Ana Sayfa Blog Sayfa 2012

İETT nefret söyleminde bulunan çalışanının görevine son verdi

Öldürülen Pınar Gültekin hakkında Twitter hesabından “Su testisi su yolunda kırılır” yazan İETT şoförü Emrah Koçyiğit‘in işine son verildi.

İETT’nin Twitter hesabından yapılan paylaşımda olay şöyle duyuruldu:

Muğla’da vahçice katledilen Pınar Gültekin hakkında sosyal medyada çirkin paylaşımlarda bulunan Özel Halk Otobüsü şoförünün sertifikası iptal edilmiştir.

Kamuoyuna saygıyla duyururuz.

‘Hiçbir şekilde kabul edemeyiz’

İBB Sözcüsü Murat Ongun da konuyla ilgili yaptığı paylaşımda “İBB olarak hiçbir şekilde; bir Özel Halk Otobüsü şöförünün dün kaybettiğimiz Pınar Gültekin ve genel olarak kadınlar hakkında sosyal medyada kullandığı ifadeleri kabul edemeyiz. Kendisinin sertifikası iptal edilmiştir” diye yazdı.

Evden çalışmak stresi azaltıyor

Deutsche Welle Türkçe‘nin Alman sağlık sigortası kuruluşu DAK’ın yaptırdığı araştırmaya dayandırdığı haberine göre evden çalışmak verimi arttırıyor.

Araştırma, koronavirüs salgınından önce ve salgın sırasında toplam 7 bin kişiyle yapılan anketlere dayanıyor. Veriler, katılımcılar arasında işyerinde “düzenli olarak” stres yaşayanların oranının salgından önce yüzde 21’ken salgın sırasında bu oranın yüzde 15’e gerilediğini ortaya koyuyor. “Hiç stres yaşamadığını” ya da “sadece arada sırada stres yaşadığını” ifade edenlerin oranı ise yüzde 48’den yüzde 57’ye yükselmiş.

Salgın sırasında düzenli olarak evden çalışanların yüzde 56’sı evde büroya göre daha verimli çalıştığını belirtirken, üçte ikilik çoğunluk hem aileyle işi bir arada götürebilmek hem de zaman tasarrufu açısından da hoşnut.

İş yaşamı ve özel hayat arasındaki çizgi bulanıklaştı

Araştırmanın sonuçlarını değerlendiren DAK Yönetim Kurulu Başkanı Andreas Storm‘a göre: “Evden çalışmak virüsün bulaşma tehlikesini azaltmakla kalmıyor, ruhsal denge açısından da önem taşıyor.”

Öte yandan araştırmaya göre evden çalışmanın olumsuz yanları da yok değil. Çalışanların yarısına yakını, iş ile özel yaşam arasındaki net çizginin bulanıklaşmasından rahatsız. 18-29 yaş arasındaki grupta bu oran yüzde 52’ye kadar yükseliyor. Diğer yandan evden çalışanların dörtte üçü, iş arkadaşlarıyla doğrudan iletişimi özlüyor.

Ancak olumsuz yönlerine rağmen genel olarak kimse evden çalışma seçeneğinden tamamen vazgeçmek istemiyor. Koronavirüs kriziyle birlikte düzenli olarak evden çalışanların yüzde 76.9’u, bu çalışma şeklinin gelecekte kısmen de olsa sürdürülmesini istiyor.

İstanbul Sözleşmesi: Nedir, neden hedefte, feshedilebilir mi, edilirse ne olur?

Neredeyse her gün bir kadın cinayetinin işlendiği, kadına yönelik şiddetin sistemli olarak arttığı Türkiye’de, son olarak üniversite öğrencisi Pınar Gültekin‘in eski erkek arkadaşı tarafından vahşice öldürülmesi kadınları ayağa kaldırdı. Kadın örgütleri İstanbul Sözleşmesi’nin ve ona dayanılarak çıkarılan 6284 Sayılı Kanun’un eksiksiz uygulanmasını isterken, iktidar sıralarından da Sözleşme’nin “Türk aile yapısına uymadığı” gerekçesiyle  iptal edilmesi gerektiği yönünde sesler bir süredir yükseltiliyor.   

