Köşe YazılarıManşetYazarlar

Hiçbirimiz masum değiliz

Geçtiğimiz hafta yazdığım yazıda belirtmiştim; pandemi günlerinin adeta fırsat bilinip İzmir’in imar planlarıyla nasıl oynandığını… Başta tarım ve orman alanları, doğal ve tarihi sit alanları olmak üzere 1400 hektarın üzerindeki alan rant uğruna yangından mal kaçırırcasına imara açılmaya çalışılıyor ve bu girişimlere de 2020 yılı içinde hız verildi.

Tüm engelleme ve pandemi günlerinin kısıtlamalarına karşı başta Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi olmak üzere bazı odalar ve çevre örgütleri hukuksal ve bilimsel mücadele ile bu talanı önlemeye ve gelecek nesillerin hakkını korumaya çalışıyor. Üstelik bu çaba sadece Çevre ve Şehircilik Bakanlığına karşı değil; İzmir Büyükşehir Belediyesine de karşı sürdürülüyor. Çünkü Şehir Plancıları Odasının web sitesinde yer alan raporlara göre sadece merkezi yönetim değil,  yerel yönetimler de kentin imar planlarını değiştiriyor.

Şehir Plancıları Odasının İzmir Şubesi’nin web sayfasında yer alan ‘Depremlere Karşı Dirençli Kentlere İhtiyacımız Var! Ne Yapma(ma)lı?’ raporunu okuduğumuzda İzmir Büyükşehir Belediyesinin de son 20 yıl içinde kent merkezinde yaptığı parçalı, parsel bazında plan değişiklikleriyle %10-25 yoğunluk artışına neden olduğunu anlıyoruz. Oysa parçacı ve parsel bazında yapılan planların kamu yararından uzak, daha çok mülk sahipleri ve müteahhitlerin kârını arttırmaya odaklı olduğu artık hepimizin bildiği tartışmasız bir gerçek. Üstelik raporu okuduğunuzda bu plan değişiklikleri sonucunda kentin ulaşım, eğitim, sağlık ve yeşil alan gibi temel ihtiyaçlarından ve 3194 sayılı İmar Kanunu ve ilgili yönetmelikleri gereği ayrılması zorunlu olan kentsel, sosyal ve teknik altyapı alanlarından mahrum kaldığını ve İzmirlilerin böyle bir kentte yaşamaya zorunlu kılındığını fark ediyoruz.

Tabii rant uğruna yapılan bu hataların faturasını ise kentte yaşayanlar ödüyor. 30 Ekim tarihinde Yunanistan’ın Sisam adası açıklarında meydana gelen 6.9 büyüklüğündeki deprem bu adada sadece iki can kaybına yol açıp; herhangi bir hasara neden olmazken depremin merkezinden kuş uçumu 100 kilometre uzaklıktaki İzmir’in Bayraklı semtinde 119 can kaybına ve 1053 yaralanmaya neden olmuştu. Üstelik bu kayıplar yıllar önce yapılan deprem master planında Bayraklı semti olası bir depremde riskli bir bölge olarak işaretlenmesine karşın hiçbir önlem alınmadığı için yaşandı.  İşte kentin deprem ve afetlere karşı bu kadar dirençsiz olmasının altında yatan nedenler Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesine göre hem merkezi hem de yerel yönetimlerin ortak sorumluluğunda aranmalı ve özellikle son yıllarda yoğunlaşan imar planı değişiklikleri mercek altına yatırılmalı. Odaya göre imar plan değişiklikleri, yapanların iddia edildiği gibi kentin daha yaşanabilir ve planlı bir hale dönüştürülmesine yaramıyor. Aksine İzmir’i plansız ve belirsiz bir büyümeye götürüyor. Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi planlı, yaşanabilir, sağlıklı bir kent için; 3194 sayılı İmar Kanunu ve ilgili yönetmelikleri ile uygulama araçlarının etkin bir biçimde kullanılarak, kente yönelik sorun ve tespitlerin kent bütününde ele alınması ve ayrıntılı çözüm önerileri geliştirilmesi gereğini vurguluyor ve bu doğrultuda;

