Ana Sayfa Blog Sayfa 2175

İSİG:Mart ayında 14 işçi koronadan öldü

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG), 2020’nin mart ayına ilişkin iş cinayetleri raporunu yayınladı. Raporda salgın nedeniyle alınan; evde kalma, beslenme, kişisel hijyen ve korunma mesafesine dikkat etme gibi önlemlerin toplu taşımayla ya da servislerle işlerine gitmek zorunda olan işçiler için mümkün olmadığı belirtildi.

Koronavirüs salgını sırasında 20 milyon işçi ve aileleri için hiçbir önlem alınmadığı gibi işyerlerinde işten atma, zorunlu ücretsiz izne çıkarma, yıllık izin kullandırtma, üretim baskısı ve fazla mesai gibi uygulamaların sıklaştığının altı çizilen raporda şöyle denildi:

Patronların tek derdinin işçinin sağlığı değil, performansı olduğu bu süreçte bir kez daha ayyuka çıkarken, pek çok işyerinden hastalığa davetiye çıkaran çalışma koşullarının sürdürüldüğü, hiçbir önlem alınmadığı, işçilerin kişisel hijyenlerini sağlamasına izin verilmediği, maske ve eldiven kullanmanın yasak olduğu sesleri yükseliyor. Halkın ve işçilerin sağlığını ilgilendiren böyle bir durumda ülkede ‘sağlık seferberliği’ ilan edilmesi gerekirken, emekçilerin sağlığı ve canı hiçe sayılıyor.

İki çocuk işçi öldü

Raporda yaşanan işçi ölümlerine dair şu bilgilere yer verildi:

  • Mart ayında Covid-19 nedenli en az 14 işçi ölümü var. Daha fazla ölen olabilir ama bilgilere ulaşmak şu an için çok zor.
  • 113 emekçinin 100’ü ücretli (işçi ve memur), 13’ü kendi nam ve hesabına çalışanlardan (çiftçi, balıkçı ve esnaf) oluşuyor.
  • Ölenlerin 11’i kadın işçi, 102’si erkek işçi. Kadın işçi cinayetleri tarım, gıda, büro, metal, enerji ve sağlık işkollarında gerçekleşti.
  • İki çocuk işçi can verdi. Çocuk işçi cinayetleri tarım ve metal işkollarında gerçekleşti.
  • 51 yaş ve üstünde ise çalışırken ölen 18 emekçi bulunuyor: Çiftçi, balıkçı ve esnaflar ile gıda, büro, inşaat, enerji taşımacılık, konaklama, güvenlik ve genel işler işçileri.
  • Mart ayında altı mülteci işçi yaşamını yitirdi. İşçilerin ikisi Suriye, biri Afganistan, biri Gürcistan, biri Özbekistan ve biri Rusya uyruklu.
  • Ölen işçilerin biri sendikalı. Sendikalı işçi (kamu çalışanı) eğitim işkolunda çalışıyordu.
  • Ölümler en çok tarım, taşımacılık, inşaat, metal, enerji, ticaret/büro, metal, sağlık, belediye/genel işler, konaklama ve gıda işkollarında gerçekleşti.
  • En fazla ölüm nedenleri sırasıyla trafik/servis kazası, ezilme/göçük, Covid-19, yüksekten düşme, kalp krizi, zehirlenme/boğulma, şiddet elektrik çarpması ve intihar.

PTT’nin ücretsiz maske dağıtımı başlayamadan durduruldu

Sosyal alanlarda maske takma zorunluluğu getirilmesinin ardından PTT’nin başlattığı ücretsiz maske temin etme uygulaması henüz başlamadan durduruldu. PTT tarafından yapılan açıklamada başvuruların daha sonra e-devlet üzerinden alınacağı belirtildi.

PTT, Sağlık Bakanlığı ile Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın almış olduğu karara istinaden, online ortamda ePttAVM.com üzerinden ücretsiz olarak maske temini sağlanacağını duyurmuştu.

Uygulama kapsamında, sokağa çıkma kısıtlaması bulunan 65 yaş üzeri ve 20 yaş altı kişiler dışındaki vatandaşlara haftalık beş maske dağıtılacak, maskeler kişilerin evlerine ücretsiz kargo ile gelecekti.

E-devlet’e yönlendiriyor

Kısa sürede yoğun bir ilgi gören kampanya henüz başlayamadan durduruldu. Siteye girenler “Sizlere daha sağlıklı hizmet sunabilmek adına, ücretsiz maske taleplerinize ilişkin başvurularınızı en kısa sürede e-Devlet Kapısı üzerinden alacağımızı bildirmek isteriz” mesajıyla karşılaştı.

Belediyeler otobüslerde maske dağıtımına başladı

Öte yandan, İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri zorunlu maske takma uygulamasına geçilmesinin ardından otobüslerde ücretsiz maske dağıtımına başlayacaklarını duyurdu.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu Twitter hesabından yaptığı paylaşımda toplu taşıma araçlarında 100 bin maske dağıtıklarını açıkladı.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ise “Bugün alınan karar neticesinde kentimizdeki tüm toplu taşıma araçlarında maskesiz yolcu alınmayacağını ve yarından itibaren ücretsiz maske dağıtımının başlayacağını bildirmek isterim. Bu zor günleri de sağlığımızı koruyarak atlatacak, #BirlikteBaşaracağız” dedi.

İBB sosyal yardım bütçesini 775 milyon liraya çıkarıyor

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, koronavirüs salgınının başladığı günden bu yana 100 bini aşan sayıda insanın belediyeye yardım talebinde bulunduğunu söyledi. “Demek ki bu önümüzdeki günlerde daha da artacak” diyen İmamoğlu bu bağlamda 374 milyon lira olan sosyal yardım bütçesini 775 milyon liraya çıkartma kararı aldıklarını açıkladı.

100 bine yakın maskeyi otobüs duraklarında kullanım için hazır tuttuklarını ve yolculara ücretsiz dağıttıklarını belirten İmamoğlu,  500 bin gıda kolisi için hazırlıkların tamamlandığını, önümüzdeki günlerde dağıtımına başlanacağını bildirdi.

İmoğlu’nun açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

  • Türkiye’de vefat sayısı 574’e ulaştı. Dünyadaki örneklerini de izlediğimizde bu tür süreçlerin yükseliş süreçleri olduğunu görebiliyoruz.Sorumluluğumuzun en üst düzeyde olduğu günleri yaşamaktayız. Sağlıkçı dostlarımıza  yürekten minnet duyuyoruz. Bu şekilde çalışırken hayatını kaybedenler var. Hepsi birer görev şehidi.
  • Bugünlerde her birimiz bir seferberlik sürecinin bir parçasıyız. Salgınla beraber dünyanın değişen bir yüzü var. Herkesin bir şekilde korunmaya çalıştığı gerçek. Bu aynı zamanda milyonlarca insanın gelir kaybına sebep oldu. Ekonomik sıkıntıyı hisseden milyonlarca ailemiz var. Bu insanlarımızın baş vurduğu kurumlardan biri de İBB. 230 bin ailemize zaten sosyal yardım yapıyoruz. Ama bugün sadece pandemi sürecinin başladığı günden beri 100 bini aşan sayıda insanımız İBB’ye başvuru yapıyor ve yardım talep ediyor. Demek ki bu önümüzdeki günlerde daha da artacak. Bu manada 374 milyon lira olan sosyal yardım bütçemizi 775 milyon liraya çıkartma kararı aldık. Daha da üst seviyelerde bir bütçeye ihtiyacı karşılama adına da bir olağanüstü meclis hazırlığımız var. Ki yasada yüzde 3’ü aşamadığı için sosyal yardım bütçesi, meclis üyelerimizden yetki talep edeceğiz.
  • 500 bin gıda kolisinin hazırlığını bitirdik. Önümüzdeki günlerde dağıtımına başlayacağız.
  • Toplumun yüzde 64’ünün sokağa çıkmayla ilgili bir sorunu yok. Ancak hepimiz sanki bu tecrit kendimize uygulanıyormuşçasına evden çıkmamamız gerekiyor. Toplu taşımayı hazır tutuyoruz ama bunu görevi olan insanlara kolaylık sağlamak.
  • Bugün yüzde 25 yoğunluğa müsaade etmediğimiz toplu taşıma süreçlerinde bugünden itibaren çok aza inmiş moda ve İstiklal Caddesi tramvaylarını iptal ettik. Kabataş-Taksim hattını da durdurduk. Bu hatlarımızın kullanımı neredeyse yüzde 1’e inmişti. Yüzde 5’e kadar düşen metro hattı kullanımından dolayı , saat 21’den itibaren metroları artık kullanamayacaksınız.
  • 100 bine yakın maskeyi kullanım için duraklarda hazır tutuyoruz. Bunlar yolculara ücretsiz dağıtılacak.

Koronavirüs tedavisi için ilk adım Ankara Üniversitesi’nden

Ankara Üniversitesi, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda koronavirüse karşı geliştirilecek tedavi yöntemi için ilk adımı tamamladıklarını duyurdu.

Açıklamaya göre Veteriner Fakültesi Viroloji Anabilim Dalı Başkanı ve Biyoteknoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Aykut Özkul SARS-COV-2 virüsünü izole etmeyi başardı. Virüsün izolasyonu, virüse karşı serum, aşı veya ilaç üretmenin ilk adımı olarak biliniyor.

Türk Veteriner Hekimleri Birliği tarafından yapılan açıklamada “Son derece önemli ve sevindirici çalışmasından dolayı sayın hocamızı ve ekibini kutluyor teşekkür ediyor, bundan sonraki süreçte başarılar diliyoruz” ifadeleri kullanıldı.

Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mansur Yavaş ise haberi “İnşallah kısa zamanda insanlığa Ankara’dan bir müjde vermenizi bekliyoruz” mesajıyla paylaştı.

Taç Giyme Töreni (The Coronation) – Kısım 2

Makalenin ilk kısmına şuradan ulaşabilirsiniz

Yazan: Charles Einsenstein

Yeşil Gazete için çeviren: Doğukan Sarıkaya

*

Nasıl bir dünyada yaşayalım?

Güvenlik uğruna yaşamın ne kadarını kurban etmek istiyoruz? Eğer bizi daha güvende tutacaksa, insanların asla bir araya gelmediği bir dünyada mı yaşamak istiyoruz? Dışarıda sürekli maskeyle dolaşmak mı istiyoruz? Eğer bu bazı yaşamların kurtulmasını sağlayacaksa, her seyahat ettiğimizde tıbbi taramaya mı tabi tutulmak istiyoruz? Bedenlerimiz üzerindeki nihai egemenliğimizi (politik otoriteler tarafından seçilmiş) tıbbi otoritelere bırakarak, yaşamın genel olarak ilaçlar tarafından çözülmesini kabul etmeye istekli miyiz? Katılacağımız her etkinliğin sanal bir etkinlik olmasını istiyor muyuz? Daha ne kadar korkuda yaşamak istiyoruz?

Covid-19 eninde sonunda durulacak, fakat bulaşıcı hastalık tehdidi kalıcıdır. Buna vereceğimiz karşılık geleceğimiz için bir rota belirleyecek. Kamu yaşamı, toplumsal yaşam, paylaştığımız fiziksel yaşam birkaç nesildir azalıyor. Dükkanlarda alışveriş yapmak yerine, ürünleri evimize getirtiyoruz. Dışarıda oynayan bir avuç çocuk yerini, dijital maceralara ve oyun buluşmalarına  bıraktı. Halk meydanı yerine çevrim içi forumlarımız var. Kendimizi birbirimizden ve dünyadan giderek daha fazla soyutlamaya devam etmek istiyor muyuz?

