Ana Sayfa Blog Sayfa 2260

Adrasan’daki liman projesi bölgedeki canlılığı tehdit ediyor

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Antalya ili sınırları içerisinde yer alan ve doğal güzelliği ile bilinen Adrasan’da “Gezi Teknesi Barınma ve Yanaşma Yeri” yapmak için kolları sıvadı. Proje kapsamında Adrasan’da bulunan Balıkçı Koyu’na 268 bin 490 ton taş ve 13 bin 300 metreküp beton dökülmesi planlanıyor.

Proje dosyasında yer alan bilgilere göre “303 metre uzunluğunda bir ayrık dalgakıran, bu dalgakıranın kara tarafında 270 m uzunluğunda ve -5 metre derinliğinde bir rıhtım” yapılması amaçlanıyor.  Dosyada, iskelelerin toplam uzunluğu 418 metre, genişlikleri ise üç metre olarak belirtilmiş. Yaklaşık 20 milyon 807 bin TL harcanacak proje sonucunda 80 gezi teknesinin yanaşabileceği bir liman oluşturulması amaçlanıyor.

Milli Park sınırında inşaat

Yapılması planlanan projenin 1. Derece Doğal Sit alanına mesafesi ise sadece 12 metre. Liman alanının doğusunda ve güneyinde de 1000’in üzerinde bitki türüne, 21 endemik türe ev sahipliği yapan Beydağları Milli Parkı yer alıyor.

17 Aralık tarihinde Antalya Valiliği’ne sunulan proje dosyasında “Bu sınır, kıyı kenar çizgisi ile yapılacak olan kazıklı iskele yapısı arasında kalmaktadır ve su yüzeyi alanıdır. Yapılacak yapılar Beydağları Sahil Milli Parkı sınırı içine girmemektedir. En batıdaki 184 metre uzunluğundaki kazıklı iskelenin güneybatı ucu ile sınır yan yana konumundadır” denildi. Proje ile ilgili, Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreci hala devam ediyor.

Fotoğraf: Beydağları Kardeşliği

‘Halk gezi teknelerinden usandı’

Beydağları Kardeşliği’nden konuştuğumuz kaynaklar,  yerelden henüz çok büyük bir tepkinin oluşmadığını söylediler: “Büyük bir çoğunluğu projeyi istiyor. Çünkü gezi tekneleri son yıllarda çok fazla arttı. Sahili ciddi anlamda kapatmaya başladılar. Belki proje bu durumu toparlar diye düşünüyorlar. Ancak projeye dosyasına baktığımızda durumun böyle olmadığını, daha fazla teknenin gelmesine sebep olacağını ve çok daha büyük zararlar vereceğini görüyoruz.”

Gezi teknelerinin aynı anda koya gelerek denize çapa attıklarını ve bu durumun denizdeki canlılığa büyük zararlar verdiğini söyleyen Beydağları Kardeşliği temsilcileri, teknelerin bir iki saat durabilmek için denize attıkları çapanın, dalgalarla birlikte sürüklendiğini; böylece de deniz dibinde yer alan yumurtaları, deniz altı bitkileri ve verimli toprakları da beraberinde süpürdüğünü anlattı.

‘Ulupınar semenderi tehlike altında’

Projenin yarattığı sıkıntılardan birisi ise Milli Park sınırında yer alması. Her ne kadar rıhtım alanı olarak belirlenen bölge Milli Park sınırı içerisinde yer almasa da, iş makinelerinin geçmesi için parkın içerisinden bir yol açılması gerekiyor. Yol çalışmasının vereceği zarara da değinen ekoloji aktivistleri, “Endemik Ulupınar semenderi sadece Adrasan’da yaşıyor. Sayıları iki sene önceki yangında ciddi seviyede azalmıştı. Orada iş makinesinin artması bu koruma altındaki türü de tehlikeye atacak” ifadelerini kullandı.

Fotoğraf: Bayram Göçmen

Soyu tükenme tehlikesinde bulunan balıklar

Taşlık bir alanda bulunan Balıkçı Koyu birçok balık türüne ev sahipliği yapıyor. Bu balıklardan ikisi soyu oldukça azalan lahoz (epinephelus alexandrinus) ve ofroz (epinephelus guaza). Aynı zamanda Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği‘nin (IUCN) kırmızı listesinde yer alan büyük karavida (scyllarides latus) da gene Adrasan’da yaşıyor.

Poseidon çayırları canlıların yaşama yeri

Proje ile varlığı tehlikeye girecek bir başka tür ise Poseidon çayırları. Barcelona Sözleşmesi ile koruma altına alınan Poseidon çayırları, deniz altı ormanları gibi çok ciddi anlamda oksijen ve besin üretiyor. Aynı zamanda bir sürü canlının yaşama yeri. Hali hazırda tekneler yüzünden çok fazla zarar görmüş bu alan, projenin yapımıyla birlikte iyice tehlikeye girecek.

Fotoğraf: Beydağları Kardeşliği

Beydağları Kardeşliği, liman projesi dosyasında etkilenecek canlı türleri hakkında detaylı bir inceleme yapılmadığını söylüyor. Dosyada, yalnızca çevre ve kimya mühendislerinin görüşünün alındığı, deniz biyologlarına ise hiç danışılmadığını belirten oluşum, “ÇED Raporu gerekli değildir” kararı çıkması durumunda projeye karşı dava açacaklarını belirtti.

YSK’nın yeni başkanı Muharrem Akkaya oldu

Yüksek Seçim Kurulu’nun yeni başkanı Muharrem Akkaya oldu. Görev süresi dün dolan Sadi Güven‘in yerini alan Akkaya, göreve başladı.   Yargıtay ve Danıştay’da yapılan seçimlerde seçilen YSK’nın yeni üyeleri  ise Ahmet Yener, Mahmut Akgün, Orhan Usta, Ali Ürker, Battal Öğüt ve  Ekrem Özübek olarak belirlendi. .

