Ana Sayfa Blog Sayfa 2156

İklim değişikliği: Kolonyal tarihi, Senegal’i nasıl daha kırılgan hale getirdi

Yazan: Nick Bernards

Yeşil Gazete için çeviren: Hanife Aliefendioğlu 

*

İklim değişikliğinin etkisi en çok en yoksulları ve en riskli gruplar arasında yer alan, gelişmekte olan ülkelerdeki küçük çiftçileri vuruyor. Çok kısıtlı tasarrufları, kısıtlı kredi erişimleri, toprağa, suya vb. olan belirsiz erişimleri ile yoksul çiftçiler giderek ve sıklaşan doğal felaketlerle, düşük rekolte ve tarımsal alanların bozulmasıyla başa çıkamıyor.

Bu nedenle, küçük çiftlik sahipleri arasında iklim değişikliğine karşı direnç sağlamak, aralarında Dünya Bankası, BM Gıda ve Tarım Örgütü ve Gates Vakfı gibi kuruluşların olduğu kalkınma kuruluşlarının ve insani yardım kuruluşlarının ana odağı. Mevcut çözümler sıklıkla sigorta ve verimsiz sezonlarda tohuma erişim gibi kişisel ve hane halkı odaklı.

Bunların hepsi çok iyi, ancak böyle bir vurgu iklim değişikliğine karşı daha derin tarihsel kırılganlığın kökenlerini göz ardı etme eğilimindedir ve bu nedenle daha uzun vadeyi dikkate almayı başaramaz. Gelişmekte olan dünyanın çoğunda, sömürgeciliğin tarihi mirası, ilk olarak zayıflıkları şekillendirmede çok önemli bir rol oynamaktadır. Genel anlamda, eşitsizlik modellerinin genellikle sömürgeci miraslarla çok daha güçlü bir şekilde şekillendiği, ancak daha belirgin şekillerde de geçerli olduğu doğrudur.

Örneğin, Senegal’deki borçlanmanın, kuraklığın ve yer fıstığı tarımının tarihiyle ilgili araştırmamda kırılganlığın nasıl 20’nci yüzyıl başlarında gelişen örüntüler üzerine kurulu olduğunu gösterdim.

Yer fıstığı patlaması

Yer fıstığı tarımı büyük ölçüde yağmur suyuna bağlı. Dolayısıyla yıllık yağışa göre dalgalanmalar gösteriyor. Geçen on yıllar içinde birkaç kez kuraklık, ürünsüz geçen dönemler ve 1970’ler ve 1980’lerin çoğunda, bitki örtüsüyle toprak üzerinde etkisini hala sürdüren yıkıcı bir kuraklık oldu.

Yer fıstığı üretilen alanlar Senegal’deki toplam tarım alanlarının yüzde 40’ını oluşturuyor. Halen sulamaya erişimleri düşük ve yağışlardaki dalgalanmalardan büyük oranda etkileniyorlar. Bu, 1980’lerde başlayarak bahçe tarımı üretiminin yapıldığı Senegal’deki diğer alanlar ve pirincin son zamanlarda önemli bir ihracat mahsulü olarak ortaya çıktığı Senegal Nehri Vadisi‘nde bile geçerlidir.

Yer fıstığı yetiştiricilerinin yağmur suyuna bağımlılığı çok özel tarihsel koşulların ürünü olan bir olgudur. Yer fıstığı yerli bir tür değil. 16’ıncı yüzyılda büyük olasılıkla Portekizli tacirler tarafından Güney Amerika’dan getirilmiş. Başlangıçta Gambiya nehir havzasında bir dizi başka geçim ve ticari ürünü ile birlikte küçük miktarlarda yetiştirilmiş.

Bu durum 19’uncu yüzyıl ortasında değişti. Fransızlar, İngiliz kontrolündeki Hindistan‘a, bitkisel yağlar konusunda artan bağımlılıkları konusunda endişeliydiler ve kendi kolonilerinden ithalatı teşvik etmeye çalıştılar. Bu, Atlantik köle ticaretinin sonlanmasıyla çakıştı. Batı Afrika‘daki köle sahipleri, kölelerini satmak yerine, ihracat için yer fıstığı üretiminde köle işçiliğini yeniden hayata geçirmeye yöneldi.

Yer fıstığı. Vladislav Nikonov/Unsplash, FAL

Sonuç olarak, Senegal’den yer fıstığı ihracatı 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında patladı. 1840 yılında, tahminen bir metrik ton yer fıstığı ihraç edildi. 1898’deki eşdeğer rakam 95.000 idi. İhracat hacimleri 1920’lerin ortalarına kadar düzenli olarak artmaya devam etti. Yer fıstığı sürekli olarak Senegal’den yapılan ihracatın yaklaşık % 90’ını ve genellikle Fransız Batı Afrika’dan yapılan ihracatın yaklaşık yarısını oluşturuyordu.

Bugün Senegal’deki iklim kırılganlığı, yer fıstığı üretimi ve ihracatının bu uzun patlama sırasında örgütlenmesi yoluyla derinden şekilleniyor.

İklim kırılganlığı

Önemli bir faktör, üretim merkez üssünü Gambiya nehir havzasından uzaklaştırmaktı. Bu, ekilen arazi miktarını artırma ihtiyacı ve ulaşım altyapısının geliştirilmesiyle yönlendirildi.