Yeşil Gazete olarak, İstanbul’da imzaya açılan ve Türkiye’nin de ilk imzacısı olduğu “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin neleri kapsadığını, Sözleşme’yle ilgili yapılan girişimleri ve çıkılması halinde nelere olabileceğini mercek altına aldık.

İstanbul Sözleşmesi ya da bilinen adıyla Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi,  11 Mayıs 2011’de İstanbul‘da imzaya açıldı, 2014’te yürürlüğe girdi. Türkiye, Sözleşme’nin ilk imzacılarından oldu. Sözleşme, kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesini konu alan ve hukuki bağlayıcılığı olan ilk uluslararası belge olma niteliğini taşıyor.

Sözleşme’nin dört temel ilkesi kadına yönelik her türlü şiddetin ve ev içi şiddetin önlenmesini, şiddet mağdurlarının korunmasını, suçların kovuşturulmasını, suçluların cezalandırılmasını ve kadına karşı şiddet ile mücadele alanında bütüncül, eş güdümlü ve etkili işbirliği içeren politikaların hayata geçirilmesini içeriyor.

Türkiye’de genellikle kadın cinayetlerinin ardından gündeme gelen İstanbul Sözleşmesi, kadına karşı şiddetle mücadele alanında çalışan pek çok kişiye göre iktidar sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirmediği için tam olarak uygulanmıyor. Dahası, belli çevreler tarafından Sözleşme’nin “aileleri parçaladığı”, “geleneksel değerlere uymadığı” gerekçesiyle yapılan eleştiriler günden güne artıyor. Sağcı politikacılar, cemaat mensupları ve iktidar yanlısı sivil toplum kuruluşlarından gelen kimi eleştiriler şöyle: 

‘LGBT ve marjinal unsurların ekmeğine yağ…’

Hüda-Par:

İstanbul Sözleşmesi, detaylı olarak incelendiğinde toplumun temel dinamiklerini tahrip eden bir yapıya sahip olduğu rahatlıkla görülecektir.

Saadet Partisi Genel Merkez Kadın Kolları Başkanı Ebru Asiltürk:

İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmemesi için hiçbir sebep gözükmemektedir. Geleneklerimizden, göreneklerimizden, alışkanlık ve anlayışlarımızdan kaynaklanan sorunlarımız varsa toplum olarak özeleştiri yapmalı ve kendimize uygun hukuku yine kendimiz üretmenin onurunu taşımalıyız.

Yeni Şafak gazetesi yazarı Yusuf Kaplan:

Tazminat’tan bu yana en büyük tehdit ailenin çözülmesidir. Ailenin korunması milli güvenlik meselesi haline gelmiştir! Ailenin çözülmesine yol açan Milli Eğitim, Aile Bakanlığı ve KADEM projeleri derhal durdurulmalıdır!

Bu ayın başında AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş‘un katıldığı bir televizyon programında şunları söyledi:

Bu metnin içinde dikkat çekmemiz gereken ve bizimle uyuşmayan iki tane önemli husus var. Bunlardan birisi toplumsal cinsiyet meselesi. Bir de cinsel yönelim tercihi. Başka şeyler de var ama bu iki mesele, demin konuştuğumuz çerçevede, LGBT ve marjinal unsurların ekmeğine yağ sürecek kavramlar oldu. Onların arkasına sığınarak faaliyet yapacakları kavramlar oldu.

Son olarak Sözleşme’nin belli maddelerine şerh düşülmesinin ya da tek taraflı feshinin AKP’nin 15 Temmuz tarihli MYK toplantısında bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından gündeme getirildiği biliniyor. Sözleşme’nin maddelerine yönelik eleştirilerin artık doğrudan iktidarda bulunan isimlerce telaffuz edilmesi de endişeleri beraberinde getiriyor.