Akkaya: Seçim süreci başladığında gerekeni yaparız

YSK Başkanı Muharrem Akkaya, eski başkan Sadi Güven ile birlikte kameralar karşısına geçti.  Akkaya, “İnşallah ben de bu görevi onurlu bir şekilde yerine getiririm. Böyle bir kişiden görev devralmaktan onur ve gurur duyuyorum. Başkanımızın bilgi ve tecrübelerinden her zaman faydalanmak isterim. Görev süresi dolan arkadaşlarıma da başarılar diliyorum, yeni arkadaşlara da başarılar diliyorum” dedi.  Sonrasında gazetecilerin sorularına yanıt veren Akkaya,  seçim güvenliğine ilişkin soruya, “Seçim süreci başladığında kurulla birlikte ne gerekiyorsa yaparız zaten” yanıtını verdi.

Eski YSK Başkanı Sadi Güven

Yerel seçimin iptali için oy kullanmıştı

Muharrem Akkaya, 31 Mart yerel seçimlerinde AKP’nin İstanbul seçimlerine ilişkin yaptığı olağanüstü itiraz başvurusunu kabul eden isimler arasında yer alıyor. Sadi Güven ile üç YSK üyesi ise AKP’nin itirazının reddi yönünde oy kullanmıştı. Oy çokluğu sonucunda 31 Mart seçimleri iptal edilmiş, seçim 23 Haziran’da yinelenmişti.

YSK seçimleri

Yüksek Seçim Kurulu, bir başkan ve altı üyeden oluşuyor. Altısı Yargıtay, beşi Danıştay genel kurullarının kendi üyeleri arasından gizli oyla 11 kişi seçiliyor. Seçilenler, gizli oy ve salt çoklukla aralarından bir başkan ve bir başkan vekili belirliyor. Yargıtay ve Danıştay üyeleri arasından kura ile ikişer üye yedek üyeliğe ayrılıyor. Başkan ve başkanvekilleri ise kuraya girmiyor.

Ceren Damar Şenel’in davasında karar çıkmadı

Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Ceren Damar Şenel‘in kopya çekerken yakaladığı öğrencisi Hasan İsmail H. tarafından öldürülmesi üzerine açılan davanın üçüncü duruşması bugün Ankara 33’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Ağırlaştırılmış müebbet istemiyle yargılanan sanık hakkında karar açıklanmazken, duruşma 21 Şubat tarihine ertelendi.

Ne olmuştu?

Ceren Damar Şenel 2 Ocak 2019’da gözetmen olarak görevli olduğu sınavda öğrencisi Hikmet’in kopya çektiğini tespit etmiş ve hakkında idari işlem yapmıştı. Bunun üzerine babasının silahını alarak tekrar okula giden Hasan İsmail H. Şenel’e önce ateş etmiş ardından bıçaklayarak öldürmüştü.

Aynı gün içerisinde teslim olan H. Önce kopyadan yakalandığı için öldürdüğünü söylemiş dört ay sonra ise ifadesini geri alarak Şenel ile ilişkisi olduğunu öne sürmüştü.

Ceren Damar Şenel

‘Cinayet kişinin cinsiyetiyle ilgili değil’

24 Ocak günü gerçekleşen duruşmaya tutuklu sanık Hasan İsmail H., taraf avukatları, Ceren Damar Şenel’in aile yakınları, bazı milletvekilleri ve çok sayıda izleyici katıldı. Duruşmanın başında, Türkiye Barolar Birliği Kadın Komisyonu ve Ankara İş ve Meslek Sahibi Kadınlar Derneği’nin davaya katılma talebi “cinayetin kişinin cinsiyetiyle ilgisi olmaması” sebebiyle reddedildi.

Sanığın annesi: Selam dahi vermemesini söyledim

Duruşmada sanığın annesi tanık olarak dinlendi. Sanığın annesi, ifadesinde  “Ceren, ikinci kez öğretmen olarak tahsil edildiğinde o konudan bana bahsetti. Bana, ‘anne zaten evlendi, ben de uzak duracağım’ dedi. Ben de ona eğitmenle öğrencisi arasında böyle bir şey olamayacağını, bunun profesyonellikle alakasının olmadığını, uzak durması gerektiğini, kesinlikle selam dahi vermemesi gerektiğini söyledim” iddialarında bulundu.

Sanığın dedesi: Eşeği baştan çıkarır sıpanın oynaması

Daha sonra dinlenen sanığın dedesi İsmail Elçi de torununun bir ilişkisi olduğunu bildiğini belirterek, “Ehl’i keyf’i keyiflendirir kahvenin kaynaması, eşeği baştan çıkarır sıpanın oynaması” dedi. Bunun üzerine salonda gerginlik çıktı. Damar ailesinin avukatları dede hakkında suç duyurusunda bulunacağını belirtti.

21 Şubat’ ertelendi

Savcı, bir önceki celse açıkladığı esas hakkındaki mütalaasını yineledi. Ceren Damar’ın avukatları, katil zanlısının cezalandırılmasını, hiçbir indirimin uygulanmamasını talep etti. Mahkeme heyeti sanığın tutukluluk halinin devam kararı vererek, davayı 21 Şubat’a erteledi.

Şenel’in babası: En rezil savunma

Duruşma adliye önünde konuşan baba Mustafa Damar, sanık avukatının ifadelerinin bugüne kadar yapılan en rezil savunma olduğunu söyledi. Bir önceki duruşmaya katılmayan avukat Vahit Bıçak’ın bu duruşmaya yalancı şahitler ile geldiğini belirten Damar, adaletin sağlanacağına inancının tam olduğunu söyledi.

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü de mahkemenin davanın kişinin cinsiyetiyle ilişkili olmadığı kararına gönderme yaparak “Bir erkek bir kadın kopya tutanağına imza atıyor ve sadece kadın akademisyen öldürülüyorsa bu bir kadın cinayetidir.” dedi.

IMF Başkanı Georgieva: Biz ne yaptık?

Uluslararası Para Fonu (IMF) başkanı, Kristalina Georgieva, Davos Zirvesi’nde katıldığı bir oturumda geçen yıl iklim değişikliği ve etkileri hakkında önemli bir rapor okuduktan sonra uyuyamadığını söyledi.

