Ana Sayfa Blog Sayfa 2160

ÇMO’dan içme ve atık su uyarısı: Virüs bulaşabilir

Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) İstanbul Şubesi tarafından ‘Su ve Atıksu Yönetiminde COVID-19 Etkisi Değerlendirmesi’ yapıldı. Çalışmada; ‘İçme ve Kullanma Suyu Arıtma Tesisleri’, ‘İçme ve Kullanma Suyu Şebekeleri’, ‘Atıksu ve Yağmur Suyu Kanalizasyon Sistemleri’ ile ‘Atıksu Arıtma Tesislerindeki’ olası etkileri, korunma yöntemleri ve alınması gereken tedbirler için değerlendirmeler de bulunuluyor.

Raporda Hollanda Ulusal Halk Sağlığı ve Çevre Enstitüsü araştırmasına da atıf yapılarak ülkede Covid-19 vakalarının görülmesinden sonra incelenen atıksularda Covid-19 tespit edildiğine dikkat çekiliyor. 

Amerikan Çevre Koruma Ajansı da (EPA), çıkış suyu dezenfeksiyon ünitesinden geçen atıksu arıtma tesislerinde; virüslerin ve diğer patojenlerin giderildiğini ve virüsün dezenfeksiyona özellikle duyarlı olduğunu belirtiyor. 

‘Arızalı tuvaletlere dikkat’ 

Koronavirüsün  atıksulardan alınan numunelerde doğru ölçümün oldukça zor olup, bu konuda çok az araştırma yapıldığı belirtien raporda şu ifadeler kullanılıyor:

“Ancak, koronavirüsün özellikle insan dışkısı ile kanalizasyon sistemine karıştığı bilinmektedir. Yapılan araştırmalar virüsün yaklaşık dört hafta insan dışkısında canlılığını sürdürebildiğini göstermiştir. Hatta iyileşen hastaların bile bir süre sonra dışkılarında yeniden korona virüsü tespit edilmiştir. Bu durumun virüsün insan bağırsak sisteminde tekrar çoğalmasından kaynaklanabileceği tahmin edilmektedir.”

Etki değerlendirmesinde virüsü arızalı tuvaletlerden yayılabileceği de belirtiliyor: “Sıhhi tesisattaki ve havalandırma sistemindeki hatalar nedeni ile 2003 yılında, Hong-Kong da 50 katlı bir binada SARS korona virüsü başka dairelere taşınarak bina içinde yayılmasına ve bunun sonucunda 342 kişinin enfekte olmasına, 42 kişinin de ölümüne yol açmıştır. Bu duruma banyolarda suyu boşalmış sifonlar ve doğru projelendirilmemiş havalandırma sistemlerinin neden olduğu tespit edilmiştir. Covid-19 virüsü için de; apartmanlarda arızalı tuvaletlerden yayılması olası riskler olarak değerlendirilmelidir.”

‘Deniz canlılarıyla da taşınabilir’ 

Değerlendirmede İstanbul için şu uyarılar bulunuyor: 

İstanbul’da kentsel atıksuların yaklaşık yüzde 68’i sadece ön arıtma işleminden sonra biyolojik arıtma işlemine tabii tutulmadan deniz deşarjı ile İstanbul Boğazı’na ve Marmara Denizi’ne iletilmektedir. Kentin denize kıyı semtlerinde bazı noktalarda (restaurant, konut vb.) kaçak deşarjlar nedeni ile özellikle düşük sıcaklık koşullarında aktif virüsün özellikle midyeler ve diğer deniz canlılar tarafından taşınması mümkün olacaktır. Bu konuda atıksu yönetimlerinin; kanalizasyon sistemlerinde ve deniz alıcı ortamında dikkatli bir izleme yapması gerekmektedir.”

Uyarılar

Covid-19 salgınının halk sağlığı üzerindeki etkisinin azaltılması ve önlenmesi amacı ile “İçme ve İçme ve Kullanma Suyu Kullanımı”  konularında değerlendirmede dikkat çekilen uyarılar şöyle: 

  • 1- Su; arıtma sistemleri merkezi arıtma sistemlerinden dezenfekte edildikten sonra şebekeye verilmektedir. Merkezi su arıtma sistemleri ve şebekelerin de; suların dezenfeksiyonu ile ilgili kontroller daha fazla yapılmalı, konut girişlerinden alınan su numunelerinde kontroller sürekli yapılarak şebekede meydana gelebilecek mikrobiyolojik kirlenme izlenmeli ve bu doğrultuda gerekli tedbirler alınmalıdır.
  • 2- Merkezi su arıtma sisteminin bulunmadığı yerleşim alanlarında; kaynaktan temin edilen sular mutlaka dezenfekte edilerek kullanılmalıdır.

Su dezenfektasyonu

  •  Ham içme sularının dezenfeksiyonunda Ultraviole (UV) ile dezenfeksiyon yöntemi kullanılabilir. 254 nm UV-C ultraviyole ışık, bakterileri, virüsleri ve diğer zararlı mikroorganizmaların DNA veya RNA’larına zarar vererek inaktive eder. İçme ve kullanma sularının UV ile dezenfeksiyonda, UV ünitesi depodan sonra direk kullanım hattına monte edilmelidir.
  • İçme ve kullanma sularına, sıvı ve gaz kimyasallar ile dezenfeksiyon işlemi yapılabilir.
  • Uygun bir dezenfeksiyon yöntemine erişim yoksa; içme veya kullanma suyu kaynatılarak da dezenfekte edilebilir.

Raporun tamamı için tıklayın

 

2020’de fosil yakıt kaynaklı karbon emisyonu 2. 5 milyar ton azalabilir

Koronavirüs nedeniyle seyahat, iş ve sanayi üzerindeki benzeri görülmemiş kısıtlamaların, 2020’de küresel enerji sisteminden milyarlarca varil petrol, trilyonlarca metreküp gaz ve milyonlarca ton kömürü çekmesi bekleniyor. Guardian’dan Jillian Ambrose‘un aktardığına göre bu, fosil yakıt endüstrisinin CO2 emisyonlarında kaydedilen en büyük düşüşe yol açacak.

İklim uzmanları, fosil yakıtlardan ve çimento üretiminden kaynaklanan küresel karbon emisyonlarının 2020’de, geçen yıl tahmin edilen 36,8 milyar ton karbondioksitten daha fazla artmasını bekliyordu.  Bunun yerine, emisyonlar yaklaşık on yıl içindeki en düşük seviyelerine, yani yaklaşık yüzde  5 veya 2,5 milyar ton kadar düşebilir.