Bölgede 1885 yılında inşa edilen ve büyük kıyı kentleri Dakar ve St Louis arasında uzanan ilk demiryolu hattı özellikle önemliydi. Hat boyunca bir ticaret merkezi olan Thiès, genişletilmiş yer fıstığı ticareti için önemli bir merkez haline geldi. Thiès, dikkat çekici bir şekilde hem ülkedeki ana nehir havzasından hem de yarı kurak bölgeden uzaktı. Bölgede yer fıstığı yetiştiriciliğine uygun topraklar vardı. Ancak yağış, ürün için mevcut tek su kaynağıydı. Sonuç olarak, bu bölgedeki çiftçiler düzensiz yağışlara karşı daha savunmasız hale getirildi

Doklarda yer fıstığının işlenmesi, Dakar, Senegal, 1931. Rc1959/Wikimedia Commons, CC BY-SA

Bir diğer önemli faktör, ekinleri ve ekimi kontrol etmek için büyük ticaret firmalarının kredi ve borçlara bağımlı olmasıydı. Ticaret firmaları, kurak mevsimde verdikleri borçları hasat döneminde tahsil ediyorlardı. Bu şekilde ticaret şirketleri, tarımsal üretime yatırım ile ilgili riskleri üstlenmeden çok düşük maliyetle ihracat ürünü elde ettiler.

Böylece tüccarlar da, çiftçilerin mevsimsel yağış rejiminin değişmesi karşısındaki savunmasızlığına bağlı hale geldi. Çiftçilerin kurak mevsimde daha düzenli gelirleri veya yaşamsal ihtiyaçlarına erişmenin başka yolları olsaydı, yer fıstığı ticareti bugün olduğu gibi yürüyemezdi.

Kısaca iklimsel kırılganlık sömürgeci ekonomi tarafından hazırlandı. Bu hem kurulan ve kurulmayan altyapı için hem de yer fıstığı ticaretinin işlemesi bakımından doğru. Sömürge yönetimi ve Fransız işletmeleri tarımsal ürünlerin ihracatını kolaylaştıran kârlı faaliyetleri kontrol etti. Senegalli köylülere daha riskli ve daha verimsiz bir tarımsal üretimi bıraktılar.

Bu neden bir sorun?

Bu örnek, altyapıların geliştirilmesinde, yatırım modellerinde ve girdilere erişimde köklü farklılıkların çağdaş güvenlik açıklarının kökeninde yer aldığını göstermektedir. Daha iyi tohumlar, gelişmiş tarım uygulamaları veya sigortaya erişim, bazı çiftçiler için bazı riskleri azaltabilir, ancak en iyi ihtimalle bu tür önlemler, sömürgeciliğin derin yalancı miraslarından ziyade iklim savunmasızlığının yüzeysel nedenlerine hitap eder.

Bu, iklim kırılganlıklarının, kalkınma modellerini daha fazla düşünmeden düzgünce ele alınmasının çok zor olduğu anlamına gelir. Ayrıca da sömürge ekonomilerinin tarihi yararlanıcılarından, sömürgecilik mirasları tarafından sistematik olarak dezavantajlı olanlara önemli miktarda kaynak aktarılmasını gerektirir.

Makalenin İngilizce Orijinali

Bakan Koca: Haftaya pik noktasına erişebiliriz

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Bilim Kurulu toplantısının ardından yeni tip koronavirüs salgınına ilişkin açıklama yaptı. Güncel verileri paylaşan Koca, iki günlük sokağa çıkma yasağı öncesinde de uyarılarda bulunarak tedbirlerin sürdürülmesi gerektiğini söyledi. 

Türkiye’deki vaka sayılarında artışın devam ettiğini ancak artış artış hızının düştüğünü söyleyen Bakan, “Önümüzdeki günlerde pik noktaya erişilmesi ve plato oluşturması şaşırtıcı olmayacaktır” dedi.  Koca açıklamasında “Hazır bu mücadele yoluna girmişken, tedbirleri eskisinden çok daha sıkı tutun. Evinizde kalın, kendinizi koruyun, sosyal mesafe, izolasyon kuralına uyun. Sokağa çıkmayanlar bu mücadelenin görünmeyen kahramanlarıdır” diye konuştu. 

Hafta sonu sokağa çıkma yasağı

Geçtiğimiz hafta sonu uygulanan ve insanların marketlere akın etmesiyle tartışma yaratan hafta sonu sokağa çıkma yasağı bu hafta da uygulanacak. İçişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan genelgeye göre 17 Nisan 24.00 ile 19 Nisan 24.00 saatleri arasında belirtilecek istisnalar dışında 30 ilde sokağa çıkmak yasaklandı. 

4 bin 353 yeni vaka, 126 yeni can kaybı

Bakan Koca’nın paylaştığı verilere göre bir gün içerisinde görülen vaka sayısı 4 bin 353 oldu. 126 kişi ise virüs sebebiyle hayatını kaybetti. Böylece 10 Mart’tan bu yana görülen toplam vaka sayısı 78 bin 546’ya, vefat sayısı ise 1769’a yükselmiş oldu.

İyileşen hasta sayısı ise 24 saat içerisinde 1542 kişi artarak toplamda 8 bin 631‘e ulaştı. Yoğun bakımdaki hasta sayısı 1845, toplam entübe hasta sayısı ise 1014‘e yükseldi. 

İleri yaşta vaka sayısı düştü

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, “65 yaş üstü ve gençlerin sokağa çıkma yasağı tedbirleri netice verdi, ileri yaşta pozitif vaka sayısında belirgin azalma görüldü” dedi.

Sokağa çıkma yasağı ve alınan tedbirlerinin olumlu yönde etkisi olduğunu belirten Bakan Koca, “65 yaş üstü sokağa çıkma yasağından önce vakaların yüzde 35’i 65 yaşından büyüktü. Kısıtlamadan sonra bu oran yüzde 18’e düştü” bilgisini paylaştı.

Bakan Koca, semptom varsa şüpheli görüp test yapıldığını ve tedavi uygulandığını belirterek, Dünya Sağlık Örgütü ile Türkiye’nin prosedürü arasında çatışma olmadığını kaydetti:  “Şüpheli olan vaka tanımı belli, doğrulanmış olan vakanın tanımı da belli. Biz şüpheli vakaya da Covid tedavisi uyguluyoruz. Eğer bir mevsimsel gripten ayrılamama durumu söz konusu ise onunla ilgili ilacımızı da başlıyoruz.”