Özellikle sosyal mesafelenmenin başarılı olması durumunda, Covid-19’un doğal seyrini sürdüreceği söylenen 18 aylık sürenin ötesinde de tehdidin devam edeceğini hayal etmek de zor değil. Bu süre boyunca yeni virüslerin ortaya çıkabileceğini hayal etmek de mümkün. Tıpkı 9/11 sonrası ilan edilen olağanüstü önlemlerin bugün hala varlığını sürdürmesi gibi, şimdi alınan acil durum tedbirlerinin de normal hale dönüşeceğini (başka bir salgın ihtimalini ortadan kaldırmak için) hayal etmek mümkün. Enfeksiyona yeniden yakalanmanın mümkün olduğunu (söylendiği gibi) hayal etmek de zor değil ki bu durumda salgın seyrini asla tamamlayamaz. Yani bu geçici değişiklikler pekâlâ kalıcı duruma dönebilirler.

Yeni bir salgın riskini düşürmek için, kucaklaşmanın, tokalaşmanın ve fiziksel temasın sonsuza dek olmadığı bir toplumda yaşamayı mı seçelim? Artık topluca bir araya gelmeyen bir toplumda yaşamayı mı seçelim? Konserler, spor müsabakaları ve festivaller artık geçmişimizin bir parçası olarak mı kalsın? Çocuklar artık başka çocuklarla oynamasın mı? Tüm insan temasına bilgisayarlar ve maskeler mi aracılık etsin? Dans dersleri, karate kursları, konferanslar ve hatta dini toplanmalar son mu bulsun? İlerlememizi ölçmek için ölüm sayısındaki azalmayı mı standart kabul edelim? İnsani gelişmişlik uzaklaşma anlamına mı gelsin? Gelecek bu mu olsun

Acil bir durum karşısında, tıpkı bir savaş hali gibi, bu tür kısıtlamaları kabul eder ve özgürlüklerimizi geçici olarak teslim ederiz. 9/11’e benzer şekilde, Covid-19 da tüm itirazları ortadan kaldırır.”

Aynı soruyu, bilginin akışı ve insan hareketlerini denetleme amacındaki yönetim aygıtlarına da uyarlayabiliriz. Bu yazı kaleme alınırken tüm ulus kilit alına alınmaya doğru ilerlemekteyiz. Bazı ülkelerde, kişi evinden çıkabilmek için devletin web sitesindeki bir formun çıktısını almak zorunda. Bu bana, bulunacağımız yer konusunda her zaman izin almamız gereken okulu hatırlatıyor. Ya da hapishaneyi. Hareket özgürlüğünün kalıcı olarak devlet yöneticileri ve onların kullandığı yazılımlarla idare edildiği bir sistem olan Elektronik Geçiş Yetkilendirmesi’nin (Electronic Hallpass) her yerde kullanılacağı bir gelecek mi öngörüyoruz? Böylece tüm hareketler, izin verilsin ya da yasaklanmış olsun, izlenecek. Ve korunma uğruna, sağlığımızı tehdit eden bilgiler (yine çeşitli otoriteler tarafından kararlaştırıldığı gibi) kendi iyiliğimiz için sansürlenecek.

Acil bir durum karşısında, tıpkı bir savaş hali gibi, bu tür kısıtlamaları kabul eder ve özgürlüklerimizi geçici olarak teslim ederiz. 9/11’e benzer şekilde, Covid-19 da tüm itirazları ortadan kaldırır.

Tarihte ilk kez, en azından gelişmiş ülkelerde, böyle bir vizyonu gerçekleştirecek teknolojik araçlar mevcut (mesela cep telefonlarının konum verileri ile sosyal mesafelenme zorlanıyor; şu bağlantıya da bakabilirsiniz). Sallantılı bir geçişten sonra neredeyse tüm yaşamın çevrim içi olduğu bir toplumda yaşayabiliriz: Alışveriş, toplantı, eğlence, sosyalleşme, çalışma, hatta randevu. Peki bunu mu istiyoruz? Kaç yaşamın kurtulmasına değer bu?

Eminim bugün alınan kontrol önlemlerinin çoğu birkaç ay içerisinde hafifletilecek. Hafifletilecek evet, ama kullanmaya hazır durumda kalacak. Bulaşıcı hastalık bizimle olduğu sürece, bu önlemlerin gelecekte tekrar tekrar yeniden kullanılmaları veya değişen alışkanlıklarımızla beraber bunları kendimize dayatmamız muhtemel. Deborah Tannen‘in koronavirüsün dünyayı nasıl kalıcı olarak değiştireceği ile ilgili Politico’daki makalesinde belirttiği gibi; “Şimdi bir şeylere dokunmanın, insanlarla bir arada olmanın ve kapalı ortamlarda havayı solumanın bile riskli hale geldiğini biliyoruz… Tokalaşmaktan ve yüzümüze dokunmaktan geri durmak ikincil doğamız haline gelebilir, hatta ellerimizi yıkamaktan kendimizi alamayınca toplum olarak OKB (obsesif kompulsif bozukluk) mirasçısı olabiliriz.” Binlerce, milyonlarca yıllık dokunma, temas ve birliktelikten sonra insanlığın ilerleyişinin zirvesi sırf riskli oldukları için bu eylemlerden vazgeçmemiz mi olacak?

Yaşam topluluktur

Kontrole dayalı bir programın düştüğü ikilem şudur ki, aslında bizi kendi hedeflediği yere neredeyse hiç götürmez. Neredeyse tüm orta-üst sınıf insanların evlerinde güvenlik sistemi bulunmasına rağmen, insanlar bir nesil öncesine göre daha güvende ya da daha kaygısız durumda değiller. Ayrıntılı güvenlik önlemlerine rağmen okullarda daha az kitlesel şiddet eylemi de görülmüyor. Tıp teknolojisindeki muazzam ilerlemeye karşın, son otuz yılda ABD ve İngiltere’de daha sağlıksız hale gelen bir şey varsa o da kronik hastalıkların artması ve insanların yaşama dair umutlarının yerinde saymasıdır.

Covid-19’u kontrol etmek için uygulanan önlemler aynı şekilde önlediklerinden daha fazla ölüm ve ıstıraba sebep olabilirler. Ölüm sayısını azaltmak demek, öngörebildiğimiz ve ölçebildiğimiz ölümlerin sayısını azaltmak anlamına gelir. Diyelim ki izolasyon kaynaklı depresyon, işsizlik sebebiyle oluşan çaresizlik ya da kronik korku sebebiyle bağışıklık sisteminin düşmesi ve sağlığımızın gücünü yitirmesi gibi sebeplerin ne kadar ölüme sebep olacağını ölçmek imkansızdır. Yalnızlık ve sosyal etkileşim yetersizliğinin enflamasyon, depresyon ve demans hastalıklarını artırdığı biliniyor. Dr. Lissa Rankin, ölüm riskinin hava kirliliği ile %6, obezite ile %23, alkol bağımlılığı ile %37, yalnızlıkla ise %45 oranında arttığını söylüyor.

Hem sosyal hem biyolojik olarak, şifa toplulukla birlikte olmaktan gelir. Yaşam yalıtılarak serpilmez.”

Hesaba katılmayan bir diğer tehlike ise aşırı hijyen ve mesafenin yol açtığı bağışlıktaki bozulmadır. Sağlığımız için gerekli olan sadece insanlarla sosyal temas değil, aynı zamanda mikrop dünyası ile de temas etmemiz gerekir. Genel konuşursak, mikroplar düşmanımız değil, şifa için müttefiklerimizdir. Bakteriler, virüsler, mayalar ve diğer organizmaları içeren zengin bir bağırsak biyomu iyi işleyen bir bağışıklık sistemi için kaçınılmazdır. Bu çeşitliliği de diğer insanlar ve dışarıdaki dünya ile temas ederek sağlarız. Aşırı el yıkama, antibiyotiklerin aşırı kullanımı, aseptik (mikropsuz) temizlik ve insanlara temas etmede yoksunluk iyilikten çok zarar verebilir. Ortaya çıkacak alerjiler ve otoimmün bozukluklar, yerini aldıkları bulaşıcı hastalıktan daha kötü etkileyebilir. Hem sosyal hem biyolojik olarak, şifa toplulukla birlikte olmaktan gelir. Yaşam yalıtılarak serpilmez.

Dünyayı ‘biz ve ötekiler’ diye görmek, hayatın ve sağlığın ancak topluluk içerisindeyken meydana geldiği gerçeğine karşı bizi kör eder. Bulaşıcı hastalıklardan örnek verelim; mesela kötücül patojenin ötesine bakıp da virüslerin mikrobiyomdaki rollerinin ne olduğunu soramayız. (Şu bağlantıya da bakabilirsiniz). Vücut hangi koşullardayken zararlı virüslerin çoğalması mümkün oluyor? Kimi insanlar hafif belirtilerle atlatırken neden bazıları şiddetli belirtiler gösteriyor (her şeyi kapsayıp hiçbir şeyi açıklamayan “direnci düşük” ifadesini bir kenara koyalım)? Grip, nezle ve öldürücü olmayan diğer hastalıkların sağlığımızı korumaktaki olumlu rolleri ne?

Hastalık yapan mikropla savaşma yaklaşımı, tıpkı terörle savaşma, suçla savaşma, yabani otlarla savaşma gibi hem politik hem kişiler arası seviyede bitmek bilmeyen tüm savaşlarla benzer sonuçlar üretir. Öncelikle sonsuz bir savaş meydana getirir, sonra da dikkatimizi bu hastalık, terörist, suç, yabani otlar ve diğer şeylerin çıktığı zeminin koşullarını incelemekten alıp başka yerlere yönlendirir.

Virüsler de yaşam ağının bileşeni

Politikacıların hiç bitmeyen, barış uğruna savaş peşinde koştukları iddialarına rağmen, savaş kaçınılmaz olarak daha fazla savaş üretir. Ülkeleri, teröristleri öldürme amacıyla bombalamak, terörizmin oluştuğu temel koşulları göz ardı etmekle kalmıyor, aynı zamanda bu koşulları daha da alevlendiriyor. Suçluları kilit altında tutmak da suçu doğuran koşulları göz ardı etmekle kalmaz, aynı zamanda aileleri ve toplulukları parçalayıp, başka çıkış yolu olmayanları da suça teşvik ederek suçun oluştuğu koşulları yaratır. Antibiyotikler, aşılar, antiviraller ve diğer ilaç uygulamaları da, güçlü bağışıklığın temeli olan vücut ekolojisine zarar verir. Vücudumuzun da ötesinde, Zika virüsü, Deng Humması ve şimdi de Covid-19 sebebiyle yeniden tartışılan geniş ölçekli ilaçlama kampanyaları da doğanın ekolojisinde bahsi geçmeyen zararlar açacaktır. Bunları antiviral bileşiklerle beraber sıktığımızda bunun doğaya nasıl bir etkisini olacağını dikkate alan var mı? Böyle bir politika (Çin ve Hindistan’ın çeşitli yerlerinde uygulanıyor) sadece ayrılık zihniyetinin bir ürünüdür ve virüslerin de yaşam ağının bir bileşeni olduğunu anlamaz.

Bir bulaşıcı hastalıktan diğerine savaşıp duruyoruz ve insanları bu kadar savunmasız hale getiren zeminin koşullarıyla asla yüzleşmiyoruz. Bu çok daha zor bir problem, çünkü bu zemin koşulları savaşarak değişmeyecek.”

