emisyonlarını 2030 yılında yarılayabileceğine yanı, toplamda %49 mutlak azaltım yapabileceğine dikkat çekiyor.

We Are Still In ve US Climate Alliance’ın da aralarında bulunduğu ABD’li devlet dışı aktörler, toplam ekonomik büyüklüğü ile bir numaradaki ABD ekonomisinin ardından ve Çin’den de güçlü bir ekonomiyle sahip. Eğer bu aktörlerin toplam ekonomik faaliyeti bir devlet olsaydı, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olurdu.

 

 

 

Akrabalık: Donna Haraway ile bir söyleşi

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

Ekofeminist akademisyen Donna Haraway entelektüel ‘zeitgeist’ içindeki yeni tartışmalara dalma konusunda şaşırtıcı bir yeteneğe sahip. Bunu yıllardır yapıyor. 1985 yılında çığır açan kitabı “Siborg Manifestosu” bilim ve toplumsal cinsiyet ile ilgili yaygın fikirleri eleştirmek için feminist teoriden yararlandı ve bilim ve teknoloji çalışmaları alanının ortaya çıkmasına katkıda bulundu. 2003 yılında çıkan Yoldaş Türler Manifestosu”nda köpeklere ve diğer insan dışı “mahluk”lara (critters- Haraway’in en sevdiğim ifadesi) yönelik derin bağlılıklarımızı inceledi ve yeni ortaya çıkan hayvan çalışmaları dalında tanınmış biri haline geldi. Hem bilim insanı hem de kültürel akademisyen olarak bilgisiyle nüfuzunu akademinin ötesine taşıyarak teknolojinin sürekli gelişen etkisiyle boğuşan bir kavramsal sanatçılar kuşağına ilham verdi.

Daha yakın zamanda ise Haraway gezegenimizin vahim durumunu açıklamak için “hem çok büyük hem de çok küçük” bir kavram olarak nitelendirdiği Antroposen (İnsan Çağı) etrafındaki hararetli tartışmalara katıldı. Bu tarihi dönemi tanımlamak için bir değil, iki kelime türetti: “Chthulucene” insan ile insan dışı dünyalar arasındaki hiyerarşiyi yıkarken, “Plantationocene” iklim krizini belirli ekonomik ve politik sömürü uygulamalarına bağlamaktaydı.  

Tüm bunlar zor ve zaman zaman anlaşılmaz yazılarıyla ünlü bir kuramcı için büyük bir başarı. Haraway University of Carolina, Santa Cruz’daki iki bölümde – Bilinç Tarihi ve Feminist Çalışmalar – birden elde ettiği mevkiyle, akademisyenler arasında az rastlanan bir şöhret konumuna geldi. Hatta New York’taki ilk gösteriminde kapalı gişe oynayan Donna Haraway: Story Telling for Earthly Survivals adlı 2017 yapımı belgesel filme konu oldu.

Haraway’in yüksek teoriyi şiirsel, neredeyse konunun dışına çıkan bir yazı üslübuyla harmanlaması radyo programım için yapacağım röportajda onun ne kadar anlaşılabilir olacağı konusunda endişelenmeme neden oldu. Boşuna endişelenmişim. Haraway son derece cana yakındı ve iletişim kurmaya hevesliydi. Aynı zamanda genellikle bir büyük fikirden diğerine atlayan uzun cümlelerle hızlı hızlı konuşuyordu. Sözcüklerinin üretken zihnine ayak uyduramadığını hissettim.

Onunla başlangıçtaki kariyer mücadelelerinden tutun tanındığı disiplinlerarası çalışmalara, köpek sevgisinin onu nasıl bir dizi merak uyandıran araştırma sorusuna yönelttiğinden, insan ötesi bir dünyayla “akraba olma”nın neden kaçınılmaz bir etik sorumluluk olduğuna inandığına dair çok çeşitli konularda konuştuk. Sohbetimizi Haraway’in UC Santa Cruz’dan meslektaşı Anna Tsing ile birlikte Plantationocene hakkındaki bir seminerde konuşma yapmak için University of Wisconsin-Madison’a yaptığı ziyaret sırasında gerçekleştirdik.

***

Steve Paulson: Çalışmaları birbirinden çok farklı disiplinleri kapsadığı için bazı akademisyenleri sınıflandırmak oldukça zordur, siz de bu kişilerden birisiniz. Biyoloji alanında doktora yapmanıza rağmen bir düşünür, ekolojik-feminist, çoklu-tür kuramcısı, bilim ve teknoloji akademisyeni olarak adlandırıldığınızı duydum. Kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Donna Haraway: Sanırım benim çalışmalarım hep soru odaklı oldu. Kendimi bir şey bilme ihtiyacını ateşleyen olaylar, fikirler, şeyler, insanlar ve diğer mahlukatlar – bitkiler, hayvanlar ve mikroplar – konjonktüründe bulmam ve bunu teşvik eden kurumsal bir ortamda yer almama dayandı.

Yaptıklarınıza uyan bir disiplin kategorisi var mı?

Tek bir kategori seçmem gerekirse bu; bilim çalışmaları alanlarında, özellikle çevrecilik sorunları, bitki ve hayvan refahı ve çoğu kişinin “doğa” olarak adlandırdığı şeyle farklı insan kültürlerinin etkileşimleri konusunda çalışma eğiliminde olan beşeri bilimler, sosyal bilimler ve doğa bilimlerinde yetenekli bir akademisyen şeklinde olur.

Kendinizi “hikayeci” olarak adlandırdığınızı da duydum. Bunun ne anlama geldiğini tam olarak bilmiyorum ama bu fikre bayıldım.

Feminist bilimkurgunun 70’li yıllardaki parlak döneminden bu yana bilimkurgu okuruyum. Buna Marge Piercy’nin Zamanın Kıyısındaki Kadın, Joanna Russ’ın Dişi Adam, Ursula K. Le Guin’in Karanlığın Sol Eli, Samuel R. Delany’nin Dhalgren adlı kitabı ve Nevèrÿon Masalları hikayeleriyle başladım. Bu tür bilimkurgu okuyarak “SF” harfleriyle başlayan kendime ait küçük bir lif yumağı yaptım: İp oyunları (string figures), bilimkurgu (science fiction), spekülatif hikaye anlatımı (speculative fabulation), bilim olgusu (science fact), spekülatif feminizm (speculative feminism) vb.

Yani aslında kurgu ile kurgudışı arasında net bir ayrım yapmıyorsunuz. Hepsi birbirine mi karışıyor?

Ön plan ve arka plan farklı olduğu için pek o kadar karışmıyor. Olgu muhafazası ve yüklemesinin çok önemli bir meslek becerisi olduğunu düşünüyorum. Olgular insani tarihsel durumlarda yapılır ama kafadan uydurulmaz. Kurgu daha çok fiilden türetilen bir isim, bir yapımdır. Kurgunun imgesel sınırları oldukça farklıdır. Anlatı kuralları, söz gelimi evrim ya da çevre bilimindeki anlatı kurallarından daha farklı yapılandırılır, ama çok sayıda temas bölgesi de vardır. Bu yüzden, bilim olgusu ile spekülatif kurgu arasındaki oyunla, kedi beşiği oyunuyla (parmaklara ip geçirilerek oynanan bir tür oyun-çn.) ilgileniyorum.

Merak duygusuyla harekete geçtiğiniz belli oluyor. Şaşkınlık da sizi harekete geçirir mi?

Şaşkınlığa çok iyi uyum sağlarım. Örneğin, Woods Hole’da biyoloji yüksek lisans öğrencisi olduğum sırada embriyolarla deniz gelişim biyolojisi çalışırken akşam yemeğinden sonra hepimiz kafayı bulur ve Woods Hole’daki fosfor gibi ışıldayan okyanusta çırılçıplak yüzmeye giderdik.

Ne günler ama!

Sonra kafamız hafif iyiyken birkaç saatliğine daha laboratuvara dönerdik, mahluklar tarafından adeta büyülenir ve bir ahtapot yumurtasının ilk hücre bölünmelerini 10 kat büyütme mikroskobuyla izlerdik. O hücrelerin içinde hareket edersiniz. Ahtapot yumurtasıyla bütünleşmezsiniz ama onun ötekiliğiyle karşı karşıya geldiğinizde gerçek kafanıza dank eder: Bu sen değilsin, bu bir hücrenin mucizesi, güzelliği ve teknik virtüözlüğü. Hücrelerin moleküler mekanizmaları açısından bunu nasıl becerdiği hakkında bilgi sahibi olmak beni bu dünyadaki bir kişi olarak son derece tatmin etti.

“Akraba olma” kavramı hakkında yazdınız. Akrabalık sizin için ne anlama geliyor?