Tarikatları ve cemaatleri rahatsız ediyor

Sözleşme “geleneksel değerler”, “kültürel değerler” gibi isimler adı altında toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştiren pratiklere karşı etkin mücadele mekanizmaları oluşturulmasını şart koşuyor. Metnin “Önleme” başlıklı bölümünün altında yer alan madde şu şekilde:

Taraflar kültür, töre, din, gelenek veya sözde “namus” gibi kavramların bu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerdir.

Sözleşmenin cinsel yönelim temelli ayrımcılığı yasaklaması da muhafazakar çevrelerdeki LGBTİ+ fobik kesimlerin hışmını çeken unsurlardan.

Peki kadınlar ve LGBTİ+’lar açısından Sözleşme’nin önemi ne? Sözleşme bu gruplar için ne gibi koruma mekanizmaları sağlıyor? Bu mekanizmalar halihazırda ne kadar etkin? Sözleşme’nin feshinin kadınlar ve LGBTİ+’lar açısından ne gibi pratik sonuçları olacak?

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü, aslında Türkiye’nin Sözleşme’yi tek taraflı feshetmesi ihtimalini çok da olası görmüyor. Peki o halde Sözleşme’nin artık doğrudan iktidar tarafından eleştirilmeye başlamasının sebebi nedir? Güllü bunu şöyle açıklıyor: 

Çünkü İstanbul Sözleşmesi’nin 37. maddesi zorla evliliklerin engellenmesini söyler, 48. maddesi aile arabuluculuğunu engeller, 36. maddeye göre de ırza geçme dahil tüm cinsel şiddet eylemlerini yasaklamayı devlet kendine görev olarak üstlenir. 56. madde hayati tehlike içinde olan kişi için koruma tedbirlerinin alınmasını içerir (şiddet uygulayanın ya da şiddete uğrayanın evden uzaklaştırması). İşte tüm bu maddeler tarikat ve cemaatlerin elini ayağını bağlayan maddelerdir.

‘Tartışmalar, parti içi siyasete yönelik’

Güllü, Erdoğan’ın partisi içinde ve tabanı nezdinde sıkıntıda olduğu bir dönemde, Sözleşme’nin söz konusu dört maddesinden rahatsız olan kesimlerine yönelik böyle bir çıkış yapmasının tamamen iç siyasete yönelik olduğu görüşünde. Canan Güllü, Türkiye’nin Sözleşme’yi tek taraflı feshetme girişiminin  “akla ziyan” bir hareket olacağını savunuyor: 

(…) Bu sözleşmeden çıkıyorum demek insan haklarına karşı alınmış tüm haklardan vazgeçmek demektir. (…) kadına karşı şiddeti önleme noktasında devletin gardının artık eskisi gibi işlemediği demektir.

Sözleşme’nin imzalandığı 2011, cinayetlerin azaldığı tek yıl

Türkiye’nin Sözleşme’yi imzaladığı 2011 yılı, aynı zamanda kadın cinayetlerinin büyük oranda azaldığı tek yıldı. Bu dönem Avrupa Birliği’ne katılım yolunda önemli adımlar atan AKP hükümeti, demokrasi ve insan hakları alanında pek çok açılıma da imza atmıştı. Ancak Sözleşme yürürlüğe girdikten sonra da kadına karşı şiddet ve kadın cinayetleri artmaya devam etti.

Pek çok kadın hakları savunucusuna göre bunun temel nedeni koruma mekanizmalarının yeterince etkin olmaması. Ama bazı durumlarda da, kişilerin Sözleşme’nin ve 6248 Sayılı Kanun‘dan doğan haklarını ve güvencelerini bilmemesi de söz konusu. Özellikle psikolojik şiddet gibi sınırları üzerinde ortak bir fikir birliği olunmayan konularda kadınlar haklarının ne kadar farkında ve bu haklar ne kadar korunuyor?

