Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanları korumak kalkınma karşıtlığı mıdır-1

Son iki yazımda dünya ormanlarının durumunu ve gidişatını FAO verileriyle ortaya koymaya çalıştım. Tablo hiç de iç açıcı değil, maalesef. Ormanlar hakkında çok yazı yazdım, çok konuşma yaptım. Doğal bu, çünkü ormanlar benim işim. Yazdıklarım ve söylediklerim genelde takdir gördü. Elbette bunlardan hoşlanmayanlar da var. Eleştiriye açığım. Bana en çok yöneltilen eleştiri şu: “Orman orman diyorsunuz ama ülkemizin kalkınmaya da ihtiyacı var, siz kalkınmayı istemiyor musunuz?”

Dün Dünya Çevre Günü’ydü. 1972 yılının 5 Haziran’ında Stockolm’de toplanan BM Dünya Çevre Konferansı’na istinaden her yıl 5 Haziran tarihi Dünya Çevre Günü olarak kutlanıyor. Stocholm’den tam 20 sene sonra BM konferansı bu kez Rio’da toplandı. Ancak adına küçük bir ekleme yapıldı. Rio’da yapılan konferansın adı BM Çevre ve Kalkınma Konferansı idi. Çünkü neredeyse önceki 10 yıl çevre ile kalkınma arasındaki çelişkiyi konuşmakla ve bu çelişkiyi uyumlu hale getirme arayışlarıyla geçmişti. Nitekim 1987 yılında yayımlanan Brundtland Raporu[1] bu çelişkiyi çözmek amacıyla Sürdürülebilir Kalkınma kavramını ortaya atmıştı.

2015 yılında BM, bu sefer, 2030 yılı için sürdürülebilir kalkınma amaçlarını[2] tanımladı. 17 amaç, 169 hedef ve 230 göstergeden meydana gelen ve kısaca SDGs olarak anılan bir eylem planı olan bu çalışma pek çok ulusal ve uluslararası çalışma için kılavuz rolünü üstlendi. Şimdi, gelin biz de bu kılavuzun eşliğinde dünya ormanlarına bir göz atalım.[3] Acaba ormanları korumak kalkınma açısından bir anlam taşıyor mu, ormanlar kalkınmayı destekliyor mu yoksa tam tersine, kalkınmayı baltalıyor mu?

Ormanlar yalnızca bitkilerin ve diğer hayvanların değil insanların da yaşam alanıdır

Tropikal ormanlar ve savanların içinde ya da civarında yaklaşık 820 milyon insan yaşıyor. Üstelik bu insanların 251 milyonu günlük 1,25 dolar gelir limitinin altında. Yani toplumun en yoksul kesimi. Bu durum yalnızca tropikal alanlarda değil dünyanın hemen bütün azgelişmiş bölgelerinde benzer nitelikte. Örneğin Türkiye’de 2018 yılı verileriyle 22 bin 847 orman köyü, yani ormanın içinde ya da bitişiğinde bulunan köy bulunuyor. Bu köylerde yaşayan nüfus ise 6 milyon 827 bin 500. Orman köylüleri sosyo-ekonomik açıdan toplumun en alt düzeyini oluşturuyorlar ve yaşamsal açıdan ormana sıkı sıkıya bağlılar.

Orman işçiliğinden elde edilen gelirler, odunun yapacak ve yakacak olarak kullanımı, odun dışı orman ürünlerinin hem gıda olarak kullanımı hem de toplanıp ticaretinin yapılması, ekoturizm etkinliklerinden elde edilen gelirler (alan kılavuzluğu, hediyelik eşya satışı, konaklama, yeme-içme hizmetleri vb.), karma tarım-ormancılık[4] faaliyetleri gibi pek çok unsur ormanlarda yaşayan insanların ormanla özdeşleşmiş bir kadere sahip olduklarını gösteriyor. 2014 yılında Afrika, Asya ve Latin Amerika’nın tropikal bölgelerindeki 7 bin 978 hanede yapılan bir araştırmaya göre hane gelirlerinin yaklaşık %22’si orman kaynaklarına bağlı. Dolayısıyla ormanları korumak aynı zamanda ormanla kader ortaklığı yapan bu insanları da korumak anlamına geliyor.