Akraba olmak, bizi birbirimizden koparan bir dünyada, oldukça eşitsiz ve haksız acı ve refah dağılımlarına sahip halihazırda yedi buçuk milyardan fazla insanın olduğu bir dünyada, en çok ihtiyaç duyduğumuz şey gibi geliyor bana. Akraba derken kalıcı, karşılıklı, bağlayıcı, isteğe bağlı olmayan, müşkül-hale-geldiğinde-başınızdan-savamadığınız, sonuçları olan devamlı bir ilişkiye sahip olanları kastediyorum. Bir kuzene sahibim, kuzen de bana sahip; bir köpeğe sahibim, bir köpek de bana sahip.

“Akraba” (kin) kelimesini ilk kez üniversitede Shakespeare dersinde kullanmaya başladım, Shakespeare’in “kin” (akraba) ve “kind” (nazik) ile kelime oyunu yaptığını fark etmiştim. Bu iki sözcük etimolojik olarak çok yakından ilişkili. Nazik olmak akraba olmak demek ama akrabalık nazik değil. Akrabalık genellikle nazik olmanın tam tersidir. Bu ille de biyolojik açıdan akraba olmayı gerektirmez ama dolaylı bir açıdan sonuçları olacak şekilde birbirimizle aynı kategoriye ait olmamızı gerektirir. Eğer Monterey Körfezi bölgesinin insan ve insan ötesi varlıklarıyla akrabaysam, başka bir yerde olsam daha farklı olacak sorumluluklara, yükümlülüklere ve zevklere sahibim demektir. Hiç kimse her şeyle akraba olamaz fakat akrabalık ağlarımız bağlılık kümeleriyle dolu olabilir. Kuşaklar boyu ilgi ihtiyacı bana son derece önemli gibi geliyor ve bu yalnızca hümanist bir ilişki olamaz.

Peki bu sizin yaşamınızda ve düşüncelerinizde nasıl tezahür ediyor?

Pek çok şekilde. Bunlardan biri kişisel aile açısından. Benim yumurtalarım artık işlevsiz ve ondan önce de dikkatlice tek kalıtsal halde tutulmuşlardı,  ama genç insanların bakımına katılmakla oldukça ilgileniyorum. Ders vermek elbette bunun bir parçası fakat ben aynı zamanda 20 küsur yıl önce Guatemela’dan bir çocuk evlat edinen son derece yakın bir arkadaşımın geniş ailesinin de bir parçasıyım. Şimdiki kocam ile ilk kocam ve partneri bir aile haline geldi – bir akraba grubu. Ortak akrabalarımız var, hiç biyolojik çocuk sahibi olmadan bir aile kurduk, bu biyolojik çocuklara karşı olduğum anlamına gelmez ama ben yine de başka türlü ev bark ve aile kurma taraftarıyım.

Toplumun her kesiminden LGBTQI kişilerin yanı sıra pek çok yerli halkın ve Afrikan-Amerikan toplulukların tüm zorluklara rağmen gerçekten ilginç akraba ağları kurma ve sürdürme açısından  fazlasıyla yenilikçi olduklarını düşünüyorum. Konut ve finansal sorunlar gibi bir sürü pratik sorun olsa da ben miras meseleleri ve evlat edinme yasasıyla – kişilerin birbirlerinin arkadaşlık ağlarına yükleyebilecekleri mali yükümlülükleri çeşitli yöntemlerle – ilgileniyorum.

Aileyi yeniden tanımlamaktan bahsediyorsunuz.

Bu materyalizmle ilgili bir şey. Ben aileyi yeniden tanımlamaktan bahsediyorum ve kendi ailemin de, biyogenetik açıdan ilişkili olduğum akrabalarım dahil, bir nebze de olsa bunu yaşadığını hissediyorum. Fakat benim ailem asla yalnızca insanlardan ibaret olmadı. Herhangi bir türde hayvan olmak, bir dizi başka bitki, hayvan, mikrop ve canlıyla tek bir organizma ya da birey olarak değil de bir holobiont (içinde veya çevresinde yaşayan birçok canlı türünün bir araya gelmesiyle, ayrı bir ekolojik birim oluşturan küme –çn)  olarak zorunlu karşılıklılık içerisinde olmaktır. Bu, iyi bir bilim. Bunun dışında evcil türden yoldaş hayvanlarla yaşıyorum.

O hayvanlardan biri hakkında yazı da yazmıştınız. Bize köpeğiniz Cayenne’i anlatın.

Ah, Cayenne, canım köpeğim! Aşağı yukarı 17 yaşında öldü. Ben başka bir sporcu köpekle çeviklik sporu yapmak istediğimde hayatıma giren amaç-odaklı Avustralyalı bir çoban köpeğiydi. Cayenne’e layık olabilmek için daha iyi bir sporcuya dönüştüm. Yamaç üzerinde 30 metrelik bir saha düşünün;  onu bayrak direkleriyle, atlamalarla, yapı iskeletleriyle, tahteravallilerle ve tünellerle doldurun ve bunları bir çeviklik uzmanı tarafından tasarlanan şeytani bir yapının içine koyun. Köpeğin daha önce bilmediği bu yoldan geçen insana doğru dört nala, sırayla bu şekillerden geçmesi gerekir. Bu yüzden köpek ile insan arasındaki güven gerçekten güçlü olmalıdır. Binlerce saat antrenman yaparsınız. Arabayla eyalet panayırlarına ve kamp alanlarına gidersiniz, cumartesi ve pazar tüm gün koşarsınız. Çalışan bir akademisyenseniz ve bunu ayda iki hafta sonu yapıyorsanız, bu araştırma projeniz olsa iyi olur.

Bu işi sevdiğiniz belli oluyor, ama bunu yapmak için gereken zamanı nasıl buldunuz?

Aslında bu bir araştırma sorusu olarak ilgimi çekti. Bir ekip olarak ikimizi birden harekete geçiren şeyi anlamaya başlamanın entelektüel açıdan merak uyandırıcı olduğunu fark ettim. Köpeklerin düşünme şekline, dünyayı algılama biçimlerine, birbirinden  epey farklı bu iki sosyal memelinin her şeye rağmen birbiriyle uzun bir evrimsel ve sosyal geçmişe sahip olmaları çok ilgimi çekti. Köpeklerin tarihiyle son derece ilgiliyim. Sokak köpekleri, spor köpekleri, atılan kurtarma köpekleri ve safkan köpeklerle ilgileniyorum. Cayenne ile birlikte çalışırken Cornell Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nde muhteşem bir online köpek genetiği kursu aldım.

Köpeklerin nasıl düşündüğü hakkında neler öğrendiniz?

Bu soruya yanıt vermek çok zor. İnsanlar köpekleri neyin motive ettiğini bildiklerini sanır ama bu tam bir inkar. Kendi kendimize söylediğimiz bir yalan. Köpeklerin kulaklarının aslında ne yaptığı, gözlerinin gerçekte neye dikkat ettiği, gözlerinin hangi renk yelpazesini gördüğü ve koku alma algılarının gerçek aralığıyla ilgilenmeyi yeni yeni öğreniyoruz. Ya da gerçekten küçük işaretlere tepki olarak vücutlarını kullanma biçimleri veya mesajlaşma biçimleriyle. Başka bir türün üyesiyle spor yapmak istiyorsanız, onları gerçekte neyin harekete geçirdiğini öğrenmeniz gerekir. Pek çok insan köpeklerinin aslında nelerden hoşlandığını öğrenmek için yeterince uzun süre hareket etmeden durmayı öğrenmeyerek köpeklerine engel oluyor.

Cayenne ile derin ve yoğun bir ilişkiniz varmış gibi görünüyor.

Oldukça yoğun, hayat değiştiren bir ilişkiydi. Dokunma, koku ve günlük yaşam seviyelerinde derindi. İç içeydik. Cayenne yersiz sevgi gösterilerinden hoşlanmayan bir köpekti. Sokulgan bir köpek değildi. Bu yüzden başka bir insanla yapacağınız gibi onun sınırlarına da saygı duymayı öğrenmem gerekti. Cayenne – American West’ten bir çoban köpeği – beraberinde kendi hikayelerini getirdi. Ben Colorado’luyum, dolayısıyla beyaz bir genç kız olarak Komançi, Arapaho ve diğer Amerikan yerlisi kabilelerinden zorla alınan toprakların yanı sıra kendileri de çeşitli fetih katmanlarına sahip İspanyollardan ele geçirilen topraklardaki istila bölgesinde büyüdüğümün son derece farkındayım.

Cayenne’in, aşık olduğum köpeğin, hüsrana uğrayan madencileri doyurmak için Altına Hücum’dan sonra Avustralya’dan getirtilen koyun sürülerini gütme işinde kullanılan köpeklerden biri olduğunun farkındayım. Daha önce, tıpkı benim gibi, Batı’daki çiftlikte belli bir açıdan beyaz olmayı, onun zenobiyoloji uygulamalarını, manzarada- ve panayır alanlarında- hak iddia etmeyi miras olarak devralan bir köpekle çalışıyordum. Sporumuzu panayır alanlarındaki demir yollarıyla, stok sahalarında, cumartesileri quinceañera (Onbeş yaşına geldiklerinde İspanyol kız çocukları için yapılan bir doğumgünü partisi-çn.) kutlamalarında, NASCAR yarışında ve kim olduğumuza işlenen sosyal tarih içerisinde yapıyorduk. Bu yüzden birine dokunduğunuzda ve biri size dokunduğunda, şu sorunun ortaya çıktığını düşünüyorum: Pekala, biz kimiz? Birbirimizin nesi oluyoruz? Bu da sizi tarihin katmanlarına ve silsilelerine götürmeye başlıyor.