  • 1/25000 ölçekli İzmir Büyükşehir Bütünü Çevre Düzeni Planının ana kararlarına, nüfus ve yoğunluk değerlerine uygun hareket edilmesi,
  • Kentsel Yerleşme Alanlarının özellikle İzmir Merkez Kenti oluşturan metropol alanının, bütüncül olarak kurum ve kuruluş görüşlerinin alınması, analiz ve sentez çalışmalarının yapılması ve özellikle 2020 yılı içinde yaşadığımız depremden sonra daha da önemli hale gelen imar planına esas jeolojik-jeoteknik ve mikrobölgeleme etütlerinin mevcut imar planı olan alanlar dahil olmak üzere kent bütününde hazırlanması,
  • Afet ve diğer kentsel risklerin yüksek olduğu İzmir kent bütününde kentsel risk analizleri veya sakınım planlaması çalışmalarının yapılması, afet ve diğer kentsel riskler için yapılmış risk azaltıcı önlem ve tedbirlerin plan kararına dönüştürülmesi,
  • İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından farklı tarihlerde onaylanmış Nazım İmar Planı ve Revizyonları dikkate alındığında, benzer nitelikte coğrafi özelliklere ve plan kararlarına sahip alanlarda hiçbir bilimsel dayanağı bulunmadan farklı kabuller yapıldığının görüldüğü, bu durumun kent bütünündeki dengeleri bozacağı, eşitlik ilkesine aykırı olduğu, bu tür plan kabullerinden derhal vazgeçilmesini öneriyor.

Oda ayrıca Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı gibi planlama yetkisi bulunan merkezi idareler tarafından yürürlükte bulunan plan kararlarını yok sayan, doğrudan yatırımcıyı merkezine alan plan/plan değişiklikleri ile korunması gereken alanların (orman alanları, mera alanları, tarım alanları, kamusal alanlar vb.) yok edildiğini belirterek; buna karşı da hukuksal mücadelesini sürdüreceğini belirtiyor.

İzmir; özellikle 2020 yılı içinde gerek merkezi yönetimin gerekse yerel yönetimlerin imar plan değişiklikleri kıskacında… Merkezi yönetim Çeşme ve Selçuk’ta yeni turizm alanları yaratmak için; Aliağa ve Kınık’ta yeni sanayi ve termik santral alanları için imar plan değişikliklerinin peşinde koşarken yerel yönetimler ise 30 Ekim depremi sonrasında kaşla göz arasında Karşıyaka’da ‘sıkıştırılmış kat’ kararını aldılar, belli alanlarda parçalı olarak yoğunluk artışını getirdiler.

Kamu ve toplum yararı hedefinden uzaklaşan her plan düzenlemesinin, kentsel alanın yaşanabilirliğini zayıflattığı ve kentlerin afetler karşısında savunmasız kalmasına neden olduğu bir gerçek… Bu gerçek 30 Ekim’de çok acı olarak bir kez daha yüzümüze vuruldu doğa tarafından. Merkezi yönetimiyle, yerel yönetimiyle hala anlamadık mı sadece sermayenin çıkarını gözeten, ranta dönük plan değişikliklerinin sonunun İzmir için, kentlerimiz için felaket olacağını… Oysa kentlerimizin toplum ve doğa yararı dikkate alınarak planlanması mümkün. Çözüm her şeyden önce yerel yönetimiyle, merkezi yönetimiyle kapitalist sistemin içinde sermayenin çıkarını düşünmeyi terk etmekten geçiyor.

Yoksa hiçbirimiz masum değiliz,  birçok kentimiz gibi İzmir’in de git gide yaşanmaz bir kent haline gelmesinden….