Baz koşullarıyla ilgili noktayı anlamak için, İtalya’daki (Ulusal Sağlık Enstitüleri’nin yayınladığı) ve ölümle sonuçlanan yüzlerce Covid-19 vakasının analizinden çıkan ölüm istatistiklerine bir bakalım. Analiz edilenlerin %1’inden daha azının hiçbir ciddi kronik hastalığı yok. Ölenlerin %75 kadarı hipertansiyondan, %35’i diyabetten, %33’ü kardiyak iskeminden (damar tıkanıklığı), %24’ü atrial fibrilasyondan (kalp ritim bozukluğu), %18’i böbrek yetmezliğinden ve İtalya raporundan alıp buraya yazmadığım daha birçok hastalıktan muzdariptiler. Ölenlerin neredeyse yarısı üç ya da daha fazla ciddi tanıya sahipti. Obezite, diyabet ve diğer kronik rahatsızlıklar ile kuşatılmış Amerikalılar en az İtalyanlar kadar savunmasız durumdalar. O halde (az sayıda sağlıklı insanı öldüren) virüsü mü suçlamalıyız, yoksa altta yatan kötü sağlık koşullarını mı suçlayalım? Burada da gergin halat analojisi geçerli. Modern dünyadaki milyonlarca insan istikrarsız bir sağlık durumunda ve eşiğin ötesine geçmelerine sebep olacak, normalde önemsiz bir şeyi beklemekteler. Elbette kısa vadede onların hayatlarını kurtarmak istiyoruz; tehlike, arkası kesilmeyen kısa vadelerin arasında kendimizi kaybediyor olmamız. Bir bulaşıcı hastalıktan diğerine savaşıp duruyoruz ve insanları bu kadar savunmasız hale getiren zeminin koşullarıyla asla yüzleşmiyoruz. Bu çok daha zor bir problem, çünkü bu zemin koşulları savaşarak değişmeyecek. Diyabete, obeziteye, bağımlılıklara veya TSSB’ye (travma sonrası stres bozukluğuna) sebep olan bir patojen yok. Bunların nedeni bir Öteki değil, kendimizden ayrı bir virüs değil ve kurbanları olan bizler de değiliz.

Patojenik bir virüs yüzünden oluyor diye adını koyabildiğimiz Covid-19 gibi hastalıklarda bile, mesele virüsle kurban arasındaki bir savaştan daha karmaşık. Mikropları daha büyük bir sürecin parçası olarak ele alan ve mikroplar hastalık yapar algısına alternatif olan bir başka yaklaşım var. Mikroplar koşullar uygun olduğunda vücutta çoğalıyorlar, bazen konağın ölümüne sebep olabiliyorlar, öte yandan olanak dahilindeyse başlangıçta onların yerleşmesine neden olan koşulları iyileştirebiliyorlar da. Mesela, mukus akıntısıyla biriken toksik yığınını temizliyorlar ya da (metaforik olarak söylersem) ateşi yükselterek onları yakıyorlar. Zaman zaman bu yaklaşım “mıntıka (terrain) teorisi” olarak anılır ve mikropların hastalığın sebebi değil, belirtisi olduğunu söyler. Bir internet görselinde açıklandığı şekliyle “Balığınız hasta. Mikrop teorisi: Balığınızı izole edin. Mıntıka teorisi: Akvaryumunuzu temizleyin.”

Modern sağlık kültürü

Modern sağlık kültürümüz bir tür şizofreninin etkisi altındadır. Bir yanda alternatif ve bütüncül yaklaşımları kucaklayan bir sağlık hareketi gelişiyor. Bağışıklığı artırmak için şifalı otları, meditasyonu ve yogayı savunuyor. İnanç ve tutumlarımızın bizi hasta ya da sağlıklı kılabileceği gibi örneklerle sağlığın duygusal ve ruhani boyutlarını tasdik ediyor. Covid tsunamisiyle birlikte toplum eski tutucu ayarlarına dönmüş ve bütün bunlar yok olmuşa benziyor.

Otoimmün hastalıklar, obezite ve diğerleri hakkında yukarıda verdiğim istatistikler şunu gösteriyor: Amerika ve genel olarak modern dünya bir sağlık krizi ile karşı karşıya.”

Tipik bir örnek: “Gereksiz” oldukları öne sürülerek Kaliforniya’daki akapunkturcular kapanmaya zorlandı. Geleneksel viroloji (virüs bilimi) algısıyla bakarsak bu kesinlikle anlaşılabilir bir durum. Ancak bir akapunkturcunun Facebook’ta yazdığı gibi “birlikte çalıştığımız ve sırt ağrıları için opioid (uyuşturucu kimyasal) kullanmaktan kurtulan hastam ne olacak? Şimdi onları yeniden kullanmaya başlamak zorunda.” Tıp otoritesinin dünya görüşünde, alternatif yaklaşımlar, sosyal etkileşim, yoga dersleri, takviyeler ve benzeri her şey gerçek virüslerin yaptığı gerçek hastalıklar konu olduğunda manasız kalır. Kriz karşısında varlığı yokluğu önemsenmeyen “wellness” kategorisine indirgenirler. Covid-19 etkisi altında tutuculuğun yeniden canlanışı öyle yoğun ki, damardan C vitamini verilmesi gibi geleneksel olmayan herhangi bir şey iki gün öncesine kadar ABD’de tamamen tartışma dışındaydı (Makaleler hala C vitamininin Covid-19 ile savaşmaya yardımcı olabileceği “efsanesinin” “maskesini düşürmeye” çalışıyor).

CDC’nin (Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi) mürver özü, tıbbi mantar kullanımı, şeker alımını kesme, NAC (N-acetyl L-cysteine), geven bitkisi (astragalus) ya da D vitamini kullanımı gibi yöntemlerin faydalarını kabul ettiğini de duymadım. Bunlar sadece “wellness” ile alakalı aşırı duygusal dayanaksız görüşler değil, kapsamlı araştırma ve fizyolojik açıklamalar ile desteklenmektedir. Örneğin, NAC’ın (çift kör ve plasebo kontrollü bir çalışma burada, genel bilgi şurada) grip benzeri hastalıklarda belirtilerin oran ve şiddetini radikal bir şekilde azalttığı gösterilmiştir.

Otoimmün hastalıklar, obezite ve diğerleri hakkında yukarıda verdiğim istatistikler şunu gösteriyor: Amerika ve genel olarak modern dünya bir sağlık krizi ile karşı karşıya. Peki cevap şu ana kadar yaptığımız şeyi daha etraflıca yapmaya devam etmek mi? Covid’e şu ana kadar verilmiş olan karşılık tutuculuğun ikiye katlanması ve genel kabul görmeyen uygulamalarla muhalif bakış açılarının bir kenara süpürülmesi oldu. Halbuki, bakış açımızı genişletip tüm sistemi, kimin para ödediğini, izinlerin nasıl alındığını, araştırmaların nasıl fonlandığını içerecek şekilde ve hatta şifalı bitki tıbbı, fonksiyonel tıp ve enerji tıbbı gibi marjinal görünen yaklaşımları da kapsayacak şekilde genişleyerek her şeyi mercek altına almak bir diğer cevap olurdu. Belki de bu fırsatı hastalık, sağlık ve bedene ilişkin hâkim teorileri yeniden değerlendirmek için kullanabiliriz. Evet, şimdi hastalanmış balıkları elimizden gelen en iyi şekilde koruyalım, ama daha sonra eğer akvaryumu temizleyebilirsek, bu kadar çok balığı izole etmek ve ilaçlamak zorunda kalmayabiliriz.

Size şu anda ne bir koşu gidip NAC ya da başka bir destekleyici almanızı, ne de toplum olarak tepkimizi aniden değiştirip, sosyal mesafelenmeyi azaltmamızı ve bunun yerine gidip takviyeler almaya başlamanızı söylüyorum. Fakat normal yaşantıya ara verilmesini, kavşaktaki bu duraklamayı, bundan sonra ilerleyeceğimiz yolu seçmek için bilinçli bir şekilde kullanabiliriz: Yani nasıl bir sağlık sistemi, nasıl bir sağlık paradigması ve nasıl bir topluma ilerleyeceğiz? Evrensel ücretsiz sağlık hakkı gibi konular ABD’de yeni bir ivmeyle gündeme geldiğine göre, yeniden değerlendirmenin başladığını söyleyebiliriz. Hatta bu yol bile çatallanmaya yol açacaktır. Ne tür sağlık hizmetleri evrensel kabul edilecek? Herkese yalnızca açık hale mi getirilecek yoksa herkese zorunlu mu olacak? Belki tüm vatandaşlara, bütün zorunlu aşıların ve sağlık kontrollerinin güncel olduğunu tasdik eden görünmez mürekkepten yapılma bir barkod dövmesi yapılır. Sonra okulunuza gider, uçağa binebilir ya da bir restorana yemeğe gidebilirsiniz. Bu, ilerleyeceğimiz mevcut gelecek senaryolarından birisi olabilir.

Şimdi bir başka olasılık da mümkün. Kontrol eğilimimizi ikiye katlamak yerine, merkezdeki yaklaşımın çözülmesini beklerken kenarda bekleyen bütüncül yaklaşım ve paradigmaları nihayet bağrımıza basabiliriz, böylece onları merkeze getirip alçakgönüllülük eşliğinde etraflarında yeni bir sistem inşa edebiliriz.

Taç giyme töreni

Uygarlığımızın uzun süredir peşinde olduğu ve biz ilerledikçe tıpkı ufukta görünen bir serap gibi giderek bizden uzaklaşan kusursuz kontrol cennet hayaline bir alternatif var. Evet, daha da büyük yalıtıma, izolasyona, hâkimiyete ve ayrılığa doğru giden eski rotamızda ilerlemeye devam edebiliriz. Giderek artan ayrılık ve kontrol seviyelerini normalleştirebilir, bizi güvende tutmak için gerekli olduklarına inanabilir ve birbirimize yakın olmaktan korktuğumuz bir dünyayı kabul edebiliriz. Ya da bu duraksamanın, normale verdiğimiz bu aranın avantajını kullanıp, birleşmeye, bütünlüğüne, kaybolan bağlantıları eski haline getirmeye, topluluğu onarmaya ve yaşam ağına yeniden katılmaya uzanan yola yönelebiliriz.

Diğerlerinden ayrı gibi davranıp kendimizi koruma önlemlerimizi iki katına mı çıkaracağız, yoksa hepimizin aynı gemide olduğu bir dünya davetine icabet mi edeceğiz? Bu soru sadece tıp dünyası için değil; politik, ekonomik ve kişisel yaşamlarımız için de aynı derecede geçerli. Mesela ürün stoklama vakalarını ele alın; “Herkese yetecek kadar yok, o halde bana yetecek kadarını almalıyım” diyen düşünceden ortaya çıkıyor. Belki şöyle de karşılanabilir: “Birilerine mevcut malzemeler yetmeyecek, elimdekilerin bir kısmını onlarla paylaşabilirim.” Hayatta kalmaya mı çalışıyoruz, yoksa birbirimize yardım etmeye mi? Yaşamın amacı ne?

Covid şefkatimizi uyandırdıkça giderek daha çoğumuz fark ediyor ki, feci şekilde şefkat yoksunluğu çeken geçmiş normalimize artık dönmek istemiyoruz. Şimdi elimizde daha merhametli bir normal yaratma şansımız var.”