Cayenne ile ilişkiniz sayesinde kendiniz hakkında da birşeyler öğrendiniz mi?

Kendim hakkında oldukça fazla şey öğrendim ve çiftlik ile Rocky Mountain West’in tarihi, spor tarihi ve çoban köpeklerinin diğer köpeklerle ilişkileriyle  daha farklı bir biçimde ilgilenmeye başladım. Cayenne ile olan aşk ilişkim beni Colorado Platosu’na getirdi ve Navajo Nation’ı, The Black Mesa Water Coalition’ı, Just Transition’ı, Black Mesa kömür madenciliğini, Navajo Elektrik Santrali’ni, Navajo Nation’daki koyun ve yün piyasasını ve Massachusetts’teki yün dokumacılarıyla ilişkiyi incelemeye sevk etti. Cayenne’in beni hakkında hiçbir şey bilmediğim dünyalara götürdüğünü ve onunla olan aşk ilişkimin bana nasıl daha fazla aldırış etmem gerektiğini öğrettiğini söylemeye çalışıyorum. İnsanlar bazen sizi küçülttüğü için bir köpeği sevmenin gereksiz ve önemsiz olduğunu söyler. Oysa benim herhangi bir şeyi – özellikle de bir köpeği – sevmek konusundaki tecrübeme dayanarak söyleyebilirim ki bu sevgi sizi daha büyük ve daha dünyevi kılar, çünkü birdenbire daha önce merak etmediğiniz konuların izinden gidersiniz.

Yine de bazı hayvan savunucuları evcil hayvanlarımızın bile olmaması gerektiğini söylüyor.

Bu görüşe az da olsa saygı duyuyorum. Bu bir denklik ilişkisi değil. Kontrole dayalı bir ilişki, mecburen öyle. Diğer türlü, birlikte yaşamak için gereken şeye dayanmayan bir özgürlük fantezisiyle köpeğinizi öldürürsünüz. Öte yandan, başka herhangi bir organizmayı insanlarla zorunlu takas ilişkilerine sokmaya gerçekten karşıysanız, bitkileri de evcilleştiremezsiniz. Aslında ben evcil hayvanları bir tür çeki hayvanı sayıyorum. Bence şefkat meşakkatli bir iş ve evcil hayvanlar çok çalışıyor. Bunlar karmaşık emek ve oyun, sevgi ve şiddet ilişkileri ve bunları yüceltmek yersiz. Fakat aynı zamanda canlı olmanın, birlikte yaşamanın ve ölmenin sevgi ve şiddet biçimlerinden sorumlu olmak anlamına geldiğini düşünüyorum. Bir evcil hayvanla olan ilişki onur vericidir, ama basit değildir.

Cayenne’in düşündüklerini – onun öznel deneyimini – gerçekten anladığınızı hiç hissettiniz mi?

Hayır, her ne kadar eskisine göre daha fazla şey bilsem de gerçekten derin bir anlayışa ulaştığımı hiç sanmıyorum. Bunun bir kısmı araştırmaya dayalı, bir kısmı da etkileşime ve oyuna dayalı. Ama bu soru hiç uykumu kaçırmadı. Sonuçta birlikte yaşadığınız ve önemsediğiniz biri. Bu, karşılıklı hissedilen ve yaşanan bir ilişki ve tümden bihaber olduğumuzda dahi biz buna sahiptik.

Bu bana Jane Goodall ile yaptığımız bir sohbeti anımsattı, birkaç dakikalığına bir şempanzenin zihnine girebilmek için neler vermezdim demişti.

Ama hiç kimsenin zihnine giremeyiz. Asla başka bir insanın zihninin içinde olamayız. Kendi zihnimizin içinde bile değiliz. Keşke kim olduğumu gerçekten bilmek için bir dakikalığına kendi benliğimi kaçırabilseydim düşüncesi – bu tam bilgi fantezisi, şiddet eğilimli bir fantezidir.

Neden şiddet eğilimli?

Bence bu bir kaçırma fantezisi. Benliğe ve ötekine sahip olma. Bunun bir birlik (oneness) arzusu olduğunu düşünüyorum. Jane Goodall’un görüşünü anlıyorum ve buna saygı duyuyorum. Elbette, bir dakikalığına da olsa sevdiğimiz kişiyi gerçekten harekete geçiren şeyi bilmek isteriz. Fakat bu, özellikle benim geldiğim kültürlerde, çabucak bir kusursuz iletişim fantezisine dönüşüyor. Bana göre bu bizi cinayete ve savaşa götüren şiddet eğilimli bir fantezi. Öteki, öteki kalmayı sürdürdüğü için bu bizi ötekine şiddet uygulamaya yönlendirir.

Peki, bilinmezliği kabul etmenin bir etiği var mı?

Ve ötekiliği. Birini ciddiye aldığınızda, öğrendiğiniz şeylerden biri bilmemektir. Cayenne’den ve diğer köpeklerimden bunu öğrendim. Bilmemek yarı Budist bir değer. Bilmemenin ve kendi haline bırakmanın kadirşinaslığı ciddi bir ilişkide öğrendiğiniz bir şey. Bir çeşit oluruna bırakma. Bilmemek ve bilmeden birlikte olmak.

Bu çok zor!

Çok zor. Ama bu türden bir ilişki aynı zamanda çok da keyifli. Fazlasıyla soğukkanlılık ve birbirimizi bağışlamamızı gerektiriyor. Kendini ötekine dayattığın için, bilmediğin halde bildiğini zannettiğin için, yapabilecekken yeterince dikkat kesilmediğin için kendini affetmeni gerektiriyor.

Hayvan-insan ilişkisinden gezegenle olan daha geniş çaplı ilişkimize geçmek istiyorum. İklim kriziyle birlikte, felaket potansiyeli barındıran tarihi bir anın zirvesindeyiz. Tarihteki bu dönemi tanımlamak için “Antroposen” ifadesi kullanılıyor ama siz bu sözcüğü sevmiyorsunuz, değil mi?

Antroposen ifadesine sanki Antroposen ifadesini hak eden çok yönlü krizler ve yıkımlar bir tür edimiymiş, sanki bunu köleliğe dayanan plantasyonun icadı ve kapitalizmin ortaya çıkmasıyla birlikte dört ya da beş yüz yıl önce dünyayı değiştiren işleyiş sistemlerinden kaynaklanan konumlu tarihsel süreçler içerisinde olmaktan ziyade insan olma erdemiyle yapmışız gibi, Antroposon’u – Erkek – merkeze aldığı için karşı çıktım. Bu sistemler aracılığıyla servet yaratılması bizi şu anda içinde bulunduğumuz duruma getirdi. Bunun bir tür edimi olduğunu düşünmüyorum.

Bu yüzden yeni bir sözcük türettiniz, “Plantationocene.”

Bu sözcüğü Danimarka’da Anna Tsing ve başkalarıyla yaptığım bir sohbette tam da bitkilerle ilişkimizin dünyayı değiştiren önemini ön plana çıkarmak istediğim için ortaya attım. Plantationocene’i açıklarken ağırlıklı olarak Katherine McKittrick, Sylvia Wynter ve Dianne Glave gibi siyah akademisyenlerin plantasyon köleliği ve bunun süregelen sonuçları hakkındaki eserlerini daha fazla dikkate almam gerekti. Antroposen oldukça yıkıcı olan uygulamaları harekete geçiren politik ve ekonomik aygıtı adlandırmayı reddeder ve yaşadığımız ikileme kendi doğal evrimsel gidişatımız muamelesi yapar. Bu hiç doğru değil. Değiştirilebilir olan tarihsel konjonktür ve sistemler içinde bu şekilde davranıyoruz. Buradaki asıl sorun insan doğası değil, kökeni ve imhayı besleyen koşullarda gezegenle yerleşik bir tarihsel metabolizma. Yeryüzündeki insanların tümü bu şekilde yaşamadı ve bu şekilde olmak zorunda değil. Bu hala değişebilir.

Birçok kişi plantasyonun bir asır önce kölelikle birlikte kaldırıldığını söylüyor. O halde bu alternatif Plantationocene kavramını neden kullanıyorsunuz?

Bu doğru değil. Plantationocene, bilakis daha fazla yayıldı. Buna muhtemelen en iyi modern örnek dünyanın dört bir yanındaki mangrov ormanlarını ve geniş toprak alanlarını ele geçiren palmiye yağı plantasyonları olacaktır. Çok türlü ormanların ve bu ormanlar içerisinde insanlar dahil herkesin imha edilmesiyle, arazi boşaltmayla, yerinden etme, boşa çıkarılan emek ve tek bir sınai fabrika mahsulü ekmesiyle Güneydoğu Asya bunu düşünmek için uygun bir yer.

