Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kamusal yarar, rekabet, kar ve sermaye birikimi, popülizm, demokrasi ve katılım

0

[email protected]

Başlıkta çok fazla sözcük var. Hepsi de birbiriyle ilişkili ve bu hafta biraz bu ilişki üzerinde duracağız. Ancak bütün bu kavramların asıl işkili olduğu olay, İBB Başkanı’nın öğrenci abonman kartının %40 zamdan muaf olması kararını, geçtiğimiz günlerde, İBB Meclisi‘nde veto etmesi.

Vetoyu biraz incelemek gerekecek. Bunun için de başlıktaki kavramlara basitçe ve ana hatları itibarıyla, ama biraz yakından bakalım.

Öncelikle belediye hizmetlerini kar amacıyla yapan bir kuruluş değil. Bazı hizmetlerinde kar da edebilir, ama amacı/ işleyiş biçimi bir özel sektör işletmesi gibi olamaz. Ancak neoliberal dünya herkesi “rekabet kurallarına ve ençoklama (maksimizasyon)” ilkesine göre davranmaya o kadar çok ikna etti ki başka bir ekonominin, başka bir yaklaşımın olabileceğini düşünmek bile zorlaştı. Oysa belediye, kamusal yarar üretmek için var edilmiş bir kurum… İşlevlerini yerine getirebilmesi ve bunların sürdürülebilir olması için elbette onun da mali kaynaklara ihtiyacı var. Ama bu mali kaynakların niteliği ve değerlendirilmesi mutlaka rekabete ya da kapitalizmin kurallarına bağlı olmayabilir. Zaten kabaca “özel finansman” ve kamusal finansman” diye yapılan bir kategorileştirme, kamusal finansmanın kamusal yararların üretilebilmesi için farklı bir biçimde kurgulanabileceğini gösteriyor.

Belediyenin kamusal görevleri

Bir belediyenin kent için ürettiği kamusal yararların başında kuşkusuz sağladığı altyapı ve altyapı hizmetleri (ki bunların içinde kent-içi ulaşımın, son derece kritik bir önemde olduğunu söylemeliyiz) gelmektedir. Elbette ekolojik (bugün artık iklim değişikliğinin önlenmesi/ azaltılması demek daha doğru olacaktır) hizmetler, belki konut, kültürel hizmetler vb. de önemli belediye hizmetleridir. Gerçi 1980 sonrasında bu tür hizmetlerin çoğunun (pis ve temiz su altyapısı, kültürel hizmetlerden bir-kaçı hariç, hemen hepsinin) özelleştirilmiş ve ticarileştirilmiş olduğunu biliyoruz. Kentsel ulaşım hizmetlerinin bir bölümü de merkezi yönetimin ve özel sektörün eline geçmiş durumda.

Bununla birlikte kentsel hizmetler bakımından kamusal ulaşım, belediyenin hala kilit önemdeki işlevlerinden biri olarak görülmelidir. Çünkü bu hizmet altyapısıyla ilgili politikalarla birlikte, sermaye kesiminin kentsel spekülatif rant hesaplarını, kentlinin hem yerseçimi kararlarını hem kentin makro-formunu ve büyüme/ değişim yörüngelerini hem de en yoksul kesimlerin yaşam/ eğitim/ çalışma stratejilerini belirleyebilmesi bakımından son derece kritik bir öneme sahiptir. Bu nedenle bu hizmetin finansmanındaki temel ölçüt kar/ ya da kendi giderlerini karşılayarak sürdürülebilir olmak vb. değil, sadece kamusal yarar olmalıdır. Eğer mutlaka bir “ençoklama” söz konusuysa, kent için sağlanan/ sağlanacak kamusal yararın “ençoklanması” olmalıdır.

Kamusal bir yararın elde edilebilmesi için hizmetin finansmanında farklı teknikler kullanılabilir. Bu elbette bir uzmanlık konusudur. Ama oldukça gelişmiş bir konu olduğu için, kamusal yararı üretmeyi gerçekten isteyen birim (belediye), mutlaka alternatif kamusal finansman yöntemleri geliştirebilir/ kullanabilir. Ya da yeni kaynaklar keşfedebilir/ icat edebilir, finansman yaklaşımında yenilikler yapabilir ve kendi seçmen kitlesine vaat ettiği “halkçılık”/ “kamuculuk”/”yenilikçilik”/ sermayeden değil yoksullardan yana olmak” vb. gibi vaatlerini gerçekleştirebilecek yeni yollar bulabilir/ bulmalıdır. Böylesi bir uygulama kentli toplumun bu hizmete en çok gereksinimi olan kesimi için kaçınılmaz etik bir borçtur.