DSÖ Türkiye’yi takdir ediyor

Kimsenin tedaviden mahrum bırakılmadığını söyleyen Sağlık Bakanı, erken tanının önemine dikkat çekti; hayatını kaybedenler arasında testi geç çıktığı için koronavirüsten ölenlerin listesine eklenmeyenler olduğu eleştirilerine şöyle yanıt verdi: 

“Testi daha sonra çıkanlar pozitifse ölü sayısına ilave oluyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün bu noktada Türkiye ile ilgili hiçbir sorunu yok. Bizim hem vaka hem de ölüm oranlarını, rakamlarını ne kadar şeffaf yaptığımızı belirten açıklamaları oldu. DSÖ PCR testinin yapılamadığı ülkeler için olabilecek bir kod, yani şüpheli bir kod, bunun dışında PCR testinin yapıldığı ülkeler için de ikinci bir kod veriyor. Türkiye için verilmesi gereken kod doğrulanmış vaka tanımı şeklinde. DSÖ de zaten yaptığımız çalışmaları, bildirimleri takdirle anıyor. Biz ülkemize güvenelim, sağlık ordumuza güvenelim. Gerçekten ölüm sayılarımızdaki düşüş bizim tedavideki, yani sağlık çalışanlarımızın farklı yaklaşımı ve yoğun bakımdaki pratik uygulamalarımız olduğuna inanalım.”

Ercüment Ovalı’nın paylaşımına tepki

Sağlık Bakanı Koca, Ercüment Ovalı‘nın paylaşımını yaptığı ve koronavirüs tedavisinde kullanılabileceğini iddia ettiği ilaç çalışmasına yönelik ise “Sözü edilen ilaç uluslararası bir ilaç firmasının patentli ilacı. İlaç ve aşı işi hem milli hem stratejik bir iştir. Sosyal medya üzerinden yapılmaz. Dünyada araştırmanın nasıl yapılacağı bellidir, sosyal medya üzerinden insanların umudu ile oynanamaz” dedi.

Türkiye’de ruhsatlı ilacın salgına faydalı olduğuna dair çalışmaların olduğunu ifade eden Bakan Koca, “Türkiye’de ruhsatlı ilacın Covid-19’da faydalı olduğuna dair klinik çalışmaların başladığını biliyoruz” ifadelerini kullandı.

Atmosferdeki metan, son 20 yılın en yüksek seviyesinde

ABD merkezli Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi (NOAA), atmosferde güçlü bir ısı tutucu gaz olan metan gazı seviyelerinin, tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştığını açıkladı.

Karbondioksitten yaklaşık 80 kat daha güçlü olan metan atmosferde yüzyıllar boyunca kalan CO2 aksine atmosferde sadece on yıl kalıyor. Ancak hızlı artışı uluslararası iklim hedeflerinin önünde büyük bir engel oluşturuyor.

Son 20 yılın en hızlı büyüme oranı

Scientific American’dan Jeremy Deaton’ın haberine göre Duke Üniversitesi’nden iklim bilimci Drew Shindell, “İşte geldiğimiz durum bu. Yıl 2020 ve sadece seviyesi düşmemekle kalmıyor. Aslında, son 20 yılda gördüğümüz en hızlı büyüme oranlarından biriyle karşı karşıyayız” dedi.

Metan seviyelerini ölçmek için bilim insanları dünyanın dört bir yanından düzinelerce hava örnekleri topluyor ve bunları NOAA’nın Colorado’daki Küresel Gözlem Labaratuvarı’nda inceliyor. Yapılan ölçümlere göre, 2019 yılında atmosferdeki metan yoğunluğu yaklaşık 1875 milyarda bir parçacığa ulaştı. Bu da kayıtların tutulmaya başladığı 1983 yılından bu yana gözlemlenen en yüksek rakam.

Kesin rakamlar Kasım’da açıklanacak

Bununla birlikte, NOAA’nın araştırma kimyacısı Ed Dlugokencky, bu rakamların gerçekte olandan daha yüksek bir değer gösterebileceğini söyledi. Nihai rakamların daha ayrıntılı bir analizden sonra Kasım ayında açıklanacak.

Dlugokencky, “Hala son rakamın ne olacağını görmeyi bekliyoruz ve bunu bilmemiz aylar sürecek. Ancak metanın artması, iklim değişikliğine daha fazla katkıda bulunduğu anlamına geliyor” değerlendirmesinde bulundu.

Metan emisyonları öncelikle sulak alanlar gibi doğal kaynaklardan, çiftliklerden ve petrol ile doğal gaz kuyuları gibi yapay kaynaklardan geliyor. Sulak alanlarda, mikroplar metan salgılıyor ve insanların bu konuda yapabilecekleri pek bir şey yok. Çiftliklerde ise inekler ve koyunlar metanı geğiriyor. Bu ise insanların daha az hayvan yetiştirerek ele alabileceği bir problem.

Engellemenin en kolay yolu sızıntıyı azaltmak

Shindell’a göre “Yapılabilecek en basit hamle daha az sığır eti yemek ve süt içmek” ve bunu sırf kendi sağlığımız için dahi olsa yapmamız gerekiyor. Shindell metan kirliliğini önlemenin en kolay yolunun ise petrol ve doğal gaz sondaj alanlarındaki salımı sınırlandırmak olduğunu söyledi.

Çoğunlukla metan halinde olan gaz kuyulardan sızmaya eğilimli. Bu sızıntıyı engellemenin yolları ise metanı karbondioksite dönüştürmek içen sızan gazı yakmak veya sızıntıları tıkamak.

Şirketler sıfır maliyetle yüzde 45 azaltabilir

Şirketler, sızacak doğal gazı toplayacak ekipmanlar kurabilecek ve daha sonra bu gazı satarak ekipman maliyetini karşılayabilecek potansiyelde. Yapılan bir araştırma şirketlerin sıfır maliyet ile metan kirliliğini yüzde 45 azaltabileceğini ortaya koyuyor.

