Hafta SonuManşet

Doğa, Peyzaj, İnsan ilişkisi üzerine… – Ebru Bingöl

0
Resim 7. Üçüncü Peyzajdaki ağlar, sosyal ilişkiler. Martin Prominski, 2014. “Andscapes: Concepts of nature and culture for landscape architecture in the ‘Anthropocene’”, Journal of Landscape Architecture.

1995 Kimya alanında Nobel ödülü sahibi Paul Crutzen, ödül konuşmasında artık vahşi doğadan bahsedemeyeceğimizi, gezegenin en uzak noktalarının bile insan etkisinin oluşturduğu karbon ve nitrojen emisyonuna maruz kaldığını açıkladı. Anthropocene çağı olarak adlandırdığı bu çağda, İnsandan bağımsız bir doğanın varoluşu imkansızdı.

Doğa ve insan ilişkisi tarihsel olarak birçok evreden geçip bu hale geldi. Zaman içinde değişen teknoloji, bilim, dinler ve paradigmalarla insan-doğa ilişkisi de evrildi. Bu ilişkiyi anlamak peyzaj kuramcısı John.B. Jackson ‘ın söylediği gibi “dünyada var olmamızla ilgili kimliğimizin temel koşullarını anlamaktan geçiyor”[1]. Günümüzde artık neyin doğa, neyin insan eliyle üretilmiş olduğunu ayırt etmekte bu kadar zorlanırken, artık doğadan bahsederken dualiteye dayanan teoriler yerine doğayı ve kültürü birbirinden bağımsız görmeyen olgularla konuşmaya ihtiyacımız var.

Bu yazıda insan-doğa ilişkisinin evriminden bahsederken John Brinckerhoff Jackson (1909-1996)’ın peyzaj sınıflandırması üzerinden gideceğim. Neden J.B.Jackson’ın gerekçelerini şöyle sıralayabilirim. J.B.Jackson insanın doğayı değiştirdiğini kabul ederek, her türlü peyzajın üretilmiş olduğunu ileri sürer. Ona göre her peyzaj mekanın politik organizasyonudur; yeniden üretilmiştir. Doğayı dokunulmamış doğa ve insan eliyle yeniden üretilmiş doğa diye kategorize etmenin ötesinde insanoğlunun yerleşik hayata geçmesiyle birlikte araçsallaştırdığı, değiştirdiği, yeniden ürettiği doğanın daha derinlemesine incelemesini yapar. Aşağıdaki alıntısı bu yaklaşımını açıklamakta:

“Peyzaj, dünya yüzeyinde insanın yapımı sistemlerden fazlası değildir. Şekli ve büyüklüğü ne olursa olsun asla doğal bir mekan değildir, doğal bir olgu değildir. Her zaman yapay, sentetiktir, ani ve beklenmedik değişimlere gebedir. Biz onu yaratırız ve ona ihtiyaç duyarız. Çünkü kurduğumuz her peyzaj, insanın zamanı ve mekanı organize ettiği alanlardır: doğal peyzajın yavaş zamansal ritmi yerine hızlandırılmış, tarihin bile yeniden kurulduğu, kozmik programın yerine kendimizinkinin empoze edildiği alanlardır”[2].

Jackson, peyzaj üzerindeki organizasyonların ipuçlarını ararken, yakaladığı ortaklıkları kronolojik olarak sınıfllandırıyor. Yeniden üretilen doğayı da kendi içinde Birinci Peyzaj, İkinci Peyzaj ve Üçüncü Peyzaj olarak kategorilere ayırarak daha da detaylandırıyor.

Birinci Peyzaj, batı dünyasındaki geleneksel doğa ve kültür konseptine dayanmakta. İnsan ve doğa birbirinden ayrı ama birbiriyle ilişki kurmaktadır. İnsan doğaya gidip ondan faydalanıyor, değiştiriyor, doğa ise insana kaynak sunar ya da afetlerle alır niteliktedir (Resim 1). Birinci Peyzaj, verneküler ya da kırsal yerleşimlerin ürünüdür. Hak ve düzen gelenekler tarafından belirlenir. Kişisel ilişkilerin birarada olmayı sağladığı, geleneklerin mekanları örgütlediği organik bir yapılanmadır. Buradaki peyzaj, küçük, düzensiz, kullanımların ve sahipliğin hızlıca değiştiği, bolca geniş boş arazilerin hakim olduğu alanlardan oluşuyor. Birinci Peyzajda arazi, çalışan bir topluluğun parçası olmak anlamına gelir. Mobilite ve değişim bu peyzajın anahtar kelimeleridir. Ancak istençdışı ve rızasızdır. Değişim genelde değişen çevre koşullarına uyumdan kaynaklanır ve bu sebeple mecburiyetten doğar.