Ancak Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Dr. Fatih Birol, fosil yakıtlardan kaynaklanan emisyonlardaki keskin düşüşün, iklim zaferi olarak görülmemesi konusunda uyarıyor:

Bu düşüş, iklim politikaları açısından doğru hükümet kararları sonucu değil, binlerce insanın geçim kaynaklarını kaybettiği ekonomik çöküş nedeniyle gerçekleşiyor. Emisyonların azalmasını görmek istememizin nedeni, daha yaşanabilir bir gezegen ve daha mutlu, daha sağlıklı insanlar istememizdir.”

Norveçli bir enerji danışmanlığı firması olan Rystad Energy tarafından yapılan fosil yakıt analizi, ülkenin GSYİH’sında keskin bir daralma tespit etti ve ani uçuşların ve araçların durmasıyla dünyanın küresel finans tarafından tetiklenen petrol talebindeki düşüşün, 2008 yılındaki krizin beş katından fazla olabileceğine işaret etti.

Analistler, ham petrol talebinin bu yıl ortalama 11 milyon varil veya toplamda 4 milyar varil azalacağını tahmin ediyorlar. Rystad’a göre, bu tek başına bu yıl küresel iklim krizine katkıda bulunacak olan 1.8 milyar ton CO2 emisyonunu azaltacak.

Ayrıca elektrik kullanımında ve ağır sanayide, her biri fosil yakıt kaynaklı karbon emisyonlarının sırasıyla 200 milyon ton ve 500 milyon ton civarında ortadan kalkmasıyla gaz ve kömür talebinin yaklaşık yüzde 2,3 oranında azalması bekleniyor.

Rystad’ın kıdemli uzmanı Erik Holm Reiso şunları söylüyor: “Koronavirüs pandemisi, enerji piyasaları için dünyanın toplam karbon emisyonları üzerinde önemli bir etkisi olacak, benzeri görülmemiş bir olay. Petrole talep, son olarak 2008’den 2009’a kadar olan mali kriz sırasında günde 1,3 milyon varil düşmüştü. Ancak Covid-19, petrol talebinin beş kattan fazla düşmesine neden olabilir. ”

Daha az uçuş, daha az otomobil

Reiso, küresel havacılık endüstrisi nedeniyle de petrol talebinde benzeri görülmemiş bir düşüşün ortaya çıkacağını kaydediyor. Tipik olarak günde yaklaşık 99.700 ticari uçuş bulunuyor, ancak virüsün yayılmasını engellemek için zorunlu olmayan yolculuklar üzerindeki baskı, hava trafiğinin yıl içinde neredeyse dörtte bir oranında düşmesine neden olabilir.

Yolda daha az otomobil, daha az benzin ve dizel talebinin yıl boyunca ortalama % 9,4 oranında azaltılmasının, bu yıl için günde ortalama 2,6 milyon varil petrol talebini daraltacağı belirtiliyor. Analistler, ulaşımda kullanılan yakıtın yılın ikinci yarısında artmaya başlayabileceğini ancak talebin geçen yıl kaydedilen rakamların gerisinde kalacağına işaret ediyor.

Dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Çin‘deki enerji talebinin, Wuhan eyaletindeki salgından dört ay sonra, önümüzdeki ay toparlanmaya başlaması bekleniyor. Ancak Rystad’a göre, en erken eylül ayına kadar normal seviyelere tam bir geri dönüş olmayacak. Bu, 2020’nin ikinci yarısında küresel enerji talebinde yavaş bir artışa neden olabilir, ancak bu yıl için 2019 seviyelerinde bir toparlanma öngörülmüyor.

Resio şöyle konuşuyor:

Asıl sorun, virüsün uzun vadeli etkisi…Uzaktan çalışmanın işe yarayabileceğini öğrenirsek, insanlarla yüz yüze görüşmek için uzun mesafeli uçuşlar yapmamız gerekip gerekmediğini sorgulamaya başlayabiliriz. Bu, petrol talebinin önceki yıllarda gördüğümüz seviyelere dönüp dönmeyeceği hakkındaki manzarayı değiştirebilir. ”

Ancak Birol, hükümetlerin yeni ekonomik teşvik paketlerine temiz enerji desteğini dahil etmek için doğru önlemleri almadığı takdirde “Covid-19 kontrol altına alındıktan sonra bu düşüş ekonominin geri tepmesinde kolayca ortadan kalkabilir” diyor: “Bu rakamlar önemli ve etkileyici. Ama beni mutlu etmiyorlar. Benim için gelecek yıl ve sonraki yıl ne olacağı daha önemli. ”

İşçi Filmleri Festivali de bu yıl çevrimiçi: Evde Kalamayanlara…

Koronavirüs tedbirleri kapsamında iptal edilen festivaller, etkinliklerini çevrimiçi platformlara taşırken bir haber de İşçi Filmleri Festivali‘nden geldi.

15. İşçi Filmleri Festivali de bu yıl ilk kez çevrimiçi yapılacak. 1-8 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek çevrimiçi festivalin başlığı ise “Evde Kalamayanlara” oldu.

Duyuruda festivalin “başta sağlık emekçileri olmak üzere, market çalışanlarına, hizmet sektörünün değişik birimlerinde çalışanlara, ihracatı düşürmemek için çalışmaya mahkum edilen otomotiv işçilerine, beyaz eşya sektöründe çalışan emekçilere, inşaat işçilerine ve tüm işçilere” ithaf edildiği belirtildi:

İşçi Filmleri Festivali olarak gerçekleştireceğimiz ONLINE film festivali ile  ‘İşçiler vardır, emekçiler vardır, ülkemizi yönetenler onları görmüyor, önlem almıyor, virüsün insafına bırakılıyorlar, işten atılıyorlar ve eve ekmek getirmek için ne iş olsa yapacak hale getiriliyorlar!  EVDE KALAMAYANLARI GÖRÜN! ‘ mesajını vermek istiyoruz.

İzleyenler söyleşilere katılabilecek

41 filmin gösterileceği Festival’in açılış filmi Fatih Pınar‘ın “Kaza Değil Cinayet” adlı yapımı.  

Duyuruda, film gösterimleri sonrasında canlı yayınlarla yönetmen söyleşileri gerçekleştirileceği ve izleyicilerin bu söyleşilere katılabileceği belirtildi.