Ormanlar dünyanın büyük bir bölümü için hala önemli bir enerji ve gıda kaynağı

Günümüzde dünya çapında ormanlardan elde edilen odunun yaklaşık yarısı (1,8 milyar m3) ısınma, pişirme ya da küçük ölçekli üretim faaliyetleri (tuğla yapımı veya odun kömürü üretimi vb.) için yakacak odun olarak kullanılıyor. Bölgesel olarak bakıldığında ise Afrika’da üretilen odunun %90’ı Asya’da üretilen odunun ise %60’ı hala yakacak olarak, yani asli enerji kaynağı şeklinde kullanılıyor. Türkiye’de bu oran %25 civarında. Bu şu anlama geliyor: Ormanlar olmadığı zaman dünyanın en yoksul insanlarının enerji kaynağı da kalmıyor. Aşağıdaki şekilde dünya toplam enerji tüketiminde biyokütle enerjisinin payı gösteriliyor.

Ormanlar, içinde ya da civarında yaşayan insanlar için gıda açısından da çok büyük anlam taşıyor. Her 7 insandan biri yetersiz beslenme sorunu yaşıyor. 2030 yılında dünya nüfusunun 9,1 milyara çıkacağı ve %70 daha fazla gıdaya ihtiyaç duyulacağı tahmin ediliyor. Ormanlar yalnızca doğrudan bitkisel ve hayvansal gıda kaynağı olarak değil, aynı zamanda tarım alanlarının civarındaki ekolojik dayanıklılığı artırmak ve pişirme için enerji temin etmek yoluyla da gıda güvenliğine katkıda bulunuyor. İklim krizi nedeniyle oluşacak aşırı hava olayları gibi olağan dışı durumlarda ormanların tarım alanlarına göre daha az hassas ve daha dayanıklı olan yapısı, onların gıda güvenliği açısından taşıdıkları önemi bir kat daha artırıyor.

Ormanlar cinsiyet eşitliği açısından önemli fırsatlar sunuyor

Ormanlarla ilgili işlerde kadın istihdamı erkeklere göre çok daha yüksek. Örneğin yakacak odun toplama ve odun kömürü üretimiyle dünya genelinde 850 milyon kişi uğraşıyor ve bunların %83’ü kadın. 135 farklı toplulukta yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre bitkisel gıda toplama işlerinin %79’unu kadınlar yapıyor. Kadınların ormancılık tabanlı işlerde daha fazla rol alması dolaylı olarak onların ekonomik ve politik açıdan da güçlenmelerine, kadın-erkek eşitsizliğinin azalmasına yol açıyor. Elbette yüzde yüz paralel bir ilişki olmasa da kadınlar ürettikçe daha özgür ve daha güçlü hale geliyorlar. Kadınların bu tür işlerde çalışmasının hemen tamamen gelişmekte olan ülkelerde olduğunu düşündüğümüzde, ormanların kadın-erkek eşitliği açısından taşıdığı önem de kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Sanmayın ki hepsi bu. Hayır, bu kadar değil, çok daha fazlası var. Haftaya kaldığım yerden devam edeceğim.

*

[1] Başkanlığını dönemin Norveç Başbakanı Gro Harlem Brundtland yaptığı için Brundtland Komisyonu olarak da anılan Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu tarafından hazırlanan Ortak Geleceğimiz (Our Common Future) adlı rapor.

[2] 25 Eylül 2015 tarihli BM Genel Kurulu’nda kararlaştırılan “Transforming our World: the 2030 agenda for Sustainable Development” adlı eylem planı.

[3] Bundan sonra aktaracağımız bütün veriler yine FAO’nun State of the World’s Forests 2018: Forest Pathways to Sustainable Development adlı raporundan alınmıştır.

[4] Dünyada agroforestry olarak anılan bu faaliyetlere Türkiye’de tarımsal ormancılık denilmektedir. Ne var ki ben bu tabiri yanlış bulduğumdan kullanmıyorum. Tarımsal ormancılık ormancılığın tarım usulleriyle yapılması anlamına gelir. Oysa agroforestry tarımla ormancılığın aynı alanda yapılması anlamını taşımaktadır. Yani, örneğin aynı arazide üstte orman ağaçları varken altta da tarım ürünleri yetiştirilir. Bu nedenle ben karma tarım-ormancılık faaliyetleri demeyi daha doğru buluyorum.

 

Kategori: Hafta Sonu

DoğaManşet

Orman Genel Müdürü: Her insan doğaya 210 ağaç borçlu

Tüm dünyada 48 yıldır 5 Haziran tarihinde kutlanan Dünya Çevre Günü kapsamında açıklama yapan Orman Genel Müdürü Bekir Karacabey, ormanların insan hayatındaki yaşamsal önemine vurgu yaparak  şunları söyledi: “İki olgun ağaç dört kişilik bir ailenin yıllık oksijen ihtiyacını karşılıyor. Ağaçlar elbette sadece oksijen üretmiyor. Suyu koruyor, selleri ve erozyonu önlüyor, zengin biyolojik çeşitliliğe sahip olmamızı sağlıyor ve mobilyadan kağıda ihtiyacımız olan pek çok şeyi bize sunuyor. Her insan yılda üç büyük ağaç kadar ağaç ürünü kullanıyor. Bu yüzden her birey en az üç fidan dikmeli. Ortalama ömrü 70 olarak aldığımızda hayatımız boyunca doğaya 210 ağaç borçlu olduğumuzu gösteriyor” 