Perşembe günü İsviçre’nin Davos kasabasında gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu’nda konuşmacı olan Georgieva,  Birleşmiş Milletler’in 2018’deki Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), tarafından hazırlanan 1,5 derece özel raporuna atıfta bulunarak “Gözümün açılması geçen yıl IPCC raporunu okuduğum zaman oldu. Size söylüyorum, o gece uyuyamadım” dedi.

‘Tek düşünebildiğim 8 yaşındaki torunum oldu’

Binin üzerinde bilim insanının hazırladığı dönüm noktası raporda gezegenin ısınmasını 1,5 dereceyle sınırlamak için sadece 12 yıl kaldığı belirtiliyordu. Raporda ayrıca, bu eşiğin aşılması halinde  sınmanın kuraklık, sel, aşırı sıcaklık ve yoksulluk riskini ciddi şekilde artıracağı konusunda uyarılar vardı.

Georgieva konuşmasının devamında “Tek düşünebildiğim 8 yaşındaki torunumdu” dedi. Raporu okuduktan sonra kendisine “Biz ne yaptık?” sorusunu sorduğunu belirten Georgieva,  “Torunum 20 yaşına geldiğinde iklim değişikliği nedeniyle 100 milyon insan daha fakirleşebilir. 40 yaşına geldiğinde 100 milyondan fazla mülteci olabilir. 90 yaşında yaşıyorsa ve dünya 3 ila 4 derece daha sıcaksa, bu gezegen zar zor yaşanabilir olacak” dedi.

Merkel: Bilimin eleştirel söyleme ihtiyacı var

Çalışma ziyaretleri için Türkiye’de bulunan Almanya Başbakanı Angela Merkel, Türk Alman Üniversitesi‘nin Beykoz’daki kampüs açılışında konuşma yaptı. Açılış töreninde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da yer aldı.

Bilimin özgürlükle gelişeceğini vurgulayan Merkel, “Einstein’in dediği gibi merak aslında çok kırılgan bir bitkidir özellikle de özgürlüğe ihtiyacı vardır. Bilim ne kadar özgürse, bilimde elde edilen sonuçlar da o kadar zengindir. Yeni eleştirel bir söyleme ihtiyacı var bilimin ki toplumsal ilerlemeyi sürdürsün” dedi.

‘5 bin öğrencinin eğitim görmesi planlanıyor’

Türk-Alman Üniversitesi’nde 2013’te 99 olan öğrenci sayısının 2019’da 2 bin 385’e ulaştığını belirten Merkel, “Türk Alman Üniversitesi 2013 yılında eğitim faaliyetlerine başladı. Bugün çok etkileyici bir kampüs açılışı gerçekleştirdik. Burada gelecekte 5 bin öğrencinin eğitim görmesi planlanıyor. Türkiye ve Almanya arasındaki işbirliğinin örneği. Bu kampüs öğrencilerin dünyaya açık olmalarını simgeliyor. Üniversitenin yönetimi Türk ve Alman sistemlerinin güçlü yönlerini barındırıyor” dedi.

Fotoğraf: AA

‘Ülkelerimiz arasındaki ilişki için büyük bir şans’

Türk Alman Üniversitesi’nin iki ülke arasındaki ilişki için büyük bir şans olduğunu söyleyen Merkel konuşmasında “Sayın Rektör Akkanat‘a teşekkür ediyorum. Türk Alman Üniversitesi ülkelerimiz arasındaki ilişki için büyük bir şans. Bu üniversite aynı zamanda ilişkimizi gelecekte daha da güçlendirecek ve buradan mezun olan öğrencilerin bilimde, ekonomide ve bürokraside sorumluluk taşıyan öğrenciler olacak” ifadelerini kullandı.

 

Assos’ta JES için ‘ÇED gereksiz’ kararına karşı dava açıldı

Assos antik kentinin yakınlarındaki Büyükhusun Köyü civarına kurulmak istenen jeotermal kaynak arama projesi (JES) için Çanakkale Valiliği’nin verdiği “ÇED gerekli değil” kararına karşı dava açıldı.

Yılsam Yatırım Holding’e ait Bakrom A.Ş tarafından Kadırga Koyu’nun üst bölgelerinde yer alan bölgeye yapılmak istenen JES projesine karşı kurulan Büyükhusun Dayanışması, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “Eşsiz doğası, arkeolojik alanları, tarihsel, kültürel zenginlikleri, tarım, hayvancılık, turizm faaliyetleri olan bir bölgenin tam ortasında, JES yatırımının başlangıç çalışmaları sırasında ÇED raporu gerekmezse ne zaman gerekir?” sorusunu sormuştu.

116 köylü, Belediyeler ve STK’ler davacı

116 bölge köylüsü ve çiftçi, bölgedeki turizmciler, Marmara ve Ege Belediyeler Birliği, Gülpınar Sürdürülebilir Yaşam Derneği ve SS Çakıl Sitesi Kooperatifi, Valiliğin kararı için yürütmeyi durdurma ve iptal davası açtı. Davanın avukatı Seçil Ege Değerli, dava süreci ile ilgili Yeşil Gazete’ye şunları söyledi: “Yörede yapılan tarıma, bölgedeki doğal yapıya ve ekolojik bütünlüğe zarar verildiği gerekçesiyle açtığımız davada, müdahiller çevredeki üç köyden. Ancak vekaletini yetiştiremeyenler de var. Bu kişiler ve diğer kurumlar da dosyaya müdahil olarak katılacaklar. Yöre halkı ve bölgede yer alan sivil toplum örgütlerinin de yoğun bir ilgisi ve katılımı var.”

Çanakkale İdare Mahkemesi’nde açılan davanın duruşması henüz belirlenmedi. Valiliğin yanıtından sonra mahkemenin keşif kararı alması ve bilirkişi heyeti oluşturması bekleniyor.

Değerli, davayı açmadan önce kendileri bilim kurulları ve EGEÇEP katkısıyla bir bilirkişi heyeti oluşturulduğunu, keşif ve değerlendirme çalışması yaptıklarını anlattı. Çanakkale Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ekrem Tufan, petrol ve doğalgaz mühendisi Yasin Uludağ, jeofizik yüksek mühendisi Erhan İçöz, jeolog Tahir Öngür, Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Murat Türkeş’in hazırladığı beş bilirkişi raporunun da dava dilekçesine eklendiğini belirten Değerli, “Hem bilimsel hem de teknik olarak hazırlıklıyız. Bölgenin tarım ve turizmine büyük zarar verecek bu projenin uygulamaya geçmeyeceğini düşünüyoruz” dedi.

