Köşe YazılarıManşetYazarlar

Savaş, ekokırımı tekrar gündeme getirdi

Son haftalarda şiddeti azalmasına karşın kuzeyimizde Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş sürüyor. Uluslararası haber ajanslarına düşen görüntüler savaşın insani kayıplarının yanı sıra bir ekokırıma da dönüştüğünü gösteriyor. Vurulan petro-kimya tesisleri, benzin istasyonları hava ve toprak kirliliğine yol açarken, Ukrayna’nın tarım alanları ve ormanları da acımasızca yok ediliyor, su kaynakları kirletiliyor. Çernobil NGS çevresinde çıkan orman yangını ise tüm dünyayı endişelendirdi. İşte bu görüntüler akıllara uzun bir dönemdir tartışılan bir konuyu getirdi: Ekokırım ve onarılamayan sonuçları.  Ukrayna’da işlenen ekokırım suçlarının şimdi cezalandırılıp cezalandırılamayacağı tüm dünyada tartışılıyor.

Ekokırım belirli bir doğal çevrenin tehlikeli insan faaliyetleriyle yok edilmesini anlatmak için kullanılan bir kavram… Haziran 2021’de Stocholm’de Stop Ecocide Foundation adındaki bir vakfın girişimiyle yapılan ekokırım tanımını daha anlaşılabilir olması için bazı açıklamalar da getirilmiş: Ekokırım, keyfi yapılmış olacak, ağır sonuçları ortaya çıkacak, geniş çaplı ve uzun vadeli zararları olan bir yapıda olacak. Keyfilik, tahmin edilen sosyal ve ekonomik yararlara kıyasla açıkça aşırı olan zararın umursamazca göz ardı edilmesi olarak tanımlanıyor. İnsan hayatı veya doğal, kültürel, ekonomik kaynaklar üzerinde ciddi bir şekilde etki doğurmayı içeren, çevrenin herhangi bir unsurunda olumsuz değişiklik, bozulma veya hasarın meydana gelmesini kapsayan zararlar da ekosisteme verilmiş ağır zararlar olarak tanımlanıyor. Eğer bu kırım sınırlı bir coğrafik alanı aşan, ülke sınırlarını geçen veya bütün bir ekosistemin, türlerin veya çok sayıda insanın ıstırabına yol açan zarar ise geniş çaplı zararlar olarak kabul ediliyor. Geri dönüşü olmayan veya kabul edilebilir bir süre içerisinde doğal iyileşme ile onarılamayan zararlar ise Stockholm’de yapılan toplantıda uzun vadeli zararlar olarak tanımlanmış.

Bu açıklamalar çerçevesinde oluşturulan tanımlamayı incelersek, ekokırım suçunun aslında çevreye dair verilen tüm bilinçli zarar girişimlerini kapsadığını belirtebiliriz. Ekokırım tanımlamasında ‘keyfi’ ve ‘ağır sonuçları olması’ kavramları aslında ekokırım tanımının ana gövdesini oluşturuyor. Tanımlamada anlatılmak istenen temelde insan çıkarları-doğanın korunumu parametrelerinin yeterli biçimde analiz edilmeden sadece insan çıkarları için ve geri dönülemez şekilde ekosistemlerde bozulmalara yol açacak eylemlerin büyük bir suç kapsamına girmesi gerektiği yaklaşımı…

Pasifik’teki denemelerden emisyonlara…

Bu tanım ve açıklamalarından hareket edersek yaşadığımız son yüzyıl dünyada çeşitli ekokırım örnekleri ile dolu… İlk ekokırım örnekleri; Pasifik Okyanusu’nda yapılan nükleer silah denemeleri ve Vietnam Savaşı’nda ABD’nin ormanları kurutmak için kimyasal silahlar kullanması… Ekokırım (ecocide) kelimesi de ilk olarak Pasifiklerde nükleer silah denemelerinden sonra ortaya çıkan tabloyu anlatmak için kullanılmış. Tanımlara daha yakından bakarsak; okyanusların başta mikro ve nano plastikler olmak üzere kirletilmesi, endüstriyel balıkçılıkla denizlerin kurutulması, ormanların ve yağmur ormanlarının sistemli olarak yok edilmesi, nehir ve göllerin endüstriyel atıklarla kirletilmesi, siyanür liçi yöntemi ile yapılan madencilikle doğal yapının geri dönüşümü imkansız derece de bozulması ve kirletilmesi, çeşitli dönemlerde ekosistemlere petrol sızıntıları, fosil yakıtlar kullanımı, radyoaktif sızıntılar, kimyasal ve endüstriyel emisyonlar nedeniyle günden güne artan hava kirliliği ve daha birçok ekosistemlere ağır ve geri dönüşümsüz zararlar veren kapitalist sistem tarafından yapılan eylemler hep bir ekokırım suçu…

Türkiye’de ise çeşitli ekokırım suçlarının işlendiğini, işlenmeye de devam edildiğini görüyoruz. Bugün endüstriyel ve tarımsal kirlilik nedeniyle Ergene, Büyük Menderese, Gediz nehirlerinde yaşanan aşırı kirlilik bir ekokırım suçu değildir de nedir? Bu nehirlerin kirlilik nedeniyle suyu artık simsiyah olmuş bir şekilde Ege Denizi’ne dökülüyor. Yatağan’da, Afşin-Elbistan’da uzun yıllardan bu yana kömürlü termik santrallerin kirlilik ve ekolojik yıkım yıllardır umarsızca sürdürülen bir ekokırım.  Ülkemizdeki örnekleri çoğaltmak mümkün. Üstelik bu ve bunlara benzer ekokırımlar için bırakın cezalandırmayı, basit bir tazminat bile ödenmediği için tüm dünyada olduğu gibi ekokırımlara yol açacak yeni projelerde yolda… Kanal İstanbul, İzmir Çeşme Turizm Projesi gibi ‘çılgın’ projeler; Kazdağları’nda ve Cerrattepe’de yaşananlar, zeytinlik alanların madenciliğe ve endüstrileşmelere açılması yeni işlenen ve işlenecek ekokırım suçlarının bazıları.