Güllü, bu konuyla ilgili olarak şu hatırlatmaları yapıyor:

Özellikle psikolojik şiddetle ilgili konuda, öncelikle psikolojik şiddetin emarelerinin görünür olmasını sağlamak adına bir rapor almamız gerekiyor. Türkiye’de ciddi biçimde psikolojik şiddet gören kadınlar var, bunu biliyorum çünkü bir yardım hattı (Acil Yardım Hattı) işletiyoruz (…) Bu konu İstanbul Sözleşmesi’nde, alınan raporda kadın beyanın esas olduğunu ortaya koyuyor. Kadının beyanının esas olması Türkiye’de sorun olmaya başladı.

Eskiden kadınların karakola giderek şiddet gördüğünü söylemesinin “ayıp” kabul edildiğini ve aile içi şiddetin “kol kırılır yen içinde kalır” mantığıyla gizlendiğini söyleyen Güllü, sosyal medyanın da etkisiyle giderek kitleselleşen ifşa benzeri mekanizmaların önemine de değiniyor. Ancak bu durum belli kesimleri rahatsız ediyor.

İktidarın Sözleşme’den çıkma kararlılığını sürdürmesinin ne anlama geleceğini de Canan Güllü şöyle değerlendiriyor:  

…Sözleşme’den vazgeçmek demek Türkiye’de yaşayan tüm kadınların tecavüze ve şiddete uğramasını kabul eden bir lider pozisyonuna gelmek demektir; sayın Erdoğan’ın bu konumda olmadığını düşünüyorum.

Suriye halkının katılamadığı seçimlerde Esad parlamentoda çoğunluğu kazandı

Yıllardır iç savaşın sürdüğü Suriye’de yapılan seçimlerde Devlet Başkanı Beşar Esad‘ın liderlik ettiği Arap Sosyalist Baas Partisi, parlamentoda çoğunluğu kazandı.

Baas ve müttefik partilerden oluşan Ulusal Birlik 250 sandalyeli parlamentodaki 177 sandalyeyi aldı.

Suriye Seçim Komisyonu Başkanı Samir Zamrek, seçimlere katılımın yüzde 33 olduğunu duyurdu. Bu oran 2016’da yüzde 57 idi. Zamrek, sonuçtan memnun olmayan adayların üç gün içinde itiraz edebileceğini bildirdi.

‘Yerinden edilen Suriyeliler oy kullanamadı’

Yıllardır süren iç savaş sebebiyle yerinden olan milyonlarca Suriye vatandaşı, ekonominin giderek kötüleştiği günlerde yapılan seçimde oy kullanamadı.

Cenevre’deki barış sürecinde muhalefet komitesinde yer alan Yahya El-Eridi, “Bu seçimler meşru değildir. Adayları rejim seçti. Bağımsız adayları bile onlar seçti” değerlendirmesinde bulundu. El-Eridi, “Suriye halkının oy kullanma hakkı yoktu. Bu, rejim tarafından sergilenen bir tiyatroydu” ifadelerini kullandı.

Seçimler iki kez ertelenmişti

İlk olarak Nisan ayında yapılacağı duyurulan parlamento seçimleri, koronavirüs salgını sebebiyle iki defa ertelenmişti.

Ülkenin topraklarının yaklaşık yüzde 70’inde kontrol sağlayan Şam, bu bölgelerde 7 binden fazla seçim merkezi kurulduğunu duyurdu. Hükûmet, geçen aylarda muhalif güçlerden aldığı topraklara da ilk kez sandık kurdu.

Adaylardan çoğu, ekonomiyi iyileştireceklerini ve ülkenin savaş sebebiyle harap olan alt yapısını düzelteceklerini vaat etti.

.

Demirtaş kararı AİHM’den sonra AYM’de

Gazete Duvar’dan Deniz Tekin‘in aktardığına göre, Demirtaş hakkında İHD Diyarbakır Şubesi Başkanı ve Diyarbakır Demokrasi Platformu sözcüsü olduğu 2005 yılında Roj TV’de yaptığı konuşma nedeniyle mahkûm edildiği davayla ilgili AİHM, düşünce ve ifade özgürlüğü hakkının engellendiği gerekçesiyle ihlal kararı vermiş ve Türkiye’yi tazminata mahkum etmişti. 