Jeotermal Kaynak Arama Projesi’nin en başta Assos antik kenti ve civarı olmak Sazlı, Kozlu, Büyükhusun, Kayalar ve diğer köyleri de etkileyeceği, Assos antik kentinin ise büyük zarar göreceği öne sürülüyor.

Davanın bugüne kadar en fazla vekalet sayısı ile açıldığını belirten Ekoloji Birliği, “Eğer engel olamaz isek Assos ve civarı ile bölgedeki köyler Aydın gibi çürük yumurta kokan, zeytinleri kurumuş bir yere dönüşecek. Ondan sonra ne turizm geliri, ne de tarım. Böylesine önemli turistik, tarihi, doğal, arkeolojik sit alanlarına yakın nasıl olur da enerji yatırımı öngörülür, akıl fikir almıyor. Yetkililerin aklı tutulmuş olmalı” açıklamasında bulunmuştu.

 

Hindistan’da iklim krizine karşı 18 bin kilometrelik insan zinciri

Hindistan’ın kuzeyinde yer alan ve son yıllarda büyük sel felaketleriyle mücadele etmek zorunda kalan Bihar eyaletinde çevre sorunlarına ve ekolojik adalete dikkat çekmek için 18 bin kilometre uzunluğunda insan zinciri oluşturuldu. Eyalet yerel yönetimi tarafından organize edilen eylemde 50 milyon kişinin katıldığı duyuruldu.

İklim ve ekolojik krizin başlıca tema olduğu eylemde, erken yaşta zorla evlilik, uyuşturucu bağımlılığı gibi diğer sosyal konulara dikkat çeken pankartlar da taşındı. Sosyal medyada paylaşılan fotoğraflarda insanların el ele tutuşarak ve kol kola girerek oluşturdukları zincirin su üzerinde kayıklar ile devam ettirildiği de dikkat çekti.

Hindistan’ın selden en çok etkilenen bölgesi

103 milyon nüfusa sahip Bihar eyaleti, Hindistan’ın selden en çok etkilenen bölgesi. Özellikle iklim krizinin etkileriyle artan düzensiz yağışlar sebebiyle eyalet son yıllarda yüzlerce kişinin can kaybına ve mal kaybına yol açan sel felaketleri deneyimledi.

 

Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’ndeki (IPCC) bilim insanları, küresel ve yerel sıcaklıklardaki artışın yağışlardaki gözlenen anormalliklere katkıda bulunduğunun altını çiziyor. IPCC tarafından yayınlanan Değişen İklimde Okyanuslar ve Kriyosfer Özel Raporu’nun yazarlarından Roxy Mathew Koll, bölgede artan yağışları şu şekilde değerlendiriyor:

Bihar ve Uttar Pradesh-Uttarakhand kuşağının bazı kısımları zaten şiddetli yağış olaylarının sayısı açısından yükselen bir eğilim sergiliyor. Derinlemesine atıf çalışması yapmadıkça her bir olayın iklim değişikliğinden kaynaklandığını kesin olarak saptayamamıza rağmen, küresel ve yerel sıcaklıklardaki artış bölgedeki yağışta gözlenen anormalliklere katkıda bulundu.

UNEP: Kararlılığı gösteriyor

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) Twitter hesabından yaptığı paylaşımda “Hindistan’ın Bihar eyaletinde tahminen 50 milyon insan, dün 18.000 km’yi aşan devasa bir insan zinciri yaptı. Neden? İklim krizinde olduğumuzun farkındalığını artırmak ve gezegenimizi korumak için kararlılık göstermek için” ifadelerini kullandı.

 

Evrensel çalışanlarının basın kartları iptal edildi

Evrensel Gazetesi’nde çalışan onlarca gazetecinin basın kartları Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından iptal edildi. Basın Kartları Komisyonu’nun, Cumhurbaşkanlığı’na bağlanmasından sonra uzun zamandır yenileme başvurusu yapmış olan gazetecilere “bekleniyor” denilmişti. Gazeteciler, dün sarı basın kartlarının iptal edildiği öğrendi.

Kartı iptal edilenler arasında sürekli basın kartı sahibi ve Türkiye Gazeteciler Sendikası adına Basın Kartları Komisyonu’nda görev yapmış olan Sultan Özer ile sürekli basın kartı sahibi Fevzi Argun, gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Fatih Polat, Yazı İşleri Müdürü Şengül Karadağ Bayhan, haber editörü Vural Nasuhbeyoğlu, Sorumlu Yazı işleri Müdürü olan Görkem Kınacı, sayfa editörü İskender Bayhan, haber redaktörü Şükrü Taş, foto muhabiri Sevil Atar ve muhabirler Şerif KarataşDerya Dursun, Ercüment Akdeniz, Elif Ekin Saltık, Elif Görgü, Emine Uyar, Mehmet Özer, Özer Akdemir’le yazar Erol Aral da bulunuyor.

TGS başkanının kartı  da iptal

Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı ve Evrensel Gazetesi Haber Müdürü Yardımcısı Gökhan Durmuş da basın kartı iptal edilenler arasında.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın sitesinden basın kartlarının iptal edildiğini öğrenen gazeteciler, önceki gün Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Basın Destek Hattı’nı aradı. Ancak gün boyu telefona yanıt veren olmadığı için kartların iptal gerekçeleri de öğrenilemedi.

Evrensel gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Polat, “Bizim dışımızda da çok sayıda iptal var. Bu hukuksuz uygulamaya karşı dava açacağız. Doğru ve nihai çözüm, dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi basın kartlarını meslek örgütlerinin vermesi”dedi.

Yetki Cumhurbaşkanlığı’na geçtikten sonra ‘sarı basın kartları’nın rengi de değiştirilmiş, turkuaz yapılmıştı.

Yıpranma hakkı basın kartına bağlı

Basın kartı olmayan gazetecilerin Meclise girmesi zorlaşıyor. Pek çok davayı izlemek için “basın kartı sahibi olma” koşulu bulunması sebebiyle gazeteciler davaları izleyemiyor. Sokak eylemlerinde basın kartı olması ise kolaylık sağlıyor.