Roma Statüsü’ne beşinci suç olarak eklenebilir

Artık ekokırım suçlarının önlenmesi için kesinlikle bu suçların cezai kovuşturma içine alınması şart. Aslında bu gereklilik dünyada 1972’den bu yana tartışılıyor. O yıllarda İsveç başbakanı Olof Palme’nin o zamanki ABD hükümetini Vietnam’da “Agent Orange”, yani bitkilerde yaprak dökücü olarak kullanılan pestisiti kullanması nedeniyle suçlamasıyla ekokırım (ecocide) kelimesi de siyasi literatüre girdi. Çok sayıda ülke her ne kadar bu tür kitlesel çevre zararlarını önlemek için kurallara ve düzenlemelere sahip olsa da ve bu düzenlemeler tazminat hükümlerini içerse de kapitalist sistemin doğa sömürücüleri küresel bir yasa yürürlüğe girene kadar para uğruna küresel çevre sömürüsünü devam ettirecekleri açık. Şimdi başta Stop Ecocide Foundation olmak üzere çeşitli kuruluşlar ekokırım suçunun ceza kapsamına alınması için çaba gösteriyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Roma Statüsü şu an için dört eylemi suç olarak kabul ediyor: Soykırım, insanlığa karşı işlenen suçlar, savaş suçları ve saldırganlık suçları. Uluslararası çabalar şimdi bu listeye beşinci suç olarak ekokırımın eklenmesini hedefliyor.

Peki, ekokırım cezai bir suç olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi, tarafından kabul edilirse süreç nasıl yürüyecek? Her şeyden önce yasa geçmişe dönük olarak uygulanamayacak. Örneğin Çernobil faciası ile ilgili veya ABD’nin Vietnam’da kimyasal silah kullanması ile ilgili soruşturma açılamayacak. Ülkemizden örnek vermek gerekirse Ergene kirliliğin failleri hukuk önünde hesap vermeyecek. Buna karşılık ICC; yani Roma Statüsü’ne üye olmayan ABD, Rusya ve Türkiye gibi ülkelerde ekokırım bir suç olarak kabul edilirse bundan etkilenecekler. Bir örnek vermek gerekirse ekokırım suçu işleyen ABD, Rusya veya Türkiye’de kurulu bir şirketin sorumluları Roma Statüsü’nü tanıyan herhangi bir ülkeye gittiklerinde tutuklanabilecek. Bu durum ICC’ye üye olsun veya olmasın tüm ülkeler için ekokırım suçlarının ceza kapsamına alınması caydırıcı olabilir.  Liverpool Üniversitesi akademisyenlerinden olan ve “Ecocide” adlı kitabın yazarı David Whyte, uluslararası bir yasanın çevresel yıkımı hemen ortadan kaldıracak sihirli bir değnek olmayacağı konusunda uyarıyor. Buna rağmen tüm dünyada ekosistemleri korumak açısından ekokırım suçlarının ICC statüsü kapsamına alınması çok önemli. Çünkü herhangi bir yerde yaşanan çevresel felaketler binlerce kilometre uzakta olsa da hepimizi etkiliyor. Aynı atmosferde yaşıyoruz, aynı denizleri paylaşıyoruz, aynı su döngüsünü kullanıyoruz. Üstelik yaşanan en ufak bir ekokırım bile yüzyıllar sonra bir şekilde etkisini gösterebiliyor.

Ülkemiz açısından ise ekokırım suçlarının ICC statüsü kapsamına alınması çok daha önemli… Bize ‘çılgın proje’ yutturmacası altında sunulan Kanal İstanbul gibi, Çeşme Turizm Projesi gibi temelde birer ekokırım projesi olan ve sadece para uğruna doğanın sömürülmesi, ekosistemlerin yıkılması anlamına gelen bu girişimlerin önünün kesilmesi mücadelesi için ekokırım suçlarının bir an önce Roma Statüsü kapsamına alınması önemli bir adım olacak.

DünyaManşet

Af Örgütü: Rusya sivil yerleşimlerde misket bombası kullanıyor, biri çocuk üç kişi öldü

Uluslararası Af Örgütü, Ukrayna’nın kuzeydoğusundaki Sumi Oblastının Okhtyrka şehrinde yer alan, sivillerin sığındığı Soneçko anaokulu ve kreşinin uluslararası çapta yasaklı olan misket bombalarıyla vurulduğunu açıkladı.

Af Örgütü, Rusya‘nın 25 Şubat’ta gerçekleştirdiği saldırıda biri çocuk üç kişinin öldürüldüğünü, bir diğer çocuğun ise yaralandığını açıkladı. Saldırı, “savaş suçu” kapsamına alınabilir.

Binalara 220mm’lik bir Uragan roketinin düştüğünü ve saldırı esnasında içeride çatışmalardan kaçan sivillerin bulunduğunu doğrulayan örgütün Genel Sekreteri Agnès Callamard “Bırakın bir okulun civarına, yerleşim bölgelerine misket bombaları atmanın hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Bu saldırı Rusya’nın doğası gereği gelişigüzel ve uluslararası çapta yasaklı olan bir silahı kullandığına ilişkin tüm belirtileri taşımaktadır ve açıkça sivillerin hayatını hiçe saymıştır” dedi.

Üretimi, kullanımı, stoklanması yasak

Ukrayna ve Rusya dışında 100’ün üzerinde ülke tarafından desteklenen 2008 Misket Bombalarının Yasaklanması Sözleşmesi uyarınca misket bombalarının kullanımı, geliştirilmesi, üretimi, edinilmesi, stoklanması ve transferi her koşulda yasak.

Uluslararası teamülde de misket bombaları gibi doğası gereği gelişigüzel olan silahların kullanımını yasaklanıyor. Sivillerin öldürülmesi veya yaralanmasıyla sonuçlanan gelişigüzel saldırılarda bulunmak ise savaş suçu oluşturuyor.

