Yeşeriyorum

Onların Rüyası Yoksulların Kabusu

Küresel Gıda Krizi Üzerine Saptamalar. (1)

Bir kaç haftadır gündemimizde küresel düzeyde gıda fiyatlarındaki yükseliş girmiş durumda. Tıpkı bizim başbakan gibi bu işi üzerinde atmak isteyenler ısrarla bu krizin aslında küresel ısınmadan kaynaklandığını, kürsel ısınma nedeni ile kuraklığın gıda fiyatların patlattığından söz ederek bizi salak yerine koymaya çalışıyorlar. Oysa sorun küresel ısınmanın üzerine atılamayacak kadar çok yönlü.

Konunun bugünkü halini anlamak için insanlık tarihindeki en büyük dönüm noktası olan tarımın icadına kısaca değinmek ve sonra tarımdan sonraki en büyük süreç olarak kent-devlet-ekonomi üçlüsünün tarım üzerinde yarattığı baskıya değinerek işe başlamak istiyorum.

Tarım ve Kentin tarım üzerinde yarattığı baskı önemlidir, çünkü halihazırda yaşadığımız gıda krizi olgusunun ardında yatan nedenlerin tümünün kökleri bu iki olguyla atıldı. Tarım yabani buğdayla başlayan nüfus artışının artık belli bir eşiği aşması ile başlamış gibi görünüyor. Ancak tarımın kendisi de bir paradoks doğuruyor, çünkü besin olanakları artış gösterdikçe nüfusta artıyor. Artan besin tarımsal ürün artışını sağlamaya götürüyor, bu da toprak üzerinde bir baskıya neden oluyor, tarımda verim düşmesi toprağın tarımla başlayan tahribatını azaltmayı amaçlayan tekniklere sırt çevrilmesine neden oluyor. Bu da verimi arttıracak yeni tarım tekniklerini mecburi kılıyor. Yani tarım bugün ilerleme dediğimiz paradoksun kökünde yatan neden. Tarım aynı zamanda karmaşık iş bölümü ve ekonomi dediğimiz özerk sisteme yol açan bir gelişme. Ekonomi ve bugünkü kapitalizmin öncüsü ticaret, tarımın ürettiği fazlanın bir sonucu, bir anlamda tüketim toplumu denen sürecin kültürel temeli tarım ve kentleşme ile başladı. Kent olmasa ticaret bu kadar gelişmezdi, diğer yandan tarım da olmasa kent olmazdı. Yani ortada bir yumurta tavuk paradoksu var. Kentliler için besinlerin çeşitlenmesi önemli, bugünkü incelmiş ve karmaşık mutfak kültürü bir yerde kentin ürünü, kent lüks tüketimi teşvik eden bir olgu. Diğer yandan ekonomiyi ayakta tutan ya da bugünkü karmaşık kapitalist ekonominin temellerini atan şey kent-devleti dediğimiz süreç. Kent ve devleti ekonomiyi ve tekniği ilerlemeye zorlayan etkenler. Ekonomik gelişme ya da ekonomik büyüme kent ve devletin bir sonucu.

İşte bugün yaşadığımız gıda krizinin en temeline indiğimiz anda tarım-kent-devlet üçlüsünün yarattığı ilerleme, ekonomik büyüme olgusunu net olarak görmek olanaklı. 15 bin yıllık alışkanlıklar, oluşan kültürel yapı yani bugün adına uygarlık dediğimiz süreç tarih boyunca krizler ile yoğrulmuş. Öte yandan her kriz ekonomide, teknikte bir yenilenmeye neden olmuş olan bir olgu. Krizin fırsat olma nedeni de bu. Ancak uygarlığın asıl örgütlü güçleri ve özneleri her zaman egemenler olduğu için de kaçınılmaz olarak krizleri fırsata dönüştürenler onlar. Ne yazık ki bu paradoksu aşmak çok da olası değil. Yapılabilecek şey her zaman sürdürülebilir kılmak olmuş.

Su Etkileyici Kısıtlama
Gıda krizinin etken nedenlerinden birisi kuraklık ve tarım da kullanılan su miktarının buna bağlı olarak düşmesi. Dünyadaki mevcut kullanılabilir su miktarının % 70 ya da % 73’i tarımda kullanılmakta. Dünyada tarıma açılan toprak miktarı hatta tarımsal ürünlere olan talep giderek artıyor artmasına ama, endüstri ve kentler tarımın payına düşen su miktarını çalıyor. Dünyada kişi başına düşen su miktarındaki düşüşe paralel besin sıkıntısı da yaşanabilmekte.