Şimdiye kadar aktivizm sınırlarına hapsolmuş olan soruları şimdi bir çok insan soruyor. Evsizler hakkında ne yapacağız? Hapishanedeki insanları ne yapacağız? Ya Üçüncü Dünya gecekondularındakiler? İşsizlik karşısında ne yapacağız? Peki ya evlerinden çalışamayacak olan otel hizmetçileri, Uber şoförleri, sıhhi tesisatçılar, kapıcılar, otobüs şoförleri ve kasiyerleri ne yapacağız? Nihayet öğrencilere borç affı ve asgari evrensel gelir gibi fikirlerin çiçeklendiğini görüyoruz. “Covid’den etkilenecek insanları nasıl koruruz?” sorusu “Genel anlamda savunmasız durumda olan insanların tamamını nasıl koruyabiliriz?” sorusunu sormanın önünü açtı.

Covid’in ciddiyeti, kökeni veya onu karşılamak için en iyi politikanın ne olacağı gibi konularda fikirlerimizin yüzeyselliğini dikkate almadan, bizde asıl heyecan uyandıran dürtünün bu olduğunu söyleyebiliriz. Yani birbirimize sahip çıkma konusunda ciddi bir şeyler yapalım. Her birimizin ne kadar kıymetli, yaşamın ne kadar değerli olduğunu anımsayalım. Uygarlığımızın birikimini dibine kadar inceleyelim ve elimizdekiyle daha güzel bir uygarlık inşa edebilir miyiz buna bakalım.

Covid şefkatimizi uyandırdıkça giderek daha çoğumuz fark ediyor ki, feci şekilde şefkat yoksunluğu çeken geçmiş normalimize artık dönmek istemiyoruz. Şimdi elimizde daha merhametli bir normal yaratma şansımız var.

Bunun gerçekleştiğine dair ümit vadeden işaretler çok. Uzun zamandır kalpsiz kurumsal şirketlerin çıkarları tarafından esir alınmış görünen ABD hükümeti ailelere doğrudan para yardımı yapmak üzere milyarlarca dolar ayırdı. Donald Trump, ki konu merhamet olunca ne kadar erdemli olduğuyla tanımayız kendisini, haciz ve ev tahliyelerini önlemek için bir borç erteleme kararı aldı. Bu iki gelişmeyi küçümseyici bir tavır takınanlar olabilir, yine de bunlar hiç olmazsa savunmasız durumda olan insanların kollanması gerektiğini söyleyen ilkeyi somutlaştırıyor.

Tüm dünyadan dayanışma ve iyileşme hikâyeleri duyuyoruz. Bir arkadaşım dara düşmüş 10 yabancıya 100’er dolar para gönderme fikrini uygulamaya geçti. Birkaç gün öncesine kadar Dunkin’ Donuts’ta çalışan oğlum, gelen müşterilerin normal zamanlara göre beş kat daha fazla bahşiş bıraktığını söyledi. Ki buraya giden insanlar işçi sınıfından; çoğu İspanyol kökenli kamyon şoförleri, kendileri de ekonomik olarak savunmasız olan insanlar. Doktorlar, hemşireler ve diğer meslek gruplarındaki “olmazsa olmaz çalışanlar” hayatlarını topluma hizmet etmek uğruna riske atıyorlar. ServiceSpace’in izniyle, şurada nezaket ve sevgi gösterilerinden bir kuple daha sunuyorum:

“Muhtemelen yeni bir hikâyeye geçişin ortasındayız. İnsanlara *umut* vermek için İtalyan hava kuvvetlerinin insanlara Pavoratti dinlettiğini, İspanyol ordusunun kamu hizmetine çalışıp, sokaklarda gitar çaldığını hayal edin. Kurumsal şirketler beklenmedik ücret zammı yapıyor. Kanadalılar “Nezaket Tellalığı” adında bir hareket başlatıyor. Avusturalya’daki 6 yaşındaki bir çocuk, diş perisi parasını tüm içtenliğiyle Japonya’da 612 adet maske yapan 8. sınıf öğrencisine hediye ediyor ve her yerde liseli gençler yaşlılar için market alışverişlerini yürütüyor. Küba “beyaz önlüklü” ordusunu (doktorlarını) İtalya’ya yardıma gönderiyor. Bir ev sahibi, kiracılarının kira ödemeden kalmalarına izin veriyor, İrlandalı bir rahibin şiiri interneti kasıp kavuruyor, engelli aktivistler el dezenfektanı üretiyor. Sadece hayal edin. Bazen bir kriz, en derinlerimizde yer alan bir dürtüye, yani her zaman şefkatle hareket edebilmemize ayna tutuyor.”

Rebecca Solnit’in Cehennem’de İnşa Edilen Cennet (A Paradise Built in Hell) isimli harikulade kitabında anlattığı gibi, felaketler genellikle dayanışmayı serbest bırakır. Daha güzel bir dünya yüzeyin hemen altında ışıldar ve onu su altında tutan sistem gevşediği anda birden gün yüzüne çıkar.

Uzun zamandır giderek hastalanan toplum karşısında kolektif olarak çaresizdik. İster sağlığını yitirme, altyapının çürümesi, depresyon, intihar, bağımlılıklar, ekolojik tahribat ya da ister servetin tek elde toplanması olsun, gelişmiş dünyada uygarlığın halsizlik belirtilerini görmek çok kolaydır, fakat bunu yaratan sistemin ve örüntülerin içine sıkışıp kalmış durumdaydık. Şimdi Covid bize bir sıfırlama hediye ediyor.

Ölümü kabul ederken yaşama kıymet vermek

Önümüzdeki yol milyon çatala ayrılıyor. Covid bize şunu gösterdi ki, çoğu iş sanıldığı kadar elzem değilmiş, bu da milyonlarca insanın işlerinden özgürleşmesini getirirken, evrensel bir asgari ücret uygulaması ile ekonomik güvensizliğe son verebilir ve yaratıcılığımızda da parlak bir dönem başlatabiliriz. Ya da bu küçük işletmelerin sonu ve katı koşullarla dayatılan bir devlet ödeneğine bizi bağımlı kılmak demek de olabilir. Kriz, totaliterleşme ya da dayanışma, tıpta sıkıyönetim ya da bütüncül bir Rönesans hareketi, mikrop dünyasından mutlak bir korku ya da o dünyaya katılımımız konusunda dayanıklı ve esnek olmamız, kalıcı sosyal mesafelenme normları ya da yeniden bir araya gelme arzumuz arasında bize yerimizi gösterebilir.

Yalnız kalmak ilkel bir korkudur ve modern toplum bizleri giderek daha da yalnızlaştırıyor. Fakat yeniden birleşme vakti geldi.”

Bize hem bireyler hem de toplum olarak, bunca çatallı bir yolda yürürken rehberlik edecek şey ne? Her kavşakta korkuyu mu yoksa sevgiyi mi, kendini savunmayı mı yoksa cömertliği mi takip ettiğimizin farkında olabiliriz. Korkuda yaşayıp bunun üzerine bir toplum mu inşa edelim? Ayrık olarak kendimizi koruyup sakındığımız bir hayat mı sürelim? Krizleri politik düşmanlarımıza karşı bir silah gibi mi kullanalım? Bunlar tümden korku mu yoksa sevgi mi diye soran ya hep ya hiç soruları değiller. Sadece sevgi adına atacağımız bir sonraki adım hemen önümüzde duruyor. Cüretkâr hissettiriyor, ama pervasız değil. Ölümü kabul ederken yaşama kıymet veriyor. Ve atılan her adımın, sonraki adımları da görünür kılacağı güvenine dayanıyor.

Lütfen korku yerine sevgiyi seçmenin yalnızca bir irade eylemi ile gerçekleştirilebileceğini ve bu korkunun da tıpkı virüs gibi yenileceğini düşünmeyin. Burada konu ettiğimiz virüs korkunun ta kendisi, ister Covid-19’a duyulan korku, ister ona verilecek totaliter uygulamalara duyulan korku olsun, bu virüsün de kendine has bir mıntıkası var. Korku da bağımlılıklar, depresyon ve fiziksel hastalıklarla beraber, bir ayrılık ve travma mıntıkasından beslenir. Bu mıntıka; kalıtsal travmalar, çocukluk travmaları, şiddet, savaş, taciz, ihmal, utanç, ceza, yoksulluk ve son olarak her şeyi metalaştıran para ekonomisinde yaşamaktan, modern eğitimine katlanmaktan, topluluk destekleri ve aidiyet duygusundan yoksun yaşamaktan dolayı neredeyse herkesi etkileyen ve olağan kabul ettiğimiz travmalardan oluşmaktadır. Bu mıntıka, travma terapileri ile kişisel bir seviyede, daha merhametli bir toplum olmaya doğru sistemsel değişimlerle ve ayrılık hikayesinin basit anlatısını (yani diğerlerinden oluşan bir dünyada ayrı bir varlık olduğumuz, benim senden ayrı olduğum, insanlığın doğadan ayrı olduğu anlatısını) dönüştürerek iyileştirilebilir. Yalnız kalmak ilkel bir korkudur ve modern toplum bizleri giderek daha da yalnızlaştırıyor. Fakat yeniden birleşme vakti geldi. Her cömertlik, cesaret, nezaket ya da şefkat barındıran eylem bizi ayrılık hikâyesinden iyileştirmeye yarar. Çünkü bu eylemler hem eylemi gerçekleştireni hem de buna tanık olan kişiyi, bu gemide birlikte olduğumuz konusunda temin eder.

İnsanlarla virüsler arasındaki ilişkinin bir başka boyutundan daha bahsederek bu yazıyı bitireceğim. Virüsler sadece insanların değil tüm ökaryotların (hücrelerinde çekirdek olan tüm canlıların) evriminin bir parçasıdır. Virüsler organizmadan organizmaya DNA transferi yapabilirler ve bazen bu kalıtsal hale gelebilir. Yatay gen transferi olarak adlandırılan bu olgu, rastgele mutasyonların yapabileceğinden çok daha hızlı bir şekilde yaşamın topluca evrimleşmesini sağlar ve evrimin birincil mekanizmalarındandır. Lynn Margulis’in bir zamanlar dediği gibi, bizler birbirimizin virüsleriyiz.

Ve şimdi de spekülatif bir alana gireyim. Belki de uygarlığın büyük hastalıkları biyolojik ve kültürel evrimimizi hızlandırıp, bizlere temel genetik bilgiler bahşetmiş ve hem bireysel hem de kolektif anlamda erginleşmemizi sağlamış olabilir. Yaşadığımız salgın böyle bir şey olabilir mi? Sıra dışı RNA kodları insandan insana geçiyor, bizi yeni genetik bilgilerle dolduruyor; aynı zamanda tıpkı bir hastalığın beden fizyolojisini bozduğu şekilde, biyolojik kodlarımıza karışıp eski anlatılarımızı ve sistemlerimizi bozacak olan ezoterik kodlara maruz kalıyor olabiliriz. Bu yaklaşım erginleşme aşamalarıyla da benzerlik gösterir: Öce normallikten ayrılma, ardından bir ikilem, bozulma ya da çile evresi, sonra (eğer tamamına erecekse) yeniden tamamlanma ve kutlama.

Şimdi şu soru gelebilir: Neye erginleşiyoruz? Bir erginleşmenin kendine özgü doğası ve amacı nedir? Salgın için kullandığımız isim, koronavirüs, bize ipucunu veriyor. Korona, taç demektir. “Novel coronavirus pandemic” de “herkes için yeni bir taç giyme töreni” anlamına gelir.