Buna rağmen, birçok şirket kurtarma ekipmanları için ödeme yapma konusunda isteksiz. Shindell’a göre bunun yerine firmalar sınırlı sermayelerini yeni bir sondaj sahasında harcamayı tercih ediyor.

‘Düzenleme getirilmesi şart’

Chevron, Exxon Mobil, BP ve Shell gibi büyük oyuncular, kısmen kamu imajlarını geliştirmek için metan kirliliğini azaltma adımları atıyor. Ancak, daha ince kar marjları üzerinde faaliyet gösteren daha küçük firmaların geri kazanım ekipmanlarına yatırım yapma konusunda daha az teşviki var.  Ve azalan gelirlerle karşılaşan şirketler sızıntılara daha az dikkat edebileceğinden, koronavirüs sorunu daha da kötüleştirebilir. Bu nedenle avukatlar petrol ve gaz sektörünün daha fazla düzenlenmesini talep ediyor.

Dünya Kaynakları Enstitüsü’nün politika analisti Devashree Saha yaptığı açıklamaya göre, “Bu sorun, aciliyet haline geldi çünkü son yıllarda petrol ve doğal gaz üretiminde bir artışa tanık olduk. Petrol ve gaz üretiminin gözetim ve düzenlemesinin artırılması şu an için tek yol.”

İklim hedeflerinin önünde tehdit

Metan seviyelerinin artışı 1990’ların sonundan 200’lerin başlarına kadar oldukça düz bir eğimde arış gösterdi. 2006 sonrasında ise bir kısmı artan sondajlar sebebiyle hızlı bir yükselişe geçti. Bilim insanları metan seviyesinin düz bir şekilde artış göstereceğini ve sonrasında da düşeceğini varsaydıkları için şu anki değerler ülkelerin Paris Anlaşması ile sundukları iklim hedeflerine karşı bir tehdit oluşturuyor.

Kısa vadede ısınmanın sınırlandırılması için metan emisyonlarının azalması gerektiğini aksi taktirde iklim değişikliğine uyum sağlamak için insanlara çok zaman kaybettireceğini söyleyen Shindell şu yorumda bulundu:

“Kesinti yaptığınızda ilk on yıl içinde birçok olumlu etkisini görebilirsiniz. Sıcak hava dalgalarından daha az kişinin ölmesi ve daha az kuvvetli fırtınalar anlamına geliyor. Fosil yakıt kullanmaya devam ettiğimiz sürece en azından bu kadar metan salmayalım.”

 

Genco Erkal’dan evde kalanlara: Sivas 93 oyunu Youtube’tan yayınlanacak

Usta tiyatrocu Genco Erkal, 1993 yılında Sivas‘taki Madımak Oteli’nde yaşanan katliamı anlatan Sivas 93 oyununu bugün saat 17.00’da YouTube üzerinden yayına açacak.

Daha önce Marx’ın Dönüşü oyununu YouTube’da sanatseverle buluşturan Erkal, Sivas 93 oyununu da internette yayınlayacağını oyunun hikayesini anlattığı canlı yayın ile açıkladı.

224 kez oynandı

2007 yılında sahnelenen belgesel oyun, dört yıl boyunca 224 kez oynanıp 98 bin 400 izleyiciye ulaştı. Konusu ise 1993 Yılında Sivas’taki Madımak Otelinde yaşanan katliamı.  Dostlar Tiyatrosu’nun 50 yıllık tarihinde en büyük başarılarından biri olduğu söylenen oyun birçok ödül kazandı.

Anadolu kentlerini boydan boya dolaştıktan başka İngiltere, Hollanda, Belçika, İsviçre’de ve Fransa’nın üç ve Almanya’nın on kentinde sergilendi. Genco Erkal’ın yazıp yönettiği oyunun müziği Fazıl Say’a ait. On yıl önce kaydedilen bu film ilk kez bugün gösterime giriyor.

Yeni araştırma: Türkiye’de tam karantina geciktikçe ekonomik maliyeti artıyor

Koç Üniversitesi ve Maryland Üniversitesi‘nden bir grup akademisyen yeni tip koronavirüs salgınının Türkiye ekonomisi üzerindeki etkilerini ve çözüm önerilerini içeren bir araştırma hazırladı.

Çalışmaya göre tam karantina uygulamasına geçilmemesinin ekonomik maliyeti karantinanın uygulandığı senaryodan daha fazla.

Prof. Dr. Selva Demiralp, Koç Üniversitesi’nden Cem Çakmaklı, Sevcan Yeşiltaş, Muhammed Ali Yıldırım ve Maryland Üniversitesi’nden Şebnem Kalemli-Özcan ile yürüttüğü araştırmanın sonuçlarını Yetkin Report’ta yayınladı.

En az hasar bir aylık tam karantinada

Ekonomi üzerindeki en az hasarın, ülke çapında uygulanacak bir aylık tam karantina uygulaması ile mümkün olduğu belirtilen araştırmada uygulamanın ertelenmesiyle gerekli karantina günü sayısının dolayısıyla da maliyetinin arttığı belirtildi.

Alternatif karantina senaryolarının da incelendiği çalışmada bu senaryoların Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) üzerindeki etkisi şu şekilde özetlendi:

  • İngiltere’nin krizin başında denediğine benzer şekilde, hiçbir şey yapılmadan virüsün doğal süreci ile yayılıp ömrünü tamamlaması durumunda GSYH yüzde 11 azalıyor. Ancak korona Covid-19 salgını nedeniyle ölüm sayısının en yüksek olduğu bu alternatif insani açıdan kabul edilebilir değil.
  • Şu andaki uygulamaya benzer kısmi bir karantina uygulaması ile GSYH yüzde 17 azalıyor.
  • Çin’deki uygulamaya benzer şekilde, tam karantina uygulaması bugün uygulamaya konduğu takdirde salgın 42 günde kontrol altına alınıyor ve GSYH yüzde 7,8 azalıyor.
  • Tam karantina uygulamasında bir günlük gecikme olduğunda salgın 44 günde kontrol altına alınabiliyor ve GSYH’deki daralma yüzde 8,2 oluyor.