Hala plantasyon ekonomisinde mi yaşıyoruz?

Zorunlu bir tek ürün tarımı sisteminde yaşıyoruz. Zorunlu tek ürün tarımıyla dünyanın karmaşık bir alanını alırsınız ve onun ekolojisini yalnızca köklü biçimde basitleştirmekle kalmaz, orada yaşayan organizma türlerini de büyük ölçüde azaltırsınız. Sonra oradaki mevcut işgücünü yerinden eder ve çeşitli baskı, sözleşme ve ödünç işçilik biçimleri kullanarak başka bir iş gücü getirirsiniz. Tercihen küresel piyasalar için yüksek oranlarda ürün verecek yeni mahsuller ve kelimenin tam anlamıyla kaçıp gidemeyecek bir işgücü getirirsiniz. Buna da “tarım” dersiniz.

Dört ya da beş yüz yıllık olan bu sistem yerleşme eşitliğini bozuyor. Yine de insanlar hala çiftliklere, ineklerine ve ağaçlarına bakmayı başarıyor. İnsanlar şaşırtıcı ölçüde ilgi yetisine sahiptir, öyle ki en kötü şartlarda bile sevme yetileri hala oradadır. Ama yerleşmek için bu bağları koparmak ve – en önemlisi de bu – bitkiler, mikroplar, hayvanlar ve insanlar servet yaratımı ve değer çıkarımı için düzensiz üreme karışıklığına girsinler diye kuşaktan kuşağa ilgi yetisini kırmak gerekiyor. Ben buna Plantationocene diyorum. Antroposen’i rafa kaldırmak istemiyorum ama bence tek bir kelimeden fazlasına ihtiyacımız var.

Bilhassa bu iklim değişikliği döneminde tüm bu eğilimlere bakarken umutsuzluğa kapılıyor musunuz?

Hayır! Bir kere, bence bu işin kolayına kaçmak. Bu şekilde keyfinize bakabilir ve umutsuzluk içinde ısdırap çekebilirsiniz. Tembellik. Ben ne iyimserim ne de kötümser. Yazdığım kitaba bilerek Belayla Kalmak (Staying with the Trouble) adını verdim ve tekno-optimizme karşıyım.

Tekno-optimizm derken jeomühendisliği mi kastediyorsunuz?

Bilirsiniz, “Onlar halleder.” Gelecekte bir tekno ayarı olacak. Teknoloji bazı sorunları çözebilir ama bazılarını çözemez. Ama yapmak üzere olduğumuz şeyleri yeniden düşünmemiz gerek. Anna Tsing’in de ifade ettiği gibi, hasarlı toprak üzerinde nasıl refah içinde yaşayacağımızı çözmeliyiz. Kim olduğumuzu tekrar tekrar bulmamız da gerekiyor. Statükoya geri dönmeyeceğiz. Ama bu bazı şeyleri düzeltemeyeceğimiz anlamına gelmez. Curcunalı bir şimdiki zamanda birbirimizle iyi bir yaşam sürmek çevresel, çok-türlü, çok ırklı, çok çeşitli üreme ve çevresel adalet anlamına geliyor. Bütün bunların sonunda işe yarayıp yaramayacağını kontrol edemeyiz. Sanırım fütürizme yenik düşüyoruz. Bizim görevimiz, bu heyecan verici çağda yaşayarak birbirimize ilgi ve alaka göstermek. Bu ne iyimserlik ne de kötümserlik, yalnızca birbirimize bir tür sevgi ve şefkat besleme yetimizi geliştirmeyi gerektiriyor. Kötümserlik ise buna engel olur.

Söyleşinin orijinali için tıklayın

 

 

 

 

 

 

 

 

Haklarımız var (mı)?- Ayça Söylemez

Yaşam hakkı ve insanca yaşama hakkı, işkence yasağı, ifade özgürlüğü… Türkiye’de son bir yılda neredeyse tüm ulusal ve uluslararası mevzuatta yer alan haklar ihlal edildi.

Türkiye OHAL sonrası döneminin üçüncü yılını geride bırakırken, OHAL önlemleri yasalaştı, istisna kural oldu. Her dönem mevcut olan cezasızlık da bu mevzuat değişiklikleriyle günlük hayatın parçası haline geldi. 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde, 2019 yılında en çok ihlal edilen 10 temel insan hakkının nasıl ihlal edildiğini derledik.

Yaşam hakkı

Bu yıl kadınların, işçilerin, hapishanedeki mahpusların ve hatta sokakta oynayan çocukların yaşam hakkı ihlal edildi. Farklı cinayetlerin ortak sonucu ise cezasızlık oldu.

5 yaşındaki Efe Tektekin, 11 Eylül’de Diyarbakır, Bağlar’da Emek Caddesinde seyreden zırhlı aracın çarpması sonucu hayatını kaybetti. Aracı kullanan polis hakkında hazırlanan iddianamedeki bilirkişi raporuna göre, “asli kusur, Efe’deydi”. Hatta sanık polis, “Çocuk bana çarptı” dedi.

Efe’nin 85 yaşındaki dedesi Mehmet Tektekin de 6 Haziran 2018’de TOMA’nın çarpması sonucu yaşamını yitirmişti.

79 yaşındaki Mehmet Selim Buğrahan da 45 gün önce tutuklanmıştı, 9 Eylül’de kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. İHD’nin raporuna göre, son 2,5 yılda 39’u hasta tutuklu, 73 kişi hapishanelerde öldü.

Ölenlerden biri de Urfa Cezaevi’nde tutuklu bulunan 65 yaşındaki Emine Aslan Aydoğan’dı. 10 günde dört ameliyat geçirmiş olan ve yoğun bakımda tutulan Aydoğan, sağlık sorunları nedeniyle tahliye başvurusu yapmıştı.

2019’da kadın cinayetleri de sık sık manşetlerde yer aldı. Hatta Şule Çet davasının karar gününde, başka bir kadının, Ceren Özdemir’in evinin önünde öldürüldüğü haberini aldık.

bianet’in Erkek Şiddeti Çetelesine göre, erkekler sadece Kasım ayında en az 21 kadını öldürdü. Faillerin yüzde 85’i kocaları, eski kocaları ya da sevgilileriydi. Cinayetlerin yüzde 45’i ev içinde işlendi.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) Kasım ayı iş cinayeti raporuna göre de geçen ay üçü çocuk olmak üzere en az 126 işçi hayatını kaybetti. 2019 yılının ilk 11 ayında iş cinayetlerinde hayatını kaybeden işçi sayısı ise 1606.

Yaşam hakkı ihlallerinin, az da olsa mahkemelerce kabul edildiği de oldu. Örneğin, Hayata Dönüş Operasyonunda atılan el bombasıyla gözünü kaybeden T.Y.’nin ailesinin başvurusunu sonuçlandıran Anayasa Mahkemesi, yaşam hakkının ihlal edildiğine ve yeniden yargılama yapılmasına karar verdi.

İşkence yasağı

Memleketin dört bir yanından, her yaştan, farklı siyasetlerden ve hatta herhangi bir siyasete yakın olmayanlardan, her meslekten insanın hapishanede veya sokakta işkenceye maruz kaldığına dair haberler yazdık.

Akıllara kazınan bu fotoğraf, Urfa, Halfeti’den. Antep Barosu’nun açıklamasına göre, fotoğrafı polis olduğunu söyleyen birileri sosyal medyadan paylaşmıştı.

Urfa, Halfeti’de gözaltına alınan 20 kişinin işkenceye maruz kalmasıyla ilgili bianet’e bilgi veren avukat Ergin Sözen, “İşkence o kadar bariz ki hakim bile şikayeti zapta geçirmek zorunda kaldı” demişti. İşkence göre kadınlar yaşadıklarını sadece kadın avukatlara anlatabildi.

İşkence görenlerin hakkını korumaya çalışan avukatların kendisi de işkence gördü. Tutuklu avukat Engin Gökoğlu’nun Tekirdağ 2 Nolu T Tipi Hapishanesinde gördüğü işkence sonucu kolu kırıldı ve kırık düzgün şekilde tedavi edilmedi.

Antalya’da hem sokakta hem götürüldüğü karakolda polis şiddetine maruz kalan avukat Ahmed Buğra Çelik’in “suçu” ise evinin önüne park ettiği aracının içinde telefonla konuşmaktı. Çelik, “Bu kin nefret öfkeyi anlamlandıramıyorum. Bu yetkiyi nereden buluyorlar onu da anlamıyorum” dedi.

Ankara, Güvenpark’ta Zeynal Danacı’nın kolunu kıran polise, iki yıl sonra dava açıldı; polis kendini “Yasal sınırlar içinde oldu” diye savundu.