Uluslararası Af Örgütü’nün tespitlerinde şu bilgiler yer aldı:

  • 9M27K veya 9M27K1 tipi 220mm’lik Uragan roketi, neredeyse bire bir aynı olan ve yalnızca kendini imha özelliğinde gecikme süresi bakımından farklılık gösteren 30 adet 9N210 veya 9N235 misket bombaları taşır. Okulda ve civarındaki darbeler, zemindeki ayırt edici kabarma dahil olmak üzere 9N210/9N235 misket bombalarının yol açması beklenen hasarla tutarlı hasarı gösteriyor.
  • İlk kez açık kaynaklı araştırma örgütü Bellingcat tarafından bildirildiği gibi, 9M27K roketinin ön kısmı ve kargo bölümünün kalıntıları 200 metre doğuda bulundu. Açık kaynaklı haberler, saldırı sırasında, uçuş yörüngesine dayalı roket fırlatma kaynağı olan Okhtyrka’nın batısında Rusya güçlerinin bulunduğuna işaret ediyor.
  • Saldırının hedefi okulun 300 metre kuzeyindeki lojistik depolama alanı olabilir. Ancak bu saldırıda kullanılan 220mm’lik Uragan roketleri gibi Çoklu Fırlatma Roket Sistemleri kontrolsüz ve hatalıdır ve bu nedenle sivillerin yasadığı bölgelerde kesinlikle kullanılmamalıdır.
  • Ayrıca, misket bombaları, %20’ye kadar varan aşırı yüksek hata oranıyla patlayıcıları geniş bir alana yaydıkları ve bu özellikleri nedeniyle sivilleri tehdit ettikleri için doğası gereği gelişigüzel silahlardır ve 100’ün üzerinde ülkenin desteklediği bir sözleşme ile uluslararası çapta yasaklanmıştır. Bu silahların kullanılması, gelişigüzel saldırı yasağını ihlal eder.

Son saldırının süregelen çatışmalarda Af Örgütü’nün doğruladığı, bir okula isabet eden dördüncü saldırı olduğuna dikkat çekilen açıklamaya göre;  17 Şubat’ta, Rusya destekli güçler, kontrol hattı boyunca artan bombardıman sırasında Stanytsia Luhanska kasabasında bir anaokulunu vurdu ve üç sivili yaraladı. 25 Şubat akşamı da bir füze Mariupol’de 48 No’lu Okula zarar vererek camları patlattı ve duvarlarda metal parça izleri oluşturdu. 26 Şubat’ta ise bir patlayıcı silah (büyük olasılıkla bir top mermisi) Çernihiv’deki bir anaokulunun ikinci katına isabet ederek muhtemelen VIIRS çevresel uydu sensörleri tarafından tespit edilen bir yangın başlattı.

Uluslararası hukuk gereğince, eğitim-öğretim binaları askeri amaçlarla kullanılmadıkları sürece yüksek koruma altında olduğuna vurgu yapılan açıklamada, tüm çatışmaların tarafları okulları yıkmaktan veya okullara zarar vermekten kaçınmak için özel dikkat göstermek zorunda olduğuna, ancak artan saldırılardan anlaşıldığı üzere Rusya güçlerinin bu zorunluluğu yerine getirmediğine işaret edildi.

‘Bu saldırı savaş suçu olarak soruşturulmalıdır’

Agnès Callamard sözlerini şöyle sonlandırdı: “Sivillerin güvende olmak içinde sığındığı bir anaokuluna gelişigüzel saldırı yapıldığına tanık olmak mide bulandırıcı. Gayet açık ve net: Bu saldırı savaş suçu olarak soruşturulmalıdır. 

Ukrayna’da bu insani trajedi devam ederken, savaş suçu işleyen herkesten Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM) ya da ulusal veya uluslararası düzeydeki bir başka uluslararası ceza adalet sürecinde bireysel olarak hesap sorulmalıdır. BM üye devletlerinin ve UCM’nin acilen Ukrayna’da işlenen uluslararası hukuk suçlarına ilişkin kanıtların zamanında ve etkili bir biçimde toplanmasını ve muhafaza edilmesini nasıl sağlayacaklarını değerlendirmesi şart.”

Rusya ve Ukrayna UCM’ye taraf olmamakla birlikte, Ukrayna 2015’te mahkemenin 20 Şubat 2014’ten itibaren topraklarında işlendiği iddia olunan suçlardaki yargı yetkisini kabul etti.

 

Kategori: Dünya

EkolojiManşet

Ekokırım suçuna dair hukuki tanım önerisi Türkçeye çevirildi

Fotoğraf: Shutterstock

Stop Ecocide Foundation tarafından yayınlanan, Ekokırım Suçunun Hukuki Tanımı için Bağımsız Uzman Grubu’nun hazırladığı şerh ve temel metin belgesinin Türkçe çevirisi yayınlandı.

Türkçe çeviriyi ise Çevre Hukukçuları Ağı üyesi olan Stajyer Avukat Can Gerçek, İlker Karabulut ve Avukat Özlem Altıparmak ve Sümeyye Elis Yıldızlı gerçekleştirdi.

Haklar ve Araştırmalar Derneği tarafından yayınlanan metin, ekokırım suçuna dair uluslararası alanda yürütülen tartışmaları ve gelişmeleri Türkiye kamuoyu ile paylaşmayı ve bu alanda yapılacak çalışmalara katkı sunmayı amaçlıyor.

Son iki yıldır daha çok tartışılıyor

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) 2019’da gerçekleştirdiği Taraf Devletler Kurulu’nda Pasifik Ada Ülkeleri tarafından gündeme getirilen ekokırım suçu, geçtiğimiz iki yıl içerisinde uluslararası arenada gittikçe artan şekilde tartışılır hale geldi.

Son olarak Haziran 2021’de Stop Ecocide Foundation (Ekokırımı Durdurun Vakfı) girişimiyle uluslararası uzmanlardan oluşan bir heyet, ekokırım suçunun tanımı konusunda uzlaşıya vararak bir metin hazırladı ve bu metin İngilizce olarak kamuoyu ile paylaşıldı.

Ekokırım nedir?