Karar sonrası Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvuran Demirtaş’ın avukatı Mesut Beştaş, ihlal sonuçlarının ortadan kaldırılması için yargılamanın yenilenerek Demirtaş hakkında beraat kararı verilmesini talep etti. Mahkeme ise yapılan başvuruyu reddetti.

Yerel mahkeme: Her ne kadar AİHM ihlal kararı vermiş ise de…

Başvuruyu reddeden mahkeme kararını şu ifadelerle gerekçelendirdi:

Her ne kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 9 Temmuz 2019 tarihinde vermiş olduğu kararında ihlal kararı vermiş ise de sanık hakkında verilen kovuşturmanın ertelenmesi kararı kamu davasını sonuçlandıran kesin nitelikte bir karar olmadığı, kovuşturma aşamasının devam ettiği, ortada verilmiş ve kesinleşmiş bir hükmün bulunmadığından sanık müdafilerinin yargılanmasının yenilenmesi taleplerinin reddine karar verilerek aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur. Yargılanmanın yenilenmesi talebinin 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun 311. maddesinde öngörülen şartları taşımaması sebebiyle 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 318/1-3 maddesi gereğince kabul değer bulunmadığından reddine… ” 

‘Yeniden yargılama yasal zorunluluk’

Demirtaş’ın avukatı Beştaş, söz konusu kararın kaldırılması için AYM’ye yaptığı bireysel başvuruda yeniden yargılama kararının verilmesinin yasal bir zorunluluk olduğunu, yerel mahkemenin keyfi ve hukuka aykırı şekilde başvuruyu reddettiğine dikkat çekti: 

“Bu davada görüldüğü gibi mahkemelerin ne şekilde karar vereceği öngörülemez bir noktaya gelmiştir. Bu öngörülemezlik, mahkemelerin yasanın ve hukukun gerektiği gibi uygulamamasından kaynaklanıyor. Türk yargı mercilerinin yetki ve görev sınırlarının nelerden ibaret olduğunun birileri tarafından hatırlatılması gerektiğine inanıyorum.” 

Mezopotamya Ekoloji Hareketi: Askeri operasyonlar ormanlarımızı yok ediyor

Mezopotamya Ekoloji Hareketi Cudi, Gabar, Mardin, Lice, Kulp gibi birçok alanda askeri operasyonlar, güvenlik bölgesi ilanı ve çatışma gibi gerekçelerle çıkarılan yangınlar ile ormanların yok edilmesine ilişkin yazılı bir açıklama yaptı.

Açıklamada “Kazdağları’nda kesilerek katledillen bir orman ile Gabar’da yakılan bir orman arasında bir fark yoktur. Tüm ormanlar hepimizin, gerçekçi olmayan tüm bahaneler kandırmacadan öte değildir” ifadeleri kullanıldı.

‘Yangınlara müdahale edilmiyor’

Buradaki ekosistemin yok olma ile karşı karşıya olduğu belirtilen açıklamada “Vukuu bulan orman yangınlarından sonra ‘askeri operasyon var’, ‘güvenliğinizi sağlayamayız’ ve ‘yasak’ denilerek halkın veya sivil toplum kuruluşlarının alana girmesine izin verilmezken, sorumlu ve ilgili kurumların müdahalesi de ya gecikmektedir ya da müdahale edilmemektedir” denildi.

Haziran ayında Mardin’de çıkan orman yangınlarda havadan müdahale edilmesi için kurumlara çağrı yapıldığını belirten Mezopotamya Ekoloji Hareketi, kurumların bu çağrıları kâle almadığını söyledi.