Festivalin Özel Konuğu ise “Otobüs” ve “Sarı Mercedes” filmlerinin yönetmeni Tunç Okan. Dört filminin toplu gösteriminin yapılacağı festivalde yönetmenin “Cumartesi Cumartesi” filminin Fransız kurgusu ilk kez Türkçe altyazılı olarak gösterilecek.  

Salgın nedeniyle siyasiler vatandaşlara mecbur kalmadıkça evden çıkmama çağrıları yapar, ünlüler sosyal medya üzerinden #EvdeKal etiketiyle videolar paylaşırken yüzbinlerce işçi kendi sağlığını ve çevrelerindekilerin sağlığını riske atmak pahasına üretimi durdurmayan fabrikalarda çalışmaya devam ediyor. 

Trump Dünya Sağlık Örgütü’ne yardımı kesti

ABD Başkanı Donald Trump, dün Beyaz Saray’da düzenlenen Koronavirüsle Mücadele Görev Gücü basın toplantısında gündemi değerlendirdi. 

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) Covid 19 nedeniyle yaşanan ölümlerde sorumluluğu olduğunu savunan Trump, Örgüt’ün en temel görevini yerine getiremediğini söyledi: “DSÖ’nün kötü yönetimi ve Çin’e duyduğu güven, salgının daha trajik hale gelmesine ve dünyaya yayılmasına neden oldu.” 

Örgüt’ün dünyayı yanılttığını söyleyen Trump, “Bugün yönetimime, Dünya Sağlık Örgütü’ne sağladığımız fonu durdurma talimatı veriyorum. Herkes orada neler döndüğünü biliyor” diye konuştu. 

ABD Başkanı, hükümetinin bu süre zarfında DSÖ’nün koronavirüsün yayılmasının gizlenmesi ve kötü idare edilmesinde nasıl bir rol oynadığını inceleyeceğini söyledi.

 

Trump konuşmasının devamında “DSÖ’nün en tehlikeli ve en ağır kararı, Çin ve diğer ülkelere karşı seyahat yasağına karşı olanıydı” diyerek örgütü eleştirdi ve kendisinin ocak sonunda Çin‘den ABD‘ye seyahat yasağı koyarak çok sayıda insanın hayatını kurtardığını savundu. 

Çin, ilk koronavirüs vakasını 31 Aralık’ta duyurmuş, DSÖ aynı gün içinde bilgilendirildiğini açıklamıştı. DSÖ, 23 Ocak’ta “Bu Çin için acil bir durum ama henüz küresel halk sağlığı açısından acil bir durum değil” demiş, ancak bir hafta sonra 30 Ocak’ta küresel acil durum ilan etmişti. Örgüt 11 Mart’ta ise koronavirüsü salgın hastalık olarak nitelendirmiş ve pandemi (küresel salgın) ilan etmişti.

BM Genel Sekreteri Guterres: Şimdi zamanı değil

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres ise yazılı bir açıklamayla Trump‘ın kararını eleştirdi. Covid 19 salgınının dünyanın karşı karşıya kaldığı en tehlikeli sorunlardan biri olduğunu, DSÖ ve binlerce çalışanının ön saflarda özellikle en savunmasız toplumları desteklediğini belirten Guterres, salgına karşı savaşın kazanılması için Dünya Sağlık Örgütü’nün desteklenmesinin hayati derecede önemli olduğunu ifade etti.

Yapılan ihmallerin ve sorumlularının salgından sonra araştırılabileceğini söyleyen Guterres, “Şu an koronavirüse karşı mücadelede DSÖ’nün ya da herhangi bir insani yardım kuruluşunun kaynaklarını azaltma zamanı değil, dayanışma zamanı” dedi.

Van depreminde 39 kişiye mezar olan apartmanın müteahhitlerine beraat

Van’da 2011 yılında meydana gelen 7.3 büyüklüğündeki depremde 39 kişiye mezar olan “Sevgi Apartmanı” davasında yargılanan sanık müteahhit Salih Ölmez ile İnşaat Mühendisi Murat Kazancı’nın, avukatların beyanları dahi beklenmeden beraat ettirildiği ortaya çıktı.

İki sanığın beraatine hükmeden mahkeme, kararı beraatten haberi olmayan müşteki avukatlarına tebliğ etmedi. Avukatların karara itiraz edememesi nedeniyle beraat hükmü kesinleşti. Sevgi Apartmanı’nda dört yakınını kaybeden davanın avukatlarından Efkan Bolaç, “Bu karar, toplum vicdanında ciddi bir yaraya neden olmuştur” dedi.

Karar tesadüfen öğrenildi

Van’ın Erciş ilçesinde 23 Ekim 2011’de meydana gelen 7,3 büyüklüğündeki depremde Sevgi Apartmanı’nın yıkılması sonucu 39 kişi yaşamını yitirdi. Cumhuriyet’ten Alican Uludağ‘ın aktardığına göre, göre, Erciş Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan davada dokuzun üzerinde duruşma görüldü. Son duruşma 6 Kasım 2019’da yapıldı. Ancak müşteki avukatları duruşmaya katılmadı. Savcı, esas hakkındaki mütaalasında sanıkların bilinçli taksirle ölüme neden olmaktan cezalandırılmasını istedi. Mahkeme, o duruşmada yargılamayı bitirerek, iki sanığın beraatine hükmettiği açığa çıktı. Bu durumdan habersiz olan avukatlara, karar tebligatı da yapılmadı. Bu nedenle beraat kararı kesinleşti. Karar, mağdurlardan bir yurttaşın e-devlet’ten baktığı dava dosyasını “kapalı” görmesiyle açığa çıktı.

Salgın günlerinde mülteci olmak: Koronayla değil açlıkla mücadele

Haber: Maaz İbrahimoğlu

Korona salgını dünyayı felç ederken hayatı en çok zorlaşan grupların başında mülteciler ve göçmenler geliyor. Henüz bir ay önce Avrupa’ya geçebilme umuduyla soluğu Yunanistan sınırında alan binlerce mülteci, Avrupa’ya adım atamadıkları gibi daha zor bir hayata döndüler. Tüm varlıklarını paraya çevirip onu da insan kaçakçılarına kaptıran binlerce kişi, daha perişan şekilde İstanbul ve Anadolu’ya dağıldı. Evlerini kapatmış, eşyalarını satmış, paralarını da kaptırmış halde şimdi bir de korona salgını nedeniyle işsiz ve gıdasız bir şekilde hapis durumundalar.

