Yeşeriyorum

Kopenhag COP15 Toplantısı Yaklaşırken

Önümüzdeki hafta Kopenhag’da, insanlık tarihinin kuşkusuz en önemli toplantılarından biri gerçekleştirilecek. Hatta bu toplantının önemini insanlık ile sınırlamayalım çünkü bir anlamda gezegenimizin geleceği masaya yatırılacak. Bu çerçevede, eğer ki dinozorlar benzer bir toplantı gerçekleştirmediyse, söz konusu olan gezegen tarihimizin en önemli toplantısı.

Tabii ki Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 15. Taraflar Konferansı’ndan bahsediyoruz. 7 – 18 Aralık 2009 tarihlerinde bir araya gelecek olan ‘dünya liderleri’ 2012 – 2020 dönemi için sera gazı emisyon azaltım oranlarını tartışacaklar. Aslında tartışacak çok da bir şey yok ;çünkü hâlihazırda atmosfere saldığımız karbon kritik eşik olan milyonda 350 parçacığı (ppm) geçmiş durumda. 2009 yılı ortalaması 387 ppm ve bu rakam her yıl ortalama 2 ppm artıyor. Yapılması gereken her şeyden önce atmosferdeki karbon oranının makul seviye olan 350’nin altına çekilmesi için uluslararası bir eylem planı hazırlanması. Zira dünyada iklim değişikliği üzerine çalışan binlerce bilim insanını bir araya getiren ve bu konuda en güvenilir uluslararası kurum sayılan Uluslararası İklim Değişikliği Paneli’ne (IPCC) göre, küresel ısınmanın 2 santigrat derecenin altında tutulamaması halinde sellerden kuraklığa birçok felaket artık olağandışı olmaktan çıkarak gündelik hayatın normali haline gelecek. Sorun bununla kalsa yine bir derece ama küresel ısınmanın 2 dereceyi geçmesi halinde devreye girmesi kuvvetle muhtemel geri besleme mekanizmaları gezegenimizde yaşamın bildiğimiz anlamda sona ermesine bile yol açabilir.

Ancak maalesef, Kopenhag öncesi özellikle başta ABD’nin ayak sürümesi ile gerçek anlamda etkili ve bağlayıcı bir anlaşmaya varılması engellenmeye çalışılıyor. Şimdiden anlaşmaya karşı olan kesimlerin açık ve gizli muhalefeti ve karalama kampanyaları ayyuka çıktı. Daha toplantı yapılmadan başarısızlıkla sonuçlanmış gibi sunulan haberlerden geçilmiyor. Hatta bazı çokbilmişler Kopenhag’dan olumsuz bir sonuç çıkmasının aslında daha iyi olacağını, felaketin eşiğine gelen dünyanın çözüm bulmak zorunda kalacağını savunuyor. Felaketi tersine çevirmenin bu kadar kolay olduğunu düşünen böyle bir mantığın kibri karşısında hayret duymamak mümkün değil.

Öte yandan, geçtiğimiz haftalarda yaşanan bir hırsızlık ve akabinde başlatılan karalama kampanyası işin karanlık yüzünü ortaya koydu. Olay East Anglia Üniversitesi İklim Araştırma Birimi sunucularından çok sayıda arşivlenmiş e-posta mesajının çalınmasıyla başladı. 1996 yılından başlayan bu elektronik mesajlaşmalar iklimbilimcilerin kullandıkları bilimsel yöntemler ve iklim değişikliğinde insan faktörünün önemi gibi konuları da içeriyordu. Dahası birçoğu, uzun süredir birbirini tanıyan meslektaşların özel yazışmalarında sıklıkla görülebileceği gibi, akademik konvansiyonlardan uzak, gündelik bir dil ile yazılmışlardı. Sonuç olarak, konuya aşina olmayan kişiler bu mesajların bazılarını okuduğunda iklim değişikliğinde insan faktörünün önemi hakkında varılan sonuçların bilimsellikten uzak olduğu yargısına ulaşabilirdi.

Zaten hırsızlığı yapanların amacı tam da buydu. Mesajlar, kendi özel bağlamlarından çıkarılarak ve aralarından bilimsel açıdan ‘şüpheli’ gözükenler seçilerek internet ortamına sunuldu. Olay üzerine East Anglia Üniversitesi bir açıklama yaparak internete koyulan mesajlaşmalarla oynanmış olunabileceği ihtimalini göz ardı etmediklerini açıkladı. Kısacası, asıl olan iklim değişikliğinde insan etkisinin önemini azaltmak isteyen bir grubun açık sabotajıydı. Tabii ki bu durum medyaya bu şekilde yansımadı; aslında basit bir hırsızlık ve muhtemelen sahtecilik suçu, sanki iklimbilimciler arasında uluslararası bir komplo varmış gibi aksetti. Bugüne kadar iklim değişikliği haberlerine genelde arka sayfalardan ve küçülen buz tabakası üzerinde mahsur kalan kutup ayısı fotoğrafları eşliğinde, olayın drama yönünü öne çıkararak ve hayati önemini görmezden gelerek yer veren Türkiye basınında da bu hırsızlık olayı geniş yer buldu. “İşte dünyadan gizlenen gerçek” ve “İklim Ergenekonu” gibi başlıklara bolca rastladık.

İşte tam da şu an, Kopenhag öncesi iklim muhalifleri çabalarını artırmışken ve özellikle hükümetler nezdinde isteksizlik ve işi yokuşa sürme tavrı hâkimken, dünyamızın geleceği için çabalarımızı artırmak zorundayız. Basit bir analojiyle futbol takımları nasıl yeşil sahalara yenilmek için çıkmıyorsa (şike iddialarını analojinin selameti için bir kenara bırakalım!), bizlerin de gerçek yeşil sahaya yenilmek için çıkmamamız gerekir. İklim değişikliği ile mücadele insanlığın ve gezegenin geleceği için nihilizmin (Latince: Nihil – Hiçlik) kendisi ile mücadeledir.

1930’ların buhranlı yıllarında dönemin ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt’in kendi partisinden aktivistlere verdiği yanıtı hatırlayalım: “Sizinle hemfikirim, bunu yapmak istiyorum, bana bunu yaptırın”. İklim değişikliği ile mücadele için bağlayıcı bir anlaşma için tüm ilgili kesimlerin sesini daha çok çıkarması, bir anlamda ‘anlaşmayı yaptırması’ gerekiyor. 1990–2007 yılları arasında sera gazı emisyonlarında % 119 artış kaydederek rekor kıran ve en son açıklanan 2008 raporuna göre yılda 372 milyon ton sera gazı salımı yaparak İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin Ek 1 ülkeleri arasında en fazla sera gazı salımı yapan 13. ülke olan Türkiye’de de emisyonların azaltılması için sorumluluk hepimizin.

-Mahir Ilgaz-

Kategori: Yeşeriyorum