Hali hazırda 800 milyonun üzerinde insan besin sıkıntısı ile karşı karşıya. Dünyadaki mevcut suyun % 70 ile % 73 arasında değişen oranlarda tarımda kullanılması su kıtlığının besin arzını da etkileyeceğini açık ve net bir biçimde koymakta. Lakin nüfus artışına paralel olarak, artan kentleşme düzeyleri de, gıda talebini büyütmekte.

Dünyada toplam işlenebilir tarım arazisi: 3 milyar 200 milyon hektar 1995 yılında dünyada sulanan tarım alanı miktarı 253 milyon hektarken, 2010 yılında bu miktarın 290 milyon hektara ulaşacağı hesaplanmıştı. 2025 yılında ise bu miktarın 330 milyon hektara ulaşması beklenmektedir. Tarım alanlarının halen sulanabilen kısmı tüm tarıma elverişli toprakların
% 17’si.

Diğer yandan paradoksal bir biçimde kişi başına düşen tarım arazileri miktarı da azalmakta. Tüm dünya ölçeğinde sulanabilir tarım arazisi miktarı 3.2 milyon hektar kabul edilmekte. Son yıllardaysa kişi başına düşen tarım arazisi gelişmiş ülkelerde % 14.3’lük bir azalma gösterirken, gelişmekte olan ülkelerde de % 40’lık bir azalma olmuştur. BM gıda ve tarım örgütü FAO’ya göre halihazırda kişi başına düşen tarım arazisi 0.23 hektarken, bu oranın 2050 yılında 0.13 hektara düşeceği beklenmekte. Bu düşüşün en büyük nedeniyse kentleşme. Özellikle az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde bir yandan ormanlar tarıma açılırken tarım arazileri de kentler tarafından yutulmaktadır.

Tarımda kullanılan suyun yüzde 89 oranında tekrar kullanılamaz oluşu, tarımın su tüketimi açısından çarpıcı yerini ve onun nasıl bir sömürgene dönüştüğünü net olarak ortaya koyar.

Asya’da tarımsal sulama toplam su tüketiminin % 82’sini oluşturmakta. Afrika’da % 68 Kuzey Amerika’da % 41, Avrupa’da % 30’u bulmakta. Yeşil devrim sonrası dünyada sulanan tarım arazisi 94 milyon hektardan 230 milyon hektara çıkmıştı. Sulanan tarım arazisi miktarı, dünyanın toplam arazilerinin yüzde 17’si ve bunlar toplam tarım üretiminin de % 36’sını oluşturmaktalar. Dünya nüfusunun 3 milyonunun yaşamının 5.8 milyarlık suya bağlı olduğunu düşündüğümüzde ve bu kitlenin de 1 milyonunun da ektikleriyle karınlarını doyurduğunu göz önüne aldığımızda su ve toprak ilişkisinin ve tarımın su talebinin ne denli kırılgan olduğunu daha iyi anlarız.

Dünyadaki belli başlı tarım üreticisi ülkenin-ki bunlar da Mısır, Çin, Hindistan, Pakistan, Endonezya, İsrail, Japonya, Peru, Güney ve Kuzey Kore başta olmak üzere pek çok ülkeden oluşmakta-tarımsal üretimi çok büyük ölçüde sulamaya bağlı. Öyle ki Çin’in Kuzeyi, Hindistan’ın Kuzeybatı, ABD’nin de Güneybatı bölgeleri gibi dünyanın belli başlı tahıl ambarları su arzı düştüğü anda tarımsal üretimlerini neredeyse sürdüremezler. Nitekim sulu tarımın yapıldığı en büyük araziler 55 milyon hektarla Hindistan –ki Hindistan dünyanın en çok baraj yapan ülkesidir de- 46 milyon hektarla Çin, 21 milyon hektarla Orta Asya ülkeleri, 19 milyon hektarla ABD ve Pakistan’da bulunuyor. (1)

Suyun en çok tüketildiği alan tarım demiştik, tarımda hektar başına ortalama 12.000m3 su kullanılmakta. Ürüne göre bu miktar daha fazla olabilmekte. Örneğin Pirinç, Pamuk, Narenciye gibi ürünler tahıla oranla daha çok su tüketiyor. Hali hazırda bir yıllık yeterli miktarda gıda için günlük 1 ton suya gereksinim vardır. Bunun sağlanamaması halinde gıda üretimi tehlikeye düşer. Oysa giderek azalan erişilebilir su miktarını göz önüne aldığımızda mevcut hali ile ulaşılabilen su miktarının tarımın, endüstrinin ve kentlerin tümünün birden talebini karşılaması mümkün olamayacağı gibi gelecekte ciddi bir besin krizi ile karşı karşıya olacağımız da açıktır.