Şimdiden nasıl bir güce kavuşacağımızı hissedebiliriz. Gerçek bir egemen hayattan ya da ölümden korkmaz. Gerçek bir egemen fethetmez ya da hükmetmez (Bunlar gölge arketip olan Tiran’ın işidir). Gerçek bir egemen insanlara hizmet eder, yaşama hizmet eder, tüm insanların egemenliklerine saygılıdır. Taç giymek, bilinç dışında olanın bilince çıkmasını, kaosun yerini düzene bırakmasını, seçim yapmanın dürtüsellik karşısında üstünlüğünü işaret eder. Daha önce bizi yönetenlerin yöneticisi haline geliriz. Komplo teorisyenlerinin korktuğu Yeni Dünya Düzeni, egemen insanı bekleyen muhteşem olasılıkların bir gölgesidir. Korkunun tebaasından kurtulunca, krallığa bir düzen getirip, ayrılık dünyasının çatlaklarından sızmaya başlayan sevgi üzerine kurulu istekli bir toplum inşa etmeye başlayabiliriz.

Makalenin İngilizce Orijinali

Salgın günlerinde Virchow’u hatırlamak…

Bir pandeminin içinden geçiyoruz. Son yüzyıllık dönemi dikkate alırsak 1918-20 İspanyol gribi pandemisinden sonra görülen en büyük pandemi… O nedenle hemen hemen hiçbir ülke ve başta Dünya Sağlık Örgütü olmak üzere hiçbir uluslararası örgüt şu ana kadar başarılı ve tutarlı bir sınav veremedi… Toplum bağışıklamasından mutlak izolasyona kadar değişik ve birbirinden çok farklı çözüm önerileri adeta havada uçuşuyor. Küçük bir örnek vermek gerekirse pandeminin başlamasından bu yana bir aydan fazla zaman geçmesine rağmen hala maske kullanımı konusunda bile ülkeler arasında bir görüş birliği yok. Topluma hemen hemen her gün yeni mesajlar veriliyor ‘virüs havada en çok 1.83 cm kadar yayılabiliyor; maskeye gerek yok; açıklamalarından ‘8 metreye kadar ulaşıyor; maske takılmalı’ ya kadar uzanan…

Bir kısım ‘bilim insanı’ her akşam televizyon ekranlarına çıkıp zaten salgın yüzünden işini-gücünü kaybetmiş, açlık ile tokluk arası yaşayan insanlara akıl veriyor: ‘Şunu yaparsanız; daha iyi korunursunuz’ gibi; basit cerrahi maskenin fiyatının beş liraya çıktığını, kullanım süresinin ise dört saatle sınırlı olduğunu görmezden gelerek… Ama kimse evinde oturmak zorunda kalan insanların sosyoekonomik durumunu düşünmüyor. Buna bir de ülkemizde bir kısmı kamuoyu baskısı ile açıklanmaya başlayan salgın ile ilgili bilgilerin tam ve anlaşılır olarak toplumla paylaşılmaması eklenince endişe yerini paniğe bırakıyor.

Toplumcu tıp

Oysa ta 1848’de, Zilezya tifüs salgınını raporlayan ve toplumcu tıbbın babası olarak isimlendirilen Rudolf Virchow, bir salgında kısa ve uzun dönemde uygulanması gerekenleri yazmıştı. 1847/8 kışında ekonomik bakımdan Prusya’nın diğer eyaletlerine göre oldukça yoksul olan Yukarı Silezya’da büyük bir tifüs salgını patlak vermişti. Bölgede birkaç yıldır süren kıtlığın da etkisi ile durum ağırlaşınca üç yıllık genç bir hekim olan Virchow çözüm önerilerini kapsayan bir rapor hazırlaması için hükümet tarafından bölgeye gönderilmişti.  Aslında o dönem için bu tip salgınlar karşısında hükümetlerin yaptığı ‘olağan’ bir işlemdi bu…

Rudolf Virchow.

Olağan uygulamayı bu kez ‘olağandışı’ hale getiren ise Virchow’un Yukarı Silezya’da salgının patlak verdiği kömür madenlerinde ve çevresindeki yerleşim merkezlerinde 20 Şubat – 10 Mart 1848 tarihlerinde madencilerin ve ailelerinin yaşam ve çalışma koşullarını inceleyip hazırladığı rapordu. Bu rapor daha sonraki yıllarda ‘hücresel patolojinin de’ babası olarak anılacak Virhcow’u modern halk sağlığı kavramının temellerini atanlardan biri olarak anılmasını sağladı.

O zamana kadar uygulanan sorunu temelden çözmekten uzak günlük çözüm önerilerini ret eden genç Virchow halkın da desteğinin sağlandığı, temel çözüm önerilerini içeren bir öneri dizisi hazırlamış ve bu önerilerin uygulanabilmesi için demokratik, katılımcı, sektörler arası işbirliğine dayalı bir yapıya gereksinim olduğunu vurgulamıştı. Raporunda salgın ile ilgili bildirim/uyarı sistemi oluşturulmasından toplum eğitimine öncelik verilmesine, tarım reformu ve yoksullara gıda teminine kadar o dönem oldukça radikal görülen çözüm önerilerini sıralamıştı. Virchow sorunun çözümünün sadece tifüslü hastaların tedavi edilmesiyle değil, bölgenin sosyoekonomik düzeyde iyileştirilmesi ile mümkün olabileceğini de yazmıştı; o ünlü raporunda. Çözüm için ise sadece tıbbi önlemlerin değil sosyal, ekonomik ve politik tedbirlerin de gerekli olduğunun altını çizmişti. Bunun içinde tüm bilgilerin herkese açık olduğu bir yapılanma önermişti.

170 yıl sonra aynı yerde

Virchow’un ünlü Yukarı Silezya tifüs salgını raporundan bugüne 170 yıldan fazla zaman geçti. Yaşadığımız bu pandemi günleri o raporun önemini bir kez daha önümüze koyuyor. Pandemi karşısında başta İran, Güney Doğu Asya ve Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere tüm ülkeler adeta çaresiz kalırken diğer yandan ülkemizde de uygulanan önlemler konusunda tüm kafalar karışık. Virchow’un önemini vurguladığı toplum katılımı sağlamak bir tarafa bugüne kadar alınan veya alındığı iddia edilen önlemler, kapalı kapılar arkasında kararlaştırılıp sonra toplumla paylaşıldı. Sağlık Bakanlığı bünyesinde oluşturulan ve alanlarında yetkin bilim insanlarından kurulu bilim kuruluna Türk Tabipleri Birliği, Türk Eczacıları Birliği gibi meslek örgütlerinin temsilcileri alınmadı, bundan sonra alınacağına dair de bir işaret yok. En çok vakanın görüldüğü üç büyük kentimizin halk tarafından seçilmiş belediye başkanlarının önerileri de duymamazlıktan geliniyor yeni oluşturulan İl Pandemi Kurullarında. Bilim Kurulu’nun bugüne kadar tüm toplantıları kapalı olarak yapıldı, kamuoyu ancak o kurulun üyesi bilim insanlarının medya organlarında verdiği bilgilerle nelerin tartışıldığını tahmin etmeye çalışıyor.  Yapılan COVİD 19 vaka sayıları ile ilgili açıklamalarda yakın zaman önceye kadar illere göre dağılım bile verilmiyordu. Her akşam yapılan açıklamalarda hala verilen bilgiler eksik…

Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu.

Diğer yandan Virchow’un Yukarı Silezya tifüs salgını raporunda vurguladığı sektörler arası işbirliği sağlanabilmiş değil. Her sektör kendini kurtarma peşinde. Toplumumuza evde oturmaları çağrıları yapılırken insanlarımızın en temel gereksinimlerinin karşılanması sağlanamıyor diğer taraftan. Birçok ülkenin vatandaşlarına verdiği iş ve ücret garantisi ülkemizde verilmiyor. Özellikle 21 ile 64 yaş arası insanlarımızın dışarı çıkmanın ötesinde çalışması gerekliliği ‘ekonomi durmamalı’ ifadesi ile vurgulanıyor. Maaşı ile geçinen toplumun geniş bir kesimi ya işini kaybetmek ya da COVİD 19’a yakalanmak pahasına çalışma seçeneklerinin arasına sıkıştırılmış durumda. Üstelik fabrika, atölye gibi çalıştıkları ortamlar ‘sosyal mesafenin’ sağlanmasının imkânsız olduğu yerler. Toplum olarak salgın sonrası karşılaşabileceğimiz ek sorunları, örneğin gıda güvencesizliği sorununu tartışamıyoruz bile..

Virchow, uzun yıllar önce sadece üç yıllık bir hekimken salgınları önlemenin çaresinin sadece tıbbi olmadığını; sosyal, ekonomik ve politik tedbirlerin de alınması gerektiğini yazmıştı. Tarihi raporuyla, kamu sağlığı kavramını oluşturmuş, daha iyi sosyal ve ekonomik koşulların insanların sağlığını iyileştirebileceğinin altını çizmişti. Sadece vaka sayılarına odaklanmış bir yaklaşımın çözüm getirmeyeceği açık. Bugün yaşadığımız krizin altındaki kapitalist sistemin getirdiği; küresel iklim değişikliği, giderek artan sosyoekonomik eşitsizlikler, doğal kaynakların bitmeyen ve günden güne artan sömürüsü gibi gerçek nedenlere odaklanmazsak, COVİD 19 gider başka COVİD’ler gelir… Tıpkı SARS’ın, MERS’in bittiği ve COVİD 19’un geldiği gibi…

Coranavirüs pandemisi sonrası hiçbir şey eskisi gibi olamayacak, şimdiden ipuçlarını veriyor değişim…

 

 

Koronavirüs günlerinde 270 dairelik siteye tahliye kararı: Ya depremi seçeceksiniz ya da virüsü

Haber: Elif Ünal

Koronavirüs salgını sebebiyle yaşanan vakalar ve can kayıpları artarken virüsün yayılımını durdurmak için dört bir yandan ‘evde kalın’ çağrıları yapılıyor. İnsanlar yaşamlarını sürdürdükleri işlerine devam etmek veya evde kalmak arasında seçim yapmaya zorlanırken Kağıthane Merkez Mahallesi’ne bağlı Hizmet Sitesi’nde yaşayan ev sahipleri ve kiracılar yeni bir ikilemle karşı karşıya kaldılar: Ya depremi seçeceksiniz ya da virüsü.

270 dairenin bulunduğu site 6306 sayılı Afet ve Risk Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun ile riskli alan ilan edildi. Bunun üzerine, kanunun 6A Maddesi’nden yola çıkan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ise site için tahliye kararı verdi.

Sert: Salgın varken ev aramamız bekleniyor

Sitede yaşayanların 17 Nisan’a kadar bulundukları evleri terk etmeleri gerekiyor. Ancak kendilerine taşınma sürecinde virüsten korunmaları için herhangi bir alternatif önerilmedi.

Site sakinlerinden Gülbeyaz Sert, “Elbette riski yapılarda oturmak istemiyoruz. Öte yandan salgın varken evden çıkıp ev aramamız bekleniyor. Sokağa çıkmak, mekan mekan dolaşmak, evi taşımak, yerleştirmek… Her bir aşama büyük bir risk barındırıyor” dedi.

İlk tebligat Şubat ayında geldi

İlk tebligatın site yönetimine Şubat ayı sonunda ulaştığını belirten Sert, “Şubat ayı sonunda sitenin 60 gün içerisinde boşaltılması gerektiğine dair site yönetimine bir tebligat ulaşmış. Site yönetimi binalara duyuru asarak bir avukat tutulacağını ve bu karara itiraz edileceğini belirtti. Hatta bizlerden avukat masrafları için para toplanacağı iletildi. Bizim böyle haberimiz oldu” ifadelerini kullandı.