Demokratik mekanizmaların önemi

Burada belki, bu yaklaşımın “popülist” bir tutum mu yoksa kamucu bir tutum mu olduğu sorusu sorulabilir. Belediye eğer kendi toplumuna yaranmak amacıyla “yağcılık” yapıyorsa, sahte bir özveri gösteriyorsa, bu özveri bir defalık ve tek boyutlu bir kandırmacadan ibaretse, bunun popülist bir yaklaşım olduğu söylenebilir. Oysa bu çok boyutlu ve iyi tartışılmış bir politika olarak ortaya konmuş ve gerekçeleriyle birlikte neden benimsendiği açıklanmışsa, o zaman kamu yararını gözetmek için geliştirilmiş bir politika olduğu belirgin bir biçimde ortaya çıkacaktır.

Ancak yukarıdaki paragrafa bir kavramın daha eklenmesi gereklidir. Bu da, tartışmanın katılımcı bir demokratik mekanizmanın çalıştırılmasıyla yapılması ve kararın da bu katılımcı süreçle alınmış olması gerekliliğidir.

İBB’nin, tam olarak nasıl tanımladığı konusunda derin belirsizlikler olsa ve “katılım” diye sunduğu pek çok yöntemin gerçek bir katlımla ilgisi olmasa da en azından bu doğrultuda bir çaba göstermek istediğini söyleyebiliriz. Bu arzunun en son örneklerinden biri, nisan sonunda gazetelerde yayınlanan “İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ), vatandaşların istek ve taleplerine daha sağlıklı ulaşabilmek için kentin tüm ilçelerinden temsilcilerin katılımıyla ‘Abone Konseyi’ kurdu” haberi… Gerçi adından ve niyetten başka bir şey okunmuyor bu haberden, ama iyimser olup bir arayışın var olduğunu düşünebiliriz.

Benzer bir yaklaşımın, ama çok daha iyi geliştirilmiş bir tartışmanın ve arayışın kent içi ulaşımın fiyatlandırılmasında en azından öğrenciler gibi desteklenmesi gerektiği net ve belirgin olan bir toplum kesiminin kamusal yararı için bunun neden düşünülmediği anlamak son derece zor. Üstelik İBB’nin veto için kullandığı gerekçeler o kadar zayıf, saçma (hatta çocukça-saçma) bir inat gibi görünüyor ki hiçbir bakımından kabul edilebilir bir nitelik taşımadığını kolayca söyleyebiliriz.

Kendi bacağına ateş etmek

Kısaca tekrarlayalım İBB’den İstanbulluların, öğrenci abonman ücretlerine yapılan zamdan muaf tutulması kararının veto edilmesi karşısında düş kırıklıklarının nereden kaynaklanmış olabileceğini:

  • İBB, kamu ulaşımı gibi stratejik bir konuda ciddi bir desteğe gereksinimi olan (yoksullaşan) kesimi koruyabilmek için kararlı davranabilirdi/ davranmalıydı (İBB zaten, daha önce bunu yapmış olduğunu söylüyor),
  • Eğer bunun sürdürülebilir olmasını istiyorsa yeni/ alternatif (kamusal) finansman olanaklarını aramalı ve tartışmaya açmalıydı,
  • Kentsel (altyapı ve hizmetin sunuluşu dahil) ulaşım politikaları ve finansmanı konularının demokratik bir ortamda katılımcı bir süreçle tartışılmasını sağlayacak mekanizmalar (en azından düşünceler/ öneriler) geliştirme arayışı içinde olmalıydı.

Ama İBB, bunlardan hiçbirini yapmadı ve kendi varlık nedenini geçersizleştiren saçma ve basit/ bön bir kararla öğrenci muafiyetini veto etti.

Bir kurum bundan daha anlamsız bir biçimde kendi bacağına nasıl ateş eder?

Kategori: Hafta Sonu

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.