Tarımsal sulama bu güne dek toprak nemini uzun süre koruyabildiğinden üretimi büyük oranda arttırırdı. Lakin mevcut sulama biçimi tarımda ürün kaybına yol açmakta, toprakları bir süre sonra kullanılamaz hale getirmekte. Sürekli tekrarlanan sulama yeraltındaki su tabakasının yüzeye çıkmasına yol açar, bu da bitki köklerinin su içinde kalarak çürümesine ve bitkilerin ölümüne neden oluyor, buna su basması denilmekte. Hindistan’daki Uttar Pradesh eyaletinde 400.000 hektarlık alan sulanarak ürün artışı sağlanırken, öte yandan aynı bölgede 500.000 hektar arazinin de su basması denilen olay yüzünden tarım yapılamaz hale gelmesi söz konusu. (2)

Sulamanın yol açtığı toprak kaybına neden olan şeylerden biri de tuzlanma. Sulama suyunun buharlaşması nedeniyle toprakta kalan tuz çözeltileri zamanla bitkilerin ölümüne yol açmakta. Eski Sovyetlerde yoğun tarım nedeniyle tuzlanan topraklar toplanır, yerine taze yaprak yayılarak üretim sürdürülürdü. Ama yinede Moskova’nın pamuk ambarları Aral gölünü kurumaktan ve topraklarının tuzlanma nedeni ile kuraklaşmasından kaçınamadılar.

Tuzlanma nedeniyle Suriye’nin Fırat havzasında yer alan 100 bin hektar tarım alanı tarım yapılamaz hale geldi. Bu toprakların bir bölümünde de çok büyük ürün kayıpları yaşandı. Halihazırda dünyada tarım yapılan arazilerin yüzde 10’u tuzlanma sorunu ile karşı karşıya. Bu yüzden uluslar arası sulama yönetimi enstitüsü başkanı David Sacker, dünyada sulanan alan artışının artık eksiye düştüğünü belirtiyor. Sulamaya dayanan tarımla yalnızca toprağa verilen tatlı su tuzlanır ve bu da suyu içilemez, kullanılamaz hale sokar.

Dahası yeşil devrim sonrası hayli yoğunlaşan gübre ve tarım ilaçlarıyla zehirlenen topraklarda bu kimyasallar ile birleşen su kirlenir. Tarım kaynaklı kirlenmeye maruz kalan suyun yüzde 35’inin tekrar yerüstü ve yer altı taze su kaynaklarına döndüğü tahmin edilmekte. Sonuç olarak taban suyu basması, tuzlanma ve aşırı sulama gibi olumsuz etkiler tarımsal verimi olumsuz etkilemekte.

Açık kanaletlerde kaynağından alınan su tarlaya boşaltılmakta. Bu şekilde kullanılan su toprakta tuzlanma, taban suyu basma gibi verim kaybına yol açan sorunlara neden olduğu gibi, ayrıca suyun yüzde 80’lere varan buharlaşması nedeniyle ciddi bir kayba yol açıyor.

Kısacası dünyayı küresel ısınma nedeniyle kurak günlerin beklediği sık sık dillendirilmekte, bu şartlar altında suyu yenilemeden, geri kazanma olanağı olmadan israfçı bir biçimde kullanmak bize pahalıya mal olacaktır. Kısacası sudaki daralma doğrudan tarımsal verimliliği kısıtlamakta.

Çölleşme Ve Erozyon
Ancak tarımsal verimliliği kısıtlayan ve toprağı zayıf düşüren başka ekolojik faktörler de var. Bunun da en başında çölleşme geliyor. Worldwatch Institute, her sene toprağın üst tabakasının 24 milyar tonunun kaybedildiğini ileri sürmektedir. Son yirmi sene içerisinde ABD’deki bütün ekili alanı kaplayacak kadar toprak kaybolup gitmiştir. Olay gittikçe vahimleşmektedir.