Heyet metinde ekokırım suçunu “Çevreye ağır ve geniş çapta ya da ağır ve uzun vadeli bir biçimde zarara yol açmasının kuvvetle muhtemel olduğunun bilincinde, yasadışı veya keyfi olarak işlenen fiiller ekokırım suçunu oluşturur” şeklinde tanımladı.  Metinde öneri maddesinde geçen kavramlar ise şu şekilde detaylandırıldı:

  • “Keyfi”: Tahmin edilen sosyal ve ekonomik yararlara kıyasla açıkça aşırı olan zararın umursamazca göz ardı edilmesi anlamına gelir.
  • “Ağır”: İnsan hayatı veya doğal, kültürel, ekonomik kaynaklar üzerinde ciddi bir şekilde etki doğurmayı içeren, çevrenin herhangi bir unsurunda olumsuz değişiklik, bozulma veya hasarın meydana gelmesini kapsayan zarar anlamına gelir.
  • “Geniş çapta”: Sınırlı bir coğrafik alanı aşan, ülke sınırlarını geçen veya bütün bir ekosistemin, türlerin veya çok sayıda insanın ıstırabına yol açan zarar anlamına gelir.
  • “Uzun vadeli”: Geri dönüşü olmayan veya makul bir süre içerisinde doğal iyileşme ile onarılamayan zarar anlamına gelir.
  • “Çevre”: Dünya, canlı küre, buz küre, taş küre, su küre ve hava küre ile dış uzay anlamına gelir.

Fotoğraf: Shutterstock

Roma Statüsü kapsamına alınması öneriliyor

Uluslararası uzman heyeti, bu çalışma ile ekokırım suçunu UCM kurucu sözleşmesi olan Roma Statüsü kapsamında suç haline getirmeyi öneriyor. 2002’de resmen yürürlüğe giren UCM ilk etapta sadece üç suç tipini yargılamaya yetkiliydi. Savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım suçu.

2010’da yapılan UCM Gözden Geçirme Konferansı neticesinde saldırı suçu da mahkemenin yargılama yetkisine dahil edildi ancak bu suçun yürürlüğe girmesi 2017’de gerçekleşti.

Türkiye’ye de etkileri olacak

Bu yayının yayınlandığı tarih itibariyle UCM’ye taraf ülke sayısı yüz yirmi üç. Türkiye ise UCM’ye taraf değil ancak ekokırım suçunun tanımına ilişkin yürütülen bu tartışma sürecinin, UCM’ye taraf olan ve olmayan devletler açısından etkileri olacağı açık:

“UCM tarafından ekokırımın bir suç haline getirilmesi, tamamlayıcılık ilkesi uyarınca tüm devletlerin bunu iç hukuklarında suç olarak tanımlayıp kabul etmelerine sebep olacak. Çünkü UCM’nin devreye girmesi ancak iç hukukun devreye girmediği ya da yetersiz kaldığı durumlarda söz konusu olur.

“Bu nedenle her devlet, ekokırım suçunun UCM önünde tartışılmaması için, öncelikle kendi iç hukukunu devreye sokmak isteyecektir. Sadece bu girişimin ve konuyla ilgili yürütülen tartışmaların bile doğanın korunması açısından önemli bir değişim yaratacağını düşünebiliriz.”

Kategori: Ekoloji

DünyaManşet

İnsan Hakları İzleme Örgütü HRW: İsrail, Filistinlilere ırk ayrımcılığıyla zulmediyor

İnsan Hakları İzleme Örgütü Human Rights Watch (HRW), İsrail’i Filistinlilere karşı ırk ayrımcılığıyla ve zulmetmekle suçladı.

HRW tarafından kaleme alınan yeni raporda, İsrail’in kendi topraklarında yaşayan Filistinliler de dahil olmak üzere, tüm Filistinliler üzerinde İsrailli Yahudilerin hegemonyasını sürdürme politikası yürütttüğünü kaydetti.

İsrail Dışişleri Bakanlığı ise örgütün suçlamalarını “abes ve yalan” olarak değerlendirdi.

Bakanlık, örgütü “uzun zamandır İsrail karşıtı bir gündemle hareket etmek” ve “gerçeklerle ve olan bitenle hiçbir alakası olmayan” bir kampanya yürütmekle itham etti.

‘Acilen müdahale edilmesi gerekiyor’

BBC Türkçe‘de yer alan habere göre, Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas ise uluslararası toplumun acilen müdahale etmesi gerektiğine vurgu yaptı:

Uluslararası toplumun acilen, devletler, kurumlar ve şirketlerin, savaş suçları ve insanlık suçları işlenmesine hiçbir şekilde katkı sunmamasını sağlamak da dahil müdahale etmesi gerekiyor.”

Uluslararası örgüt tarafından hazırlanan 213 sayfalık raporda, İsrail’in Filistinlilerin yaşadığı toprakların çok önemli bir kısmında tek egemen güç olduğu, kalan kısımlarda da sınırlı sayıda Filistin özerk yönetiminin yanı sıra, esas güç sahibi olduğuna değinildi.

‘Yahudi İsraillilere ayrıcalık’

Raporda, “Bütün bu bölgelerde hayatın çoğu alanında İsrail yetkilileri sistemli bir şekilde Yahudi İsraillilere, Filistinliler karşısında ayrıcalık tanıyor” ifadeleri kullanıldı ve şöyle denildi:

Yasalar, politikalar ve önde gelen İsrailli yetkililer tarafından yapılan açıklamalar, nüfus, siyasi iktidar ve toprakların Yahudi İsrailliler tarafından kontrolünü sürdürme amacının uzun süredir hükümet politikalarına yön verdiğini açıkça ortaya koyuyor.”

‘İnsanlık suçu olan apartheid boyutlarına vardı’

Ayrıca, raporda “Bu amaca yönelik olarak (İsrailli) yetkililer Filistinlileri, kimlikleri nedeniyle, değişen ölçülerde mülksüzleştirdi, hareketlerini sınırladı, zorla birbirinden ayırdı ve zapt altına aldı… Bazı bölgelerde bu mahrumiyetler o derece ileri gitti ki, bir insanlık suçu olan apartheid ve zulüm boyutlarına vardı” ifadeleri kullanıldı.

Apartheid terimi, Güney Afrika‘daki eski beyaz üstünlüğüne dayalı devlet yapısının 1948-1991 tarihlerinde ülkenin siyah çoğunluğa karşı yürüttüğü ve uluslararası hukukta insanlık suçu sayılan rejime verilen isim.