Konuştuğumuz mülteciler, gündemlerinin koronadan önce gıda ve kira olduğunu söylüyor.

Pakistanlı Abid Khairbad üç çocuğu ve eşiyle İzmir’de derme çatma bir evde yaşıyor. Evde kendisi dışında bir mülteci aile daha bulunuyor. Memleketinde balıkçılık yapan Khairbad, Türkiye’de gündelik işlerde çalışarak geçimini sürdürüyordu. Ancak korona nedeniyle çalıştığı işyeri kapandı. Hiçbir birikimi olmayan genç adam, ortada kaldıklarını ifade ediyor. Evde yiyecek hiçbir gıdalarının olmadığını birkaç hayırsever aktivistin kendilerine çay ve bisküvi verdiklerini ve bugünlerde bunlarla idare ettiklerini anlatıyor. Salgından dolayı göçmenlere el uzatan derneklerin kapılarının da kapandığını ifade eden Khairbad, “İnanın evde şu an hiçbir şey yok. Tek yediğimiz şey çay ve bisküvi. Dün derneğe gittim kapalıydı. Kime gideceğimizi ve ne yapacağımızı bilmiyoruz” diyerek durumunu anlatıyor.

Korona salgını öncesinde dışarıya çıkabildiklerini iyi kötü günü kurtaracak ve kirayı ödeyecek şekilde çalışabildiklerini belirten Khairbad, sürecin uzaması halinde kendisi ve kendileri gibi olan yüzbinlerce göçmenin gıdasızlıktan ve stresten hasta olacaklarını anlatıyor. Khairbad koronaya karşı herhangi bir önlem almamış. Ne maske, ne eldiven ne de herhangi bir şey kullanmadığını ifade eden genç adam, “Onlardan önce temel ihtiyaçları halletme derdine girdik. Şimdi kolonya almak için para lazım. Diğer şeyler hep para ama bende para yok. Çocuklarımın yemeğini önce düşünüyorum” diye konuşuyor.

Deri, Tekstil ve Kundura Derneği’nin son yayınladığı rapor da Khairbad’ı doğruluyor.  Göçmenlerin büyük çoğunluğu deri, tekstil, kundura ve komilik gibi iş kollarında çalışıyor. 100 işçiyle yapılan görüşmelerde göçmenlerin düşük ücretle ve güvencesiz çalıştırıldığı kaydedildi. Konuyu değerlendiren dernek başkanı Yalçın Yanık, kendilerinin yaptığı araştırmalara göre bu süreçte mültecilerin yüzde 70’nin işsiz kaldığını belirtiyor. Göçmenlerin korona döneminde çok zor bir çıkmaza sürüklendiğini kaydeden Yanık, bu insanların önceden de kötü şartlarda kaldığını ve asgari ücretin çok altında çalıştırıldığını, çoğunun hayatınınsa günü kurtarma üzerine kurulduğunu söylüyor:

“Harabe evleri göçmenler 500-750 TL civarında kiralıyor. Derneklerin ve devletin verdiği yardım paralarıyla kiralarını iyi kötü ödüyorlardı. Zaten beş kişilik bir ailede ancak iki kişi çalışabiliyordu. Genelde çocuklar ve kadınlar çalışmıyor. Kâğıt ve atık işi yapanlar artık sokağa çıkamıyor.Tekstiller ve atölyeler kapandı.  Lokantalarda çalışanlar lokantaların kapanmasıyla evlerinde oturuyor. Göçmenler özellikle tekstil, inşaat ve lokantalarda çalışıyordu. Zaten işverenler 45 yaş üstü kişileri işe almıyorlardı.”

Suriyeli mültecilerin en son işi bırakan grup olduğunu anlatan Yanık, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Işıkkent Ayakkabı Sitesi‘nde 30 bin civarında işçi var. Burada beş bin civarında Suriyeli işçi çalışıyordu. Bunlar işi en son bırakan oldu. Çünkü Türkler tedbirini daha fazla aldı ve sigortaları vardı. Ancak Suriyeli gitmek zorundaydı, çünkü kayıt dışı çalışıyorlardı. Diğer bir sebep ise 20 yaş altına getirilen kısıtlama oldu. Göçmen gruplarında en çok çalışan yaş grubu 20 yaş altı diyebilirim. Böylece yüzde 70 civarında göçmen işe gitmiyor şu an.”

‘İyi kötü bir hayatımız vardı, sınırda sıfırlandı’

İstanbul Esenyurt’ta ikamet eden Suriyeli Ömer Mousa ise Yunanistan’a gitme hayaliyle bir süre önce soluğu Edirne’de almıştı. Gitmeden önce her şeyini satıp paraya çevirdi. Dört çocuğu ve eşiyle sınırı geçmek için bota bindi. Ancak Yunanistan tarafına vardıklarında hem ellerinden telefonları, paraları ve kimlikleri alındı hem de geri gönderildiler. Üstüne bir de Yunan polisinden şiddet gördüler ve İstanbul otogarına parasız ve evsiz şekilde döndüler. Bazı hayırseverlerin burada gıda ve erzak ihtiyaçlarını karşıladığını söyleyen Muosa, şu anda Esenyurt’ta başka bir aile ile beraber bir evde oturuyor.

Koronadan dolayı çifte mağduriyet yaşadıklarını ifade eden Muosa şöyle konuşuyor:

Önceden iyi kötü bir hayatımız vardı. Sınırda sıfırlandı. Döndük. Kalacak hiçbir yer yok. İş yok, para yok. Çocuğun ayağı incindi ama hastane yok. Tedavi yok. Şimdi korona çıktı. İşyerleri kapalı. Çalışma imkanı da yok. Sağ olsun bazı dernekler ve insanlar yardım ediyor ama nereye kadar… Kiramızı ödeyecek imkanımız yok. Hele karantina uzun sürerse ve çalışmazsak bu sefer bizi hastalık değil fakirlik vuracak. İnsanların birikimi var. Sağlık ve hijyen imkanı var ama biz göçmenlerin maalesef yok.”

Göçmenlerin çoğunun kalabalıklar halinde olduğunu, sosyal mesafe kuralını uygulamalarının zor olduğunu kaydeden Mousa, “Maalesef sağlık açısından önlem alamadık. Önlem alabilmek için para lazım ama yok. Eldiven, maske, dezenfektan, kolonya her şey parayla… Hatta evde oturmak bile parayla. Çünkü fatura, kira ve yemek için para lazım. Çok zor günler bizi bekliyor” diyerek sözlerini bitiriyor.