‘İnsanlar göç etmeye zorlanıyor’

Açıklamada “Yüzlerce hektar alan binlerce orman canlısı ve milyonlarca mikroorganizma yok edilerek orada yaşamını idame edenler göçe zorlanmaktadır. Geçimlik tarımla geçinenlerin ekinleri bağ-bahçe hatta evcil hayvanları bu yangınlardan zarar görmektedir” ifadeleri kullanıldı.

Tek çözümün müdahale olmadığının altının çizildiği açıklamada önemli olanın önceden tedbirlerin alınması, ormanların korunması, rant uğruna ya da askeri operasyonlarla ormanların yok edilmesinin önünde durabilmek olduğu belirtildi.

‘Ormanları korumak için harekete geçilmeli’

Yasal mevzuat düzenlemelerin yanı sıra Tarım ve Orman Bakanlığı ile ilgili kurum ve kuruluşların sorumluluk üstlenmesi talep edilen açıklama şu talepler idile getirildi:

Özellikle orman ekosistemi bir oksijen kaynağı olmasının yanında, ekosisteminde yaşamını sürdüren canlıların da yaşam hakkına saygılı olması minval üzre, korumanın da görev olduğu bilinmelidir.

Yine orman yangınlarının sebeplerinin araştırılması amacıyla acilen ilgili kurumların yangın çıkan bölgelere gidilerek sonrasında kamuoyuna bilgilendirmeleri gerekmektedir.

Geçen yüzyıllık sürenin keserek, yakarak ya da yok ederek bir yere varılmayacağını öğrettiği söylenen açıklama “Ormanlar, insanlar ve insan dışı tüm canlılarla barışık ve birlikte bir yaşam kurulmalısı üzerine politikalar hayata geçmelidir. Her ne sebeple olursa olsun ormanların kesilmesi, yakılması ve yok edilmesine hayır” sözleriyle sona erdi.

 

Gülistan Doku için baraj gölü boşaltılıyor

180 gün boyunca da su altı arama faaliyeti yürüttüklerini söyleyen Çataklı, 500 civarında personele ek olarak Türkiye’nin bir çok  bölgesinden dalgıçların bölgeye gelerek arama yaptığını söyledi. “Bu işler normalde bir hafta, on, on beş gün sürdürülür” diyen Çataklı, altı ay boyunca bütün imkanlar kullanılarak barajda arama yapıldığını, ancak bir sonuç elde edilemediğini kaydetti.

Bakan Yardımcısı, Gülistan Doku’nun bulunmasını kendilerinin de istediğini belirterek, “Ama geçmişte de biliyorsunuz başka örnekleri de var. Dünyada da netice alınamayan örnekler var. Kurumlarımız çalışıyor inşallah netice alacağız” diye konuştu.

Ne olmuştu?

Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü 2’nci sınıf öğrencisi Gülistan Doku, 5 Ocak’ta kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamadı. Diyarbakır’da yaşayan ailesi, kaybolduğu gün Dersim’e giderek kayıp ihbarında bulundu.

Ailenin ihbarı üzerine başlatılan araştırmalar sonunda Gülistan Doku’nun cep telefonunun en son Uzunçayır Baraj Gölü üzerindeki Sarısaltuk Viyadüğü’nde sinyal verdiği belirlendi. Görgü tanıkları da ifadelerinde, Gülistan’ı en son viyadükte gördüklerini belirtince, bölgede arama çalışmaları başlatıldı.

Gülistan Doku için, Uzunçayır Baraj Gölü ve Sarısaltuk Viyadüğü bölgesinde ekiplerin su yüzeyinde ve kıyı kesimlerinde botla arama çalışmaları sürerken, 6 Temmuz günü sualtı arama çalışmaları sonlandırıldı.

Yeşil Gazete‘ye konuşan abla Aygül Doku, kardeşinin barajda olduğunu düşünmediğini belirterek, Gülistan’ın ölü ya da diri bulunarak kendilerine teslim edilmesini istemişti:

Trump çark etti: Salgın kötüleşecek, maske takın

Salgında güçlü bir liderlik göstermediği için eleştirilen ve başkanlık seçimi anketleri yaklaşık 15 puan geride giden Trump “Böyle konuşmayı sevmem ama durum bu” diye konuştu. 