Birleşmiş Milletler‘in 5 Haziran 1972 yılında İsveç’in başkenti Stockholm’de 133 ülkenin katılımı ile düzenlediği zirvede ilan edilen “Dünya Çevre Günü”, çevre sorunlarına karşı kamuoyunun dikkatini çekmek, halkı bilinçlendirmek üzere dünya genelinde çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Dünya Çevre Günü’nün bu yılki teması ‘Biyolojik çeşitliliğin korunması’ olarak belirlendi.

‘Türkiye’de 22.7 milyon hektar ormanlık alan var’

Türkiye’de de çeşitli kurum, kuruluş ve STK’ların katılımıyla kutlanan günde bir açıklama yayımlayan Karacabey,  dünya genelinde 1.6 milyon insanın geçimini ormanlardan sağladığına dikkat çekti; “Buna karşın her yıl dünyamızda ortalama 13 milyon hektarlık orman varlığı yangınlar veya çeşitli sebeplerden zarar görüyor” dedi. Türkiye’nin dünya genelinde orman varlığını arttıran nadir ülkelerden biri olduğunu öne süren Karacabey, ülkede 22,7 milyon hektar ormanlık alan bulunduğu bilgisini verdi, OGM olarak her yıl  ortalama 300 milyon yeni fidan ektiklerini kaydetti. Karacabey, “2023 hedefimiz ise orman varlığımızı yüzde 30’a çıkarmak ve 7 milyar fidanı toprakla buluşturmak” dedi. 

1 yılda 61 milyon ton oksijen üretimi

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi yükümlülükleri kapsamında hazırlanan 2020 yılı Sera Gazı Envanteri Raporu’na da  değinen Karacabey, Türkiye’deki orman varlığının 2018 yılında 84 milyon ton karbondioksiti atmosferden alarak bunun 22,9 milyon tonunu karbon olarak tutup, kalan 61,1 milyon tonunu oksijen olarak atmosfere saldığını söyledi. 

Karacabey şöyle konuştu: “Ağaçlar elbette sadece oksijen ihtiyacımızı karşılamıyor. Bir ağaç 284 çeşit böceğe ev sahipliği yapıyor. Evinizin etrafında ağaç varsa, ısınma ve soğutma masraflarınız yüzde 30 daha az oluyor. Ağaçlar havayı temizler ve sera etkisi ile mücadele eder. Ağaçlar gıda üretir ve bizi iyileştirir. Mobilyadan kâğıda kadar ağacı hayatımızın her alanında kullanıyoruz. Bunlar sadece ağaçların faydalarına birkaç örnek, daha sayamadığımız nice faydaları var. Ağaçlar yeryüzünün damarları gibidir. Dünyamızı koruyarak, canlılığın devamını sağlıyor.”

Açıklamasında orman yangınlarına da dikkat çeken Karacabey, her yıl 2 binin üzerinde çıkan yangınların yüzde 88 oranında insan kaynaklı nedenlerden meydana geldiğine dikkat çekerek, 776 yangın gözetleme kulesi ve insansız hava araçlarıyla ormanları 7 gün 24 saat izlediklerini anlattı. Karacabey yangınlara müdahale eden personel ve ekipmanı ise şöyle sıraladı: “1072 arazöz, 281 su tankeri, 586 ilk müdahale aracı, 185 dozer, 473 diğer araç-iş makineleri dâhil toplam 2 bin 597 araç; bu araçlarda görevli 10 bin 545 yangın işçisi, 3 bin teknik eleman, 5 bin memur olmak üzere 18 bin 545 personel. Yangınlara havadan destek için ise 6 idare helikopterinin yanı sıra, 25 yangın söndürme helikopteri ve 2 amfibik uçak.”

Kategori: Doğa

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanlar nereye gidiyor -2

Geçen hafta FAO’nun son verileri ışığında dünya ormanlarının genel durumunu ve coğrafi bölgelere göre dağılım ve değişimini gözden geçirmiştik. Kaldığımız yerden devam edelim.