12 Mart tarihinde sitenin bahçesine kentsel dönüşüm irtibat ofisi kurulduğunu söyleyen Sert, Siteyi Kağıthane Belediye Başkanı ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan bir yetkili ile birlikte ziyaret ederek site yönetimiyle toplantı yaptıklarını söyledi. Ancak kiracı oldukları için bu süreçten haberdar edilmemişler. Sert, binaların 6A kapsamına alındığı için karara itiraz yolunun açık olmadığını sonradan öğrendiklerini belirtti:

Bu gelişmelerin yaşandığı tarihler Türkiye’de ilk covid-19 vakasının yaşandığı günlerdi ve Kağıthane Belediye Başkanı Mevlüt Öztekin twitter hesabından Hizmet Sitesi’nin riskli yapı ilan edildiği ve durumun coronavirüsünden sonra istişare edileceği ile ilgili bir paylaşımda bulundu.

Salgından ötürü insanların taşınmalarının mümkün olmayacağını düşünerek biz de evimizde kalmaya devam ettik. 30 Mart tarihinde ise ev sahibimiz bizi arayarak Nisan ayı sonuna kadar evleri boşaltmamız gerektiğini haber verdi.

‘Tarihi geçirirsek evdeki eşyalarımızı almaya izin verilmeyebilir’

Site sakinlerinden Gülbeyaz Sert, sonrasında site yönetimiyle iletişime geçtiklerini ve 17 Nisan’a kadar evlerini boşaltmaları istendiğini öğrendiklerini söyledi.

Sert, “Salgından dolayı bu tarihin gayrı resmi olarak Nisan ayı sonuna kadar esnetilebileceğini tahmin ettiğini belirtti yönetici. Bu süre aşılırsa, yetkililerin evimizdeki eşyaları tahliye etmemize izin vermeyeceklerini belirttiğini de söyledi” dedi.

Kendi imkanlarıyla belediyenin Kentsel Dönüşüm Müdürlüğü‘nden bir yetkiliyle yaptıkları görüşme sonucunda da benzer bir cevap alıyorlar: “Çevre ve Şehircilik Bakanlığından çıkan karar 17 Nisan’a kadar evlerin tahliye edilmesi. Size tavsiyem salgına karşı kendi önlemlerinizi alın, ev bakın ve taşının.”

‘Her gün 2 ile 4 arası daire taşınıyor’

İnsanların siteden taşınmaya başladıklarını söyleyen Sert, her gün 2 ile 4 arasında dairenin taşındığını söyledi. Sert, “Mülk sahipleri, binaların yıkılmasının ardından kaç m2 evlerinin olacağı, ne kadar ödeme yapacakları, mülkiyet haklarının ne olacağı vs gibi konularla meşguller şu anda” dedi.

Şu ana kadar kendilerine ‘taşının’ demek dışında herhangi bir alternatifin gösterilmediğini veya koronavirüs salgını sırasında kiracıların ve daire sahiplerinin sağlığını güvence altına almak için herhangi bir adım atılmadığını belirten site sakini, şu ifadeleri kullandı:

Her yerde, salgın var evde kalın diye çağrılar yapılarken, şu an bize bir de deprem var evden çıkın deniyor. Elbette riski yapılarda oturmak istemiyoruz. Öte yandan salgın varken evden çıkıp ev aramamız gerekiyor. Sokağa çıkmak, mekan mekan dolaşmak, evi taşımak, evin bütün eşyalarına taşınma esnasında başkalarının temas etmesi, sonrasında da o eşyaları taşındığımız evde yeniden yerleştirmek… her bir aşama büyük bir risk barındırıyor.

12 Mart’taki ziyaretlerinden beri hiçbir yetkili bir daha site sakinleriyle irtibat kurmadı. Şu an bizlere aslında depremle de virüsle de kendiniz baş edin, karar sizin deniyor. 17 Nisan’dan sonra ne olacağını da kimse bilmiyor.

Doğal yeşil alandan TOKİ bahçesine: Millet Bahçeleri

Dosya Haber: Derya Göregen

Koronavirüs (Covid-19) salgını, Türkiye’nin de içinde bulunduğu, 130’un üzerinde ülkeye yayılmış durumda. Önümüzdeki günlerde bu sayının daha da artacağı açık. Virüsün daha sonraki yıllarda insanların, ülkelerin, iktidarların, ideolojilerin üzerinde bırakacağı etkiler ise tartışılmaya başlandı bile. Bu tartışmanın odak konusu hiç kuşkusuz ki doğayı, ekolojik döngüyü tahrip etmek yerine dinlemek, anlamak, sahip çıkmak ve saygı göstermek olacak. Dünyanın giderek ısındığı ve iklim krizinin geri dönülemeyecek sınırlara yaklaştığı bir tarihsel süreçte, doğaya verilen zarar, karbon yutakları ormanlarda yaratılan hasar, biyolojik çeşitlilik ve vahşi yaşam üzerindeki baskının hastalık ve salgınlarla ilişkisiz olduğunu düşünmemek zor.

Ancak Türkiye korona vakalarıyla sarsılmaya başladığı günlerde, yönetim kademelerindekilerin gündemi bambaşkaydı. Virüs nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı her geçen gün artarken, İstanbul’un ölüm fermanı olacak Kanal İstanbul Projesi’nin ilk ihalesine çıkıldı ve maskeli bir törenle ihale tamamlandı. Hemen öncesinde Salda Gölü’nün çevresine Millet Bahçesi inşaatı yapmak için yüklenici firmanın hazırlıklar yaptığını öğrendik. Ormanlık alanlardaki kesimlerin sürdüğü haberleri sık sık medyaya yansıyor.

Henüz 16 Mart 2020 tarihinde, Türkiye’de 47 vaka görülmüşken, Resmi Gazete’de yayımlanan yeni bir yönetmenlikle ülkenin doğal SİT alanları üzerinde tüm kararlar, yetkiler, tesciller, ilanlar Cumhurbaşkanlığına bağlandı. Başka bir deyişle, Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’le birlikte orman ve su hakkındaki tüm karar ve yetkiler, tesciller ve ilanların Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılacağı ilan edildi.

Resmi Gazete’de yayımlanan yeni yönetmenliğe ilişkin tartışmalar gündemin yoğunluğu nedeniyle basına yansımazken, konu ilerleyen günlerde kritik bir tartışma konusu olarak karşımıza çıkacak. Sözkonusu alanlar üzerindeki yetkinin tekelleşmesi ve sonuçlarını, Millet Bahçeleri örneği üzerinden uzmanlarla değerlendirdik.

Söz yeşil icraat beton…

Millet Bahçeleri’nin yapımı, 24 Haziran 2019 seçimleri öncesi “Gönül Belediyeciliği Anlayışıyla” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı “100 Günlük Eylem Planı” kapsamında duyurulmuştu:

Önemli ipucu vereyim bunu kimseden duymadınız. O da şu; biz çevreciyiz. Bugüne kadar diktiğimiz ağaçlarla, milyarlarca ağaçlarla nam salan bir iktidarız. Şimdi yeni bir adım daha atacağız. Bazı illerimizde millet bahçeleri kuracağız.”

Bu sözlerin ardından Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın koordinasyonunda tüm Türkiye çapında Millet Bahçeleri yapımına başlandı. Yapımı tamamlanan İstanbul Kayaşehir birinci etap ile UNESCO koruması altında olan ve daha sonra Diyarbakır Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan izin ve görüş alınmadığı ortaya çıkan Diyarbakır Suriçi Millet bahçelerinin açılışı Erdoğan’ın katılımıyla düzenlenen törenle yapıldı. Ayrıca TOKİ iştiraki Emlak Konut GYO tarafından yapılan İstanbul Başakşehir Kuzey Yakası Millet Bahçesi de tamamlandı.

40 ilde 60 Millet Bahçesi

Yapılan yeni bir düzenlemeyle daha önce 30 ilde inşa edilmesi planlanan 41 Millet Bahçesi’nin sayısı, 40 ilde 60 olarak revize edildi. Şu anda Diyarbakır, Mersin, Trabzon, Muş, Bitlis, Balıkesir, Afyonkarahisar, Erzurum, Karaman, Burdur, Ankara, Konya, Sivas, İstanbul, Kars, Aydın, Kırıkkale, Kastamonu, Hakkari, Ardahan, Giresun, Kırklareli, Tekirdağ, Nevşehir, Yozgat, Gaziantep, Malatya, Adana ve Hatay’da 47 millet bahçesi projelendirme aşamasında. 11 ilde 13’ünün inşaatı ise devam ediyor.

Uluslararası iklim toplantılarında iklim krizine çare olarak gösterilen ve “daha çok yeşil” iddiasıyla hayata geçirilen Millet Bahçelerinin zaten doğal olan ortamlara restoran, otopark, mescit, tuvalet, çay bahçesi, millet kıraathaneleriyle betonlaştırılması ve ‘bahçeleştirilmesi’ ise tartışma konusu olmaya devam ediyor. Uzmanlar ayrıca yeşil alanların devletlerce metalaştırılıp nakit girişi sağlayabilecekleri alanlar haline getirileceği uyarısı yapıyor.

TMMOB Peyzaj Mimarlar Odası Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ayşegül İbici Oruçkaptan, sadece Türkiye’de değil tüm dünyada yeşil alan miktarının hızla azalmakta olduğunun altını çiziyor. Şehir planlamalarında yeşil alan tasarımı konusundaki yaklaşım sonucu kentler büyürken yeşil alanların daralmaya başladığına dikkat çeken Oruçkaptan, bu durumun ağır sonuçlarını yaşamakta olduğumuzu; yaşanan ve yaşanacak olan depremler, sel ve su baskınları ile yangınların da bu alanlara nasıl ihtiyacımız olduğunu gösterdiğini belirtiyor. New York şehrinin ortasındaki Central Park ve Londra’daki Hyde Park’ı örnek veren Oruçkaptan, göze kestirilen her yeşil alanın konut ve işyeri olarak’değ erlendirilecek’ bila bedel arazi olarak görülmesinin sakıncalarına vurgu yapıyor.

İşi uzmanına değil ranta bırakmak

Oruçkaptan Millet Bahçeleri girişimi öncesinde konunun uzmanlarına danışılmamasını da eleştiriyor: “Açık ve yeşil alan planlanması, tasarımı, uygulaması, bakımı vb. peyzaj mimarlık meslek disiplininin işidir. Bu projede kamu kurumu niteliğinde olan ve Anayasa maddesi ile korunan meslek örgütü TMMOB Peyzaj Mimarları odası ile işbirliği yapılmak yerine, ilgili birimlerin idareciliklerine bile başka meslek gruplarından insanlar getirildi.”

Ülkenin ve her kentin peyzaj master planı yapılması; peyzaj mimarlarının ilgili yasa ve yönetmeliklerde yer alması gerektiğine işaret eden  Oruçkaptan’a göre, imar planları ve ilgili yönetmelikleri sıklıkla değiştirilerek, siyasi iktidara fayda ve rant sağlamak yerine acilen kırsal, kentsel, tarihi, arkeolojik, kültürel ve doğal peyzajlar ile ilgili koruma, yönetme, planlama ve tasarımı üzerine değişiklikler yapılmalı: “Ayrıca bu ülkede yeşil alanlar için mutlaka “Millet Bahçesi’ne ihtiyaç mı vardır? Kent, mahalle ve semt parkları, yaya bölgeleri, meydanlar daha önce de yetersiz olmakla birlikte yapılıyordu. Millet Bahçeleri bir dönemi anımsatacak ideolojik bir kavram olarak mı planlanıyor diye soru işareti doğuyor. Çünkü şimdi yapılan kentsel tasarım projeleri mevcuttaki birçok parkın ismi “Millet Bahçesi” olarak değiştirildiğini görüyoruz.”