‘Sevin ya da sevmeyin, maskenin etkisi var’ 

ABD Başkanı, maske konusunda da geri adım atarak Amerikalılara maske takmaları için çağrıda bulundu Aylarca toplum önünde maske takmayı reddetmiş olan Trump, “Herkesten, sosyal mesafeyi koruyamadıkları durumlarda, maske takmalarını istiyoruz. Sevin ya da sevmeyin, bir maske alın, etkisi var” ifadelerini kullandı.

Cebinden çıkardığı maskeyi de göstererek, “Yanımda taşıyorum ve memnuniyetle kullanacağım” diyen Trump,  koronavirüs salgınına karşı yeni bir strateji geliştirdiğini de açıkladı. ABD Başkanı, “Çok güçlü olacak bir strateji geliştirme sürecindeyiz” dedi.

 

İstanbul’u besleyen iki barajda kuraklık: Taşıma suyla değirmen döner mi?

İstanbul‘un önemli su kaynaklarından Kırklareli‘ndeki Kazandere ve Papuçdere barajlarında dolululuk oranı sıfıra yaklaştı. İstanbul’daki su ihtiyacının bir kısmını karşılayan iki dere, düşük debi ile akmaya devam ederken, dere sularının doldurduğu barajlardaki su seviyesi ise haziran ayından beri yüzde 10’un altında. Su yönetimi uzmanı Dr. Akgün İlhan, taşıma suyun tek başına İstanbul’un su sorununu çözemeyeceği gibi suyun alındığı bölgeleri de olumsuz etkilediğine işaret ediyor.

Aksicim ilçesinde yaşayan Şerafettin Gül, “Normalde su altında olan yerler tarla gibi yeşerip ortaya çıkmış durumda şu an. Barajlarda olan suyu da Terkos kurumasın diye oraya basıyorlar” dedi.

Bölgede haziran ayında lokal yağışların olduğunu söyleyen Vize ilçesindeki Doğa Derneği Başkanı Alpar Erker ise kışın yeterince yağış almayan barajlarda bir aydır hiç su kalmadığını kaydetti. Kazandere ile Pabuçdere’nin birleşiminden oluşan Aksicim Barajı’nın İstanbul’un su ihtiyacını karşılayan en önemli kaynaklardan bir tanesi olduğunu belirten Erker, baraj yapımından sonra dere suyunu kullanamayan yerel halkın mağdur olduğunu anlattı:
 
Sular baraja verilince buralarda kamulaştırmalar oldu. Yerel halk için götürüsü, getirisinden daha çoktur ama İstanbul’un suyunu karşılamak için iyi bir kaynak. Bu dereler, yerel halkın suyudur. Kazandere ve Pabuçdere’yi direkt İstanbul’un içme suyuna dönüştürmeleri bizim buradaki yaşamsal faktörlerimizi yavaşlattı. Buranın yerel halkının bu suyu kullanma hakkı kayboldu. İki tane suyumuzu aldılar İSKİ’ye bağlayıp götürdüler”
 
Baraj, 1996 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılmıştı.
 
Barajların bulunduğu Aksicim ilçesinde çiftçilik yapan Mehmet Aksoy da barajın dibinde kalan az miktardaki suyun İstanbul’a basıldığını hatırlatarak, her iki barajın İstanbul’daki su ihtiyacının yüzde 15 ila 20’sini karşıladığını belirtti. 