 

EkolojiManşetTarım-GıdaYerel

Suruç Ovası suya gömülüyor

Fotoğraf: MA

Urfa‘da yer alan Suruç Ovası’nda taban suyunun yükselmesi, düzensiz sulama ve tahliye kanallarının yetersizliğinden dolayı çok sayıda mahalle ve tarım arazisi suya gömülüyor.

Bu duruma yol açan temel sebep ise Suruç Ovası Pompaj Sulama Projesi‘nin  henüz tamamlanmadan 29 Mart 2014 seçimlerine yetiştirmek için faaliyete açılması olarak gösteriliyor.

Sağlığı tehdit ediyor

Mezopotamya Ajansı’ndan Barış Polat’ın haberine göre ovanın arazi yapısı göz ardı edilerek boruların gelişi güzel döşenmesi, tahliye kanallarının açılmaması ve boruların sık sık patlaması projenin çözümden ziyade sorun oluşturmasına sebep oldu.

Taban suyunun yükselmesi yerleşim yerlerinde bulunan fosseptik çukurlarında taşmasına yine bataklık haline gelen tarım arazilerinde sivrisinek artmasına sebep olurken, ovada bulunan insanların sağlığı da tehlike altında.

Fotoğraf: İlci Holding

‘Köyde ev yapamıyoruz, su altında kalıyor’

Söz konusu sorunun baş gösterdiği mahallerden bir tanesi de Üveçli (Kubika Çareba) Mahallesi. Mahalle halkından Mustafa Karak, düzensiz sulamanın yapılması, suyun ovaya fazla verilmesi ve tahliye kanallarının olmaması nedeniyle evlerinin ve ekili tarım arazilerinin su altında kaldığını söyledi.

Su giderinin olmaması nedeniyle yer altına sızan suyun belli bir zamandan sonra yerleşim yerlerinde çıkmaya başladığını belirterek Karak, “Köyde ev yapamıyoruz. Çünkü temel su altında kalıyor. Sorumlu kimseyi bulamıyoruz. DSİ’ye gidiyoruz bize bağlı değil deyip topu ŞUSKİ’ye atıyor. Onlarda biz ilgilenmiyoruz diyor. Acilen bir tahliye kanalının yapılması gerekiyor. Kanalın yapılması için yıllardır emek verdiğim ağaçlarımı kestim. Ama kimse ilgilenmiyor” dedi.

‘Hastalık saçıyor’

Yine mahallede bulunan tarım arazilerinin bataklığa dönüştüğünü ifade eden Karak,  “Mısır ekmişiz bataklıktan dolayı biçer koyamıyoruz. 1 ay sonra yağmur yağacak. Bu ürün tamamen çürüyecek. Emeğimiz boşa gidecek. Köyün neresine bir kürek vursan bir karış su yükseliyor. Yakında evlerimiz sudan zarar görüp hepsi çökecek. Hayatımız riskte. Yine mahallede bulunan fosseptik çukurları taştı. Belediye aracı geliyor bataklık olduğundan boşaltamıyor. Bu hastalık saçıyor. Köyde bataklık oluşması ile sinekler çoğaldı. Geceleri yatamıyoruz. Bu salgın sürecinde bile tehlikedeyiz. Sağlığımız da tehlikede” ifadelerini kullandı.

‘Ekinlerimin hepsi çürüdü’

Baran Karak adlı yurttaş ise Suruç Ovası Pompaj Sulama Projesi’nin tamamlanmadan faaliyete geçirildiğini, yine tahliye kanallarının yapılmamasından kaynaklı bugün bu sorunla karşılaştıklarını ifade etti:

Suyun gideceği bir yer yok. Bu kez yerleşim yerlerimize yayılıyor. Suruç çukurda bir yer. Yer altındaki sularda yükselmiş durumda. Mahallenin her yerinde su çıkıyor. Bu yıl ektiğimi tarım ürünlerinin hepsi çürüdü. Bir şey elde edemedik.