Ayrıca gazetecilerin yıpranma hakkı da “basın kartı sahibi olmak” koşuluna bağlı.

Basın Kartları aslında uzun zamandır gazetecilerin gündeminde. Basın kartları geçmişte Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü tarafından veriliyordu. Ancak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesiyle birlikte bu kurum Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na dönüştü. 24 Haziran 2018’de yeni yönetim sistemine geçilmesine karşın basın kartı komisyonu 13 ay boyunca toplanmadı. Temmuz 2019’da ‘gizli’ bir toplantı yapıldı.

CHP Milletvekili Utku Çakırözer komisyonda dokuz kişinin olduğunu belirtmişti. Türkiye Gazeteciler Sendikası ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti komisyonda yer almıyor. Komisyonun iki üyesi Cumhurbaşkanlığı’ndan, kalan üyelerden üçü ATV, Star ve Daily Sabah gazetelerinden, ikisi ise Anadolu Ajansı (AA) ve TRT’den.

Su yönetimi açısından Kanal İstanbul projesi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 8-9 Ocak 2020 tarihinde düzenlenen İklim Değişikliği ve Su Yönetimi Sempozyumu’nda Mercator- İstanbul Politikalar Merkezi araştırmacısı Dr. Akgün İlhan’ın yaptığı konuşmanın tam metnini yayımlıyoruz.

***

Kanal İstanbul projesi gerçekleşirse neden olacağı tatlı su kaybı ve kirliliğini anlayabilmek için ilk olarak bu projenin nasıl bir kentte inşa edileceğini bilmek gerekir. Dolayısıyla bu sunumun ilk bölümü İstanbul’un su karnesi ve suyla olan ilişkisi üzerinedir. İstanbul’un su varlığı ve mevcut sorunlarına baktıktan sonra ikinci bölümde projenin özellikleri ve su varlıkları üzerindeki olası etkileri ele alınacaktır.  Ve son bölümde proje iptal edilse bile proje güzergâhı ve çevresini aşırı yapılaşmadan korumak için neler yapılabileceği tartışılacaktır.

İstanbul su fakiri değil, nüfusu artan bir kenttir

İstanbul tarih boyunca su sıkıntılarıyla bilinen bir kent olagelmiştir. Bu sıkıntıları aşmak için kurulan yüzlerce kilometrelik tarihi suyolları, su terazileri, sarnıçlar ve sokak çeşmeleri İstanbul’u bin yıllar içerisinde eşsiz bir su medeniyetine dönüşmüştür. Ancak İstanbul sanıldığı gibi su fakiri bir şehir değildir. Türkiye ortalamasının üzerinde yağış alan kentte tarihi olarak saptanmış 300’den fazla irili ufaklı akarsudan bahsedilir. Bunlardan ancak 170 kadarı günümüze kadar varlığını sürdürebilmiştir. Bu akarsular gürül gürül ve tertemiz akmasa da kentin zengin akarsu varlığının kanıtlarıdır. Bunun dışında Küçükçekmece, Büyükçekmece ve Terkos gölleri de İstanbul’un su varlığının önemli parçalarıdır. İstanbul’a düşen yıllık yağış da 823 mm ile Türkiye ortalamasının üzerindedir. Yani İstanbul aslında su fakiri değil, su zengini bir şehirdir.

İstanbul’un su sıkıntısının en önemli nedeni suyun azlığı değil ondan faydalanan nüfusun sürekli olarak artıyor olmasıdır. Nüfusu 15,07 milyon olan kentin su talebi, hem nüfusun hem de kişi başına düşen su tüketiminin büyümesi nedenleriyle artmaktadır. Üstelik bu nüfusun önemli bir bölümü de su toplama havzalarında yerleştiği için korunması gereken bu yerler yoğun kentleşmeye maruz kalmıştır. Bu da kentin öz su varlıklarının niceliği ve niteliği üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır. Örneğin günümüzde Küçükçekmece Gölü’nün etrafı, Kâğıthane ve Alibeyköy derelerinin yataklarıyla beraber su toplama havzaları yoğun kentleşmeye ve kirliliğe teslim olmuştur. Üstelik İstanbul’un iki yakasında nüfus ve su varlıkları adeta ters orantılı olarak dağılmıştır. Kent nüfusunun çoğunluğunun yaşadığı Avrupa yakasında su varlıkları Asya yakasına göre hatırı sayılır oranda azdır. Nüfus-su dengesizliği olarak adlandırılan bu durum Asya’dan Avrupa’ya su taşınmasını meşrulaştırmaktadır. Aslında mesele kıtalararası su taşıma altyapıları sayesinde yarımada nüfusunun yerel su varlıklarının kısıtlayıcılığından bağımsız şekilde büyüyor olmasıdır.

İklim değişikliği de cabası

Kentin tüm bu sorunlarının üzerine iklim değişikliğine bağlı aşırılaşan iklim olayları (sel, kuraklık vb.) ve iklim değişikliyle uyumsuz kentleşme eklendiğinde İstanbul daha da kırılgan bir kent halini almaktadır. Geçtiğimiz Ağustos ayında milyonlarca liralık zarara ve bir insanın hayatına mal olan sel felaketinin tek müsebbibi aşırı yağış değil asfalt ve betondan ibaret olan yüzeylerin kenti adeta su geçirimsiz bir zırhla kaplamış olmasıdır.