Dr. Akgün İlhan: Taşıma suyla İstanbul’un su sorunu çözülmez

Başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin suya erişimde büyük sorunlar olduğuna dikkat çeken Yeşil Gazete yazarı ve Açık Radyo programcısı, su yönetimi uzmanı Dr. Akgün İlhan, “Bırakın 20-30 sene sonrayı günümüzde de suya erişim İstanbul için bir sorun” diyor. İstanbul’un kendi sınırları içerisindeki nüfusun su talebini karşılayacak su varlığı olmadığına dikkat çeken İlhan şunları söylüyor:

“Ayrıca İstanbul engebeli topoğrafyasıyla da suya erişimin zor olduğu kentlerden biri. Nitekim bu kısıtlılık tarih boyunca İstanbul’un nüfusunu baskılayıcı önemli unsurlardan biri olmuş. Ancak teknolojik gelişmelerle birlikte uzun mesafelerden yüksek rakımlara su taşımak mümkün olmaya başlayınca, suyun bu baskılayıcı özelliği ortadan kalkmış oldu.”

Kırklareli‘nden Düzce‘ye kadar Marmara Bölgesi‘nin kuzeyinde bulunan pek çok nehrin suyunun İstanbul’a akıtıldığını anlatan İlhan, suyun taşınması sırasında verilen ekolojik tahribatı da şöyle ifade ediyor:

“İstanbul’a su taşıması için planlanan Melen Projesi‘nin ilk iki hattı 2007 ve 2014 yıllarında tamamlandı. Yapımı biten hatlardan geçen su İstanbul’un toplam su talebinin %35’ini karşılıyor. Bu proje sadece Düzce’de Melen Çayı’ndan aldığı suyla tarımını yapan köylüyü, havzada rafting, hiking vb. etkinliklerle zenginleştirdiği ekoturizm faaliyetleriyle geçimini sağlayan insanları olumsuz etkilemedi. Su taşıma borularının geçmesi için Şile Ormanları’nı da içeren onca yeşil alan 50 metre genişliğinde bir hat boyunca tıraş edildi. Sadece Büyük Melen projesi değil 3. Havalimanı, 3. Köprü ve ona bağlı Kuzey Marmara Otoyolu gibi dev ölçekli projelerle İstanbul’un yeşil alanları parçalandı ve yok oluyor. Üstelik Kanal İstanbul gibi İstanbul’un öz su varlığının %23’ünü oluşturan Sazlıdere ve Terkos barajlarını tehlikeye atacak projeler de yolda.

Akgün İlhan, sorunun taşıma suyla çözülemeyeceğini şu ifadelerle açıklıyor: 

Üç şehir öteden su taşırken, bir yandan da daha fazla nüfusu çekecek ulaştırma ve yerleşim projeleriyle su tutan ekosistemlerine  yani ormanlarına zarar veriliyor. Oysa şebeke suyundaki %23’lük kayıp kaçak oranı azaltılsa böyle projelere gerek kalmadan hem yeşil alanlarımızı korumuş olur hem de su yönetimimiz iklim değişikliğiyle uyumlu hale getirmiş oluruz. Maalesef içinde bulunduğumuz tablo şöyle: İstanbul’un nüfusu artarken öz su varlığı kirleniyor ve kullanılmaz hale geliyor. Bu kısır döngüden çıkmak için suyu daha tasarruflu ve verimli kullanmak, su tutan ekosistemleri bütünlükçü bir yaklaşımla korumak ve iklim değişikliğini azaltıcı enerji politikalarını hayata geçirmek gerekiyor.”

Alaska’da 7.8 büyüklüğünde deprem

Alaska’da bugün sabah saatlerinde 7.8 büyüklüğünde deprem meydana geldi.

ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi (USGS), depremin merkez üssünün Perryville bölgesinin 99 kilometre güneydoğusu olduğunu duyurdu.

CNN‘e konuşan meteorolojist Allison Chinchar şunları söyledi:

70 km derinliğin altındaki depremler yüzeysel depremlerdir. Bu önemli çünkü yüzeysel depremler daha derin olanlara kıyasla genelde en çok zararı veren depremlerdir.

Yerin 10 kilometre altında kaydedildiği belirtilen depremin ardından tsunami uyarısı yapıldı. Depremin can veya mal kaybına neden olup olmadığı henüz bilinmiyor.