1973 tarihli Uluslararası Apartheid Suçunun Ortadan Kaldırılması ve Cezalandırılması Konvansiyonu, apartheidi “Bir ırkın mensuplarından oluşan grubun diğer bir ırka mensup insan grubu üzerinde hegemonya kurması ve sürdürmesi amacıyla yürütülen, onlara sistemli bir şekilde zulmetmesini içeren insanlık dışı faaliyetler” olarak tanımladı.

Uluslararası Ceza Mahkemesi‘nin anayasasını oluşturan Roma Anlaşması da benzer bir tanım yapıyor.

‘Sadece kötü bir işgal yönetimi değil’

HRW’nin Başkanı Kenneth Roth ise, İsrail’in Filistinliler üzerinde uyguladığı politikaların sadece kötü bir işgal yönetimi olarak görülemeyeceğini fade etti:

Milyonlarca Filistinli’nin, meşru bir güvenlik gerekçesi olmaksızın ve yalnızca Yahudi değil Filistinli oldukları için, temel haklarından mahrum bırakılması, sadece kötü bir işgal yönetimi olarak görülemez.”

‘İsrail ile ilişkiler gözden geçirilmeli’

Örgüt, Uluslararası Ceza Mahkemesi savcılarının apartheid ve zulüm suçlarıyla ilişkilendirilen kişiler hakkında soruşturma yürütülmesi ve suçları kanıtlanan kişiler hakkında da dava açılması gerektiğine işaret ediyor.

Bunun yanında HRW, uluslararası toplumu İsrail ile ilişkilerini gözden geçirmeye çağırıyor.

Birleşmiş Milletler nezdinde, işgal altındaki topraklar ve İsrail sınırları içerisinde yaşanan sistemli ayrıcalıkla ilgili soruşturma komisyonu kurulması da talep ediliyor.

Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısı, geçtiğimiz ay Filistinlilerin başvurusu üzerine Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze Şeridi‘nde 2014 yılından beri işlendiği söylenen savaş suçlarıyla ilgili soruşturma başlatmıştı.

Buna karşılık İsrail, uluslararası mahkemenin böyle bir soruşturmayı yürütme yetkisi olmadığını söyledi ve mahkemeyle işbirliğinde bulunmayacağını dile getirdi.

Kategori: Dünya

DünyaManşet

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden Filistin’deki savaş suçlarıyla ilgili soruşturma

Hollanda Lahey‘de bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi, (UCM) Filistin‘de işlendiği belirtilen savaş suçlarının araştırılması için resmi soruşturma başlattığını duyurdu.

Başsavcı Fatou Bensouda, soruşturmanın 13 Haziran 2014 yılından beri işlendiği söylenen, mahkemenin yetkisi dahilindeki suçları inceleyeceğini belirtti. Başsavcı, soruşturmanın bağımsız ve tarafsız bir şekilde yürütüleceğini de ekledi.

Uluslararası Ceza Mahkemesi ne yapacak?

BBC Türkçe‘nin haberine göre, UCM savcıları, Doğu Kudüs de dahil olmak üzere Gazze ve Batı Şeria‘nın da dahil olduğu bölgede İsrail ordusu, Filistinli milisler ve Hamas tarafından işlenen savaş suçlarını inceleyecek.

Uluslararası Ceza Mahkemesi, öncelikle soruşturmayla ilgili suçlar üzerinde yargı yetkisi kullanacak olan İsrail ve Filistin makamlarına bildirimde bulunacak.

Mahkeme, Roma Statüsü gereği bireysel cezai sorumluluk bulunup bulunmadığına yönelik değerlendirmeyle ilgili tüm gerçekleri ve kanıtları kapsayacak şekilde soruşturmayı genişletebilecek.

Soruşturmayı açan Başsavcı Fatou Bensouda, görevini 16 Haziran’da insan hakları hukukçusu Karim Khan‘a bırakacak. Khan, dokuz yıl boyunca UCM Başsavcısı görevini yürütecek.

İsrail ve ABD’den itiraz

İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) mahkemenin Filistin konusundaki girişimlerine itirazda bulunuyordu.

İsrail, UCM’nin sadece egemen devletler tarafından gündeme getirilen konuları inceleyebileceğini söylüyordu.

Ancak, UCM Meclisi’ndeki yargıçların çoğu İsrail’in bu görüşüne katılmadı. 5 Şubat’ta alınan kararla mahkemenin, Filistin topraklarında yargı yetkisine sahip olduğunu kaydetti.

Öte yandan, Ön Yargılama Dairesi de, Filistin’in, mahkemenin temel aldığı “Roma Statüsü’ne taraf devlet olduğuna” oy birliğiyle hükmetti.

Kategori: Dünya

Doğa MücadelesiManşet

Nevşehirlilerden Kanadalı altın madeni şirketine soykırım ve eko-kırım suçlaması

Fotoğraf: İsmail Hakkı Atal

UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde bulunan Kapadokya Avanos’un Özkonak beldesinde altın madenciliği yapmak isteyen Kanadalı Centerra Gold şirketinin yöneticileri hakkında ‘insanlığa karşı suç’ işledikleri gerekçesiyle Uluslararası Ceza Mahkemesi‘ne (UCM) başvuru yapıldı.

Konuyla ilgili Özkonak Yeraltı Şehri önünde bir araya gelen yurttaşlar adına UCM’ye suç duyurusunu gerçekleştiren Avukat İsmail Hakkı Atal, açıklama yaptı.

‘Kanada’da ağaçlar yasayla korunuyor’

Atal, Kanadalı şirketlerin kendi ülkelerinde ağaçları yasalarla korurken, sadece Kazdağı Kirazlı madeni için Kanada merkezli Alamos Gold‘un 350 bin ağacı kestiğini hatırlattı.

Daha önce de Alamos Gold‘a karşı Uluslarası Ceza Mahkmesi’ne bir suç duyursunda bulunulmuş, şirketin ‘öldürme’ ve ‘soykırım’ suçlarından yargılanması istenmişti.

Evrensel’den Özer Akdemir’in aktardığına göre basın açıklamasında, “Bu şirketler tüm dünyada eko-kırım uyguluyor” ifadelerini kullanıldı.