Doğal ormanlar-ağaçlandırma ormanları

Toplam orman alanının %93’ü doğal yöntemlerle gençleştirilen ormanlardan oluşmaktadır. Ne var ki bu tür ormanlar 1990-2020 döneminde, hızı düşüyor olsa da azalmaktadır. Buna karşılık toplam orman alanının %7’sini oluşturan ağaçlandırma ormanları ile ağaçlandırılmış ormanlar[1] artmaktadır. Bu durum, geçen yazıda da belirttiğim gibi ekolojik işlevleri yüksek doğal ormanların azalmasını ekolojik işlevleri düşük ağaçlandırma ormanları ile dengelemeye çalışmak anlamına gelmektedir.

Korunan orman alanları

Dünya genelinde 726 milyon ha orman değişik statülerdeki korunan alanların sınırları içerisinde kalmaktadır. Bu miktar toplam orman alanının %18’ine karşılık geliyor. Hemen belirtmek gerekir ki, korunan alanların koruyuculuk işlevi korunan alan statüsüne göre ve ülkeden ülkeye değişmekte. Örneğin, ülkemizde sayıları son yıllarda hızla artan tabiat parklarının koruyuculuk işlevi olmadığı gibi, bu alanların diğer orman alanlarına kıyasla daha fazla zarar görmelerine yol açan geniş çaplı kullanımlara fırsat tanındığını akıldan çıkarmamak gerekiyor.

Korunan orman alanlarının miktarı 1990-2020 döneminde 191 milyon ha artmış durumda. Orman alanlarının oransal olarak en çok koruma altında olduğu kıta %31 ile Güney Amerika. En düşük olduğu kıta ise insan uygarlığının, endüstri devriminin ve ekonomik büyüme anlayışının merkezi olan Avrupa. Avrupa’da toplam orman alanının yalnızca %6’sı koruma altında, zira ormanlar Avrupa’da o kadar çok tahrip edilmiş durumda ki, koruma altında tutulmaya değer niteliklere sahip orman alanı diğer kıtalardan çok daha az. Var olan ormanların büyük bir bölümü yoğun şekilde işletilen ve doğallığını kaybetmiş ya da sonradan ağaçlandırmayla oluşturulmuş ormanlar.

Karbon depolama

Doğal ormanların azalmasına paralel olarak ormanların karbon depolama kapasitesi de azalıyor. 1990 yılında dünyadaki bütün ormanların yıllık karbon depolama kapasitesi 668 gt iken 2020 yılında bu miktar 662 gt’ye düşmüştür. Ortalama bir hektar orman alanının karbon depolama kapasitesi ise 163 tondan 159 tona gerilemiştir. Diğer yandan ormanların karbon depolama kapasitesinin en büyük kısmı, sanıldığının aksine bitkilerle değil, orman toprağındaki organik maddelerle ilgilidir. Aşağıdaki şekilde ormanların hangi unsurlarıyla ne oranda karbon depolayabildiği gösterilmektedir.

Diğer konular

• Yaklaşık 1 milyar 110 milyon ha orman primer orman niteliğinde. Yani yerel türlerden oluşuyor, gözle görülür bir insan etkisi yok ve ekolojik süreçler önemli ölçüde zarar görmemiş durumda. Primer ormanların %61’i ise yalnızca üç ülkede: Rusya, Brezilya ve Kanada.
• Yaklaşık 2 milyar ha ormanın uzun dönemli yönetim planları var. Yönetim planı bulunan orman alanlarının oranı Avrupa’da çok yüksek. Buna karşılık bu oran Afrika’da %25’ten Güney Amerika’da ise %20’den daha az. Bu, yönetim planı olmayan ormanların devamlılığının garanti altında olmadığı anlamına geliyor.
• 2015 yılı rakamlarıyla 98 milyon ha orman alanı orman yangınlarından etkilendi. Bu toplam orman alanının %4’üne karşılık geliyor. Daha da vahimi yangınlardan etkilenen ormanların üçte ikisi Afrika ve Güney Amerika’nın tropikal bölgelerinde.
• Yine 2015 yılında böcek ve hastalıklar ile aşırı hava olaylarından zarar gören orman alanı miktarı ise 40 milyon ha civarında.
• Ormanların %73’ü kamu mülkiyetinde. Kamu mülkiyetinin en yüksek olduğu kıtalar sırasıyla Avrupa, Asya ve Afrika. Güney Amerika, Orta ve Kuzey Amerika ile Okyanusya’da ise nispeten daha fazla özel orman bulunuyor. Kamu orman mülkiyeti oranının en düşük olduğu Okyanusya’da bile kamu mülkiyetinin oranı %50’nin üstünde.
• Ormanlardaki dikili ağaç serveti de azalıyor. 1990 yılında 560 milyar m3 olan dikili ağaç serveti 2020’de 557 milyar m3’e düştü. Ancak orman alanlarındaki azalmayı hesaba kattığımızda bir hektar orman alanındaki dikili ağaç servetinin 132 m3’ten 137 m3’e çıktığını görüyoruz.
• 1 milyar 150 milyon hektar orman alanı, yani toplam orman alanının %30’u birincil olarak odun üretimi amacı ile yönetiliyor. Buna yaklaşık 750 milyon ha civarındaki çok amaçlı yönetilen ormanları da katarsak odun üretimi yapılan orman alanı miktarı 2 milyar hektara yaklaşıyor.
• 424 milyon ha orman alanı öncelikli olarak biyolojik çeşitliliği koruma amacına ayrılmış durumda. Bu alanların 119 milyon hektarı 1990 yılından sonra bu amaca tahsis edildi.
• Öncelikli yönetim amacı toprak ve su koruma olan orman alanlarının toplam miktarı 339 milyon ha ve bu alanların 119 milyon hektarı 1990 yılından sonra ayrıldı.
• 188 milyon ha orman alanı ise öncelikli olarak rekreasyon, turizm, eğitim ve kültürel alanların korunması gibi sosyal hizmetlere tahsis edilmiş durumda. 2010 yılından itibaren bu amaca tahsis edilen orman alanı miktarı her yıl ortalama 186 bin ha artıyor.