TOKİ konutları bahçesi

Oruçkaplan projenin temel ayaklarından Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ) açtığı ihalelerin de denetim mekanizması ve adil bir hukuk anlayışının da nasıl rafa kaldırıldığını gösteren iyi bir örnek olduğunu anlatıyor: “İhalelere önceden belirlenmiş, büyük inşaat firmaları girebiliyor. Alınan ihalelerde taşeron olarak yer alan peyzaj mimarları, hazırladıkları projelerin mimarların hiç söz hakkı yok. Çizdikleri projelerin hangi ilde, nasıl bir ortamda hayata geçirileceğini bile bilmiyorlar.”

Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla projeye dahil olan TOKİ,  üç yılda 50 millet bahçesi hedefiyle yola çıktığını duyurmuştu. Ancak proje kapsamında TOKİ mülkiyetindeki toplam 2 milyon metrekarelik gayrimenkul alanı da Millet Bahçesi olarak görünüyor. Bu arazilere Emlak Konut’un da 10 bin konut yapması planlanıyor. Yani, 2023’e kadar bitirilmesi planlanan pek çok Millet Bahçesi projesinin TOKİ konutlarının bahçesi olarak planlandığı anlaşılıyor.

Sürdürülemez ekosistem

Millet bahçelerinin doğal çevre, ekolojik denge ve iklim için yararları oldukça tartışmalıyken,  ekosistemin sürdürülebilirliğine olanak vermeyişi de eleştiriliyor. Kapalı devre bir proje olarak geliştirilen bahçeler, flora ve fauna geçişlerine, türlerin kaynaşması ve birbirleriyle etkileşimine izin vermiyor. Buralarda kullanılabilecek yabancı türlerin, bölgenin biyoçeşitliğini marjinalleştirmesi ya da istilacı türlerin çevredeki diğer endemik türleri baskılaması da bir diğer potansiyel risk.

Dr. Ayşegül İbici Oruçkaptan, zaten var olan doğal alanların Millet Bahçesi adı altında sonuçları düşünülmeden dönüştürülmesini eleştiriyor:

“Bu girişim, kazanılan bir yeşil alan yaratmadığı gibi var olanı da yeni rant alanları haline getirdi. Örneğin Salda Gölü’nün Millet Bahçesi olarak ilan edilmesinin neye hizmet ettiği kuşkulu. Salda da Türkiye’deki diğer göller gibi kuraklık riskiyle karşı karşıya. Geniş bir alana yayılan göl çevresinin ihaleye çıkarılmasına karşı Oda olarak yürütmeyi durdurma talebinde bulunmuştuk, ancak reddedildi. Daha önce Diyarbakır surlarını çevreleyen, sadece bahçe sahiplerinin girebildiği, sebze ve meyve bostanları olan Hevsel Bahçeleri’nde de benzer bir süreç yaşandı. Yıllar içerisinde önce küçük çay bahçeleri ile halka açıldı, sonra ticari işletmeler bölgeye girdi. Yeni durumda, daha büyük sermaye gruplarının ağırlığını koyacağı şimdiden belli.”

Eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Veysel Ulusoy’un HES’ler için “Satmayalım da sular boşa mı aksın?” sözünü hatırlatan Oruçkaplan, bu zihniyetin hiç değişmediğini belirtiyor.

YTÜ bahçesi de ‘dönüştürülüyor’

16 Mart’ta yapılan yönetmelik değişikliğiyle Millet Bahçesi haline getirilen doğal alanlar, halkın kullanımına ücretli olarak açılacak. Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ)  Çevre Mühendisliği Fakültesi eski Öğretim Üyesi Prof. Emine Beyza Üstün, Davutpaşa Kampüsü’nün bahçesinin Millet Bahçesi’ne dönüştürülme planları hakkında şunları söylüyor: “Bu, bir yönetim anlayışı. AKP Genel Başkanı’nın yürüttüğü bu yönetim tarzıyla pek çok yönetmelik ve yasada olduğu gibi, bu konuda da doğal alanları kullanıma açarak ellerini güçlendiriyorlar. Yönetmelik sayesinde Cumhurbaşkanı’nın doğrudan onayıyla, içinde doğal ve kültürel varlıkları barındıran, Davutpaşa Kampüsü ya da YTÜ’nün Beşiktaş Kampüsü gibi doğal alanları, ‘halka açmak’ adı altında ranta açıyorlar. Buna da tek kişinin imzasıyla ve kimseye danışma, görüş alma gereği duymadan bir anda yapıyorlar.”

Üstün, üniversitelerin eğitim ve araştırma çalışmalarını desteklemek yerine öğrenci, çalışanlar ve eğitim emekçilerinin bahçesinden yararlanma hakkını kısıtlamasını, onların girişini sınırlayacak, güvenlikle girilebilecek bölgeler haline getirecek projeyi eleştirirken Dicle Üniversitesi örneğini veriyor: “Sur’da yıkılan evlerin; içlerinde hayatını kaybeden insanların organ parçalarının da olduğu iddia edilen hafriyat atıkları Dicle Üniversitesi’nin bahçesine döküldü. Bunu da gizlice ve üniversite rektörünün isteğiyle yaptılar. Bir üniversite bahçesinin bir savaşın hafriyat döküm alanı olması, durumun vahametini açıkça gösteriyor.”

Dünya Mirası’na Millet Bahçesi

Dicle Vadisi ve Hevsel Bahçeleri, binlerce yıldır tarihi Diyarbakır şehrinin yanı başında kırsal peyzaj olarak var olmayı başardı ve bu nedenle de Dünya Miras Alanı olarak tescillendi.

2010-2013 yıllarında Diyarbakır Müze Müdürü ve Diyarbakır Kalesi ile Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzajı Alan Başkanı olarak görev yapan arkeolog ve araştırmacı yazar Nevin Soyukaya’ya göre, UNESCO koruması altında olan bölgede planlanan Millet Bahçesi yasalara aykırı.

Millet Bahçesi ile birlikte Dicle Vadisi’nde 1. Etabı tamamlanan proje kapsamında Kırklar Dağı’na yapılan camii ve rekreasyon alanları ile alanın doğal peyzajının büyük yara aldığı belirten Soyukaya şunları söylüyor:

Dünya mirası surlar, bazalt kaya tabakası ve Dicle Vadisi ile bütün oluştururken, Millet Bahçesi’nin binlerce yıldır varlığını korumayı başaran kültürel peyzajı ile alanın bütünlüğünü ve özgünlüğünü tahrip etmekten öte bir fonksiyonu olmadı.”

Validebağ Korusu’nu bekleyen tehdit

İstanbul’un Üsküdar semtinde bulunan 354 dekarlık Validebağ Korusu da Millet Bahçesi projesi kapsamına alındı. Korunun 17 dekarı 2014’te Sağlık Bakanlığı’na, 76 dekarı Milli Eğitim Bakanlığı‘na, geri kalan 261 dekarı da İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne tahsis edildi. Korunun bakanlıklara tahsis edilen bölümleri doğal dokusunu yitirdi. İBB’ye tahsisle birlikte de geri kalan kısmının ticarileşmesinin önü açıldı.

Validebağ Korusu Savunması sözcülerinden Dr. Figen K. Sezer, korunun 1.Derece Doğal Sit Alanı olduğunu hatırlatıyor. 1990’lardan beri mahalle sakinleri tarafından sahip çıkılarak savunulan Validebağ’ın kalan kısımlarının, bugün İstanbul koruları arasında doğallığı büyük ölçüde korunmuş tek koru olduğuna dikkat çeken Sezer şöyle konuşuyor:

“Proje hem ‘millet’ hem ‘bahçe’ sözcükleri istismar edilerek, önümüze konuyor. Ankara’da Baruthane, İstanbul’da Atatürk Havalimanı gibi alanların dönüştürülmesiyle yaratılacağı söylenen  ‘Millet Bahçeleri’ planları içinde koru olarak yer alan tek yer ise Validebağ.”

Validebağ’da korunacaklar

Figen Sezer’in verdiği bilgilere göre, Validebağ’da korunacak çok şey var:

  • Koruda 89 türden, 7000 adet ağaç, ağaççık ve çok sayıda doğal çalılık bulunuyor.  Bir kısmı yenilebilir, hatta şifalı çok yıllık ya da soğanlı bitki ve sarmaşık çeşidinin sayısı ise 40’ı geçiyor.
  • Koru, 120’den fazla kuş türüne ev sahipliği yapıyor. Maskeli Ötleğen, Sarı Çinte, Üveyik, Orman Toygarı, Ak Mukallit, Kerkenez, Dağ Kuyruksallayanı, İbibik, Çeltikçi, Saz Delicesi Validebağ’da gözlenebilen kuşların yalnızca birkaçı. Söğüt Bülbülü ve Çıvgın, korudaki çalı altlarına yuva yapan kuş türlerinden. Peyzaj çalışmaları sırasında bu kuşlar, böğürtlen ve diğer çalıların sökülmesiyle yuva yapacak yer bulamayacak. Koru ayrıca göçmen kuşların su ve barınma ihtiyaçlarını da karşılıyor.

  • Validebağ’da 30 farklı kelebek türü yaşıyor. Bunlardan bazıları, Minik Sevbeni, Orman Melikesi, Sarı Azamet ve Hatmi Zıpzıp…
  • Koru içinde tescilli tarihi binalar bulunuyor.

Validebağ Korusu’nun sadece mahalle ve İstanbul halkının doğal alan ihtiyacını karşılamadığını, aynı zamanda pek çok okulun öğrencilerini ‘doğal eğitim’ için koruya getirdiğini anlatan Sezer, buranın Millet Bahçesi olması halinde olabilecekleri ise şöyle sıralıyor:

  • Validebağ Korusu, içindeki tescilli tarihi binaların kültürel değeri bir yana, 1998’den beri 1. derece doğal SİT alanı ilan edilen ve bu tanıma göre ‘korunması gerekli alan’dır. Millet Bahçesi’ne dönüştürmek amacıyla yapılacak peyzaj ve seyir terasları, yürüme yolları, aydınlatma gerekçesiyle girişilecek inşaat faaliyetleri, korunması gerekli bu doğal dokuyu tahrip edecek.
  • Koruya çakılacak her bir çivi, dökülecek beton, yapılacak yeni yol ve aydınlatma, serilecek rulo çim ve yapılacak ilaçlama, korunun tüm doğal dokusunu, ekolojik dengesini, yaşam döngüsünü bozacak.
  • Tek bir ağaç yılda 114 kg oksijen üretirken Validebağ Korusu, binlerce ağacı, çalısı ve otlarıyla hem nefes oluyor hem de yılda 32.000 ton zararlı parçacığı süzerek havayı temizliyor. Bölgedeki inşaat yoğunluğunun artmasıyla zemin sularının seviyesindeki azalma ağaçların yaşamını zaten tehdit etmekteyken, yeni çevre düzenlemeleri zararın daha da artmasına yol açacak.