Fotoğraf: İsmail Hakkı Atal

‘7,6 milyar insanın ölümüne neden oluyor’

UCM’ye gönderilen dilekçede Centerra Gold şirketinin Kanadalı 15 yetkilisi “madencilik faaliyetleri ile kasten iklim değişikliğine ve ekolojik kirliliğe yol açmak, madencilik faaliyetleriyle koronavirüs salgınına neden olan ekosistem değişikliğine yol açmak; gezegende yaşayan 7,6 milyar insanın veya bir bölümünün ölümüne neden olmak”tan sorumlu tutuldu.

“İnsanlığa karşı suç” şikayetinde bulunulan dilekçede “Centerra Gold Madencilik şirketi yönetim kurulu üyelerinin faaliyetleri, yerel  ekosistemleri bozdukları gibi gezegenin ekolojik dengesini bozucu faaliyetleriyle insanlık tarihinin karşılaştığı en bulaşıcı ve tehlikeli salgın hastalık olan koronavirüs salgınının oluşmasına ve salgının artmasına katkıda bulunarak insanlığa karşı suç işlemişlerdir” ifadelerine yer verildi.

‘Salgınların ortaya çıkmasına sebep oluyor’

Bu iddiaya temel olan bilimsel çalışmalar ve raporlardan alıntılara yer verilen dilekçede “Hayvandan insanlara geçen zoonotic virüsler, insan kaynaklı çevresel faktörler-madencilik faaliyetleri ve iklim değişikliği nedeniyle sürekli mutasyon geçirmektedir. 2010 yılı ve öncesinde yapılmış olan bilimsel çalışmalar, günümüzde ve sonrasında mutasyona uğramış yeni koronavirüslerin geleceğini ve bu mutasyonların salgınlara neden olabileceğini haber vermiştir” denildi.

UCM’nin ilgili kişileri yargılama yetkisi bulunduğuna dikkat çekilen dilekçede, adı sayılan 15 kişi hakkında “insanlığa karşı suç işleme” nedeniyle soruşturma ve dava açılarak cezalandırılmaları istendi.

Doğa MücadelesiEditörün SeçtikleriManşetYerel

Alamos Gold ‘öldürme’ ve ‘soykırım’ suçlamasıyla Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne şikayet edildi

Aralarında Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin de yer aldığı 20 doğa savunucusu, yürütmek istediği madencilik faaliyeti nedeniyle Kazdağları’nda büyük bir yıkıma yol açan ruhsatsız Alamos Gold’u Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne şikayet etti.

Şirketin madencilik faaliyetlerinin hem iklim krizine neden olması hem de koronavirüs tarzındaki salgınların ortaya çıkmasına sebep olarak insanlığa karşı suç işlediği belirtilen dilekçede, söz konusu şirketin cezalandırılması talep edildi.

Dilekçede şirket “Gezegende yaşayan 7,6 milyar insanın veya bir bölümünün ölümüne neden olan veya olacak süreci başlatmak/sürdürmek/ katkı koymak” ile itham edildi.

‘Çevre suçları UCM’de görülmeye başlanmalı’

Yapılan başvuru hakkında Yeşil Gazete’ye değerlendirmede bulunan Avukat İsmail Hakkı Atal, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin henüz bu tarz davalara bakmadığını ancak son gelişmeler ışığında mahkemenin çevre suçlarını da incelemeye başlayacağının sinyalinin verildiğini söyledi.

2016 yılında çevre suçlarının UCM’de yargılanabileceğine dair bir mütalaa yayınlandığını belirten Avukat Atal, 2019 LAhey taraflar konferansında düzenlenen bir alt konferansta  iklim değişikliği sebebiyle sular altında kalma tehlikesinde bulunan Vanuatu adasının UCM’nin  yargı yetkisini kabul ettiğini hatırlattı.

Dünyanın her tarafından çevre suçlarına ilişkin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvuru yapılması gerektiğini söyleyen Atal, “Tüm dünya halkları bununla ilgili başvuru yaparsa, bu tarz davaların UCM’de görülmesi ekolojik yıkıma sebep olan şirketlere büyük bir darbe olacaktır” ifadelerini kullandı.

‘Öldürme’ ve ‘soykırım’ ile suçlandı

Alamos Gold’a ilişkin başvuru hakkında da detayları paylaşan Atal, şikayetlerini UCM Roma Statüsü 7’inci Maddede yer alan a, b ve k fıkraları üzerinden gerçekleştirdiklerini söyledi.

Bilimsel araştırmalar ile desteklenen başvuruda madencilik faaliyetleri sonucunda küresel koronavirüs salgınlarına neden olmak ve orman varlığını eksilterek bölgesel ekosistemlerde salgının yıkıcılığını arttırmak gerekçe gösterilerek a fıkrasında yer alan “öldürme” suçunun işlendiği belirtildi.

Madencilik faaliyetinin iklim koşullarını ve karasal-denizel döngülerini bozduğu belirtilen dilekçede insanların temiz hava, su ve toprak ihtiyaçlarına ulaşamayacağı belirtildi. Koronavirüs sebebiyle gerçekleşen ölümlerin çapı düşünülerek şirketin b fıkrasında yer alan “toplu yok etme” (genocide) suçu işlediği öne sürüldü.

Son olarak da tedavisi bulunamayan ve insanlığı büyük acılara sürükleyen koronavirüs ve diğer salgın hastalıklara yol açarak şirketin “Kasıtlı olarak ciddi ıstıraplara ya da bedensel, zihinsel veya fiziksel sağlıkta ciddi hasarlara sebep olduğu” belirtildi. Bu çerçevede UCM Roma Statüsü’nün k fıkrası uyarınca cezalandırılması talep edildi.