Başka bir polis de, Yüksel Caddesinde “İşimi istiyorum” eylemi yapanlardan Nazan Bozkurt’un bacağını ısırdı. Bozkurt, 8 Haziran 2018’deki gösteride de gözaltına alınmış bu sırada darp edilen ve yumruklanan Bozkurt’un elmacık kemiği kırılmış, polisler hakkında ise takipsizlik kararı verilmişti.

14 yıl önce askeri cezaevinde tutukluyken işkenceyle öldürülen ve hakkında “kaos ortamı yaratmaya çalışmıştı” diye tutanak tutulan zorunlu erle ilgili dosyada kararını açıklayan AYM ise yaşam hakkının ve işkence yasağının ihlal edildiğine hükmetti. Ailesine 50 bin lira tazminat ödenmesine karar verdi.

İnsanca yaşam, emek hakkı

İşçi haklarının hem yasalarca hem de fiilen ihlal edilmesiyle, işçi direnişleri de arttı. Cargill’de çalışırken Tekgıda-İş sendikasına üye olmalarının ardından işten atılan ve fabrika önünde eyleme geçen işçiler, direniş çadırlarında 600 günü geride bıraktı. Şirketin genel merkez binasında çalışanlar da yönetime hitaben yazdıkları “Sendika hakkını gasp etmeye kalkıp işten attığınız emekçilerin işlerini geri verin” notuyla direnen işçilere destek verdi.

Hiç sendikalı olamamış, yedi yıldır ev işçiliği yapan G.A.’nın anlattıklarından: “Evlerine gittiğimiz bazı insanlar çok merhametsizlerdi. Bazen yemek verilmiyordu bazen de hasta olmama aldırış etmeden tüm işleri yaptırıp öyle bırakıyorlardı. İşverenler karşılarındakinin bir insan olduğunu unutuyorlar ve bize sadece iş odaklı bakıyorlardı. Evin temizliğinden tutun da çocukların beslenmesine kadar her şey ile ilgileniyordum. İşverende mantık şu; sanki seni o gün satın almışlar ve yapmanı istedikleri tüm işleri saatin doluncaya kadar bitirmek zorundasın.”

Demirören Holding’den 25 Ekim’de Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) üyesi oldukları gerekçesiyle işten çıkarılan 45 gazeteci de sosyal medyada ve sokakta eylemde.

PTT’nin İstanbul Acıbadem’de bulunan Kadıköy ve Üsküdar dağıtım merkezinde taşeron olarak çalışan işçiler ağır çalışma koşullarına karşı eylem başlattı. Adem Çelik Şirketler Grubu’na ait Avalon şantiyesinde çalışan işçiler de 11 Kasım’dan bu yana eylemde.

CHP İl Başkanlığı önünde “İşimi istiyorum” eylemi yapan Mahir Kılıç ise açlık grevinde.

Not: Bertelsmann Vakfı’nın AB ve OECD ülkeleri arasında hazırladığı Sosyal Adalet Endeksi’nde Türkiye, 41 ülke arasında 40’ıncı oldu.

Kölelik yasağı

“Hepsi köle gibi çalıştırılıyor.” Bu sözler, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya ait, mültecilerden bahsediyor.

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de mülteciler, kölelik koşullarında çalıştırılıyor ve bir de üzerine ekonominin gidişatının sorumlusu olarak gösterilip ayrımcılığa maruz kalıyor.

İnsan Hakları Derneği’nin açıklamasında da mültecilerle ilgili şu tespitler yer alıyordu: “Yoğun şekilde emek sömürüsüne maruz kalıyorlar. Tarım, inşaat ve küçük sanayi alanında kayıtsız ve köle mantığı ile gün doğumundan gün batımına kadar neredeyse yok denecek kadar bir ücrete ya da barınma ve yemek karşılığında çalıştırılıyorlar bu emek sömürüsü karşısında savunmasız durumdalar.”

Mültecilerin kadın ve çocuk olanları bu sömürüye daha çok maruz kalıyor.

Beril Eski ve Emel Coşkun “Erkek Şiddetinden Kaçarken…” kitabında, bir sosyal çalışmacı, Sahra-altından gelen Afrikalı mülteci kadınların yaşadıklarını şöyle aktarıyor: “Bir gün bir Afrikalı kadın sığınmacıya nasıl iş buluyorsunuz, gibi sorular soruyordum. Kadın örneğin, Aksaray’daki dükkânlara gidip iş olup olmadığını soruyor. ‘İnan bana on dükkândan sekizi cinsel ilişki istedi’ diye anlattı. Bu seni savunmasız yapıyor, ‘Başında hiçbir erkek yok’, yabancısın ve muhtaçsın…”

İSİG rakamlarına göre, önceki yıl 108 mülteci iş cinayetinde öldü.

Doğuş Şimşek’in Kimin İçin Entegrasyon başlıklı makalesine göre de “Suriyelilerin büyük kısmı kayıt dışı ekonomide sosyal güvenlikten yoksun bir durumda; fazla çalıştırılıyor, düşük ücret alıyor ve güvenli çalışma koşullarının sağlanmamasından dolayı sömürüye maruz kalıyorlar.”

Özgürlük ve güvenlik hakkı

Türkiye’de hak ihlali denince ilk akla gelenlerden haksız tutukluluk, keyfi gözaltı ve son dönemde bunlara eklenen adli kontrol tedbirleri, 2019’da da popülaritesinden bir şey kaybetmedi.

TÜİK’in açıkladığı Ceza İnfaz Kurumu İstatistiklerine göre 2018’de cezaevlerinde bulunanların sayısı bir önceki yıla oranla yüzde 14 arttı.

5 Aralık’ta açıklanan Ceza İnfaz Kurumu İstatistikleri’nde suçlara göre dağılım var ancak sadece adli suçlar sıralanmıştı. “Düşünce suçlularının” ya da toplantı ve gösteri ya da örgütlenme özgürlüğü hakkını kullanırken hapsedilenlerin sayısı ise ayrı bir kategoride belirtilmedi. “Terör suçları” başlığı altında toplanan bu suçlara dair bir istatistik ya tutulmadı (ki bu pek mümkün değil) ya da kamuoyuna açıklanmadı.

Keyfi gözaltıya maruz kalma yaşı 15’e düştü; Urfa’da ailesiyle birlikte gözaltında tutulan 15 yaşındaki kız çocuğu, 12 gün sonra yurtdışına çıkış yasağıyla serbest bırakıldı.

Adli kontrolün kendisi de bir çeşit hapsetme pratiğine dönüştü. TİHV Başkanı, Prof Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın da dediği gibi, “Adli kontrolün işkenceye dönüşümüyle ilgili önlem alınması gerekiyor. Adli kontrolle karakoldaki travma tekrar yaşatılıyor.”

Beyoğlu polis karakolunda iki gün tutulan ve annesinin masada uyurken bulduğu 8 yaşındaki çocuğun AİHM başvurusu ise hak ihlali kararıyla sonuçlandı. Türkiye’nin çocuğa, 7 bin 800 Euro tazminat ödemesine hükmedildi.

Mardin, Kuruköy’de 2 yıl önceki sokağa çıkma yasakları sırasında darp edilip tutuklanan yedi köylünün “haksız tutuklu kaldığına” karar veren mahkeme de tazminat ödenmesine karar verdi.

Bir ila üç yıl tutuklu kalan dört kişinin bireysel başvurusunu sonuçlandıran Anayasa Mahkemesi, 11 Eylül’de açıklanan gerekçeli kararıyla, “tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle” toplam 100 bin liralık manevi tazminata hükmetti.

Etkili başvuru/adalete erişim hakkı

Hakkaniyetli olmayan kararlara itiraz yolları mevzuata göre açık, fiilen kapalı. 90’lı yıllarda işlenen suçların da daha dün işlenenlerin de mağdurların mahkeme önündeki adalet çağrılarına kulak verilmeksizin akıbeti cezasızlık oluyor.

Örneğin Kızıltepe JİTEM davasında karar açıklandı: Davanın gözaltında kaybetme ve yargısız infaz suçları yönünden zamanaşımından düşmesine, örgüt yöneticiliği ve üyeliğiyle suçlanan sanıkların da beraatına karar verildi. Mardin’in Kızıltepe ilçesinde 1992-1996 yılları arasında 22 kişinin öldürülmüş veya zorla kaybedilmişti.

Gözaltında kayıplarla ilgili soruşturmalar ya tozlu raflarda bekliyor ya zamanaşımı bahanesiyle düşüyor. Açılan çok az dava da yine “zamanaşımına uğradı” denilerek beraatla bitiyor.

Anayasa Mahkemesi de Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in ailesinin etkin soruşturma başvurusunu, başvuru yolları tükenmediği gerekçesiyle reddetti.

AYM, Berkin Elvan’ın ölümüne dair kamu görevlilerine soruşturma izni verilmemesiyle ilgili başvuruyu da “dayanaktan yoksun” bularak reddetti. Başkanvekili Engin Yıldırım karşıoy yazdı: “Aile çocuklarının ölümüne çaresizlik içinde tanık oldu.”