‘En az 20 köyde bu sorun var’

En az 20 köyde bu sorunun yaşandığını belirten Karak, “Bu köyler suya gömülecek. Köyümüz şu an bataklığa dönüşmüş durumda ve mağduruz. Bu sorun sürekli sürümce de bırakılıyor. Artık bir çözüm bulsunlar” dedi.

Taban suyunun yükselmesi ile yerleşim ve tarım arazilerinin zarar gördüğü mahallelerden bazıları şunlar: Küçüköprü (Tileynter), Eskice, Küçüksergen (Midêva Piçûk), Büyüksergen (Midêva Mezin), Ekili (Mizar), Pınarbaşı (Kurê Musa), Saygun (Qırıka), Yoğurtçu (Tıonek) Bilge, Kovalı, Üvecik (Kubika), Hacı Ahmet Mezrası, Yazı (Xerabsor), Hecek, Zaret ve Uysalı (Mele Hemeze).

Kategori: Ekoloji

GündemKentManşetTürkiye

İBB Raporu: Kıyıların yüzde 40’ına erişim yok, kişi başı yeşil alan 2.67 metrekare

Kategori: Gündem

DoğaDoğa MücadelesiEkolojiİklim KriziManşetTarım-Gıda

KOS: Salgından rant değil ders çıkarılmalı

Kuzey Ormanları Savunması yazılı bir basın açıklaması yaparak koronavirüs salgını sırasında artan ekolojik yıkımlara dikkat çekti. İklim ve doğa tahribatının yeryüzündeki canlı yaşamını yokoluşun eşiğe getireceği uyarısında bulunulan açıklamada alınabilecek önlemler sıralandı.

Açıklamada İstanbul ve Marmara Bölgesi’nin yegane su, gıda, nefes ve yaşam kaynağı olan Kuzey Ormanları’nın salgına karşı en büyük güç olduğunu belirtilerek orman ekosistemi ve yaban hayatının kayıtsız şartsız en üst düzeyde korumaya alınması çağrısında bulunuldu.

‘Mege Rant Projeleri iptal edilsin’

“Doğayı ticari bir mal, pazarlanacak bir manzara, gerekirse taşınacak bir eşya vb. gören bilim, akıl ve vicdan dışı yaklaşımlar terk edilmeli” denilen açıklamada şu önlemlerin alınması gerektiği belirtildi:

  • Kuzey Ormanları’nı inşaat yağmasına açmak için yapılan; köprü, otoban ve havalimanı görünümlü Mega Rant Projeleri iptal edilmeli, başlanmamış olanlardan vazgeçilmeli, garanti ödemeleri durdurularak kamu kaynakları salgınla mücadeleye harcanmalıdır.
  • Çatalca’dan Sakarya’ya, Kuzey Ormanları’nın yaklaşık 50 milyon ağacına kıyılarak yapılan ve ormanı yüzlerce parçaya bölerek ekosistem bütünlüğünü yok eden 3. Köprü, KMO ve bağlantı yolları YİD anlaşması iptal edilmeli, kamulaştırılmalı ve adım adım ormana iade edilmelidir.

  • Salgın aylarında bile bu projelere ödenen araç/yolcu garanti ödemeleri derhal durdurulmalı, salgına karşı toplumu savunmak için kullanılması gereken kamu kaynakları inşaat ağalarının kasalarına aktarılmamalıdır.
  • Kuzey Marmara Otoyolu yapımı sırasında orman bütünlüğünden koparılan alanlar üzerindeki yapılaşma baskısı ortadan kaldırılmalıdır.
  • Kuzey Ormanları’nın 13 milyon ağacına ve 80 gölüne kıyılarak yapılan, çevresindeki orman ve kıyı alanlarını, İstanbul’un en önemli su kaynağı olan Terkos Gölü çevresini yapılaşmaya açan 3’üncü Havalimanı YİD anlaşması iptal edilmeli, kamulaştırılmalı ve beton çölü sökülerek ormana iade edilmelidir.