1990’ların su krizi ve ithal su

İstanbul’un su sorunu 1990’lı yıllarda boyut değiştirmeye başlar. 1990 yılında kentin nüfusu 7 milyonu aşmıştır. Yerel yönetim böylesine hızlı büyüyen bir nüfusun artan su talebini karşılamakta güçlük çekmektedir. Kentin su altyapıları artan nüfusun talep yükünden ve bakımsızlıktan çökme noktasına gelmiş, şebeke suyu kaybı yüzde 65’e çıkmıştır. Bu durumun doğal bir sonucu olarak su kesintileri sıklaşmış, suyun kalitesi ishal gibi salgın hastalıklara neden olacak kadar düşmüştür. Bazı mahallelerde su kesintileri günlerce sürmekte, susuzluğa çözüm olarak İSKİ’nin Suser adlı su dağıtım şirketi mahallelere tankerlerle su taşımaktadır. 1993 İSKİ yolsuzluğunun da ortaya çıktığı bu dönemi iyi değerlendirerek 1994 Yerel Seçimleri’nde İstanbul Belediye Başkanı olarak seçilen Recep Tayyip Erdoğan ve ekibi göreve geldiğinde ek su arzı yaratmak için bazıları İstanbul dışında yer alan 7 yeni baraj inşa etmeye başlar. İlk olarak 1995 ile 1997 yılları arasında ikisi Tekirdağ içerisinde üçü İstanbul’un Tekirdağ sınırına yakın yerlerde Istrancalar diye adlandırılan beş baraj kurulur. Bunları Kırklareli’nde kurulan Kazandere (1997) ve Pabuçdere (2000) barajlarının inşası izler. İstanbul artık su ithal eden bir şehir olmuştur.

1990’lı yıllar İstanbul için su ihtiyacının öylesine yüksek olduğu bir dönemdir ki 1993’te Bakanlar Kurulu kararıyla İstanbul ve Gebze’den oluşan Devlet Su İşleri (DSİ) 14. Bölge Müdürlüğü’nün görev alanı genişletilir. 14. Bölge’nin görev alanı Batı’da Bulgaristan sınırından Doğu’da Melen Çayı’na, Kuzey’de Karadeniz’den Güney’de Marmara Denizi’ne kadar uzanan 37974 km2’lik bir alanı ve İstanbul da dâhil 6 ili (Düzce, Sakarya, Kocaeli, Tekirdağ ve Kırklareli) içine almıştır. Kurulduğu dönemde İstanbul’un su sorununu sonsuza kadar çözeceği iddia edilen barajlar 2000’li yılların başında bile artan nüfusa yetmez olmuş, İstanbul’a bu sefer de Düzce’deki Melen Çayı’ndan su taşınması gündeme gelmiştir. Büyük Melen projesi olarak bilinen projenin ilk isale hattı 2007 yılında ikincisi de 2014’te tamamlanarak hizmete alınır.

Büyük Melen projesi havzalararası bir su taşıma projesidir. Projeyle Türkiye’nin 25 havzasından biri olan Batı Karadeniz Havzası’ndan batıya doğru taşınan su, önce Sakarya Havzası’ndan geçmekte, İstanbul’un bulunduğu Marmara Havzası’nda son bulmaktadır. Ve bu projenin de İstanbul’a 2071’e kadar yetecek suyu garanti altına alacağı söylenmektedir. Ancak kısa sürede durumun böyle olmayacağı anlaşılır. 2014 kurak döneminde İstanbul’un pek çok barajı kuruma noktasına gelmiştir. Kendi su varlığından umudu kesen İstanbul yüzünü civar kentlerin su varlıklarına dönmüş ama bu kentlerde de kuraklık yaşandığı için susuzlukla karşı karşıya kalmıştır. Nitekim Kırklareli’ndeki Pabuçdere barajı tamamen kururken Melen Çayı’nın debisi yarı yarıya düşmüştür. Kadıköy’de yaşanan günlerce süren su kesintileri vatandaşları bornozlu protestolar yapma noktasına getirmiştir. İstanbul’a kurak dönemlerde ek su kaynağı yaratması beklenen projeler onun su sorununu çözmediği gibi su güvencesini de tehlikeye atıp, kentin kırılganlığını artırmıştır.

Kanal İstanbul projesi nedir?

İşte Kanal İstanbul su sorunları yaşayan kırılgan bir kentin üzerine inşa edilmek istenmektedir. Peki, nedir bu proje? Bu proje, Karadeniz kıyısında Yeniköy’den başlayıp Terkos Gölü’nün doğusundan inen ve Sazlıdere baraj gölünü de içine alarak Küçükçekmece Gölü’ne bağlanarak Marmara Denizi’nde son bulan bir tuzlu su yoludur. Uzunluğu 45 km, genişliği tabanda 275 yüzeyde 360 m ve derinliği 20,75 m olacak bu kanal, Karadeniz’in suyunu Marmara Denizi’ne taşıyacaktır. Kanalın, Boğaz’ın geçiş trafiğini hafifleterek boğazda bulunan halkın ve kültür varlıklarının güvenliğini sağlamak amacıyla yapılacağı söylenmektedir. Kanal etrafında 1,3 milyonu aşkın bir ek nüfusu çekecek yerleşim yerleri olacaktır. İstanbul Havalimanı ve 3. Köprü ile Kuzey Marmara Otoyolu ile beraber düşünüldüğünde proje güzergâhı boyunca nüfusun ve kentleşmenin muazzam baskıları olacaktır.

Kanal İstanbul projesinin tatlı su varlıklarına etkileri neler olacak?

Kanal İstanbul projesi, toplumsal yapıdan uluslararası politikaya kadar şehrin ve bölgenin tüm sosyal yapısını, topraktan suya tüm kent ekosistemini etkileyecek büyüklüktedir. Ancak bu sunumun konusu projenin tatlı su varlıkları üzerindeki etkileridir. Sunumda yer alan veriler Kanal İstanbul projesinin son ÇED raporuna ilişkin olarak DSİ’den istenen görüşlerin yer aldığı 22549675-611.02-783348 sayılı 3 Aralık 2019 tarihli 6 sayfalık metinden derlenmiştir. DSİ Etüt,  Planlama ve Tahsisler Dairesi Başkanlığı tarafından Çevresel Etki Değerlendirmesi İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü’ne yönelik hazırlanan belgeye göre proje Terkos Gölü besleme havzasının yaklaşık 20 km2’lik bir alanını (18 milyon m3 su) ve Sazlıdere Barajı’nın tamamını devre dışı bırakacaktır.