Sektör bazında virüs yayılma hızı tespit edildi

Çalışma sırasında önce virüsün ne hızda yayıldığına dair veriler topladıklarını belirten Prof. Dr. Demiralp, bunun için epidemiyoloji çalışmalarında da kullanılan SIR (Şüpheli-Enfekte-İyileşmiş) modelini esas aldıklarını belirtti.

İkinci aşamada virüsün yayılma hızını sektörel bazda incelediklerini belirten araştırmacı, “Bu noktada, her bir sektör için hesaplanan vaka sayısına göre arzda yaşanacak düşüşü hesapladık. Arzdaki azalmayı hesaplarken modele sadece hastalığa yakalanan kişileri değil bu kişilere bakan yakınlarını da dahil ettik” dedi.

Salgının talep üzerindeki etkilerini hesaplarken kredi kartı harcamalarındaki değişimin sektörel dağılımından yararlandıklarını söyleyen Demiralp “ Son aşamada, talepteki düşüşü arzdaki düşüşe eklerken arz ve talepteki değişimleri karşılaştırıp en çok hangi taraf değişmişse üretimin o kadar değişeceğini varsaydık. Mesela bir sektörde arz 100 birim, talep 50 birim düştüyse toplam üretimin 100 birim azalacağını varsaydık” açıklamasını yaptı.

Neden tam karantina?

Araştırmada tam karantina uygulamasının gecikmesinin etkisini anlamak için üç farklı senaryoda ekonomi durumu incelendi. Vaka sayısının 70 bin olduğu gün, bir sonraki gün ve iki sonraki gün başlayacak karantina uygulamasının sonuçları ise şu şekilde:

Geciken her gün GSYH’de yüzde 0,4 kayıp ile sonuçlanıyor.
  • Vaka sayısı 70,000 iken tam karantina uygulandığında 42 günlük bir sürede salgın kontrol altına alınabildiğinden GSYH’daki düşüş yüzde 7.8 ile sınırlı kalıyor.
  • Sadece bir günlük gecikme olduğunda vaka sayısı 10,000‘den fazla artıyor. Bu durumda 42 günlük tam karantina salgını kontol altına almaya yetmiyor. Virüs 100 gün sonra tekrar artmaya başlıyor. Prematüre şekilde karantinayı vaktinden erken sonlandırmak hiçbir işe yaramadığı gibi o süre içindeki üretim kaybı da boşa gidiyor. Bu nedenle bir günlük gecikmenin bedeli olarak ekonomiyi fazladan 2 gün kapatmanız gerekiyor ki bu da ekonomik maliyeti bir anda GSYH’nın yüzde 8,2’ine çıkarıyor.
  • Eğer iki günlük gecikme olursa bu sefer karantina süresi 46 güne çıkarken GSYH’daki düşüş yüzde 8,6’ya çıkıyor. Yani gecikme olan her gün GSYH üzerinde yaklaşık yüzde 0.4 ilave kayıp doğuruyor.

Rakamların yaklaşık değerler üzerinden verildiğinin vurgulandığı yazıda “Rakamlar yaklaşık değerler olsa da bir şey çok net: Beklemek ekonomik maliyetleri katlanarak artırıyor ve finansman bulma imkanları da o ölçüde zorlaşıyor” ifadeleri kullanıldı. Çalışmaya ait detaylar daha sonra raporlaştırarak yayınlanacak.

 

‘Evden çalışan beyaz yakalılar mobbing ve esnek çalışma baskısı altında’

Koronavirüs salgınının yayılmasıyla beraber Türkiye’nin dört bir yanından ücretsiz izne zorlanan veya sağlıksız çalışma ortamlarında çalışmaya zorlanan işçilere yönelik haberler geliyor.

Ancak çalışma hayatına evden devam etme imkanına sahip kişilerin durumu da yaşadıkları hak ihlalleri konusunda iç açıcı gözükmüyor. Uzayan mesai saatleri, gece gelen mesajlar, yemek paralarının verilmemesi ve artan mobbing bu ihlallerden yalnızca birkaçı.

CHP İstanbul İl Başkanı Dr. Canan Kaftancıoğlu, salgın günlerinde beyaz yakalıların yaşadığı sorunlarla ilgili Plaza Eylem Platformu’ndan Gökçe Tatlısu ve Ahmet Gire ile video konferans yöntemiyle bir araya geldi.

Kaftancıoğlu: Çalışanların kendi özel alanlarında bulunma hakkı var

CHP’li Kaftancıoğlu pandemi dönemi ile birlikte ofis çalışanlarının sorunlarının arttığına dair kaygılarını dile getirerek “İşveren bir takım alışkanlıklarından vazgeçmek zorunda. Evinde çocuğu ile veya kendi öznel alanlarında bulunma, dinlenme hakkına sahip tüm beyaz yakalı çalışanlar gece 11’de gelen bir telefonla saatlerce bilgisayar başında iş yapmak zorunda olabiliyor. Evinde çalıştığı için internet bağlantısı, elektrik, telefon için de işveren kendine hiçbir şekilde sorumlu hissetmediği gibi çalışanın da bu konudaki itirazıyla da işten çıkarma kozunu kullanarak üstesinden geliyor. Bunlar eğer müdahale edilmezse her geçen gün artacak çok büyük sorunlar” dedi.

‘Yemek ve yol ücretleri kesiliyor’

Çalışanların aldıkları ücrette de kesintiye gidildiğini belirten Kaftancıoğlu, “Evde çalışmak durumunda olan, uzaktan çalışan arkadaşlarımızın ve sayısı binleri bulan beyaz yakalıların yemek ücretleri, yol ücretleri ile ilgili işverenlere çağrıda bulunmalıyız. Uzaktan çalışan beyaz yakalıların yemek ya da yol ücretlerinin kesilmesi bir hak gaspıdır” ifadelerini kullandı.