Resim 1. Birinci Peyzajda Doğa ve kültür konsepti. Resim: Yazar tarafından Martin Prominski’nin makalesinden[3] yeniden düzenlenmiştir.

 

Resim 2. Birinci Peyzaj örnekleri. http://future.ongov.net/wp-content/uploads/2012/06/rural-landscapes-3.jpg & https://www.123rf.com/photo_20427655_beautiful-rural-landscape-with-vast-green-field-and-a-herd-of-cows-pasturing.htmlİkinci peyzaj, erken ortaçağ peyzajının tariflenmesidir. 15. yüzyılın son döneminde Rönesans’la ilişkilendirebileceğimiz bu anlayış, peyzajı bir görüntü, bir manzara olarak değerlendirir. Mekan, yönetici sınıfın sıradan insanlar üzerindeki tahayyülleriyle şekillenir. İkinci peyzajın mekanları, kentsel ya da kırsal olabilir. Ancak mülkiyet esastır. Arazi ile ilişkili olan bir kimlik tanımlama çabası vardır. Daha çok duvarlar, sınırlar, bölgeler ve yollar ile sınırlandırılan peyzajlar göze çarpar. Düzenlenmelerinde güzellik kaygısı taşırlar.

İkinci peyzajda hala peyzaj ve insan arasındaki ilişkiyi belirleyen insan merkezli bakış açısı olmakla birlikte, kent ve kır arasında, orman ve tarla arasında, kamusal ve özel arasındaki ayrım daha da keskinleşmiş, kuralları belirleyen, insan olmaya başlamıştır (Resim 3). Kent, kırdan, tarla, ormandan, özel kamusaldan daha üstün tutulur. Düzenlenmelerinde güzellik kaygısı taşırlar.

Resim 3. İkinci Peyzajda doğa ve kültür konsepti. Martin Prominski, 2014. “Andscapes: Concepts of nature and culture for landscape architecture in the ‘Anthropocene’”, Journal of Landscape Architecture.

1940’larda biyolog Ludwig von Bertalanffy’nin doğada, toplumda, bilimde karmaşık yapıların birlikte çalışan sistemler olduğu iddia ettiği Sistem Teorisini geliştirmesi ile doğa ve kültür arasındaki keskin ayrım silikleşir.  Yaşayanların dünyası bütünsel işleyen bir sistem olarak ele alınmaya başlanır. Hayvanlar, bitkiler insanlar, taşlar, su, hepsi dinamik bir ilişki ağının bir parçasıdır ve insanlar ve doğa arasında dışsal bir ilişki mümkün değildir (Resim 5).

Resim 5. Sistem teorisine göre yaşayanların dünyası. Martin Prominski, 2014. “Andscapes: Concepts of nature and culture for landscape architecture in the ‘Anthropocene’”, Journal of Landscape Architecture.

 Üçüncü Peyzaj ise Birinci Peyzajın yeniden doğuşu gibidir. Son dönemde gördüğümüz, kent-kır, insan-doğa ayrımını yapmanın zorlaştığı hibrit peyzajlardır. Üçüncü Peyzaj, peyzajlardır. Sürekli değişen insan etkileşiminin, sürekli değişen fiziksel çevresidir. Bu sebeple topoğrafyayla, politik kararlarla oluşan bir peyzaj değil de, yer’e özgü örgütlenmeler ve çalışma, rekreasyonel, sosyal bağlantılar, doğayla kontaklar, yabancı dünyalarla iletişim gibi  yerel topluluğun ihityaçlarına hizmet edecek mekanlar oluşumunu kapsar. Politik statüleri olmayan, plansız, enformal, yerel alışkanlıklarla evrilen, malzeme değişiklikleri ile araziye uyumlanmaları bir iki yıldan çok sürmeyen üretken topluluklardır.