Sazlıdere Barajı yıllık su verimi 52 milyon m3 olan ve Terkos Gölü’nden alınan 39 milyon m3 suyun ara deposu görevini yerine getiren bir su varlığıdır.  Yıllık verimi 140 milyon m3 olan Terkos Gölü ise İstanbul’a Istranca Sistemi’nden toplam 235 milyon m3 suyun aktarıldığı bir ara depodur. Proje ilk etapta Sazlıdere Barajı’nın tamamı olan 52 milyon m3 suyu ve Terkos Gölü’nün 18 milyon m3’lük bölümünü doğrudan devre dışı bırakacaktır. Yani proje gerçekleşirse toplamda 70 milyon m3 su İstanbul’un su bütçesinden eksilecektir.

İnşa edildiği takdirde kanal, Terkos- Kağıthane İçmesuyu İsale Hatlarını ve Terkos- İkitelli İsale hatlarını da keserek devre dışı bırakacaktır. Kentin Avrupa yakasında, mevcut yüzeysel içme suyu tesislerinden çekilebilecek (Asya yakasından aktarılan sular hariç) yıllık su miktarı 411 milyon m3’tür.  Bunun yüzde 52’si Terkos Gölü vasıtasıyla Istrancalar’dan ve gölün kendinden gelmekte, yüzde 13’ü ise Sazlıdere Barajı’ndan sağlanmaktadır. Proje yapılırsa isale hatları kesileceğinden Avrupa yakasının suyunun toplamda yüzde 65’i devre dışı kalacaktır. Bu durumun çözülebilmesi için yeni isale hatlarının kanalın neresinden geçirileceği projeye başlanmadan önce belirlenmeli ve inşa edilmelidir. Aksi takdirde kanalın yapımı sırasında İstanbul’u korkunç boyutlarda bir susuzluk beklemektedir.

DSİ görüşüne göre kanal güzergâhı boyunca stratejik rezervler olan akiferlerin tuzlu suyla kirletilmesi de kuvvetle muhtemeldir. Proje alanının tamamı “İstanbul İli Avrupa Yakası Yeraltı Suyu İşletme Sahası” içerisinde kalmaktadır. Kanalın kazılması aşamasında akifer boşalımlarının hızlanması ve yakın çevredeki su sondaj kuyularının etkilenme ihtimali vardır. Kanal güzergâhının güneyindeki Marmara kesiminde tuzlusu girişimi ve kanalın tüm güzergâhı boyunca bulunan akiferlerin kirlenme riski ve akifer boşalımlarının hızlanması söz konusu olacaktır.

Kanalın yan yüzlerine ve tabanına geosentetik beton şilte geçirilse de enjeksiyonla geçirimsizlik duvarı oluşturma ve benzeri teknolojiler uygulansa da güzergâhtaki jeolojik yapı, buraya binen dinamik yükler, topoğrafya ve yoğun kentleşme bu geçirimsizlik perdesinde zedelenmelere neden olabilir. Kanal kullanıma açıldıktan sonra da gemilerin karaya oturması gibi kazalar, deprem ve sel gibi afetler bu geçirimsizlik zonunun yırtılıp işlevini kaybetmesine neden olabilir. Bu durumda sadece İstanbul’un değil zaman içinde bütün Marmara Havzası’nın yer altı sularının geri dönüşü olmaz biçimde tuzluluğa bağlı kirlenmesi sorunu ortaya çıkacaktır.

Kanal İstanbul Projesi, ayrıca proje alanı ve çevresinde ıslah uygulama projeleri onaylanmış 13 derenin yataklarını, havzalarını, topografyasını ve akış rejimini de değiştirecektir. İklim değişikliğinin etkisiyle zaten değişmekte olan akış rejimine bir de bu projenin yarattığı ek yükler binecektir.

Projenin bir başka etkisi de Kanal etrafında oluşacak yeni yerleşim yerlerinin, 3. Köprü, Kuzey Marmara Otoyolu ve İstanbul Havalimanı ile birlikte getireceği ek nüfusun artan su talebi olacaktır. Bu talebi karşılamak için ek su kaynakları gerekecektir. Nitekim DSİ’nin projenin ÇED raporuna yönelik görüş metninde de ek nüfus için oluşturulabilecek yeni barajlardan bahsedilmektedir. Bu metinde planlama çalışmaları tamamlanmış Hamzalı ve Pirinççi barajları ile planlama aşamasında olan Karamandere Barajı’nın yapılmasının zorunlu hale geleceğinden bahsedilmektedir. Hatta Asya yakasında planlanan Osmangazi ve Sungurlu barajlarının da bir an önce kurulup Avrupa yakasına su takviyesi sağlaması gerekebilir. Kısaca İstanbul’un öz su varlıkları üzerinde zaten var olan baskılar proje yüzünden daha da artacaktır.

Son olarak, proje İstanbul’u ortasında dev bir ada yaratacaktır. Bu adada su varlıkları az nüfus yüksek olacaktır. Tüm dünyada ada ülkeleri küresel ısınmaya bağlı deniz seviyesi yükselmesi nedeniyle maruz kaldıkları toprak kaybına karşı önlemler alırken, bu proje İstanbul’un iki yarım adadan oluşma avantajını ortadan kaldıracaktır. Böylece kırılganlığı ve dışa bağımlılığı zaten yüksek olan İstanbul kuraklık, sel gibi iklim olaylarından ve deprem gibi afetlerden daha şiddetli bir şekilde etkilenir hale gelecektir. Örneğin olası bir deprem durumunda nüfusun çoğunluğunu barındıracak olan adanın başta tatlı su olmak üzere pek çok yaşamsal ihtiyacı sekteye uğrayacaktır.

Özet olarak Kanal İstanbul projesi, İstanbul’un ve bulunduğu bölgenin gerek yüzey gerekse yeraltı suları için kirlilikten tükenişe kadar çeşitli tehlikeler barındırmaktadır. Başka bir ifadeyle nüfusu artarken öz su varlıkları azalan ve kirlenen İstanbul bu proje yüzünden su yönetiminde daha da dışa bağımlı olacaktır. Bu durum iklim değişikliğinin de artan etkisiyle bir krize dönüşecek ve İstanbul’un kırılganlığı yükselecektir.