‘Temizlik işleri de bitti’

Salma Karahmad ise Adana’da yaşıyor. 50 yaşındaki Karahmad, 14 yaşında olan oğluyla beraber yaşıyor. Son bir aydır çok zor duruma düştüklerini ifade eden Karahmad, salgın öncesinde bir lokantada günlük 30 TL’ya çalışıyordu. Ancak salgınla birlikte işyeri kapanınca kendisi de işsiz kaldı. Şu anda tek geliriyse Kızılay’ın verdiği karta yüklenen meblağ. Önceden ara sıra evlere temizliğe gittiğini ancak şimdiler de o işin de bittiğini söylüyor. Çünkü aileler bu süreçte yabancılara ve misafirlere kapıları kapatmış. Karahmad, birkaç gün evvel adliyeye yardım istemek için gitti. Ancak eli boş döndü. Bir aydan beri çocuğunun dışarı çıkmadığını ve parasının da olmadığını söylüyor. Korona salgınının mültecileri çok zor bir durumda yakaladığını ifade eden Karahmad’ın iki aylık kira borcu var. Ayrıca yaklaşık iki haftadır evinde gazı da yok.

Koronanın kronik hastalığı olanlar için ölümcül etkilere sahip olduğunu ve kendisinin de tansiyon hastası olduğunu ifade eden Karahmad, “Ben de kronik hastayım. Salgın kronik hastası olan bizler için ölümcül olabiliyor. Kendimi kötü hissedince hastaneye gitti. Virüs kapıp kapmadığımı öğrenmek istemiştim ama belirtiler yok dediler. Test yapmadılar. Şu an iyiyim ama maddi anlamda çok zor durumdayız” diyerek sözlerini noktalıyor.

Kira, gıda, sağlık ve temel ihtiyaçlarını temin etmekte zorlandığını kaydeden Karahmad, göçmenlerin imkânlarının olmadığını eğer yardım edilmezse hayatlarının tehlikeye gireceğini belirtiyor.

İstanbul’da çevirmenlik yapan Suriyeli Şhadi ise göçmenlerin zor durumda olduğunu, çoğunun dil bilmediğini anlatıyor. Bu süreçte onların evlerde izole edilmiş bir şekilde kalacağını, derneklerin ve yönetimlerin olabildiğince onların gıda ve hijyen ihtiyaçlarına yönelik bir koordinasyon sağlaması gerektiğini düşünüyor. Aksi halde birikimleri olmadığı için ileriki süreçte çok zor şartlar içinde kalacaklar.

Geri Gönderme Merkezleri dolu

Sığınmacıların yaşam koşullarının zora girdiği alanlardan biri de Geri Gönderme Merkezleri (GGM) oldu. Bu merkezlerde, ülkelerine geri gönderilecek olanlar geçici bir süre tutulup ardından gönderiliyordu. Ancak şimdilerde yurt dışına uçak seferleri iptal olduğu için giriş çıkış yok. Böyle olunca da halen GGM’lerde tutulan mülteciler de bulundukları yerden ayrılamıyorlar.

Avukat Duygu İnegöllü, GGM’lerin cezalandırma yeri olmadığını, idari bir karar nedeniyle ve sadece sınır dışı işlemi gerçekleştirene kadar kişilerin tutulduğu bir yer olduğunu söylüyor. Ancak şu anda bir işlevi kalmayan merkezlerde göçmenler, adeta cezai şartlara maruz kalarak bekliyor.

İnegöllü’nün anlattığına göre GGM’ler her zaman kalabalık bir nüfus barındırıyor: “Odalarda 14 kişi kalıyor ancak bazen bu sayının arttığı ve yere yatak serildiği de oluyordu. Temizlik malzemeleri eksik, sıvı sabun, şampuan gibi ürünler alınmıyor. Orada göçmenler bulundukları yerde temizlik işlerini kendileri yapar.”

Korona süresince GGM’lerle alakalı henüz bir resmi değişiklik yok. Salgından sonra iki GGM deneyimi yaşadığını aktaran İnegöllü, Aydın ve İzmir’deki GGM’lerin dezenfekte edildiğini ve yöneticilerin bazı çabalar gösterdiğini fakat yetersiz olduklarını kaydediyor:

Çabalar var ama yetersiz. İnsanlarla sosyal mesafe koyun ve ellerinizi sık sık yıkayın diyoruz ama çok kalabalık odalarda ve yetersiz hijyen koşullarına sahip alanlarda tutuluyorlar. Yine memurların, güvenlik görevlilerinin ve uzmanların her gün gidip gelmeleri ayrıca bir risk. Her gün yabancılarla muhatap oluyorlar. Birine bulaşırsa orada bir risk başlar. Herkese bulaşma ihtimali olur. Göçmenler de korkuyor.” 

Meselenin diğer bir tarafı ise göçmenlerin eksik bilgilendirilmesi. Avukat İnegöllü bu durumu şöyle anlatıyor: “Her dilden tercüman her zaman bulunmuyor. Bazıları anlamaya çalışıyor. Fransızca konuşanlar mesela karantina olduğunu sanıyor oysa sınır dışı edilmek üzere orada tutuluyorlar. Yabancılar alınırken bir süreliğine ayrı tutuluyorlar yani karantinada tutuluyorlar. Sonra içeriye bırakılıyor ama bu içeridekilere söylenilmiyor. Onlar da panik halinde… Yeterince bilgi verilmemesinden kaynaklı bir gerginlik ve stres var. Bir de orada daimi bir doktor bulunmuyor. Orada sağlıkçı var. Salgından dolayı giriş çıkışlar da azaltılmış durumda…”

Sınır dışı kararı olanların GGM’lerden dışarı çıksalar bile sağlık ve diğer yardım haklarından yararlanma imkanlarının olmadığını kaydeden İnegöllü, Suriyeli bir müvekkilinin durumunu örnek olarak veriyor: 

“Suriye’deyken bacağından yaralanmış. Çıkartılamayan kurşun yüzünden sürekli acı çekiyor. Ülkemize geldiğinde kayıt olamamış ve hurdacılık yaparak geçimini sağlamaya çalışıyordu ancak polis kontrolünde yakalandığından motorsikletine el koyularak hakkında sınır dışı kararı alınmış ve GGM’ye alınmış. Şimdi GGM’den bırakıldı ancak sınır dışı kararına karşı açtığımız davamız henüz sonuçlanmadı. Ağrıları artınca çok defa hastaneden ve aile hekimliklerinden geri çevrildi. Bir koruma sistemine kayıtlı olamadığı için ve kimliği olmadığı için belediyeden yardım bile alamıyor.”