Şaşırtıcı karar ise Bakırköy 19. Asliye Ceza Mahkemesinden geldi: Bakırköy meydanında “İşimizi istiyoruz” eylemi yapan öğretmenler Nursel Tanrıverdi ile Selvi Polat’a açılan davada mahkeme, “yargılamanın sağlığı ve taraflardaki adalet duygusunun incinmemesi gerektiği gözetilerek” davadan çekilmeye karar verdiğini açıkladı.

Adil yargılanma hakkı

Selahattin Demirtaş’ın yargıyla imtihanı, sadece tek başına memleketteki adil yargılanmanın durumunu anlatacak bir örnek.

En az üç kez tahliye edilmesine rağmen, bu tahliye kararlarının hemen öncesinde ya hükümlü olan ya başka dosyadan tutuklanan Demirtaş, 4 Kasım 2019’dan beri Edirne F Tipi Cezaevinde. Avukatlarından Neşet Girasun bu sürece şöyle tepki göstermişti: “Selahattin Demirtaş hakkında, tutuklu olduğu dosyadan tahliye kararı çıkınca hükümlü olduğu için tahliye olamıyor; hükümlü olduğu dosyadan tahliye kararı çıkınca tutuklu olduğu için tahliye olamıyor.”

* Çizim: Murat Başol

Başka bir davada da deliller dosyaya getirilmedi, gizli tanıklar usulüne göre sorgulanmadı, açık tanıkların kimliği gizlendi, avukatların itirazları bile alınmadı ve 18 ÇHD’li avukata sadece üç sıralı duruşma sonrasında toplam 159 yıl 1 ay 30 gün hapis cezası verildi.

Anayasa Mahkemesi de hukuksuzluklara destek verdi; örgütlü suçlarla ilgili davalarda OHAL sonrası sanığa getirilen üç avukat sınırlamasını ve avukat-müvekkil görüşmesinin dinlenip kaydedilmesi hükmünü Anayasa’ya uygun buldu.

Tanık ifadelerine dayanılarak “Anayasayı ihlal” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis ile cezalandırılan Mustafa Koçak ise adil yargılanma hakkı talebiyle 152 gündür açlık grevinde.

Toplantı ve gösteri özgürlüğü ile örgütlenme hakkı

Bu iki temel hak, çoğunlukla birlikte ihlal ediliyor: Sendikaya veya meslek örgütüne üye olanlar basın açıklaması yapmak istiyor, polis müdahale ediyor ve “örgüt üyeliğinden” yargılanıyorlar. Bu periyot, OHAL döneminde Valiliklerin eylem yasaklarıyla kökten çözülmek istense de Anayasal hakkını sokakta kullanmak isteyenler yine de eylemden geri durmuyorlar

Anayasa Mahkemesinden en çok ihlal kararı verilen başvurular da yine bu haklarla ilgili oldu.

Üniversitede pankart açtıkları için cezalandırılan öğrencilerle ilgili gerekçeli kararını açıklayan AYM: “Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, sadece toplumun geneli tarafından kabul gören görüş ve fikirleri korumakla yetinmez.”

Dolmabahçe’de katıldığı eylemde maruz kaldığı polis şiddetinin ardından hamileliği sonlanan kadının AYM başvurusu da hem tazminat hem yeniden yargılama kararıyla sonuçlandı.

Anayasa Mahkemesi, “Tecavüz Yuvası Ensar Vakfı Kapatılsın” pankartı nedeniyle ceza alan üniversite öğrencisinin başvurusunda, eylemin, demokratik toplum düzeni içerisinde bir eylem olduğuna karar verdi.

İfade özgürlüğü

Temmuz-Ağustos-Eylül 2019 dönemini kapsayan BİA Medya Gözlem Raporu, 212 gazetecinin “Anayasal düzeni hedef almak”, “örgüt üyeliği veya propagandası”, “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “Devlet kurumlarını aşağılama” gibi suçlamalarla TCK, TMK, Sermaye Piyasası Kanunu, Bankacılık Kanunu, Atatürk’ü Koruma Kanunu gibi düzenlemelerden hapis istemiyle yargılandığını, bir bölümünün ise mahkum edildiğini gösterdi.

Gazetecilerin yargılandığı davalarda, mahkemeler çoğunlukla ortak tutum sergiledi.

Örneğin, Yargıtay’ın mahkumiyet kararlarını bozmasının ardından yeniden görülen Cumhuriyet davasında mahkeme, savcı mütalaasına uyarak Kadri Gürsel dışındaki sanıklar hakkında önceki mahkumiyet kararında direndi.

BirGün’den gazetecilerin yargılandığı davada da mahkeme, gazetecilerin kaldığı oteller ve aynı tarihlerde o otellerde kalmış olan kişilerin “FETÖ ile iltisakının bulunup bulunmadığının” araştırılmasına karar verdi.

Sadece gazetecilerin değil, tüm toplumun ifade özgürlüğü ihlal edildi. Örneğin, avukat Özgür Urfa’ya, 5 yıl önce mahkemeye sunduğu dilekçedeki sözleri nedeniyle açılan soruşturmada yargılama izni veren Adalet Bakanlığı, aynı zamanda davanın açılmasına neden olan şikayetin de sahibiydi.

Anayasa Mahkemesi ise Yeni Akit’in başvurusunda emsal bir karar imza attı: Yeni Akit’e verilen tazminat cezasını değerlendiren AYM, haberde kötü niyet olmadığını ifade etti, “ifade özgürlüğü ifadenin duygusal olarak yarattığı etkilerden bağımsız olarak değerlendirilmeli” diyerek gazeteyi haklı buldu.

Eğitim hakkı

Özel eğitim görmesi gereken çocuklar başta olmak üzere çocukların ve gençlerin eğitim hakkı, memleketin dört bir yanında ihlal edildi.

Çocuğu yeni öğretim yılında ilkokula ve ortaokula başlayacak velilerden kayıt sırasında istenen yüksek meblağlardaki bağışlarla ilgili Öğrenci Veli Derneği, “Zorunlu bağış yasaya aykırı olarak el altından yapılıyor. Hatta makbuzsuz para toplandığına dair duyumlar geliyor” dedi.

bianet’e konuşan bir anne, kendi adresine kayıtlı okula çocuğunu göndermek istemediğini, daha iyi şartlarda olan Bakırköy’deki okulun ise bağış adı altında 10 bin lirayı bulan bir bağış istediğini anlatıp “Bu, güpegündüz gasptır” dedi.

İstanbul Valiliği kayıt parası soruşturması açtı ama istenen “bağışlar” da kayıtsız olduğundan soruşturmanın akıbeti pek umut verici değil.

Aksaray’daki Merkez Mehmetçik İlkokulu’nda velilerin, okulda eğitim gören otizmli öğrencilerin sınıflarının kapatılmasını talep etti. Okulun çıkış saatinde bir araya gelen velilerin otizmli çocukları yuhalattığı yönündeki görüntüler büyük tepki topladı ancak otizmli çocuklara yönelik ayrımcılık da bu tepkilerin ardından su yüzüne çıktı.

Üniversitelerde de yargı tehdidi de devam etti. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) yapılacak mezuniyet töreni öncesinde polis altı öğrenciyi evlere yapılan baskınla gözaltına aldı. Geçen sene de 6 Temmuz’da gerçekleşen mezuniyet töreninde “Tayyipler Alemi” karikatürünü pankart olarak açan öğrenciler “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla gözaltına alınmış, dört öğrenci tutuklanmıştı. Öğrenciler yaklaşık bir aylık tutukluluk süresinin ardından serbest bırakılmışlardı.

(Bianet’den alınmıştır.)

Af Örgütü’nden İnsan Hakları Algısı Araştırması

Uluslararası Af Örgütü, Metropoll Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi iş birliğiyle 10 Aralık İnsan Hakları Günü’ne özel hazırladığı “İnsan Hakları Algısı Araştırması” sonuçlarını yayınladı.

Türkiye genelinde 28 ilde 2 bin 651 kişi ile yüz yüze görüşülerek hazırlanan ankette kişilere insanların adalete olan güveni, polis şiddetine karşı yorumları, insanların düşüncelerini rahat bir şekilde ifade edip etmedikleri gibi birçok soru soruldu.

Temel hak ve özgürlükler

Anket sonuçlarına göre temel hak ve özgürlüklerinin kısıtlandığını düşünenlerin yüzde 62,6’ya ulaşırken, kısıtlanmadığını düşünenlerin oranı yüzde 35,2 oldu. Başkasının hakkını savunmak için bir organizasyona katılanların oranı yüzde 18,3’te kalırken, katılmayanlar yüzde 71,9 olarak belirlendi.

Polis şiddeti

Katılımcıların yüzde 16,4’ü “Polisin vatandaşa vurma hakkı vardır” ifadesine katılırken, yüzde 75,1’i ise böyle bir hakkı olmadığını belirtti.  “Polisin gözaltına aldığı suçlulara şiddet uygulama hakkı vardır” ifadesine katılanların oranı ise yüzde 15,6, katılmadığını belirtenlerin oranı da yüzde 75,6 olarak açıklandı.