Tatlısu: Çalışma saatleri 10-12 saati bulmuş durumda

Plaza Eylem Platformu Üyesi Araştırmacı Gökçe Tatlısu da “Anketlere göre iş yerinde çalışma saatleri 8 saat iken; evde 10-12 saatleri bulmuş durumda. Hiç kimse kendisini yalnız hissetmemeli. Bu deneyimlerin birçok insan tarafından paylaşıldığını bilmeli. Evde kullandığımız internetimiz bile işveren için üretim aracı haline gelmiş durumda. Ama bu hiç tartışılmıyor. Sanki bir fedakarlık meselesi gibi. Bunlar bir fedakarlık haline gelmesin bir sisteme oturtulsun istiyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

Plaza Eylem Platformu Üyesi Yazılımcı Ahmet Gire ise “Ülkemizde işverenler bütün sorumluluğu çalışanlara yüklüyor. Şirketler, yemek kartlarını iptal ediyorlar. Bunu yaparak toplumsal bir dayanışma örneği sergilemiyorlar. Çalışma hayatıyla ilgili yasal düzenlemelerin tekrar yapılmasını talep edilmesi gerek. Çünkü iş ile yaşamı ayıran benle işveren arasındaki eşitsiz ilişki değil. Kamusal örneklerle ancak ayırabilir. Yaşamak için çalışmamız lazım. Çalışmak için yaşamamak gerekiyor” şeklinde konuştu

TMMOB’dan Kanal İstanbul ihalesine dava: Tarihi köprülerin taşınması hukuka aykırı

Kanal İstanbul Projesi üzerindeki iki tarihi köprünün taşınması için açılan ihaleye karşı TMMOB’ye bağlı 12 oda yapılan ihaleyi durdurma ve işlemin iptali için dava açtı. Yapılan açıklamada köprülerin taşınmaz kültür varlığı olduğu hatırlatılarak “İhale hukuka aykırı” denildi.

Koronavirüs salgınına karşı önlemlerin artırıldığı 9 Mart tarihinde açıklama yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, proje için ihaleye çıkılacağını söylemişti.  Projenin etki alanında bulunan tarihi Odabaşı ve Dursunköy köprülerinin taşınıp yeniden yapılması için 5 firma teklif vermişti.

İlk adım ihale ile atıldı

Odalar tarafından yapılan ortak açıklamada “Nihayetinde zorunluluğu oldukça tartışmalı olan Kanal Projesi için, doğal, arkeolojik, kırsal ve kentsel ögeler gözden çıkarılmış; değerli peyzaj, arkeolojik miras, kırsal ve kentsel mimari, binlerce yıllık tarihi ve olağanüstü bir topoğrafyayı yok edecek uygulamaların ilk adımı dava konusu ihale ile atılmıştır” ifadeleri kullanıldı.

Fotoğraf: Sözcü

‘119 adet kültür varlığı etkilenecek’

Kanal İstanbul Projesi’nin sadece iki tarihi köprüyü değil; pek çok doğal ve arkeolojik sit alanı ile kültür varlığını tehdit eden bir proje olduğu belirtilen açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

 İstanbul’un batısında bulunan, binlerce yılda oluşmuş bir peyzajın değişmesine, önemli arkeolojik ve anıtsal yapıların zarar görmesine, yok olmasına yol açacaktır. Proje koridoru; tarihi geçmişi 400.000 yıl geriye giden, insanlık tarihi açısından çok önemli bir arkeolojik alan olan Yarımburgaz Mağaralarının da içinde bulunduğu Avcılar-Küçükçekmece 1’inci Derece Arkeolojik Sit Alanı içerisinden geçecektir.

Reghion 1, 2ve 3’üncü Derece Arkeolojik Sit Alanı, Spradon 1 ve 3’üncü Derece Arkeolojik Sit Alanı, Resneli 2’inci Derece Arkeolojik Sit Alanı, Azatlı Baruthanesi, Terkos Gölü kıyısındaki Su Pompa İstasyonu, 9 adet korugan ve Kanal İstanbul ÇED Nihai Raporuna göre 119 adet kültür varlığı Proje Etkilenme Alanında kalmaktadır.

‘İhale hukuka aykırı’

İmar planı yapılmadan açılan ihalenin hukuka uygun olmadığı belirtilen açıklamada söz konusu ihalenin hukuka aykırı olma gerekçeleri ise şu şekilde sıralandı:

  • Köprülerin mevcut durumunu yasal standartlar doğrultusunda ortaya koyan ve kurul tarafından onaylanan belgeler hazırlanmadan,
  • Bu belgelere dayanılarak ‘yerinde koruma’nın mümkün olup olmadığını bilimsel olarak değerlendiren, onaylı bir teknik rapor olmadan,
  • Köprüler için ‘taşıma’ gerekliliğini ortaya koyan ve Kültür ve Turizm Bakanlığı kararıyla uygun bulunmuş bir teknik rapor olmadan,
  • Tarihi eserin teknik olarak nasıl taşınacağına ve nerede, hangi teknikler kullanılarak yeniden inşa edileceğine dair bir karar olmadan gerçekleştirilecek proje ihalesinin bir koruma kurulu kararı ve izni olmadan yapılması hukuka aykırıdır.

Davaya taraf olan odalar ise şu şekilde: Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi, Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, Peyzaj Mimarları Odası İstanbul Şubesi, Jeofizik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, Kimya Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, Jeoloji Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi ve Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi.

Türkiye’nin beş kültür varlığı daha UNESCO listesine kaydedildi

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından UNESCO‘ya sunulan ve ‘dünya mirası’ olmanın ilk adımı olan geçici listeye 16 Nisan’da beş yer daha kaydedildi. Böylece 2019 yılında 78 olan kültür varlığı sayısı 83’e yükseldi.

Buna göre,  Ankara‘daki Beypazarı Tarihi Kenti, İzmir Tarihi Liman Kenti, Osmaniye‘de bulunan Karatepe-Arslantaş Arkeolojik Alanı, Kayseri‘deki Koramaz Vadisi ile Diyarbakır‘da bulunan Zerzevan Kalesi ve Mithraeum, Türkiye’nin yeni kültür varlıkları olarak yer aldı.