Bu yazıyı geçen haftaki yazıyla birleştirip özetlemek gerekirse; dünya ormanları hem miktar olarak hem de kalite olarak azalıyor. Ormanlar gittikçe daha az karbon depoluyor, ormanların ekolojik işlevleri geriliyor. Yangınlar, hastalıklar ve aşırı hava olayları ormanlara daha çok zarar veriyor. Bu gidişi doğal ormanları korumadan tersine çevirmek mümkün değil.

Ağaçlandırmayla oluşturulan orman alanları kuşkusuz çok önemli ama bu alanlar doğal ormanların işlevlerini karşılayamıyor. Çok mu geç? Hayır, henüz değil. Umut var mı? Evet, elbette. Ama salt umut etmekle hiçbir yere varılmıyor. Ormanı savunan seslerin gerçekleri çok daha yüksek sesle, aklın ve bilimin ışığında ve elbette demokratik yol ve yöntemlerle haykırması gerekiyor. Çünkü bazıları ormanın sesine kulaklarını tıkamayı marifet saymaya devam ediyor.

*

[1] Ağaçlandırma ormanları yoğun olarak işletilmektedir. Diğer ağaçlandırılmış ormanlar, yoğun işletmecilik yapılmadığı için doğal ormanlara daha yakın bir yapı sergilemektedir.

Kategori: Haftasonu

DoğaDünyaKoronavirüs SalgınıManşet

Standford Woods Enstitüsü: Ormanların yok edilmesi salgın hastalıkları artırıyor

Standford Woods Enstitüsü, ormanlık alanların azalmasının salgın hastalıkların yayılmasıyla ilişkisini ortaya koyan bir araştırma yayınladı.

Araştırma, Uganda‘da ormanlık alanların azalmasının, hastalık taşıyan primatlar ve insanlar arasındaki etkileşimi artırdığını ortaya koyuyor. Yazıda, dünya çapında doğal ormanlık alanların tarım alanına dönüştürülmesi devam ettikçe, Covid 19 benzeri hayvandan insana sıçrayan virüslerin ortaya çıkıp yayılmasının daha da sıklaşacağı belirtiliyor.

Çevresel değişiklikler ve yoksulluk küresel salgınları tetikleyebilir

Araştırmada ayrıca insan davranışlarının yol açtığı hastalık taşıyan hayvanlarla etkileşme eğilimini azaltacak ve tersine döndürecek bazı öneriler yer alıyor.

Çalışmanın yazarlarından olan Laura BloomfieldCovid-19‘un, dünya çapında öngörülememiş hasarlara yol açtığı e düşünmenin önemine değindi ağaçsızlanma gibi büyük çevresel değişimlerin ve yoksulluğun birleşiminin, küresel bir salgının fitilini ateşleyebileceğini belirtti:

İnsanlar, yerküredeki karasal alanların neredeyse yarısını tarım alanına dönüştürdü. Özellikle son birkaç on yıl içinde daha da artan bu dönüşümden en çok yağmur ormanları etkilendi. Afrika’da bu durum ormanların dörtte üçünün kaybedilmesine yol açtı. Geride kalan ise yalnızca parklar ve koruma alanları. Bunlar da tarım denizindeki küçük birer noktadan ibaret.

Uganda‘da Kibale Ulusal Parkı’nın dışında on yıllardan bu yana devam eden göç ve yeni tarım alanlarının oluşumu, pek çok insanın geçim kaynağını ormanlık alanlardan sağlaması mecburiyetini beraberinde getirdi.