Endüstriyel toplum, park yerleri, alışveriş merkezleri, anayollar gibi hiçbir atmosferi olmayan yeni tüketim yerleri Üçüncü Peyzajdır. Üçüncü Peyzajda yer’in öneminden bahsettiğimizde, bu sadece doğal çevreyi değil, içindeki insanları da kapsar. Topluluklara gelince, temel servislere sahip bir grubun empoze etmesinin yerine, inşaat alanları, rekreasyon alanları, yürüyüş rotaları, göçmen mahalleleri, yerel toplulukları içeren farklı topluluklar mevcuttur.

Üçüncü Peyzajın ilişki biçimlerine gelince ağlar görürüz. Dünya, farklı boyutlarda sonsuz sayıda sosyal çevre içerir. Sosyal çevreleri oluşturan içideki objeler değil, ilişkileridir. Her sosyal çevre açık bir ağdır ve diğer çevrelerle örtüşür. İlişkisel karakterinden ötürü, insanları sosyal çevreden izole etmek imkasızdır. İnsan varoluşu gereği ‘arada olan’dır, ayrılamaz.

Resim 7. Üçüncü Peyzajdaki ağlar, sosyal ilişkiler. Martin Prominski, 2014. “Andscapes: Concepts of nature and culture for landscape architecture in the ‘Anthropocene’”, Journal of Landscape Architecture.

Sonuç olarak, J.B. Jackson’ın peyzaj kategorizasyonu göstermekte ki, insanın doğa ile ilgili kurduğu ilişki, her türlü peyzaj müdahalesine meşruiyeti kazandıran temeli oluşturuyor.  Projeler buna göre çeşitleniyor. Örneğin Alman Nazi ekolünün yerel bitkileri ve doğal bahçeleri tercih etmesinin sebebi Ulusal Sosyalizm politikalarıyla yakından ilgili. Doğayla uyum içinde olma, koruma ya da doğal süreçleri yansıtma gibi kavramlar kullandığımız anda bile aslında insan toplulukları için bir yaşam modeli tanımlıyoruz. Yani, doğayı aklımızdaki ideal modele göre yeniden yeniden oluşturuyoruz. Bu noktada tıpkı peyzaj kuramcısı Ann Whiston Spirn’in iddia ettiği gibi, aslında herşey “insan olmayan şeylerin kendi otonomluğu ve bizim onlara atfettiğimiz olgu ve anlamlar arasındaki gerilim”[4]den kaynaklanmakta. Bunun yanında doğa da bizim onu şekillendirdiğimiz biçimiyle bizi etkiliyor, bizi değiştiriyor. Mesela Manuel Castells kollektif tüketim malları üzerine teorisini bu malların ekonomiyi ve toplumsal sistemi nasıl da ayakta tutmak için varolduğundan bahsediyor. Castells[5]’e göre kollektif tüketim mallarından kentsel kamusal yeşil alanlar emeğin yeniden üretiminin ve toplumsal sistemin devamlılığının olmazsa olmazlarından. Doğayı yeniden yeniden üretmemizin üzerinden yüzyıllar ve çeşitli deneyimler geçtikçe artık insan-doğa ilişkisinde kimin kimi ne derece biçimlendirdiği gittikçe daha karmaşık bir hal alıyor. Bu sebeple, insan aklı doğayı araçsallaştırdığı andan itibaren vahşi doğa zaten yok oldu. Aradığımız, özlemini çektiğimiz belki de hiç görmediğimiz bir rüya.

[1] Wolfram Höfer & Ludwig Trepl (2010) Jackson’s Concluding with landscapes – full circle, Journal of Landscape Architecture, 5:2, 40-51.

[2] John Brinckerhoff Jackson, Concluding with Landscapes, Discovering the Vernacular Landscape, Yale University Press, 147-157.

[3] Martin Prominski, 2014. “Andscapes: Concepts of nature and culture for landscape architecture in the ‘Anthropocene”, Journal of Landscape Architecture.

[4] Anne Whiston Spirn, “The Authority of Nature: Conflict and Confusion in Landscape Architecture”, in Nature and Ideology: Natural Garden Design in the Twentieth Century, ed Joachim Wolschke Bulmahn, 249-262 (Washington D.C: Dumbarton Oaks Research Library and Collection, 1997), 260.

[5] Manuel Castells, 1978. Collective Consumption and Urban Contradictions in Advanced Capitalism içinde City, Class and Power. London: Palgrave.

 

Ebru Bingöl

Kategori: Hafta Sonu

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.