Doğal yaşamı savunmak

İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı ve İklim Değişikliği çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin ise yeşilin giderek yeryüzünden silindiği yeni yüzyılda, doğaya özlem, doğayı geri kazanma ve sahip çıkma hareketlerinin de giderek büyüdüğüne dikkat çekiyor:

“Siyasi bir hamle olarak ‘doğayı geri kazanma politikaları’, rant üzerine kurulu sistemlerde sahici değildir. Ancak içinden geçtiğimiz dönem gösteriyor ki dünyayı artık bir bütün olarak ele almamız gerekiyor. İnsanın tek başına yaşadığı bir dünya varsayamayız. “

Şahin, Millet Bahçelerinin iklim krizine çare olarak gösterilmesini ise şöyle değerlendiriyor: “Kentlerdeki yeşil alanları herhangi bir inşaat vb. yapmadan insanların kullanımına açmayı amaçlıyorsa genel anlamda kentlilerin refahı için iyi bir şey elbette. Ancak doğal yaşam alanlarını  Salda Gölü örneğindeki gibi korumak yerine daha fazla kullanmak gibi bir sonuç verecekse kabul etmek mümkün değil. Öte yandan konunun iklim değişikliğiyle mücadeleyle pek bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Belki kentlerde iklim değişikliğinin sıcak dalgaları gibi etkilerine adaptasyon için alınacak önlemler anlamında belli bir yararı olabilir, ancak büyük ölçekli orman ekosistemi restorasyon çalışmaları hariç tutulursa kısıtlı düzeyde ağaçlandırmanın bile iklim kriziyle mücadeleye bir katkısını düşünmek fazlasıyla iyi niyet çabası olur. Bu projelerde fazla bir ekosistem restorasyonu olduğunu da sanmıyorum. Madrid’de bunun mücadele yöntemleri arasında açıklanmasının nedeni bence çaresizlik. Türkiye, Paris Anlaşması’nda gözlemci konuma düştü, kömüre dönüş politikasını bırakamıyor, yenilenebilir enerjiye geçişte bile yavaşladı. İklim kriziyle mücadele konusunda ciddi bir adım atamadıkları için de böyle yan yoldan zaman kazanmaya çalışıyorlar.”

Yapımı süren ve planlanan Millet Bahçeleri projesi, süregiden salgın koşullarının ardından gelebilecek olası ekonomik durgunlukta ne ölçüde hayata geçirilebilecek, iktidar projenin ardında duracak mı henüz belli değil. Çevreciler ve aktivistlerin itirazı ve karşı duruşlarının devam edeceği ise kesin. Önümüzdeki aylar, her bakımdan ‘sıcak’ geçeceğe benziyor.

İklim krizinin büyük ölçekli bir sonucu daha: Okyanuslar hızlanıyor

Yazan: Chris Mooney

Yeşil Gazete için çeviren: Verda Zincirkıran

*

Geçtiğimiz ay yayımlanan bir araştırmaya göre, okyanus dörtte üçünün hızı son on yıldır artıyor. Bu; iklim krizi ciddi biçimde artmadan görülmesi beklenmeyen büyük çaplı bir değişim.

Bu değişimi okyanus yüzeyindeki enerjinin artmasına neden olan kuvvetli rüzgarlar tetikliyor. Bu durum da akıntıların hızlanmasına ve okyanus sirkülasyonunda artışa yol açıyor.

Kitlesel mercan ölümleri hakkında ortak bulgular, balıkçılıktaki düşüş, Grönland ve Antartika‘da buz tabakalarının okyanus etkisiyle erimesi, giderek artan okyanus sıcaklık dalgaları ve yükselen deniz seviyeleri, son dönemde okyanuslarda fark edilen önemli etkenler arasında yer alıyor.

‘Dünya hastamız ve biz sera gazlarının semptomlarına bakıyoruz’

Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’nde araştırmacı ve aynı zamanda Sciences Advances adlı bilim gazetesinin yazarlarından olan Michael McPhaden, “Dünya bizim hastamız ve biz, insan kaynaklı sera gazlarının, onda oluşturduğu semptomlara bakıyoruz” diyor.

Yakın zamanda yapılan araştırmalara göre, en üst 200 metrelik su tabakası incelediğinde yerküredeki okyanusların %76’sının hızında, özellikle de tropik sularda ve Pasifik‘te artış gözlemleniyor.  Hız artışının sebep olabileceği sonuçların tümü bilim insanları tarafından henüz bir netliğe kavuşturulmasa da kıtaların doğu sahilleri boyunca kilit bölgeleri etkileyeceği tahmin ediliyor. Bu, bazı durumlarda, denizaltı yaşamını oluşturan sıcak noktaların yok olmasına sebep olabilir.

Turuncu ile renklendirilen bölge, hızı artan okyanus sirkülasyonunu ifade ederken mavi renk  hızında azalma olan okyanus sirkülasyonlarını temsil ediyor. (Shijan Hu)

Araştırma, Çin’de, Avustralya’da ve ABD’de McPhaden ve başka uzmanlarla da birlikte çalışmış, Çin Bilimler Akademisi’nden bir araştırmacı olan Shijan Hu tarafından yürütüldü. Araştırmacılar, bir sonuca varabilmek adına, başka veri setleriyle birlikte Argo Floats isimli küresel bir ağı kullandılar.

Çalışma kapsamında, 1990’dan beri okyanusun üzerinde esen rüzgarların hızında her on senede bir %2’lik hız artışı gözlemlendi. Bu da, okyanuslardaki su akımında her on senede bir yaklaşık %5’lik bir artışa denk geliyor.

Söz konusu akıntılar çok hızlı hareket etmediği için, değişimi bir teknenin pruvasından fark etmek mümkün değil. Mesela, Pasifik’in Güney Ekvator Akıntısı, saatte bir mil kat ediyor. Yani McPhaden’e göre, bu akıntıda on sene sonra meydana gelecek hız artışı, bu değeri saatte 1,05 mil civarına taşıyacak.

Ancak gezegenin geri kalanı göz önünde bulundurulduğunda inanılmaz bir değişimi ve muazzam bir rüzgar enerjisi girişini temsil etmekte ve bu, henüz beklenen bir durum değildi.

Araştırmaya göre, aşırı iklimsel ısınma senaryoları arasında rüzgarın hızında küresel bir artış da yer alıyordu ancak bu değişimin yüzyılın sonunda tavan yapması beklenmekteydi. McPhaden’ın belirttiğine göre, bu durum aslında Dünya’nın, iklim değişikline karşı simülasyonların gösterdiğinden daha hassas olduğunu ortaya koyuyor.

Araştırmacalar, gözlemledikleri değişimin sadece sera gazı kaynaklı olduğunu ispat edemeyeceklerini kabul ediyorlar. Pasifik başta olmak üzere bütün okyanusların kendilerini tetikleyen doğal bir döngüsü var. Ancak, bilim insanları “doğal değişkenlik ile alakalı olamayacak kadar” büyük değişimler gözlemlediklerini belirtiyorlar.

Ve bu durum izole bir şekilde gerçekleşmiyor. Son zamanlarda okyanuslarda büyük değişimler kayda geçti. McPhaden, “Son 25 senede hızdaki artış miktarı deniz seviyelerindeki değişim ile parallelik göstermektedir ve bu iki veris seti arasında bir bağlantı olabilir” diyor.

Kuzey Atlantik Okyanus Akıntısı.

Küresel, devasa bir değişimi fark eden araştırmacılar henüz yerel sonuçlarını açıklığa kavuşturamadıklarını ifade ediyorlar. Ancak, bu etkilerin çok ciddi olacabileceği belirtiliyor.  Sydney New South Wales Üniversitesi’nde okyanus ve iklim uzmanı olarak çalışan Alex Sen Gupta, “Belki de en önemli sonucu, güçlü bir sirkülasyonun, gezegenin her bir yerine ısının artan yeniden dağılımı olabilir” diyor:“Bu durum, ısı dağılımlarını ve aynı zamanda iklim düzenlerini de etkileyebilir; ancak bu bağları kurmak için daha fazla araştırma yapmaya ihtiyaç var.”

Austin Texas Üniversite’sinde okyanus ve iklim uzmanı olarak görev yapan Edwar Vizy ise bilim insanlarının buluşlarının kayda değer olduğundan şüpheli ve aynı zamanda raporladıkları değişimin aslında o kadar da büyük olmadığı kanısında: “Eminim okyanus gözlemlerimiz 2000’li yılların başlarında iyileşmiştir, bu yüzden yeniden analizlerdeki değişimin ne kadarının, bu bilginin dahil edilmesinde bir etkisi olduğunu merak ediyorum”

Gezegenin nabzını ölçmek…

Şu ana dek iklim krizinin okyanus akıntılarına olan etkisi söz konusu olduğunda en çok ilgiyi Kuzey Atlantik bölgesi gördü. Burada bir ana akıntı sistemi var, (AMOC- Meridional Overturning Circulation) daha hızlı değil aksine daha yavaş akmakta. Ancak bu akım sadece rüzgarların etkisinde değil, aynı zamanda ne kadar suyun derinlere çöküp derin okyanusta güneye doğru akacağını belirleyen soğuk deniz suyunun yoğunluğu da akımı etkiliyor. Yani, sonuçlar birbirlerine tam olarak da zıt değil.

Söz konusu araştırmada McPhaden ve çalışma arkadaşları, Yerküre’nin etrafında okyanus havzalarının batı taraflarında bir takım okyanus akıntıları bulduklarını ve bunların hareketlerini değiştirdiklerini, bazı durumlarda da şiddetlendiğini dile getirdi. Bu akıntılar, yeni yerlere ılık sular taşıdıklarında ayrıldıkları bölgeleri aşırı sıcaklığa terk ediyor. Bu değişimler de okyanus rüzgarlarının değişimlerinden etkilenmekte, dolaysıyla da birbirleriyle ilişkili olabilirler.

Örneğin Avustralya ve Tazmanya’nın doğu sahillerinde Doğu Avustralya Akıntısı olarak bilinen akıntı bölgeye göre daha ılık olan suları Tazmanya sahillerine getirip bir zamanlar yeşermiş olan o bölgeye has varekli orman ekosistemini yerle bir etmekte. Yeni yapılan araştırma bu bölgede akıntıların yoğunlaştığını tespit etti. “Bunların birbiriyle ilişkili olduğunu söyleyen zorlayıcı bir mantık var” diyor McPhaden.

Ancak yapılan bu çalışma yerel etkiler üzerine odaklanmayıp küresel resmi gözetiyor. McPhaden: “Gezegenin bir tür nabzını ölçmek gibi… Bu tür bir sonucun bu kadar güçlü bir şekilde gelmesi şaşırtıcı” diye konuşuyor.

Makalenin İngilizce Orijinali

[Yeşil Gazete Tv] Afşar Barlas: ABD salgına hazırlıksız yakalandı

Yeşil Gazete Tv‘de yayımlanan ve Ümit Şahin, Koray Doğan Urbarlı ve Alev Karakartal tarafından hazırlanan Karantina Günleri programına  New York‘tan konuk olan Dr. Afşar Barlas, ABD’nin koronavirüs salgınıyla mücadelesini anlattı.

Dünya Sağlık Örgütü‘nün bildirdiğine göre, salgının yeni merkezi durumuna gelen ABD’de büyük bir solunum destek cihazı açığı bulunduğunu anlatan Barlas, ABD’nin bu salgına hazırlıksız yakalandığını söyledi.

Memorial Sloan Hastanesi, Kanser Araştırmaları Merkezi‘nde uzman araştırmacı olarak görev yapan Dr. Barlas, virüsün bütün ülkeye hızla yayılması ve ülkenin hazırlıksızlığının temelinde Obama döneminde kurulan Salgın Hastalıklar Kurulu‘nun Başkan Donald Trump tarafından lağvedilmesinin ve ABD Hastalık Kontrol Merkezi‘nin  Çin‘in paylaştığı koronavirüs genetik yapısına ilişkin verileri reddedip kendi testini geliştirmek isterken zaman kaybetmesinin yattığını kaydetti.

Trump’ın başlangıçta hafife almasına karşın, artık ülkede ciddi önlemler alınmaya başlandığına söyleyen Barlas, kasım ayında yapılması planlanan ABD Başkanlık Seçimleri için Trump’un karantina günlerinde de seçim propagandasına devam ettiğini ve popülerliğinin arttığını ancak Demokrat Parti‘nin önde giden adaylarından Joe Biden‘ın ortada fazla görünmediğine dikkat çekti.