Beypazarı Tarihi Kenti

Beypazarı, 20’nci yüzyıl başlarında inşa edilen konakları ile meşhur. Genellikle iki ya da üç katlı olan konaklar işlevsel ve kültürel detaylarla bezeli. Bu evler zemin katları taş, üst katları ahşap iskelet içine ahşap veya kerpiç dolgu sistemi kullanılarak inşa edilmiş.

Osmanlı şehirciliğinin korunmuş bir örneği olan tarihi kent Selçuklu ve Osmanlı dini mimarisinin bozulmamış ürünlerini, iç ve dış mekânsal düzenlerini, malzeme özelliklerini, yapısal unsurlarını, iç tasarım öğelerini ve doğaya uygun sokak dokuları ile geleneksel Türk evlerinin paha biçilmez örneklerini koruduğu için ‘Beypazarı Tarihi Kenti’ olarak Dünya Miras Geçici Listesi’nde yer aldı.

Kararı Mansur Yavaş duyurdu

Eski Beypazarı Belediye Başkanı ve şimdiki Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, kararı sosyal medya hesabı üzerinden duyurdu. Yavaş, “Koruma çalışmalarını hemşehrilerimle başlattığımız Beypazarı’nın UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne girdiğini duymaktan ziyadesiyle memnun oldum.”

İzmir Tarihi Liman Kenti

Osmanlı coğrafyasında bir liman kenti olarak gelişen İzmir Tarihi Liman Kenti Helenistik dönemden itibaren kesintisiz yerleşim merkezi oldu. Farklı kültürel ve dini yapıları, hanları, arastaları, pasajları, otellerle donanan ticari merkezi ve farklı kültürlere ait mimari mirasın etkileşim içinde üretildiği süreçleriyle listeye dâhil edildi.

Karatepe-Arslantaş Arkeolojik Alanı

Karatepe-Aslantaş Arkeolojik Alanı, Anadolu coğrafyasında Geç Hitit döneminde kurulan kent devletlerinden biri olan Adanava’nın bir uç kalesi olarak görkemli suru ve sur kapılarıyla dönemin savunma mimarlığının ünik bir örneği olarak günümüze ulaşıyor.

Koromaz Vadisi

Kayseri’deki Koramaz Vadisi’nde binlerce yıldır yaşayan insanların kayalara oyarak mezar, mesken, depo ve ibadethane olarak kullandıkları mekânlar günümüzde halen daha kullanılıyor.

Birçok medeniyetin izine rastlamanın mümkün olduğu bölgede Hristiyanlığın serbest kalmasıyla beraber, geç Roma veya erken Bizans’ta bu mağaralar kilise olarak yeniden şekillendirilmiş. Selçuklu ve Osmanlı hâkimiyetiyle birlikte kiliselerin bir kısmı yine dini yapı olarak kullanılmaya devam edilirken, bu durum ise vadiyi oldukça değerli kılıyor.

Zerzevan Kalesi ve Mithraeum

Diyarbakır’daki Zerzevan Kalesi askeri yerleşimi, yer altı ve yer üstü yapıları ile dünyanın en iyi korunmuş Roma garnizonlarından. Bölge farklı kültürel-inanç evrelerine ait izleri bir arada taşıyor. Buradaki Pagan ve Hıristiyan Roma’ya ait mimari yapılar döneminin bütün özelliklerini ve teknolojik gelişmelerini yansıtıyor.

 

Bolsonaro koronavirüs tedbirlerini savunan Sağlık Bakanı Mandetta’yı görevden aldı

Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro, dünyayı etkisi altına alan yeni tip koronavirüs salgınıyla mücadelede anlaşamadığı Sağlık Bakanı Henrique Mandetta‘yı görevden aldı.

Salgını küçümseyen ve Covid-19 tedavisinde henüz onaylanmamış ilaçların kullanılmasını tavsiye eden Bolsonaro’nun, Dünya Sağlık Örgütü‘nün (WHO) salgına karşı uyarılarının göz önüne alınmasını savunan Mandetta ile son zamanlarda anlaşamadığı biliniyordu.

Mandetta: Bana verilen fırsata teşekkür ederim

Mandetta Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamada “Az önce Başkan Jair Bolsonaro’dan Sağlık Bakanlığı’ndaki görevimden ayrıldığımı öğrendim. Brezilyalıların sağlığını iyileştirmek ve sağlık sistemimizin önündeki büyük tehdit koronavirüs salgınına karşı plan geliştirmek adına bana verilen fırsat için teşekkür etmek istiyorum” dedi.

Mandetta: Halk devlet başkanını mı sağlık bakanını mı dinleyeceğini bilmiyor

AA’nın aktardığına göre daha önce Bolsonaro ile arasındaki anlaşmazlığa ilişkin açıklama yapan Mandetta, “Brezilya halkı, Covid-19 salgınıyla mücadelede alınacak önlemler için devlet başkanını mı sağlık bakanını mı dinleyeceğini bilmiyor” demişti.

Devlet Başkanı Bolsonaro ise Covid-19’u “küçük bir grip” olarak nitelendirmiş, ülkesinde karantina ilan eden valileri eleştirmiş ve sosyal izolasyonun önerildiği dönemde sokağa çıkarak destekçileriyle bir araya gelmişti. Halkı sokağa çağırdığı videolar ise salgınla mücadelede kötü örnek oluşturacağı için kaldırılmıştı.

46 Barodan ortak çağrı: Çocuk istismarın affı olmaz

46 ilin baro başkanları, gündemdeki çocuk istismarına yönelik af ile ilgili ortak bir açıklama kaleme aldı. Açıklamada, çocuk istismarı affının ülke gündeminden kalkması çağrısı yapıldı.