Kanal İstanbul projesine karşı çıkmak yetmez

İşte tüm bu saydığımız nedenlerden ötürü İstanbul’un sonunun başlangıcı olan Kanal İstanbul projesinin rafa kaldırılması değil, tarihin tozlu sayfalarına gömülmesi gerekmektedir. Ancak projeyi gömmek de artık yetmeyecektir. Çünkü Boğaz trafiğini hafifletmekten çok bir emlak rantı projesi olan Kanal İstanbul inşa edilmese bile kanal güzergâhını bekleyen tehlike ortadan kalkmayacaktır. Zira bu bölge emlak spekülatörleri tarafından bir gayrimenkul el değişimi sahasına dönüşeli yıllar olmuştur. Burada bir kanal inşa edilmese bile başka bir projeyle tetiklenecek bir yapılaşma furyasını dört gözle bekleyen yatırımcılar ortaya çıkmıştır. Bu tehlikeyi azaltmak için her şeyden önce bölgenin emlak getirisi dışındaki değerlerini saptamak, tanıtmak ve geliştirmek gerekir.

Peki, ne yapılmalı?

Kanal İstanbul projesi rotasının yapılaşma tehlikesinden korunması için buralarda zaten var olan küçük ölçekli tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin korunması, desteklenmesi ve geliştirilmesi gerekir. Tarımsal değeri olan bu toprakların korunması demek İstanbul’un gıda konusundaki dışa bağımlılığının da azalması demektir. Bölgenin olduğu gibi korunmasına imkân verecek başka bir kullanım değeri de rekreasyonel etkinliklere sağlayacağı zemindir. Beton-asfalt çıkmazında yaşama sevincini kaybeden İstanbullular için bu rotada hiking, kanoculuk, tırmanış ve benzeri faaliyetler düzenlenip geliştirilebilir. Bu faaliyetlerin bölgeye maddi getirisi yüksek olmasa da kent yaşamı kalitesini yükselteceği kesindir. Güzergâhta yer alan 25’i tescilli tarihi yapılar kendi bulundukları yerde bütünlük içerisinde korunmalı, bunların tanıtımı yapılmalı ve ziyaretçilere açılmalıdır. Bunların da bölgeye ve turizm sektörüne hatırı sayılır getirisi olabilir. Bölgenin emlak rantı dışında daha pek çok değeri vardır ve bunların araştırılması gerekmektedir.

Ancak tüm bu değerlerin yaşatılması için öncelikle su varlıklarının korunması ve üzerlerindeki aşırı tüketim baskılarının hafifletilmesi şarttır. Avrupa yakasının su varlığının önemli bir kısmını oluşturan bu su tutma alanlarının korunması için su tasarrufunu ve su verimliliğini bir an önce hayata geçirmek hedeflenmelidir.  İBB ve İSKİ’nin konutlarda gri suyun yeniden kullanımı ve yağmur hasadı gibi uygulamaları bir dizi yasal zorunluluk ve teşvik ile yaygınlaştırması gerekir. Ayrıca daha bütünlükçü bir su yönetimi yaklaşımıyla kente gelen yağışı kentte tutacak yeşil alanların düzenlenmesi, artırılması ve korunması şarttır. Çünkü su bir bütündür ve ancak bütünlükçü bir bakış açısıyla korunabilir.

Kanal İstanbul projesine karşı çıkmanın yanı sıra onun yok edeceği değerleri anlamak ve bu değerlere sahip çıkmak yaşadığımız kenti korumanın ön koşuludur.

İklim kriziyle ‘dev’ mücadele: Akaryakıt istasyonları güneş enerjisiyle çalışacak

Akaryakıt sektörünün çatı kuruluşu Petrol Ürünleri İşverenler Sendikası (PÜİS) ile güneş enerjisi sektörünün öncü şirketlerinden Solaray Enerji akaryakıt istasyonlarının enerji ihtiyaçlarının güneşten karşılanması için ironik bir işbirliğinin temellerini attı.

PÜİS, Solaray Enerji işbirliği kapsamında binlerce akaryakıt istasyonunun mevcut elektrik ihtiyaçlarının çatılarına inşa edilecek güneş enerjisi panellerinden karşılanması hedefleniyor.

Akaryakıt bayileri kar edecek

Yapılan işbirliği kapsamında akaryakıt istasyonlarında güneş enerjisi panellerinden elde edilecek enerjinin üretim fazlası devlete satılabilecek. Akaryakıt bayileri bir yandan enerji ihtiyaçlarının tamamını güneş enerjisinden karşılarken, üretim fazlasını da devlete satarak gelir elde edecek.

‘İklim değişikliği sorununa katkı sağlayacak’

PUİS tarafından yapılan yazılı açıklamada “9 bin 200 akaryakıt istasyonunu çatısı altında toplayan PÜİS, akaryakıt istasyonlarının en önemli giderlerinden biri olan elektrik enerjisinin güneşten elde edilmesi ve temiz enerji kullanımının önünün açılması konusunda sektöre öncülük edecek” denildi.

Açıklamada ayrıca “Tüm dünyanın gündemini meşgul eden iklim değişikliği ve karbon salınımı miktarı sorunlarına da katkı sağlayacak olan bu proje ile ülkemizin ve gezegenimizin geleceği için de olumlu bir adım atılmış olacak” ifadeleri kullanıldı.

Okumuş: Akaryakıt bayileri ekonomik olarak zor bir dönemden geçiyor

Yapılan protokolün ardından bir açıklama yapan PÜİS Genel Başkanı İmran Okumuş şunları söyledi: “Akaryakıt bayileri ekonomik olarak zor bir dönemden geçiyor.  İstasyonların en büyük gider kalemlerinden biri olan elektrik tüketiminin istasyonlara kurulacak güneş panellerinden elde edilmesi bayileri ekonomik olarak bir nebze de olsa rahatlatacak.”

Sosyal medya’da tepki

İklim değişikliği ile mücadele için yapıldığı söylenen yeni proje sosyal medyada da ti’ye alındı. Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz Twitter üzerinden yaptığı paylaşımda “Bu şuna benziyor: ‘Biz sizin evinizi yakacağız, ama iyi haber benzin dökmeden elektrik kontağından yangın çıkartacağız’ Akaryakıt istasyonlarına ihtiyaç kalmadığı günü görürüz inşallah…” dedi.