İnsanlar her ne kadar pek çok hastalığın taşıyıcısı olduğu bilinen primatlarla mesafesini korumaya çalışsa da, ormanların azalmasıyla birlikte primatların yaşam alanlarının giderek daralması ve iki tarafın da aynı bölgede aynı yiyecek için mücadele vermesi, bu mesafeyi korumayı zorlaştırdı.

Tampon bölgeler olmalı

Çalışmada, insan ve primat etkileşimini azaltmak üzere, biyolojik çeşitlilik açısından zengin olan ormanların çevresine orman çiftlikleri benzeri tampon bölgeler inşa edilmesi önerildi.

Ayrıca ulusal ya da uluslararası yardım gibi harici kaynaklar kullanılarak yakıt ve inşaat malzemesi sağlanması durumunda, insanların ormana gidip ağaç kesme zorunluluğundan kurtarılabileceği belirtildi.

Kategori: Doğa

DünyaEkolojiManşet

Avustralya’daki ormanların yüzde 21’i yangınlarda kül oldu  

Avustralya’nın Yeni Güney Galler (NSW), Queensland, Victoria ve Güney Avustralya eyaletlerinde yaklaşık 6 ay boyunca süren ve 33 kişinin hayatını kaybettiği yangınlarında, ormanların yüzde 21’inin kül olduğu belirlendi.

Western Sydney Üniversitesi Hawkesbury Çevre Enstitüsü, yangınların ormanlara verdiği zararı araştıran raporunu yayımladı. Aylarca kontrol altına alınamayan ve yaklaşık 11 milyon hektarlık orman ve çayırlık alanı yok eden yangınların “Dünya çapında eşi görülmemiş” olarak nitelendirildiği rapor, NWS ve Victoria’da yaklaşık 5,8 milyon hektar geniş yapraklı ormanın yandığını ortaya koydu.

Söz konusu raporu hazırlayan araştırmacılardan Western Sydney Üniversitesi’nde Yangın Risk Yönetimi Araştırma Merkezi yöneticisi Doç. Dr. Matthias Boer şu değerlendirmeyi yaptı:

Tarihsel olarak baktığımızda, Avustralya ve diğer kıtalarda her yıl orman alanlarının yüzde 5’inin yandığı belirlenmişti. Sadece Asya ve Afrika’daki küçük orman bölgelerinde bu oranın yüzde 8-9’a yükseldiği kaydedilmişti. Ancak Avustralya’nın 2019-2020 sezonunda, tek bir sezonda yanan orman alanı yüzde 21’e çıktı. Bu son 20 sene içerisinde hiçbir orman biyomunda görülmemiş, küresel olarak eşi benzeri yaşanmayan bir yanma ölçeğidir”

Yangınlarda, toplam 11 milyon hektara yakın alan harap olmuş, 3 binden fazla evin küle dönmüş ve yaklaşık 1,25 milyar hayvan hayatını kaybettiği açıklanmıştı.

Kırsal İtfaiye Servisi yaklaşık altı ay süren tüm yangınların, yoğun yağmurların da yardımıyla 14 Şubat’ta kontrol altına alındığını duyurmuştu.

Kategori: Dünya

Hafta SonuHaftasonuKültür-SanatManşet

(Cadı Kazanı) Nefes borumdaki Kaz Dağları- Nuran Seyhan Bayer

Bazen, bir şey yerken, küçük bir parça nefes borunuza kaçar ve sizi inanılmaz rahatsız eder. Aslında nefes alabiliyorsunuzdur ama sürekli öksürerek, kendinizi harap edersiniz, öyle ki ölecekmiş gibi hissedersiniz. İşte Türkiye’de yaşamak böyle bir şey… Nefes borunuza takılan sürekli bir şeyler var. Günlerdir nefes borumda duran şey: Kaz Dağları. 

2006 Yılında TRT’de yaptığım “YEŞİL BARIŞ” adlı belgesel dizisinin bir bölümü de “BİN PINARLI İDA-KAZ DAĞLARI” ydı. Dönemin Orman Bakanlığı’nın o yörede çalışan görevlisinin rehberliğinde karış-karış arşınlamış, helikopterle havadan da çekim yapmıştım. Efsaneleşen büyüsü ise Tuncel Kurtiz ’in anlatımıyla belleğime kazınmıştı. 

Türkiye’nin belli başlı milli ve tabiat parklarını belgelediğim bu çekimlerde beni en çok Kaz Dağları büyülemişti. Orayı görmeden, orada nefes almadan “BİN PINARLI İDA” nın ne anlama geldiğini bilmeniz çok zor. Orman mühendisi olan rehberimizin titizlikle koruduklarını söylediği bu yöreden ne bir taş ne de bir bitki alıp götürmenize izin verilmezdi.