Düşünce özgürlüğü

Düşünce özgürlüğü ile ilgili sorulan soruda ise, “Türkiye’de insanlar düşüncelerini özgürce ifade edebiliyor” diyenlerin oranı yüzde 37,7 oranında çıkarken, olumsuz yanıt verenlerin oranının yüzde 52,4 olduğu paylaşıldı.

Katılımcılara yöneltilen bir diğer soru ise sosyal medyada yapılan paylaşımlarla ilgili.  Twitter, Facebook gibi sosyal medya platformlarında düşüncelerini rahatça ifade edebildiğini söyleyenlerin oranı yüzde 38,4 iken edemediğini söyleyenlerin oranı yüzde  yüzde 43,4.

Uzun süren davalar

Son olarak araştırmada katılımcılara “Davaların uzun süre sonuçlanmaması insan hakkı ihlalidir” ifadesine katılıp katılmadıkları da soruldu. Katılanlar yüzde 82,6’ya ulaştı, katılmayanların oranı ise yüzde 11,6 oldu.

Hadas Itzkovitch & Anya van Lit “I Believe I Am Gay” sergisi açıldı

poşe, 7 Aralık 2019 – 19 Ocak 2020 tarihlerinde Hadas Itzkovitch & Anya van Lit “I Believe I Am Gay” başlıklı sergiye ev sahipliği yapıyor.

Hollanda Başkonsolosluğu ve Amsterdam Belediyesi tarafından desteklenen sergi, Hollanda’da yaşayan dindar LGBTİQ bireylerin fotoğraflarından oluşan bir portre serisi.

16.yüzyılda, şimdi “Hollanda” olarak adlandırılan ülke, tüm vatandaşları için din özgürlüğü ilan etti. Daimi olarak LGBTİQ hakları konusunda dünyadaki en ilerici ülkelerden biri olan Hollanda, 2001 yılında eşcinsel evliliği yasallaştıran da ilk ülke olmuştur.

Görünürlüğü vurgulamak

Peki bu Hollandalı açıklık ve hoşgörü ruhu, bugünün dindar LGBTİQ bireylerine, dinlerinin kısıtlamaları ve gelenekleri de göz önüne alındığında kendi kimlikleriyle huzur içinde yaşama özgürlüğünü de sağlıyor mu?

Bu soru, fotoğrafçı ikilisi Hadas Itzkovitch ve Anya van Lit için bir buçuk yıllık yolculuğun başlangıç noktasıydı. Bu sırada LGBTİQ Hristiyanları, Yahudileri, Müslümanları, Budistleri ve Hinduları fotoğrafladılar. Bu özneler içerisinde hahamlar ve rahipler gibi çeşitli dini liderler de bulunuyor. 2013-2015 yıllarında Amsterdam’daki stüdyolarında çekilen seri 37 portreden oluşuyor; poşe’de ise 18 portre sergileniyor.

Hadas Itzkovitch ve Anya van Lit, Amsterdam, Hollanda merkezli bir fotoğrafçı ikilisi.  İki sanatçı,  uzun kişisel kariyerlerinin ardından 2013’ten beri birlikte çalışıyor. 

İkili, pratiklerini toplumsal içeriği olan çağdaş konuları ve bireyin kimliğinin modern toplum içindeki yerini incelemek için kullanıyor. Portre serilerinin birçoğu, günümüzdeki sosyal yapı içinde LGBTIQ topluluğunun ve LGBTİQ bireylerinin görünürlüğünü vurgulamaya odaklanıyor.  Çalışmaları, LGBTİQ bireylerin bu sosyal yapının tüm yönlerinde üstlendikleri temel konumu vurgularken, onu inşa eden etkili temel dayanaklara da atıfta bulunuyor. İkili, büyük ölçekli sahnelenmiş portrelerden oluşan serilerle sonuçlanan araştırma konularını daha iyi kavrayabilmek adına kendilerini uzun araştırma süreçlerine adadıklarını söylüyor.

Hadas Itzkovitch (1977) Lahey’deki Kraliyet Sanat Akademisi’nde fotoğraf eğitimi aldı. Anya van Lit (1968), Breda’daki St Joost Sanat Akademisi’nde fotoğrafçılık okudu. İkilinin eserleri hem ulusal hem de uluslararası alanlarda geniş çapta sergilendi ve yayınlandı; projelerini gerçekleştirebilmek için de sayısız destek ödülü aldılar. .

Itzkovitch ve van Lit 2019 yılında “Free Press Unlimited Best Report” ödülüne layık görüldü. 

‘Yaşamlarımız pazarlık konusu değil’

Madrid’de gerçekleşen BM İklim Konferansı 25. Taraflar Konferansı‘nın yedinci gününde Fridays for Future (Gelecek için Cumalar) aktivistleri bir basın konferansı gerçekleştirdi.  Konferansta iklim krizinden çok etkilenen 6 ülkeden öğrenciler konuşma yaptı, iklim adaletini vurguladı.

İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg ve Fridays for Future Almanya’dan Luisa Neubauer’ın kolaylaştırıcılığı üstlendiği konferans mini bir müzik performansıyla başladı.

Thunberg: Anlatılması gereken hikâye bizim hikâyemiz değil

Açılış konuşmasını gerçekleştiren Greta Thunberg “Biz oldukça ayrıcalıklıyız ve bizim hikâyemiz defalarca anlatıldı. Anlatılması gereken hikâye bizim hikâyemiz değil. Özellikle küresel Güney’den yerli topluluklarının hikâyesi” ifadelerini kullandı.

Bugün bu konferansı bu hikayelere yer vermek için gerçekleştirdiklerini söyleyen Grata’nın şu sözleri büyük alkış topladı:

İklim aciliyeti bizi sadece ileride etkileyecek bir kriz değil. Ya da şu anda yaşayan çocukların gelecekte karşılaşacakları bir kriz değil. Şu anda çok sayıda kişiyi etkiliyor. Sayısız insan bu yüzden acı çekiyor ve ölüyor. Biz de bugün bu platformu paylaşılması gereken hikâyeleri paylaşmak için oluşturduk.

Zackhras: ‘Yalnızca 2 metre olan evimizi kaybetmek istemiyoruz’

İlk olarak Marshall Adaları’ndan Carlon Zackhras söz aldı. “Marshall Adalarında çok değil iki yıl önce 200 insanı evinden eden bir sele tanıklık ettim” diyen Zackhras adada ayrıca iklim krizine bağlı çok sayıda hastalık ile mücadele etmek zorunda kaldıklarını belirtti. Ve buna rağmen Marshall Adası’nın iklim krizine etkisinin sadece yüzde 0,00001 olduğunu vurguladı.

“Evim, sudan yalnızca iki metre yükseklikte. İklim krizi tehdidi sebebiyle 2 metrelik kültürümüzü, dilimizi ve efsanelerimizi kaybedeceğiz” diyen Zackhras, bu sebeple iklim krizi konusunda gençler olarak harekete geçtiklerini ve uyum çalışmaları başlattıklarını anlattı. Sorunların çözümleri de beraber getirdiğini söylediği açıklamasında gençlerin harekete dahil olmasının öneminden bahseden Zackhras, sözlerini “Yalnızca iki metre olan evimizi kaybetmek istemiyoruz” diyerek sonlandırdı.

Muana: Bu, hayat ve hayatta kalma mücadelesi

Filipinler’den Kisha Erah Muana okyanus acil durumu ve iklim hareketi hakkında bir konuşma gerçekleştirdi. Muana, “Dalgaları, okyanustaki harmoniyi, rengârenk mercanları, tropik endemik balıkları, su altındaki çeşitli ve zengin hayatı hatırlıyorum. Ancak şu anda okyanus, gezegenin kalbi, evim, konfor alanım iklim krizinden kötü bir şekilde etkileniyor. Ve önceden hatırladığım o konfor alanı artık aynı değil” sözleriyle konuşmasına başladı.

Fotoğraf: Cansın Ilgaz

Ülkede yaşanan deniz seviyesinin yükselmesi, içme suyu kıtlığı, okyanustaki biyoçeşitliliğin azalması gibi sorunlara değinen Muana, bunun ileride şiddet olaylarına yol açabileceğini söyledi.  Dünya liderlerine seslenen Muana, liderlerin doğru kararı vermesi gerektiğini söyledi; konuşmasını “Hayattan ve sağ kalma mücadelesinden bahsediyoruz” sözleriyle sonlandırdı.

Makichyan: Tutuklanmaktan korkmuyorum

Konferansın devamında Rusya’daki Fridays for Future hareketinin temsilcisi Arshak Makichyan söz aldı. Makichyan Rusya’da başlattığı iklim grevleri sebebiyle defalarca gözaltına alınmıştı. 40 haftadır iklim için grev yaptığını belirten Makichyan, barışçıl bir şekilde protesto yapmaktan dolayı mahkeme karşısına çıkartılacağını söyledi.