‘Ormanları imara açan ÇED’ler ve ihaleler durdurulsun’

  • İstanbul’u 3 kara parçasına ayırıp küresel ısınma adaları yaratacak olan, Marmara ve İstanbul’un son su, orman ve tarım alanlarını yok edecek kanal kılıklı mega rant projesinden vaz geçilmelidir.
  • Kuzey Ormanları’nı imara açan ve açacak olan her ölçekteki imar planları, ÇED’ler, ihaleler, yasa ve yönetmelik değişiklikleri durdurulmalıdır.
  • Kuzey Ormanları bütünlüğü içerisinde yer alan Askeri Alanlar birer birer çeşitli plan ve gerekçelerle yapılaşmaya açılmaktadır. En son örneği sahra hastanesi yapmak için Samandıra’daki askeri ormanlık alanın inşaata açılmasıdır. İstanbul’un son boş ve yeşil alanları olan askeri alanlarını yapılaşmaya açan her türlü uygulama iptal edilmeli ve durdurulmalıdır.
  • İstanbul’un nüfus yoğunluğu, kentin ve ekosistemlerin kaldırabileceği kapasitenin katbekat üzerine çıkarılmıştır. Altyapı kaldırabileceği sınırı çoktan aşmış, kaynaklar yetersiz kalmıştır. Salgında görüldüğü üzere en yüksek vaka ve ölüm sayıları İstanbul’dadır. Kente daha fazla nüfus yükü bindirecek tüm projeler iptal edilmelidir.

‘Salgında rant fırsatçılığı yasaklansın’

Açıklamada Türkiye genelinde de doğayı ve yaşamı yok eden projelerin koronavirüs fırsat bilinerek hızlandırıldığına dikkat çekti. Artvin Cerratepe, Salda Gölü ve Muğla Çıtlık Ormanı gibi yerlerdeki ekolojik yıkımların örnek verildiği açıklamada şu talepte bulunuldu:

Salgın günlerinde halkın yaşamını kolaylaştıran önlemler alınacağına, sermaye yararına yetki kullanımından vazgeçilmelidir. Salgın fırsatçılığına dönüşen bütün kararnameler, yönetmelik ve yasa düzenlemeleri, ÇED olumlu kararları geri çekilmelidir.

‘Su varlıkları korunsun’

Başta Kuzey Ormanları’ndakiler olmak üzere Türkiye genelindeki su havzalarının on yıllardır büyük bir tahribat altında olduğu belirtilen açıklamada salgın sırasında su varlıklarının korunması gerektiği söylendi:

  • Kuzey Ormanları’ndaki su kaynaklarının çevresini ve beslendiği su havzalarını işgal eden yapılaşmaya açan tüm mega rant projeleri ile birlikte, orman içinde ve yakınında bulunan semt, mahalle ve köy meralarındaki emlak hareketi durdurulmalıdır.
  • İstanbul’un en önemli su kaynaklarını yok edecek olan rant kanalı projesi iptal edilmelidir.
  • Temel  sektörler dışında sanayi su kullanımı durdurulmalıdır.
  • Havuz doldurma, çim sulama gibi suyun konfor amaçlı kullanımı yasaklanmalı,

  • Ormanın kaynak ve yeraltı sularına el koyularak ticaretinin yapılması yasaklanmalı, içme suyu tesisleri kapatılmalı, temiz suya erişim eşit ve parasız bir yurttaşlık hakkı haline getirilmelidir.
  • Yeraltı suyu kullanan oto yıkama firmaları kapatılmalıdır.
  • Su hasadı ve su tasarrufu için projeler geliştirilmeli, çeşitli mecralarda toplumun tüm kesimlerini su tasarrufunun önemi konusunda bilinçlendirici yayınlar yapılmalıdır.