20 çevre aktivisti başvurdu

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin yanı sıra başvuruda bulunan kişiler arasında şu isimler yer aldı: Ferzan Aktaş, Elif Başaran, Serkan Kabak, Melis Emine Tantan, Güleda Erensoy, Murat Bütüner, Murat Barış Ugan, Alper Dönmez, Rıdvan Yüce, Onur Uysal, Mehmet Öztürk, Deniz Öztürk, Bengü İlke Çiçek, Sema Demir, Samet Palut, İjlal Gitmez, Burcu Gündüz Karakadılar, Besim Karakadılar, İsmail Hakkı Atal ve Günçe Çetin 

 

İklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

TTB: İklim değişikliğini desteklemek, UCM nezdinde insanlığa karşı suç sayılmalı

Ekim ayının son haftasında Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te toplanan Dünya Tabipler Birliği’nin (WMA) Genel Kurulu’nda Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) önerisi görüşüldü. “Gelecek Nesillerin Sağlıklı Çevrede Yaşam Haklarının Korunması ve iklim değişikliğini destekleyen politikaların Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM) insanlığa karşı suç olarak sayılması başlıklı politika belgesi, WMA genel kurul üyelerince olumlu karşılandı ve ulusal tabip birliklerine gönderilerek önerinin gelecek toplantıda yaşama geçirilmesi için görüş alınmasına karar verildi. Ayrıca Genel Kurul’da yine TTB’nin önerisi doğrultusunda  “İklim Krizi Acil Bildirgesi” ile hekimlere, çevre krizinin yaşamı tehdit eden etkilerini önleme konusunda baskı yapılması çağrısında bulunuldu.

WMA, dünya çapında doktorları temsil eden uluslararası ve bağımsız bir organizasyon. Örgüt ilk kez Paris’te çok sayıda ülkeden hekim temsilcilerinin katılımıyla 18 Eylül 1947’de, hekimlerin bağımsızlığını sağlamak ve her zaman mümkün olan en yüksek etik davranış ve bakım standartları için çalışmak üzere kuruldu. 1948’den günümüze kadar 113 Ulusal Tabip Birliği WMA’ya üye oldu. Örgüt günümüzde Dünya üzerinde 10 milyondan fazla hekimi temsil ediyor.  Yılda iki kez yönetim toplantıları gerçekleştiren WMA, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) toplantılarına da resmi gözlemci olarak katılıyor; önerilerini sunabiliyor. Örgütün finansmanı, üye hekim birliklerinin yıllık katkılarıyla (aidat) sağlanıyor. TTB ise uluslararası düzeyde; WMA, Avrupa Tıp Eğitim Birliği, WHO ile Avrupa Tabip Birliklerinin oluşturduğu forumun üyesi olup, toplantılarına aktif üye olarak katılıyor.

Uzun bir zamandan bu yana küresel iklim değişikliği ve hava kirliliği konusunda çalışan TTB’nin önerisi ise bu uzun çabaların sonunda hazırlandı ve TTB’nin genel kurulunda onaylandı.

WMA’nın Tiflis’teki Genel Kurulu’na TTB Merkez Konseyi üyesi Prof. Dr. Gülriz Erişken ile birlikte katılan Doç. Dr. Gamze Varol Saraçoğlu WMA’ya taşınan öneriyi şöyle özetledi:  

“TTB adına hazırladığımız önerinin birinci ayağı, WMA başta olmak üzere ulusal hekim birliklerine gelecek nesillerin sağlıklı çevrede yaşam haklarının korunması için önemli sorumluluklar yüklüyor. İkinci ayakta ise milyonlarca insan üzerinde büyük sağlık etkileri olan iklim krizi için etkili bir uluslararası yaptırıma acilen ihtiyaç olduğu belirtiliyor. Bu nedenle, ‘fosil yakıt kullanımı veya ormansızlaşma gibi insan faaliyetleri -iklim suçunu işlemek- insanlığa karşı ekosit suçu olarak değerlendirilmelidir’ deniyor. Öneride çevresel iklim suçlarını yargılayacak Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) altında “Uluslararası Çevre Mahkemesi” kurulması ve derhal harekete geçilmesi gerekliliğine vurgu yapılıyor ve WMA’dan kendi ulusal tıp dernekleri aracılığı ile hekim kamuoyu oluşturması;  Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü aracılığıyla hükümetler ve politika belirleyiciler üzerinde baskı yapması bekleniyor”

Varol Saraçoğlu, TTB’nin talebinin gerçekleştirilebilme olasılığıyla ilgili de şunları söyledi:

“Hukukçu arkadaşlarımızın yaptığı çalışmaya göre UCM’nin kuruluş belgesi niteliğindeki, mahkemenin yargılayacağı suç tiplerini düzenleyen UCM Roma Statüsü’ne göre bu mümkün. UCM Roma Statüsü’nün 7. maddesine göre; insanları öldürmek, kitlesel soykırım uygulamak, bir nüfusu bulunduğu yerden göç ettirmek ve insanlık dışı veya benzer eylemlerle bir insan topluluğunun büyük acılar çekmesine sebep olmak ‘insanlığa karşı suç’ olarak düzenlenmiş. İklim değişikliği de insanlığa karşı suç olarak sayılan bu sonuçları doğuruyor ve küresel bağlayıcılığı olan bir sistem uygulanmadığı takdirde insanlığa karşı suç, gezegendeki 8 milyar insana karşı yönelebilir. Hali hazırda iklim değişikliği nedeniyle önemli sayıda insan, aşırı hava sıcaklıklarının orman yangınları, kuraklıklar, kıtlık nedeniyle yaşanamaz hale getirdiği bölgelerden göç etmeye başladı. Kısacası iklim değişikliği tüm insanlığın sağlığını, geleceğini ve yaşama hakkını tehdit ediyor. Bu tehlikelerin bir kısmı gerçekleşmeye başladı ve WMA başta olmak üzere tüm hekim örgütlerinin iklim değişikliğine neden olmayı insanlığa karşı suç kapsamına alınmasını savunmak için vicdani, etik ve yasal sorumlulukları, görevleri var. Hukukçularımız belirttiğine göre, UCM’nin bir suçu insanlığa karşı suç kapsamında yargılayabilmesi için ya suçu işleyenin Statü’yü imzalayan ülke vatandaşı olması ya da suçun gerçekleştiği yerin UCM Roma Statüsü’nü tanıyan ülke toprakları olması gerekiyor. Bu durumda iklim değişikliğinde suçun gerçekleştiği alan dünyanın tamamı ve suç mahalli küresel olduğundan dolayı UCM’nin hukuken yargı yetkisi de var.”