Çölleşme, özellikle dünya üzerindeki kararların üçte birinden fazlasını kaplayan kurak alanlarda ortaya çıkmaktadır. Toprak her yerde bozulabilir ama kuru iklimdeki bozulmaya çölleşme adı verilmektedir. Dünya üzerindeki 5.200.000.000 hektarlık tarımda kullanılan kurak alanların %70’i özelliklerini yitirmiştir. Dolayısıyla çölleşme, toplam kara alanının %30’una zarar vermektedir.

Afrika’da kurak alanların %73’ünü kapsayan bir milyon hektarın üzerinde arazi, orta derecede veya ciddi bir çölleşme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Asya’da 1.4 milyon hektar aynı şeklide etkilenmektedir. Fakat, bu problem sadece kalkınmakta olan ülkelere mahsus değildir. Ciddi bir şekilde veya orta derecede çölleşmiş kurak alanların en fazla bulunduğu kıta- %74 ile Kuzey Amerika’dır. Avrupa Birliği’ndeki ülkelerin beş tanesinde çölleşme sorunları mevcuttur. Asya’da en fazla etkilenen bölgeler eski Sovyetler Birliği’nde yer almaktadır.

Genel olarak bakılırsa, çölleşme tehlikesi ile karşı karşıya olan kurak alana sahip 110 ülke olduğu görülür. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), çölleşmenin genel maliyetinin senede 42 milyar dolar olduğunu hesaplamıştır. Sadece Afrika’nın yıllık kaybı 9 milyar dolardır. (3)

Diğer yandan verimli tarım arazileri şehirleşme ve otobanlar tarafından yutulmakta. Dünya ölçeğinde her yıl başta tarım arazileri olmak üzere 400 bin hektar alan otomobiller, yollar, otoyollar ve park yerleri yapılmak üzere kullanıma açılarak tarımdan çekiliyor. (4)

Kentleşme tarımsal üretim için ayrılan ya da ayrılması mümkün olabilecek verimli arazileri yutarak kullanımdan kaldıran bir başka faktör. Dünyada her yıl çalışmak ya da yaşamak için konut ihtiyacına gereksinen 70 milyon insan mevcutlara ekleniyor. Yapılan kaba bir hesap her yıl doğan 1 milyon insan için yaşama alanı olarak 40 bin hektar araziye gereksinme duyuluyor. (5)

Endüstriyel hayvancılık geniş arazilere gereksinme duyuyor, otlak açmak için Mc Donald’ın Amazonun yağmur ormanlarını yok ettiği biliniyor. Ama hayvancılık sadece tarımdan arazi çalmıyor-ki dünyadaki ekilebilir alanların yaklaşık yarısı hayvan yemi ekimine tahsis edilmiş durumda. Ayrıca et endüstrisi tarımın gereksindiği suya da ondan daha fazla tüketerek ortak. ABD’de içme suyunun yarısı hayvancılıkta kullanılıyor. Bir kilo buğday için 1 ton su yeterken, 1 kilo et için 18 ton su gerekiyor .(6)

Diğer yandan meralar erozyonu şiddetlendiren bir olgu dünyadaki meralar yaklaşık 3.1 milyon hayvanı besliyor. Aşırı otlatma ise bitki örtüsünü yok ettiğinden o arazide erozyona neden oluyor. Oysa 25 metreküpten az yağmur alan yerlerde otların ekim ya da mera için temizlenmesi o araziyi erozyona açık kılıyor. Su ve rüzgar erozyonu nedeni ile yitirilen arazi miktarı 900 milyon hektar.(7)

Bütün bu rakamlar endüstriyalizmin ve endüstriyel tarımın artık sürdürülemez olduğunu açık biçimde ortaya koymakta. Bu anlamda yaşadığımız krizin en büyük sorumlusu endüstriyel tarım ve onun anti-ekolojik metotları.