GGM’lerin boşaltılması gerektiğini kaydeden Duygu İnegöllü “Zaten yürütülemeyecek olan sınır dışı işlemleri nedeniyle kişiler hürriyetlerinden yoksun bırakılmamalı ve GGM’ler boşatılmalı.  Ayrıca bu kişilerin korona zamanında evde kalabilmeleri herkes gibi evde yeterli imkânları olmalarına bağlıysa bir koruma sistemi altına alınmaları da hızla sağlanmalı ki sağlık hakkına, çeşitli sosyal yardımlara başvurabilecek durumda olsunlar” diye konuşuyor. 

‘Durum berbattı, beter oldu’

İzmir merkezli Suriyeli Mültecilerle Dayanışma Derneği Başkanı Muhammed Salih Ali mültecilerin durumunun önceden berbat olduğunu ama korona süreciyle birlikte beter hale geldiğini söylüyor. Salgın büyüyünce mülteciler için bir takip timi kurmuşlar. Bu ekip göçmenlerin sağlık durumlarını takip ediyor ve enfekte biri  varsa onu tespit etmeye çalışıyor. Şu ana kadar İzmir’deki mültecilerden korona vakasına dair bulguya rastlamadıklarını ancak İstanbul için aldıkları duyumlara göre koronaya yakalanan mültecilerin olduğunu belirtiyor. Ali ulaştıkları sığınmacıların durumunu şöyle anlatıyor:

Atölyeler durdu, iş kalmadı. Ulaştığımız mültecilerin yüzde 80 şu an işsiz. Lokantalar, sanayi siteleri, kâğıt toplayıcıları, ayakkabı işleri yapanlar…  Göçmenlerin geliri günlük idi. Şimdi o da yok. Gıda ve temizlik malzeme tedarikinde sıkıntı yaşıyorlar. İşadamlarına çağrı yaptık. Bazı patronlar yardım etti. Ancak bu yardım yetmiyor. Mülteciler çok zor durumda… Devlet kurumları Suriyelilere şu anda pek bir yardım yapamıyor. Başvurular internet üzerinden. Ama Suriyelilerin çoğunluğu başvuru yapmayı bilmiyor.”

Abu Nojib, Hatay’da yaşıyor. Çatışmalar yoğunlaşana dek İdlib’e gidip gelerek iş yapıyordu. Ancak hem çatışmalar hem de korona salgını yüzünden artık çalışamıyor. Şimdi çocuklarıyla Reyhanlı’da günlerini evde geçiriyor. Burada geçim ve salgın nedeniyle sıkıntı içinde olduğunu ifade eden Nojib, İdlib’te savaşın ortasında kalan akrabaları için endişeleniyor. Nojib, “Çok zor durumdayız. Çocuklar, hastane ilaç hak getire… İdlib’ten kapıya gelen mülteciler artık o tarafta kaldılar. Bu taraftakiler işsizlik ve hastalık nedeniyle evlerde çıkamaz oldu. Sağlığımızı nasıl koruyacağız bilmiyoruz” diyerek durumu anlatıyor.

Mültecilere yardım etmeye çalışan İzmir Müzisyenler Derneği üyesi Kazım Altun ise derneklerin ve vakıfların salgın süresinde kapılarını kapatmasıyla mültecilerin adeta kimsesiz kaldığını ifade ediyor. İdlib’teki çatışmalar sürecinde Suriyeli mültecilerin evlerini dolaştıklarını ve yardım etmeye çalıştıklarını kaydeden Altun şunları kaydediyor: “Bu korona salgını süreci bir aylık sürerse atlatabilirler yoksa çok sıkıntıya düşerler. Şu an herkes evinde. Bizim dernekte 60 yakın göçmen misafirimiz var. İdlib’te olaylar olduğunda göçmenlerin evlerini dolaştık. Evler çok kötü şartlarda. Tuvalet ve yatak odası içice. Duvarlardan su akıyor. Cam yok pencere yok. Soba yakamıyorlar. Kiralar bu haliyle 600 lira. Hijyen şartları neredeyse yok. O yüzden onların sağlığı tehlikede. Onları yardım edilmesi gerekir.”

Uluslararası Af Örgütü ise dünyanın pek çok coğrafyasında salgının, hak ihlallerinin gerekçesi yapıldığını ve mülteci kamplarında göçmenlerin savunmasız bırakıldığını belirtiyor. Türkiye’de mülteci ve göçmenlerin ezici çoğunluğu kamp dışında ve hiçbir sosyal çatı altında değiller. İşsizlik Türkiye’deki mültecileri açlıkla karşı karşıya bırakmış durumda.

Sığınmacılar arasında salgın günlerinde denetimlerin de gevşemesiyle halen deniz yoluyla Avrupa’ya geçmeyi deneyenler bulunuyor. Yaz gelip hava koşullarının daha uygun hale gelmesiyle sayıların daha da artacağı düşünülüyor.

Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu için tahliye talebi

Yeni infaz yasasının gece yarısı Resmi Gazete’de yayınlanmasının ardından tutuklu bulunan Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan ve Odatv Sorumlu Haber Müdürü Barış Terkoğlu için avukatları tahliye talebinde bulundu. Avukatlar Hüseyin Ersöz, Kazım Yiğit Akalın ve Serkan Günel’in dilekçesinde infaz yasasındaki denetimli serbestlik süresinin üç yıl olarak uzatılmasına dikkat çekildi.

İki gazetecinin suçlandıkları kanun hükmünce en yüksek ceza dahi verilse cezaevinde tutulmaması, derhal serbest bırakılması gerektiği belirtilen dilekçede şu ifadeler yer aldı:

‘5 yıl ve aşağısının yatarı kalmadı’

Müvekkillerimizin haksız ve hukuka aykırı tutukluluk hali devam etmekte iken, infaz indirimi düzenlemesini de içeren; ‘7242 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’ 15.04.2020 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. İlgili Kanunun; GEÇİCİ 6/1. MADDESİ uyarınca; 30 Mart 2020 tarihine kadar işlenen ve istisna olarak sayılan suçlar dışındaki suçlar açısından 5275 sayılı Kanun’un 105/A maddesinin birinci fıkrasında yer alan bir yıllık DENETİMLİ SERBESTLİK SÜRESİNİN ÜÇ YIL OLARAK UYGULANMASINA, Müvekkillerin haksız olarak tutuklandığı MİT KANUNUN 27/3. MADDESİ İSE İSTİSNA SUÇLAR ARASINDA SAYILMAMIŞTIR.