“Tutuklanmaktan korkmuyorum. Yeterincesini yapamamış olmaktan korkuyorum” diyen Makichyan şu ifadeleri kullandı:

Her şeyi değiştirebileceğimize inanıyorum. Çünkü arkamızda milyonlarca insan var, arkamızda bilim var ve aktivizm var.

Whiplle : Kahrolsun beyaz üstünlüğü

ABD Dakota eyaletini temsilen katılan Rose Whipple, 18 milyonun içme suyu olan Mississipi Nehri’nin önünde dururken üzerime yansıyan güneş ışınlarını hatırlıyorum” diyerek geçecek petrol hattı ile nehrin tehlike altına girdiğini belirtti. Hem ataları hem de şu anda yaşayan insanlar için kutsal atfedilen suyun kurtarılması amacıyla dört kabile birlikte mücadele ettiklerini anlatan Whiplle, çabalarının yetersiz kaldığını belirtti.

İklim krizinin artık sadece 1,5 derece için mücadele etmek olmadığını, ABD ve Meksika sınırında mahsur kalan çocuklar, kaybedilen ve öldürülen yerli kadınlar ile öldürülen yerli halklar anlamına geldiğini belirtti. “İklim krizi, tüm dünya için ruhani bir kriz anlamına geliyor” diyen Whiplle, mücadelenin geri dönüşüm yapmaktan veya pankart tutmaktan daha fazlası olması gerektiğini söyledi. Whiplle, konuşmasını sağ yumruğunu havaya kaldırarak söylediği “Kahrolsun beyaz üstünlüğü!” cümlesiyle sonlandırdı.

Flavia: Daha kaç yaşam kaybetmemiz lazım?

Uganda’dan  Nakobuye Hilda Flavia, iklim krizi hakkında gelişmiş ülkelerden bir adım atıldığını görmediğini belirttiği konuşmasında “İklim krizinin yeni bir çevre ırkçılığı olduğunu düşünmeye başladım” ifadelerini kullandı.

Gelişmiş ülkelerin eylemsizliklerinden ve yarattıkları emisyondan dolayı kendilerinden utanmaları gerektiğini söyleyen Flavia, şu soruları yöneltti: “Dünyanın harekete geçmesi için daha kaç yaşam kaybetmemiz lazım? İklim adaletine kavuşmamız için Afrika’nın daha hangi tipte fırtına ve selleri yaşaması gerekiyor?” Flavia, konuşmasını şu sözler ile sonlandırdı:

Sizin hayalleriniz varsa bizim hayallerimiz de var. Ama bu hayaller kabusa döndü. Dünya liderleri bize söz hakkı bırakmadan geleceğimizin pazarlığını yapıyor.

Valenzuela: Yaşamlarımız pazarlık konusu değil

COP25’in gerçekleşmesi planlanan ancak ülkedeki protestolardan dolayı ev sahipliğinden çekilen Şili’den Angele Valenzuela da konuşmacılar arasında yer aldı.  Dünyanın Şili’de olup bitenlerden habersiz olduğunu belirten Valenzuela şu ifadeleri kullandı:

COP25’in Şili’de yapılmasının iptal edilmesinden sonra birçok medya organı bizi takip etmeyi bıraktı. Milyonlarca insan onurlu bir yaşam için sokaklarda. 30 pezo için değil, demokratik olması gereken hükümetler 30 yıldır bizi yüzüstü bıraktığı için.

Şili’nin COP25 görüşmelerinde boş vaatlerde bulunarak imajını kurtarmaya çalıştığını söyleyen Valenzuela “İnsan haklarına saygı göstermeyen bir hükümet nasıl iklim krizi için bir şeyler yapabilir?” diye sordu. “Yaşamlarımız pazarlık konusu değil, gezegen satılık değil” diyen Valenzuele hükümet karşıtı gösterilere devam edeceklerini açıkladı.

Bahçede eylem

Konferansın sonunda  39 ülkeden COP25’e katılan Fridays for Future hareketinden öğrenciler binanın bahçesinde bir araya gelerek hep birlikte “iklim adaleti” sloganları attı.

Video: Ümit Şahin

İmamoğlu’ndan Kanal İstanbul yanıtı: Geçmişe dönük bütün anlaşmaları halk iptal etti

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Ulaştırma Bakanı Cahit Turhan‘ın Kanal İstanbul projesiyle ilgili olarak “İBB ile protokol yaptık” sözlerini değerlendirdi. “Talihsiz bir açıklama” diyen İmamoğlu, “Kaldı ki 23 Haziran 2019’da geçmişe dönük bu ve bu tür bütün anlaşmaları halk iptal etti zaten” ifadelerini kullandı.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, canlı yayınlanacak Meclis toplantısı öncesinde MHP, İYİ Parti ve CHP gruplarına ziyaretlerde bulundu. Ziyaretlerin ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan İmamoğlu, Ulaştırma Bakanı Turhan’ın, Kanal İstanbul projesine yönelik, “İBB ile prokotol yaptık” sözleriyle ilgili soruya şöyle yanıt verdi:

“2012, 2014, 2015, 2016 hatta 2018’de de o dönemin yetkilileri ile aralarında yapılmış protokoller var kurum içinde. Ama protokol deyince Sayın Bakan, zannedersiniz ki, imzayı attık iş bitti. Eğer Sayın Bakan’ı bir imza kurtaracaksa ya da İstanbul’u bir imza mahvedecekse, hiç kusura bakmasın yani bu konuda da araştırma yapmamış. Sayın Bakan’ı hep uyarıyorum, araştırarak ve süreci derinlemesine analiz ederek beyanatta bulunması konusunda. Ama ne yazık ki talihsiz bir açıklama. Kaldı ki 23 Haziran 2019’da geçmişe dönük bu ve bu tür bütün anlaşmaları halk iptal etti zaten.

Yeni bir dönem başladı. Yani sesini çıkarmayan, ilgilenilmeyen değil, yeni bir dönem başladı. O bakımdan biz, 2019 23 Haziran itibari ile İstanbul’un konularına başka bir gözle bakıyoruz. Toplumun faydasını mı, bu şehrin faydasına mı? O gözle baktığımızda da Kanal İstanbul ile ilgili fikrimiz nettir. Bu netliğimizi Sayın Bakan 16 milyon insan nezdinde hala hissedememiş diye anlıyorum. Anlayacaktır. Hiçbir hukuki geçerliliği olmayan anlaşmalar. Örnek X yılında, 2014’te 2015’te neyse, bütün anlaşmalar var. ‘Şu planını sizin Bimtaş şirketiniz yapsın. Şu plan sürecini kurumununuz şu birimi tamamlasın’ diye karşılıklı protokoller… Onlar öyle bağlayıcılığı ve geçerliliği olan işler değildir. Bakanlık yazar ama o tebliği alan ve yorumlayan buradaki kurumlar var. Arkadaşlarım zaten gerekli cevapları yazacaklar. Altını çiziyorum bakın bu tür meseleler protokol ile olmaz. Yani sanki İBB olarak bir yeri sattık, bakanlık da aldı, iş bitti… Böyle bir şey değil ki. 16 milyon insanın yaşamından bahsediyoruz. Yani bu şehri tehdit eden unsurlardan bahsediyoruz. Yine söylüyorum. İçeriği boş, talihsiz bir Ulaştırma Bakanı açıklaması daha.”

İBB’nin farklı bir iktidar süreci yaşadığını belirten İmamoğlu özetle şunları söyledi:  25 yıllık bir süreçten sonra geldiğimizde her şeyin bir anda normalleşmesini beklemekte normal değil….Yani iktidar olmuşsunuz, kaybetmişsiniz… İster istemez bir alışma süreci geçecek. O bakımdan bu süreci en makul tavırlarla, en uzlaşmacı ve ‘Sizi anlıyoruz’ diyerek, “Haklısınız ama durum böyle. Gelin hep birlikte İstanbul için birlikte çalışalım” diyebilmelisiniz. Bu önemli bir şey… İstanbul eksikliklerin ve yanlışlıkların bedeli çok ağır ödüyor. Ve ne yazık ki bir siyasi partinin ya da birisi dedi diye yanlışı savunmaktan sakınmayan ve onun peşinden koşan birçok insanı görüyoruz. Ama bizler toplumu ve süreci rehabilite etmeliyiz. “

‘Garlar konusunda mahkeme kararı bekliyoruz’

İmamoğlu, Haydarpaşa ve Sirkeci garlarıyla ilgili dava sürecini soran gazetecileri, “Dava devam ediyor. Son itiraz süresinin dolmasına bir gün kala Devlet Demiryolları savunmasını verdi. Mahkemenin kararını bekliyoruz. Hukukun, toplumun vicdanını ahlakını koruyucu bir karar almasını bekliyoruz. Bu konuda hukukun tüm süreçlerini analiz ettiğimizde, hukukçu görüşlerini aldığımızda da böyle bir ihalenin tamamlanmasının mümkün olmadığı yönünde. Hukukun en doğru kararı vermesini bekliyoruz” şeklinde yanıtladı.