Dünya Ekonomik Formu tarafından hazırlanan Küresel Riskler 2008 raporunda Gıda Güvenliği alt başlığı altında 2007’de birçok temel yiyecek maddesi fiyatının rekor yüksekliğe ulaştığı ve küresel gıda rezervleri açısından, dünya gıda arzını uluslar arası bir kriz ya da doğal felaket karşısında kırılgan hale getirerek 25 yıldaki en düşük orana ulaştığı belirtilmekte. “2007’deki kimi siyasi istikrarsızlıkların temelinde gıda sorunu vardır. Gelecek on yılda gıda güvenliğini tehlikeye sokan nüfus artışı, hayat tarzı değişiklikleri, bitkilerden biyoyakıt üretme ve iklim değişikliği gibi etkenlerin, dünyayı gıda fiyatlarında uzun dönemli bir ters yönlü harekette konumlandırma, küresel eşitlikte bir dizi karmaşık zorluğa yol açarak keskinleşme olasılığı vardır.” (8) denilmekte. FAO ise Dünya nüfusunun talebini karşılamak için son 35 yılda 2 katına çıkan gıda arzının gelecek 15 yılda da bir kez daha 2 kat artış göstereceğini tahmin etmekte. Bu artışla birlikte bitkisel üretime ve hayvancılığa ayrılan alanlar giderek azalacak ve niteliklerini kaybedecektir.

Küresel olarak tarımsal üretime bakıldığında yeterli gıdanın varlığından söz etmek mümkündür. Ancak, bu gıdalar bölgeler arasında dengeli dağılmamaktadır. Bu dengesiz dağılım özellikle yüksek nüfuslu Asya ve Afrika ülkelerini giderek artan tehlike altında bırakmaktadır. Gelir büyümesi, iklim değişikliği, yüksek enerji maliyetleri, küreselleşme, şehirleştirme ve artan yiyecek tüketimi, üretim stoklarındaki düşüşler, Dünya yiyecek sisteminde özel sektörün etkisi, özellikle yiyecek perakendecilerinin spekülatif hareketleri (hem de hızlı bir biçimde) artırıyor. Gıda sektöründe başlayan ve sonu sosyal patlamalara dönüşeceğine kesin gözüyle bakılan “gıda krizinin” değişik nedenleri var. Bunlardan ilki iklim değişimi. Birçok bölgede yaşanan seller ve ciddi kuraklıklar nedeniyle hasatlarda önemli düşüş yaşanıyor. İki, hatta üç kez yapılan pirinç ekimi birçok bölgede bir en fazla iki kez yapılabildi. İkincisi ise büyük gıda ve tarım tekellerinin iklim değişimi nedeniyle hasılatın düşeceği ve fiyatların artacağı üzerinden yaptıkları spekülasyonlar. Üçüncüsü değişik tarım bitkilerinin DNA belirlenmesiyle birlikte tohumlar üzerine yapılan patent başvuruları ve bunun üzerine dönen spekülasyonlar. Yüz milyonlarca orta ve küçük üretici ekecek tohum bile bulamaz hale getirildiler. Dördüncüsü ise mısır gibi temel gıda maddelerinden etanol ve biyodizel gibi akaryakıt elde edilmesi için yapılan planlar ve bunun üzerinden yapılan ek spekülasyonlar. Sadece ABD, bu yıl içinde 138 milyon ton mısırdan etanol üreteceğini ilan etti. 2017 yılına kadar bu miktarın 320 milyon tona çıkartılması hedefleniyor. Değişik Avrupa ülkelerinde ise mısırın yanı sıra buğdaydan da akaryakıt yapılması için çalışmalar devam ediyor. Bu ise her yıl yüz milyonlarca ton mısır ve buğday gibi temel gıda maddelerinin piyasalardan çekileceği anlamına geliyor. Mısır veya buğday ekilecek alanlar sınırsız olmadığı için ise enerji tekelleri tarafından piyasalardan çekilen mısır ve buğday tarımda krize neden olarak sayılan diğer nedenlerle birlikte insanlığın nasıl bir geleceğe doğru ilerlediğini gösteriyor; bu milyonlarca hatta milyarlarca insanın aç kalmasına neden olacak.

Kaynaklar

1- Konuralp Pamukçu, Su politikası, S:54
2- Pamukçu, age S.54
3- Dünya’da Erozyon, http://www.tema.org.tr/CevreKutuphanesi/Erozyon/DunyadaErozyon.htm (erişim tarihi 24-04-2008)
4- Lester R. Brown (2006), Dünyayı Nasıl Tükettik, Çev: M. Fehmi İmre, Türkiye İş bankası Yayınları, İstanbul, s:74
5- Brown, age, s:74
6- James Rıdgeway (2005), Her Şey Satılık, Dünyanın Kaynaklarını Kimler Kontrol Ediyor, Çev:Bülent Doğan, Metis Yayınları, İstanbul S:136
7- Brown age S.75

Kategori: Yeşeriyorum