‘İklim acil durumu ilan edilsin’

Açıklamada, insanların doğaya müdahalesinin iklim değişikliğine yol açtığı vurgulanan açıklamada  “İklim krizinin Covid-19 ve benzeri sonuçlarının engellenmesi için iklim acil durumu ilan edilmeli ve ekoloji tabanlı hareket planı faaliyete geçirilmelidir” taleplerinde bulunuldu.

Fotoğraf: İklim Acil Bodrum

Fosil yakıt endüstrisinin iklim krizinin yanı sıra büyük ölçüde hava kirliliğine de sebep olduğu belirtilen açıklamada hava kalitesinin yükseltilmesi için şu talepler yer aldı:

  • Faaliyette bulunan ve havadaki sera gazı emisyonunun en büyük kaynağı olan bütün termik santral projeleri daha fazla canlı yaşamını tehdit etmeden acilen durdurulmalıdır.
  • Hava kirliliğinin sağlık etkilerinin değerlendirilmesi ve kirliliğin azaltılması ile ilgili politika geliştirilmesinde, bilim insanları, ilgili meslek örgütleri/sivil toplum kuruluşları ile iş birliği ve iletişim içinde çalışılmalıdır.
  • Araç trafiğini teşvik edici her türlü plan devre dışı bırakılıp toplu taşıma ağı geliştirilerek ücretsiz hale getirilmeli, yaya ve bisiklet yol ağları geliştirilip yaygın hale getirilmelidir.

‘Tarım alanları korunmalı’

Metinde, pandemi ile birlikte aslında yeniden kendi kendine yetebilen yaşam alanları oluşturmanın önemini hatırlamış olduk”  ifadeleri kullanıldı. Tarım alanlarını korumak için alınabilecek tedbirler ise şu şekilde sıralandı:

  • Gıda meta olmaktan, toprak ise rant alanı olmaktan çıkarılmalıdır.
  • Tarım alanlarının enerji ve maden yatırımları, otoyollar, mega projeler, konut ve fabrikalar tarafından gasp edilmesi engellenmelidir.
  • İstanbul’da tarım alanlarını ve Trakya’da, Kocaeli’nde, Sakarya’da tarım havzalarını işgal eden yoğun sanayi faaliyetleri kısa vadede son bulmalı ve havzalar yeniden tarıma kazandırılmalıdır.
  • Sanayi tesislerinin kimyasal atıklarını akarsulara boşaltması ivedilikle engellenmeli; sıkı denetim ve cezalar işletilmelidir.
  • Yerli tohum satışını yasaklayarak çiftçiyi tekellere mecbur bırakan 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu iptal edilmelidir.

  • Tarım kooperatifleri desteklenmelidir.
  • Tarıma yönelik özelleştirme politikaları son bulmalıdır.
  • Toprağın, suyun vd. doğal kaynaklarla birlikte canlıların zehirlenmesine yol açan pestisitlerin ve suni gübrelerin kullanımı yasaklanmalıdır.
  • Monokültürel tarımdan vazgeçilmeli ve  bölgeye has biyoçeşitlilik korunmalıdır.
  • Endüstriyel tarımdan vazgeçilerek geleneksel, ekolojik ve sürdürülebilir yerel tarıma geçilmelidir.
  • Verimli sulama yöntemleri kullanılarak, topraklar organik madde açısından zengin hale getirilerek, su hasadı yapılarak ve uygun ürün seçimleri ile su kaynakları korunmalıdır.
  • Kuraklığa dayanıklı yerel tohumların ekimi gibi iklim değişikliğine uyumlu tedbirler alınmalıdır.
  • Yerel üretici ve tüketici arasında dayanışmayı esas alan, şeffaf ağlar oluşturulmalıdır.
  • Yerel yönetimler gıda üretimi ve tüketimine dair çözümlerde aktif rol almalıdır.
  • Kolektif kent bahçeleri hayata geçirilmelidir. Kent içinde, çeperinde veya dışındaki tüm parkların, yol kenarlarının, özel veya kamuya ait atıl kalmış alanlarının tarımsal üretime açılması planlanmalıdır.

