Köşe YazılarıManşetYazarlar

Gelen gideni neden aratıyor?

Görülen o ki pek çok kişi Sedat Peker’in açıklamalarının memleket siyasetinde bir değişim ve dönüşüm yaratmasını bekliyor. Ülkeye temiz siyaset havasının bir mafya babası eliyle geleceğini umanlar az değil.

Peker’in çıkış ve açıklamalarının yarattığı rüzgarın memleketi düzelteceğini ummak gerçekçi mi? Toplumda büyük bir ilgi yaratan bu ifşalar, siyaset ve bürokraside neden bir değişim etkisi oluşturmuyor? Bu kadar çok bilgi, bu kadar çok ilgiyle birleşince neden bu kadar az hareket yaratıyor?

Toplumsal ve tarihsel deneyim bize, bu beklentinin gerçekçi olmadığını, toplum bu duruma, siyasi aktörler aracılığıyla veya doğrudan el koy(a)mazsa köklü bir değişim olmayacağını söylüyor. Böyle durumlarda siyasetin temel iskeletinin değil, aktörlerinin değiştiğini defalarca tecrübe ettik. Üstelik çoğu kez o aktörlerin neredeyse tamamı bir süre göz önünden kaybolup daha sonra yeniden hayatımızda beliriverdi.

‘Kutsi heyecandan ananı da al git’e…

Menderes, Demirel, Özal ya da Çiller. Hiçbiri bir siyasi hesaplaşma ya da bir halk hareketi ile gitmedi. Hiçbiri intikamcı mahkemeler dışında adil bir mahkemede bağımsız ve sağlıklı bir hukukla yargılanmadı. Her gelenin bir öncekini aratması biraz da bu yüzden.

Bugün demokrasi kahramanı diye yere göğe konulamayan Menderes, 6-7 Eylül ile ilgili “İştirak edenlerden büyük bir kısmının bu kudsi heyecan içinde bulunduklarını kabul etmek lazım gelir” diyebilmiş bir siyasi kişilikti. Öncelikle toplum nezdinde itibarsızlaşması hedeflendiği için yargılanması sırasında bu “kutsiyeti” yorumlama biçiminden çok magazinel unsurlar öne alındı.

Menderes’in mirasını takip eden “devlet adamı” Demirel, solcu gençlere yönelik saldırılar ve aydınlara yönelik suikastler için “Bana milliyetçiler adam öldürüyor dedirtemezsiniz” diyerek el yükseltti.

Araya girip iktidarı gasp eden “Asmayalım da besleyelim mi?”cilerden sonra gelen ise “Benim memurum işini bilir” diyen Özal’dı. Onun da ardından Susurluk’ta açığa çıkan mafya-devlet ilişkisini “Bu ülke için kurşun atan da yiyen de şereflidir” diye savunan Çiller geldi. Sonrasında geldiğimiz nokta kutsal dinimiz kalkanı arkasından yüzümüze doğru savrulan “Ananı da al git” tekmesidir.

İktidar içi tasfiye ve hesaplaşmadan öteye gidilemedi

74’deki CHP-MSP, 91-93’deki DYP-SHP ve 99-2002’deki DSP-MHP-ANAP koalisyonu gibi bir kaç özel durum bile yine bu iç hesaplaşmalarla yıkıldı ve yerlerine gelen “geçiş” hükümetlerinin ardından yine eski dengelere dönüldü.

’61 Anayasası’nın oluşturduğu kısmi demokratik ortam ve 2000’lerin ortasından itibaren Dünya ekonomisindeki genişlemeye paralel gerçekleşen ekonomik büyüme ve AB’ye uyum sürecinin yarattığı kısmi rahatlama dışında bu hep böyle oldu. Bu rahatlamaların da milliyetçi mafyatik oluşumları sadece göz önünden çekip yedekte bekletmeye yaradığı ortada.

Çünkü süreç, bir iktidar değişiminden çok bir devlet içi tasfiye süreci, bir tür iç hesaplaşma olarak ve raydan çıkanı raya tekrar sokmak için işliyor. Tarihsel akışa bakın, böyle süreçlerle gelenin bir öncekinden daha çirkef, daha kuralsız ve daha acımasız olması gerektiğini göreceksiniz.

İster “kızı için dünyayı yakan bir baba”, ister “aldatılıp bileti yakılmış” bir iktidar yandaşı, ister “and’olsun ki Turan’ı kuracak” bir Türk-İslamcı, ister “devlet düşmanlarının kanlarında duş alacak” bir milis komutanı, isterse de “ben ajan değilim abi, n’aptın sen!” diye hayal kırıklığı yaşayan bir “işadamı” kılığında olsun, Peker bey ve arkasındakilerin temsil ettiği de o kuralsızlık ve acımasızlıktır.