Metinde “Hukukun evrensel ilkelerine ve çocuğun üstün yararına aykırı olacak bir düzenlemenin bir daha ülkemizin gündemine getirilmemesi, teklif dahi edilmemesi gerektiğini belirtiyor Barolar olarak hukukçu ve insani yanımızla bir kez daha çocuk istismarının affı olmaz diyoruz” denildi. Yapılan ortak çağrıda şu ifadeler yer aldı:

  • 2016 yılından beri defalarca gündeme getirilen çocukların istismarcılarıyla evlenmeleri halinde cezasızlık getirmeye yönelik yasa teklifinin Meclise sunulacağına ilişkin, sosyal medyada yansıdığı şekilde, gerçekliği teyit edilmeyen bir belge dolaşıma sokulmuştur.
  • Ancak buna rağmen belgenin sosyal medyaya yansıması kamu vicdanında çok büyük rahatsızlık yaratmıştır.
  • Bu durum konunun toplum nezdinde ne derece hassasiyetle takip edildiğini ve konuya ne derece önem verildiğini göstermiştir.
  • Kamuoyunda oluşan bu infial üzerine, konuya ilişkin hassasiyetimizi ve uyarılarımızı bir kez daha hatırlatma zorunluluğu doğmuştur.

Uluslararası sözleşmelere ve anayasaya aykırı

  • 2005 yılında, cinsel istismar failinin mağdurla evlenmesinin cezanın erteleme nedeni olması, yasadan çıkartılmışken, eski yanlışa dönülmesine neden olacak her türlü yasal düzenleme, çocuğun korunmasından sorumlu olan bütün kurumları, mağdur çocuğun istismarcısı ile evlendirilmesi sürecinin bir parçası haline getirecektir.
  • Böyle bir düzenlemeye gidilmesi ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere, Anayasamızın 90. ve 14. maddelerine ve Çocuk Koruma Kanunu’na açık aykırılık oluşturur.
  • Hukukun evrensel ilkelerine ve çocuğun üstün yararına aykırı olacak bir düzenlemenin bir daha ülkemizin gündemine getirilmemesi, teklif dahi edilmemesi gerektiğini belirtiyor, barolar olarak hukukçu ve insani yanımızla bir kez daha çocuk istismarının affı olmaz diyoruz.

46 Baro başkanından imza

Bildiri 46 baro başkanının imzası ile yayınlandı. Çocuk istismarına karşı yayınlanan açıklamada imzası bulunan isimler şu şekilde sıralandı:

1.Adana Barosu Başkanı

Av.Veli KÜÇÜK

2.Adıyaman Barosu Başkanı

Av.Mustafa KÖROĞLU

3.Amasya Barosu Başkanı

Av.Ahmet Melik DERİNDERE

4.Ankara Barosu Başkanı

Av.R.Erinç SAĞKAN

5.Antalya Barosu Başkanı

Av.Polat BALKAN

6.Artvin Barosu Başkanı

Av.Ali Uğur ÇAĞAL

7.Aydın Barosu Başkanı

Av.Gökhan BOZKURT

8.Balıkesir Barosu Başkanı

Av.Erol KAYABAY

9.Batman Barosu Başkanı

Av.Abdülhamit ÇAKAN

10.Bilecik Barosu Başkanı

Av.Halime AYNUR

11.Bitlis Barosu Başkanı

Av.Fuat ÖZGÜL

12.Bolu Barosu Başkanı

Av.Sabri ERHENDEKÇİ

13.Burdur Barosu Başkanı

Av.Ramazan GEDİK

14.Bursa Barosu Başkanı

Av.Gürkan ALTUN

15.Çanakkale Barosu Başkanı

Av.Bülent ŞARLAN

16.Denizli Barosu Başkanı

Av.Müjdat İLHAN

17.Düzce Barosu Başkanı

Av.Azade AY

18.Edirne Barosu Başkanı

Av.Alper PINAR

19.Erzincan Barosu Başkanı

Av.Adem AKTÜRK

20.Eskişehir Barosu Başkanı

Av.Mustafa ELAGÖZ

21.Gaziantep Barosu Başkanı

Av.Bektaş ŞARKLI

22.Giresun Barosu Başkanı

Av.Soner KARADEMİR

23.Hakkari Barosu Başkanı

Av.Ergün CANAN

24.Hatay Barosu Başkanı

Av.Ekrem DÖNMEZ

25.Isparta Barosu Başkanı

Av.Ünsal ÇANKAYA

26.İstanbul Barosu Başkanı

Av.Mehmet DURAKOĞLU

27.İzmir Barosu Başkanı

Av.Özkan YÜCEL

28.Kırıkkale Barosu Başkanı

Av.Talat APAYDIN

29.Kırklareli Barosu Başkanı

Av.Turgay HINIZ

30.Kocaeli Barosu Başkanı

Av.Bahar GÜLTEKİN CANDEMİR

31.Kütahya Barosu Başkanı

Av.Ahmet ATAM

32.Malatya Barosu Başkanı

Av.Enver HAN

33.Manisa Barosu Başkanı

Av.Ali ARSLAN

34.Mersin Barosu Başkanı

Av.Bilgin YEŞİLBOĞAZ

35.Muğla Barosu Başkan

Av.Cumhur UZUN

36.Muş Barosu Başkanı

Av.Feridun TAŞ

37.Niğde Barosu Başkanı

Av.Osman ÇİMEN

38.Ordu Barosu Başkanı

Av.Haluk Murat POYRAZ

39.Siirt Barosu Başkanı

Av.Nizam DİLEK

40.Şırnak Barosu Başkanı

Av.Nuşirevan ELÇİ

41.Tekirdağ Barosu Başkanı

Av.Sedat TEKNECİ

42.Trabzon Barosu Başkanı

Av.Sibel SUİÇMEZ

43.Tunceli Barosu Başkanı

Av.Kenan ÇETİN

44.Uşak Barosu Başkanı

Av.Emin COŞKUN

45.Van Barosu Başkanı

Av.Zülküf UÇAR

46.Yalova Barosu Başkanı

Av.Fedayi DOĞRUYOL