‘Avcılık yasaklansın’

KOS açıklamasında salgınların yaşam alanı tahrip edilen yaban hayvanlarıyla insanların temasından kaynaklandığını belirtti. Yaşam hayatı tahribine son verilmesi gerektiği belirtilen metinde “avcılık yasaklanmalı, hayvanat bahçesi olarak adlandırılan hayvan hapishaneleri kapatılmalı, biyokaçakçılık önlenmelidir” talepleri yer aldı.

‘Medikal ürün kirliliği önlensin’

Açıklamada son olarak koronavirüs salgını sırasında kullanımı zaruri hale gelen medikal ürünlerin yol açtığı çevresel kirliliğe değinildi. Bu doğrultuda da çalışmalar yapılması gerektiğini belirten KOS “Gereksiz kullanımı önleyici tedbirler alınmalı, kullanım sonrası oluşan çevresel riskler ortadan kaldırılmalıdır. Tüketim alışkanlıkları sorgulanmalı, toplum atık konusunda bilinçlendirilmelidir” ifadelerini kullandı.

 

Kategori: Doğa

Doğa MücadelesiManşet

Ekoloji Birliği: Tarım alanlarının yok oluşunu durdurmak için mücadele edeceğiz!

Ekoloji Birliği tarafından yapılan açıklamada; “Hükümet ovalarımız ile tarım alanlarımızın sanayi ve enerji alanına dönüştürülmesine son vermelidir” denildi.

Tarım alanlarının sürekli sanayi ve enerji kaynaklı projelere kurban edildiğine dikkat çekilen açıklamada; “Oysa tarım alanlarımız sınırlıdır. Tarım alanı olmayan bir yeri, tarım alanına çevirmek son derecede zordur. Buna rağmen özellikle son 20 yıl içinde kurulan hükümetlerin, tarım alanlarımızı sanayi ve enerji kaynaklı saldırılara karşı korumak gibi bir amacı olmadığı, tersine sermayenin bu tür isteklerini her zaman yerine getirdikleri görülmektedir” denildi.

‘Tarım alanlarının yok oluşunu durdurmak için mücadele edeceğiz’

Ülkede uygulanan inşaat ve madencilik temelli ekonomi yönetimi ve talan anlayışı ile ovalara geri dönüşü olanaksız zararlar verildiği vurgulanan açıklamada şu ifadelere yer verildi; “Ovalarımızın konut amaçlı imara, sanayi ve enerji kaynaklı projelere açılması bu tesislerin geniş çevresinde hava ve su kirliliğini de beraberinde getirdi. Hava ve su kirliliği hepimizin sağlığını olumsuz etkilediği gibi kirletilen ovaların geniş çevresinde yapılan tarımsal üretimde verim düşüşüne ve bazı ürünlerin o çevrede artık hiç yetiştirilememesine neden oldu. Son 20 yıllık süreçte ovalarımız üzerinde, özellikle dere kenarlarında aynı dönemde mantar gibi çoğalan kaçak veya imarlı sanayi tesislerinin oluşmasına da izin verildi. Çoğunda arıtma tesisi ve filtresi olmayan bu tesislerin, ova topraklarını yok edip betonlaştırdıkları yetmiyormuş gibi havamızı ve derelerimizi de pervasızca kirletmesine izin verildi.”