Ayrıca Müvekkillere isnat olunan suça ilişkin ilgili kanunda öngörülen ceza miktarının ‘3 ila 9 yıl arasında hapis cezası’ olduğu da dikkate alındığında kabul anlamına gelmemekle birlikte, yargılama sonunda Müvekkiller hakkında alt sınırdan uzaklaşılarak TEŞDİDEN CEZA VERİLMESİ HALİNDE DAHİ; infaz düzenlemesi çerçevesinde cezanın 2/3’ü ile koşullu salıverilmeden faydalandırılacak olan Müvekkillerin denetimli serbestlik süresinin de 3 yıl olarak düzenlenmesi nedeniyle cezaevinde infaz edilecek bir cezalarının kalmayacağı açıktır.

Bir başka ifadeyle, 15.04.2020 Tarihinde getirilen infaz düzenlemesi uyarınca 5 YIL VE AŞAĞISI HAPİS CEZASININ HİÇ YATARI KALMAMIŞTIR. HAL BÖYLEYKEN HAKLARINDA UYGULANAN TUTUKLAMA TEDBİRİ HUKUKİ FAYDADAN YOKSUN VE ‘ORANTISIZ’ OLAN MÜVEKKİLLERİN TAHLİYESİNE KARAR VERİLMESİ ZARURİDİR.”

Ersöz: Haksız şekilde ceza verseler dahi hapis yatmazlar

Avukat Hüseyin Ersöz, tahliye dilekçesinin sunulmasının ardından bir değerlendirme yaptı: Barış’lara ‘özel’ alelacele yapılan düzenleme ile infaz indiriminin önünü kesen iktidar, aynı paket içindeki, ‘denetimli serbestliğin 3 yıla çıkarılmasından’ faydalanmalarını engelleyecek maddeyi ‘atladı’. Bu şu demek: Barış’lara haksız şekilde ceza verseler dahi hapis yatmazlar”

Günel: Özgürlükleri için infaz düzenlemesine ihtiyaç yok

Avukat Serkan Günel ise şunları söyledi: “Odatv gazetecileri hiçbir suç içermeyen Mit Cenazesi haberi nedeniyle Mit Kanunu’na (http://27.md) muhalefetten mart başında tutuklandılar. Bu suçun kanundaki cezası 3-9 yıl. Nisan başındaysa iktidar bir infaz düzenlemesi getirdi. Buna göre cezalar hesaplanırken pek çok suç için 2/3 yerine 1/2 koşullu salıverme ve 1 yıl denetimli serbestlik yerine üç yıl uygulanacaktı. Bir gece yarısı, koşullu salıvermede istisna suçlara MİT Kanunu eklediler. Ancak alelacele koşullu salıvermenin istisna suçlarına MİT Kanununu ekleyenler aynı şeyi Denetimli Serbestlik için yapmayı atladılar. Şimdi tekrar ediyoruz Barış’ların özgürlüğü için İnfaz düzenlemesine ihtiyaç yok ancak bir delilik yapıp ceza bile verseniz yatarları kalmadı.”

Yeni infaz yasası yürürlüğe girdi, tahliyeler başladı

Siyasi tutuklu ve hükümlüler ile gazeteciler kanun kapsamının dışında bırakan “Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın imzasıyla dün gece Resmi Gazete‘de yayımlandı.

Kanundan yararlanan yaklaşık 90 bin tutuklu ve hükümlünün de tahliye işlemlerine başlandı. İstanbul Maltepe Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü’nden tahliye edilenler otobüslerle dışarı çıkartıldılar.

Ankara Açık Ceza ve İnfaz Kurumu’ndaki hükümlüler de, otobüslere bindirilerek cezaevinden ayrıldı.Tahliye edilenlerin bindikleri otobüslerde sosyal mesafe kuralına uyulduğu ve tahliye edilenlerin maske taktıkları görüldü.

Adıyaman Açık Ceza İnfaz Kurumu‘ndaki 715 hükümlü de tahliye edildi. Hükümlüler, otobüsten indikten sonra yakınları tarafından karşılandı.

Öldürme, cinsel taciz gibi suçlarda ceza indirimi getiren ancak siyasi suçları kapsam dışı bırakan yasa 51’e karşı 279 oyla geçtiğimiz gün Meclis‘ten geçmişti. AKP ve MHP’nin hazırladığı taslağa CHP ve HDP milletvekilleri itiraz ediyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dün akşam saatlerinde onayladığı yasa gereği bugün tahliyeler başladı. 

Küresel ısınma nedeniyle dünya tekrar Çernobil’i yaşayabilir

Haber: Defne Sarıöz

Ukrayna İçişleri Bakanlığı, Ukrayna‘nın kuzeyindeki ormanlarda çıkan ve Çernobil nükleer santraline yaklaşan yangının söndürüldüğü duyuruldu.

4 Nisan’da girişe yasak olan bölgenin batısında başlayan yangının belli bölgelerde radyasyon seviyelerini yükselttiği görülmüştü. Yangın her ne kadar söndürülmüş olsa da, Nukleersiz.org Proje Koordinatörü ve Yeşil Gazete yazarı Pınar Demircan‘a göre bu, tehlikenin geçtiği anlamına gelmiyor. Yangın sırasında harekete geçen radyoaktif partiküllerin rüzgarın etkisiyle ekosisteme yayıldığını söyleyen Demircan, nükleer reaktörün 1986 yılında infilak etmesiyle açığa çıkan nükleer izotoplar arasında yarı ömürleri iki günden 300 bine yıla uzanan, yani etki süresi iki yüz günden üç milyon yıla kadar sürebilecek izotopların olduğunu söyledi.

Yanan muhtemelen Kızıl Orman, ancak çalılık dahi olsa, Çernobil‘den 30 km mesafede, girişe yasak olan bölgede, yarı ömrü 30 yıl olan yani 300 yıl sürecek olan radyoaktifi izotoplar var, yangın o bölgede tutunmuş olan izotopları harekete geçirdi.