Doç. Dr. Gamze Varol Saraçoğlu bundan sonraki süreci şöyle özetledi:

“WMA teklifi beğendiğini bildirdi ve bu haliyle üye ülkelere gönderilmesini kabul etti. TTB olarak bundan sonraki beklentimiz WMA’nın Nisan ayında Cordoba‘daki Genel Kurulu’da yapılacak oylamada önergemizin karar altına alınması ve WMA’nın gelecek nesillerin yaşama hakkının korunması için iklim değişikliğine neden olmanın UCM’de insanlığa karşı suç kapsamına alınması için baskı unsuru oluşturmasıdır. WMA, UCM üzerinde baskı unsuru oluşturursa, sera gazı emisyonlarının sınırlanması yönünde bir türlü konsensüs sağlayamayan ulusal hükümetlerin ve şirketlerin üzerinde bağlayıcılığı olan bir yaptırım mekanizması için ilk ve en önemli adım atılmış olacaktır.”

Sonuç olarak TTB’nin önerisinin ilk bölümü WMA Genel Kurulu tarafından kabul edildi; “İklim Krizi Acil Bildirgesi” üye hekim birliklerine dağıtıldı. Hekimler artık yeni nesilleri küresel iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinden korumak için daha fazla sorumluluk alacaklar. İkinci bölüm için ise üye hekim birliklerinden görüş istendi; önümüzdeki toplantıda karar verilecek muhtemelen… Küresel iklim krizini önlemek için 2015’de imzalanan Paris İklim Antlaşması’nın başarı şansının giderek azaldığı; önümüzdeki günlerde 25’incisi yapılacak olan COP toplantılarının ise bugüne kadar hiçbir somut çözüm üretemediği dünyamızda belki de son umutlardan biri olacak WMA Genel Kurulu’nun alacağı karar… Eğer bu karar onaylanırsa; örgüt Uluslararası Ceza Mahkemesinin (UCM) “Uluslararası Çevre Mahkemesi” kurması için Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü aracılığıyla hükümetler ve politika belirleyiciler üzerinde baskı aracı haline gelecek.

Kategori: İklim Krizi

DünyaManşet

UCM’ne suç duyurusu: Akdeniz’deki mülteci ölümlerinden AB sorumlu

Bir avukat grubu, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne Akdeniz’de binlerce mültecinin ölümünden sorumlu oldukları gerekçesiyle AB üyesi ülkeler hakkında suç duyurusunda bulundu.

Bir grup avukat, Akdeniz’de binlerce mültecinin boğularak ölmelerinden sorumlu olduğu gerekçesiyle Avrupa Birliği (AB) ve üye ülkeler aleyhine suç duyurusunda bulundu. Avukatlar AB’yi ve 28 üyesini, “insanlığa karşı suç işlemekle” itham etti.

BBC Türkçe’nin haberine göre, Hollanda’nın Lahey kentindeki Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) yapılan başvuruda, Akdeniz’deki mülteci ölümlerinin, AB’nin göç politikalarından kaynaklandığı iddia edildi. Başvuruda, AB’nin bu politikalarla, “diğer mültecilere gözdağı vermek için denizdeki sığınmacıları kurban ettiği” savunuldu.

Suç duyurusunda, özellikle son dönemde Avrupa’ya yönelik mülteci krizinde önemli rol oynayan İtalya, Fransa ve Almanya hedef alındı. UCM’ye sunulan 245 sayfalık başvuru belgesinde, AB’nin 2014 yılından itibaren “bedeli ne olursa olsun, Libya’dan Avrupa’ya mülteci geçişini engellemek istediği” vurgulandı.

Avukatlara göre, “AB’nin caydırıcı politikaları” sonucu 40 bin sığınmacı, Libya’daki kamplarda mahsur kaldı.

Suç duyurusunda bulunan avukatlar arasında geçmişte UCM’de de çalışan Fransız Juan Branco ve İsrailli Ömer Shatz da bulunuyor.

Hollanda Televizyonu’na (NOS) konuşan bir AB sözcüsü ise birliğin tüm eylemlerinin uluslararası anlaşmalar ve Avrupa yasalarına dayandığını söyledi. AB Sözcüsü, birliğin yalnızca uluslararası sularda faaliyet gösterebileceğini ve Libya karasularında işlem yapamayacağını belirtti. Sözcü, Libya makamlarına, sahil güvenlik görevlileri tarafından yakalanan göçmenlere daha iyi davranmaları uyarısında bulunduklarını vurguladı.

Kategori: Dünya

DünyaManşet

Ömür boyu hapsi istenen Bosnalı Sırpların eski lideri Karadziç’ten temyiz başvurusu

Dün Lahey’de Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde Bosnalı Sırpların eski lideri Radovan Karadziç‘in temyiz duruşması vardı.

Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi savcıları, verilen 40 yıl hapis cezasını az bularak, 10 ayrı konuda suçlu bulunan Sırp liderin ömür boyu hapse mahkum edilmesini istedi.

Radovan Karadziç, karara itiraz etti.

Karadziç avukatı aracığılıyla yaptığı başvuruda, adil bir şekilde yargılanmadığını ve savunma hakkının ihlal edildiğini ileri sürererek, tekrar yargılanmayı talep etti.

Karadziç’in avukatı Gate Gipson, temyiz başvurusuyla ilgili şunları söyledi: “Başkan Karadziç bu davada kendisini temsil etmek ile kendi savunmasına tanıklık etmek arasında seçim yapmaya zorlandı, bu tür bir konuma zorlanarak, Başbakan Karadziç’in kendini temsil etme hakkı ihlal edildi.”

Uluslararası Ceza Mahkemesi 2016 yılında, Radovan Karadziç’i 1995’te Srebrenitsa’da 8 bin Müslüman erkek ve çocuğun öldürülmesi, savaş suçları ve insanlığa karşı suçtan 40 yıl hapis cezasına çarptırmıştı.

Srebrenitsa’daki kurbanların ailelerinin kurduğu derneğin üyes Munira Subasiç, Karadziç’in cezasını hiç bir şekilde indirilmemesinden yana: “Ömür boy hapis ve soykırımla suçlanmazsa, o ceza almış sayılmaz.”

Davaya bakan savcılar ise Karadziç’in daha fazla ceza alması gerektiğini belirterek itirazda bulundu. Uluslararası Ceza Mahkemesi, iki tarafın da itirazlarını bugün değerlendirecek.

 

(Euronews)

Kategori: Dünya