Hükümetin yürürlüğe koyduğu ‘imar affı’ ile imar izni verilerek kaçak sanayi tesislerinin çevreyi kirletmeye devam etmelerinin, hükümet tarafından ‘güvence altına’ alındığı ifade edilen açıklamada “Bununla birlikte Tarım Bakanlığı, 2015’te başlattığı çalışmalar sonucu 6,92 milyon hektar büyüklüğünde Türkiye genelindeki 212 büyük ovayı gözden geçirdi. Bakanlık bunların içinden 198 büyük ovaya ‘Büyük Ovalar Koruma’ niteliği vererek sınırlarını yeniden belirledi. Bu belirlemede kabataslak çalışma yapıldığı için ova niteliğinde olmayan alanlar, dağlar, üniversite yerleşkeleri ve hatta kent, kasaba yerleşim alanları bile ova sınırları içine alınarak, ovalarımız olduğundan büyük gösterildi. Gerçek ova alanlarımız bu belirlenen miktarın çok altındaydı. Bu çalışma yapılırken daha önce yapılan plan değişiklikleri ile ova sınırı dışına çıkartılan alanların hakları saklı tutuldu. Gelinen son noktada ovaları koruyacakmış gibi gösterilen bu çalışmanın hiçbir işe yaramadığı ortaya çıktı. Plan değişiklikleri ile ovalarımızın sanayi ve enerji alanına dönüştürülmesine hızla devam ediliyor” denildi.

Tarım alanlarının hızlı yok olduğunu, giderek hızlanan oranda açlık tehlikesi yaratacak koşulların bizzat hükümetler tarafından hazırlandığı belirtilen açıklamada şöyle denildi; “Tarım olmadan, su olmadan yaşam olmaz. Bu nedenle biz Türkiye çapında 60’a yakın ekoloji örgütünün ortak sesi Ekoloji Birliği olarak, tarım alanlarımızda ve ovalarımızda yok oluşa bir kez daha dikkati çekmek istiyoruz. Hükümetler tarım alanlarımızı korumadığı gibi bizlerin koruma amaçlı açtığımız davaların da son yıllarda gerçek bir adaletsizlik örneği olarak aleyhimize sonuçlandığını görmekteyiz. Özellikle tarım alanlarına yapılacak yatırımlara Bakanlar Kurulu ya da Vali tarafından verilecek “Kamu Yararı” kararı, o tesisin yapılmaması için bütün bilimsel verileri göz ardı ederek davaların aleyhimize sonuçlanmasına olanak tanımaktadır. 

Biz, Ekoloji Birliği olarak tarım alanlarımızdaki yok oluşu durdurmak için her türlü mücadeleye ve mahkemelerde açacağımız davalarımıza bundan sonra da devam edeceğimizi, adaleti mumla da aramaktan usanmayacağımızı bir kez daha bildirmek istiyoruz. 

Hükümet ovalarımızı ve tarım alanlarımızı sanayi ve enerji alanına dönüştürmesine son vermelidir.” 

.

(Evrensel)

ManşetTarım-Gıda

TÜİK: Son 10 yılda tarım alanlarının yüzde 8.2’sini kaybettik

TÜİK verilerine göre Türkiye, son 10 yılda ekilen ve dikilen tarım arazilerinin yaklaşık yüzde 8.2’sini kaybetti.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), son 10 yılda ekilen ve dikilen tarım arazileri ile toplam tarım alanlarının durumuna ilişkin veriler paylaştı.

Bu verilere göre geçen yılın sonu itibarıyla Türkiye’de ekilen ve dikilen tarım alanı 23 milyon 763 bin hektar, çayır ve mera arazileriyle toplam tarım alanı da 38 milyon 380 bin hektar olarak belirlendi.

10 yılda tarım alanlarının yüzde 8.2’sini kaybettik

Son 10 yılda toplam tarım alanının yüzde 5,22 (2 milyon 113 bin hektar) azaldığı kaydedildi.

En fazla tarım alanı kaybı, ‘tahıllar ve diğer bitkisel ürünleri’nde gerçekleşti.

2006’da 17 milyon 440 bin hektar olan alan, yaklaşık yüzde 11 azalarak 15 milyon 574 bin hektara geriledi.

Yani Türkiye, son 10 yılda ekilen ve dikilen tarım arazilerinin yaklaşık yüzde 8.2’sini, toplam tarım alanlarının da yüzde 5.22’sini kaybetti.

 

(Gazete Karınca)

Kategori: Manşet