Demircan, yetkililerin “riskin düşük olduğu” yolundaki açıklamalarıyla ilgili olarak ise 34 yıl önce yaşanan Çernobil faciasını hatırlattı ve “Çernobil bize yetkililerin söyledikleri ile yaşananların aynı olmadığını, özellikle radyoaktivite yaşamsal manada büyük tehlike arz ettiği için bu konularda şeffalığın olmadığını gösterdi” dedi.

‘İzotoplar, rüzgar nereye eserse oraya gidecek’

Meteorolojinin, izotopların nereye yolculuk ettiği konusunda kılavuz olduğunu belirten Demircan, rüzgarın önümüzdeki hafta sonu Kiev‘e eseceğini söyledi ve “Bu da Çernobil Nükleer Santrali’nin bulunduğu Pripyat’ın güney yönü oluyor. Daha da ilerisinde Karadeniz var, bu, Türkiye açısından riski arttırıyor” ifadelerini kullandı. 

Demircan söz konusu yangının Çernobil’de yaşanan ilk yangın olmadığını da hatırlattı ve yaşanan her yangında radyoaktif izotopların tekrar ekosisteme karışarak havadan ya da besin zincirine girererek tüm canlıların yaşamını tehdit ettiğini ve bu riskin baki olduğunu kaydetti. 

‘Söndürülemeyen yangınlar iklim değişikliğinin sonucu’

Demircan ayrıca yangının insan eliyle çıkarıldığı iddialarına da değindi ve görüntülerin Avustralya‘daki, küçük başlayıp sonradan orman yangınına dönüşen çalılık yangınlarını anımsattığını söyledi:

Oradaki yangınlar da iklim değişikliğine bağlı olarak kışın aşırı kurak yaşanan bir atmosferde başlamıştı. Şimdi Ukrayna’da da geçtiğimiz kışın normale göre çok kurak geçtiğini öğreniyoruz. Bu da demek oluyor ki, iklim değişikliği nedeniyle bu tür yangınlar artabilir.”

Dünya genelinde 417 reaktör olduğunu belirten Demircan, küresel ısınmanın tetiklediği iklim değişikliği nedeniyle artık söndürülemeyen yangınlar (wildfire) görüldüğünü söyledi. Demircan’a göre bu iki bilgi bir arada düşünüldüğünde, tüm dünyanın Çernobil’leri tekrar yaşaması gibi bir felaket senaryosu uzak değil.

 

 

 

Zeytinler de salgın hastalığın pençesinde: Zeytin Leprası Avrupa’da üç ülkede yayılıyor

Avrupa‘da zeytin ağaçları ölümcül bir salgın hastalığın tehdidi altında. Yapılan yeni bir araştırma, “Zeytin Leprası” ya da “Zeytin Cüzamı“adlı hastalığın salgının İtalya, Yunanistan ve İspanya‘daki tüm üretim alanlarını etkileyebileceğini ortaya koydu.

Araştırmacılar acilen önlem alınmaması halinde, geçen yıl bir milyon zeytin ağacının hastalık nedeniyle öldüğü İtalya‘da, gelecek 50 yıl içinde yaşanacak ekonomik kaybın beş milyar avroyu bulabileceği uyarısında bulundu. Çalışma ekonomik kayıpların İspanya ve Yunanistan’da ise sırasıyla 17 milyar ve iki milyar euroyu bulabileceğini gösteriyor.

Söz konusu üç ülke Avrupa’da zeytin üretiminin yüzde 95’ini sağlıyor.

İtalya’nın yüzde 17’sini etkiledi

Çalışmada yapılması gerekenin salgının yayılmasının durdurmak ve zeytin korularının yeniden ekilmesi olduğu belirtildi. Acilen alınması gereken önlemlerin başında ise sağlıklı görünen zeytin ağaçlarının budanması geliyor. Önleyici önlemler alınması ve dayanıklı tohumlarla yeni zeytin bahçelerinin ekilmesi halinde yaşanacak ekonomik yıkımın üç ülke için de yılda on milyon euroyla sınırlı olacağı ifade ediliyor. Yazıda ayrıca yayılma hızı beş km olan hastalığın hızının, uygun önlemler alınması halinde bir km’ye düşürülebileceği belirtiliyor.

İtalya’nın yüzde 17’sini etkilediği tahmin edilen hastalığın, halihazırda tedavisi yok, ancak direnç geliştirme yöntemleri araştırılıyor.

Alınması gereken önlemler ülkeleri zorluyor

Hastalığa yol açan, Xylella Fastidiosa bakterisi, ilk olarak 2013 yılında İtalya‘da görülmüştü. Böcekler yoluyla bitkilere geçen ve bitkinin büyümesini engelleyen bakteri, yaprakları beyazlatıyor, meyveleri tüketiyor ve sonunda ağacın tamamen ölümüne yol açıyor.

Yazıda şimdiye kadar alınmış olan belli başlı önlemlerin salgının yayılma hızını yavaşlattığı, ancak salgın bölgelerindeki sağlıklı görünen ağaçların budanması gibi yöntemlerin, bu bölgelerde toplumsal huzursuzluğu tetiklediği belirtildi.

Guardian‘a konuşan Hollanda Wageningen Universitesi‘nden Kevin Schneider, bu çekinceleri, zararlı bitki hastalıklarına olabildiğince hazır olmak için açık kılavuzlar ve protokoller olduğunu, ancak burada yer alan önlemlerin ekosistemi değiştirebileceği, bazılarının ise ağır ekonomik sonuçları olabileceğini söyleyerek açıklıyor. Schneider‘a göre bu nedenle önlemler doğru biçimde uygulanamıyor ve sonuç vermiyor.

Schneider, etkilenen bölgelerdeki hükümetlerin, bilimsel tavsiyelere kulak vermesi gerektiğini, çiftçilerin de bilinçli olması ve alınan önlemlere sadık olması gerektiğini söyledi.

Araştırmacılar, etkilenen alanların büyüklüğüne ve enfekte olmuş ancak belirti vermeyen taşıyıcı bitkilere bakıldığında hastalığın kökünü tümden kurutmanın mümkün görünmediğinin altını çizdi.

2017’de Avrupa‘da zeytin üretimi dört milyar euro değerindeydi. Bu değer zeytinyağı için ise 6.7 milyar euroydu.