Ve yıl 2019: TRT, Çocuk Kanalı’nda bir çocuğun ağaçları önemsemesine bile izin vermezken ilgili bakanlık bırakın bir taşını almayı, bin taşının talan edilmesine göz yumuyor. Su yerine “altın” içilemeyeceğini, oksijen yerine “altın” solunamayacağını bilemeyecek kadar, karar vericileri kör-sağır ve dilsiz eden ne olabilir diye düşündüğünüzde bir vatandaşın “Düğünlerde ne takacağız altın olmazsa” sözleri yankılanıyor beyninizde. Ve artık öksürerek de çıkaramıyorsunuz nefes borunuzdakini. Bir tarafta Bergama’da siyanürle altın aramanın yaptığı tahribatı ağlayarak haykıran “ sebzelerim artık çiçek açmıyor, çocuklarıma ne yedireceğim” diyen * köylü kadının ağıtı, diğer tarafta bir çocuğun ağaçların kesilmesini istemeyen sözlerini “siyasi” olarak niteleyen “şehirli sunucu kadın”…Hangi kadın? diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz. Evet, hangisi: çocuğunun aç kalmasından korkan mı, mevcut siyasi anlayışa karşı gelmekten korkan mı?

“ İnsanın doğaya olan özrünü müziğin sesiyle duyurmak ve vicdanının sesini dinlemek isteyen herkes davetlidir” diyor Fazıl Say, Instagram’dan paylaştığı davet yazısında. Onca koşuşturması, yurt dışında ve içinde onlarca konser programı varken “Kaz dağlarındaki katliamın bitmesi için dünyada yankı yaratacaksa- ki bu mümkün- ben yaparım, yer açarım takvimimde” demişti ve sözünü tuttu, sıra vicdanları olan insanlarda…

Fazıl Say 2016 yılında İsviçre’de de bir orman konseri vermişti. Orada bir katliam yoktu, sadece ağaçlar için müzik yapmıştı. Çünkü ağaçlar da müziği algılar. Ağacı katledenler, onun da bir canlı olduğu ve tanrının bir lütfu olduğunu unutanlardır.

Şimdi vicdanı olan insanların yapması gereken tek şey ”altın”ı yaşamlarından çıkarması. Eğer altın almazsak yani talep olmazsa arz da olmaz. Özellikle Müslüman toplumların bir “geleneği”; düğünlerde, doğumlarda altın takmak. Eğer altın, ağaçların katledilmesinin bir nedeniyse, inandıkları dinin gereğini yapmıyorlar demektir. Çünkü hiçbir inanış İslamiyet kadar ağaca değer vermez.

Birçoğunuz bilirsiniz; eskiden köylerde doğan çocuk için ağaç özellikle de kavak dikilirdi. Çocukları için yaptıkları en önemli yatırım buydu. Bu güzel geleneğimize ne oldu? Ağacı bu kadar önemseyen bir toplumdan, katleden bir topluma ne zaman, nasıl devşirildik.

En güzel düğün ve doğum hediyesi, onların adına dikilen bir ağaç ya da oluşturulan bir ormandır. Bu sözüm sana “ düğünlerde ne takacağız?” diyen vatandaş.

(*) 2004 yılında yaptığım ve o yıl Sedat Simavi ödülünü alan, 15 bölümden oluşan ”SESİMİ DUY” adlı belgeselimin bir bölümünde Bergama’da o dönem büyük bir ses getiren kadınların direnişini konu edinmiştim. Hafızalarımızı yoklarsak Kaz Dağlarının bir benzeri orada da yaşanmıştı, özellikle de yöre kadınlarının direnişi efsaneleşmişti direnişi ekranlara yansıtmamdan bugüne 15 yıl olmuş.15 yılda TRT’nin geldiği nokta içler acısı…

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”    HANNAH ARENDT    

(Yeşil Gazete)    

Kategori: Hafta Sonu

EkolojiManşet

Türkiyelinin en önemli çevre sorunu, ormanlar

Ipsos’un Türkiye’nin de aralarında olduğu 28 ülkede, çevre sorunlarına halkın nasıl baktığını ölçen araştırmasına göre, Türkiyeliler en çok ormanların yok edilmesinden, doğal kaynakların tükenmesinden ve yoğun nüfustan endişe ediyor. İklim değişikliği katılanların yüzde 29’unun önem sıralamasında.

Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 28 ülkede dünya kamuoyunun çeşitli çevre sorunlarına nasıl baktığını, hangilerini öncelik olarak gördüğünü ve ne gibi önlemler alınması gerektiğini araştıran çalışmaya göre Türkiye’den katılanların en endişe verici çevre konuları sıralaması; ormanların yok edilmesi; doğal kaynakların tükenmesi ve yoğun nüfus şeklinde belirlendi.

Küresel ısınmadan en çok İspanya endişeli

Ipsos’un araştırmasına katılan kişilere, küresel ısınma veya iklim değişikliğini, dünyanın en önemli üç çevresel sorunlarından biri olarak görüp görmedikleri soruldu. Ortalama yüzde 30’luk bir kesim bunu en önemli üç çevre sorunu arasında görürken, bu konuda en endişeli ülkeler İspanya (yüzde 45), Güney Kore (yüzde 44) ve Fransa (yüzde 40) çıktı.

Araştırmaya Türkiye’den katılanların ise yüzde 29’u en önemli üç çevre sorunu arasında küresel ısınma veya iklim değişikliğini gösterdi.

Raporun öne çıkan diğer bazı bulguları ise şöyle:

*Hava kirliliği, Güney Kore için en önemli üç çevre sorunundan biri. Güney Kore’den ankete katılanların yüzde 61’i hava kirliliğini en önemli çevre sorunu olarak tanımlıyor. Bunu yüzde 57 ile Polonya ve Çin takip ediyor. Türkiye’den katılan bireylerin sadece yüzde 22’si hava kirliliğini en önemli çevre sorunlarından olarak görüyor.

Sırbistan ‘atık yönetimi’nden dertli

*Sırbistan, atık yönetimini, en önemli çevre sorunlarından biri olarak görüyor. Sırbistan’ı (yüzde 49), Birleşik Krallık (yüzde 46), Rusya (yüzde 44) ve İtalya (yüzde 43) izliyor. Araştırmaya Türkiye’den katılanların sadece yüzde 11’i atık yönetimi konusunu en önemli ilk üç çevre konusu arasında saydı.

Latin Amerika ‘su kirliliği’ni öne çıkarıyor

*Su kirliliğini en önemli üç çevre sorunundan biri olarak görenlerin çoğunluğu Güney Amerika ülkelerinde: Peru (yüzde 43), Sırbistan (yüzde 42), Meksika (yüzde 41) ve Brezilya (yüzde 41).

*Ormanların yok edilmesi konusunda ise Türkiye endişe belirtiyor. Araştırmaya Türkiye’den katılanların yüzde 49’u bu konuyu ilk üçe taşıyor. Brezilya da yüzde 49 oranında ormanların yok edilmesini en önemli üç çevre sorunundan biri olarak gören ülkeler arasında. Ormanların yok edilmesini en önemli üç çevre sorunundan biri olarak en az değerlendiren ülkeler yüzde 6 ile Güney Afrika ve Çin.

‘Doğal kaynakların tükenmesi’ Türkiyeliler için büyük sorun

*Doğal kaynakların tükenmesi konusunu en önemli üç çevre sorunundan biri olarak gören ülkelerin başında Türkiye geliyor (yüzde 39). Türkiye’yi Şili (yüzde 37) ve Meksika (yüzde 35) takip ediyor.

*Nüfus yoğunluğunu en önemli üç çevre sorunundan biri olarak gören ülkelerin başında Güney Afrika (yüzde 33) geliyor, bunu yüzde 32 ile Türkiye takip ediyor. Bu konuda en az endişeli ülkeler ise Romanya (yüzde 1), Sıbristan (yüzde 3), Macaristan (yüzde 4) ve Rusya (yüzde 4).

*Araştırmaya Türkiye’den katılan kişilerin yüzde 94’ü dünyanın ikliminin değiştiğini düşünürken yüzde 4 aksi görüşte.

Bireysel önlemler

Geri dönüşümü mümkün olmayan atıklarla ilgili ne tür bireysel aksiyon alabilecekleri sorulduğunda Türkiye’de verilen yanıtlar şöyle:

*Geri dönüşümü mümkün olmayan materyalden yapılan paketli ürünleri satın almayı bırakmak – yüzde 52

*Geri dönüşümlü materyallerden üretilen ürünler satın almak – yüzde 46

*Tek kullanımlık ürünleri tekrar kullanmak – yüzde 39

*Geri dönüşümü mümkün olmayan materyalden yapılan paketlemeleri çok kullanan süper market veya mağazalara gitmeyi bırakmak – yüzde 31

*Geri dönüşüm konusunda yatırım yapmaları için devlete daha fazla vergi vermek – yüzde 26

*Geri dönüşümlü paketi olan ürünlere daha fazla para vermek – yüzde 18.

Kategori: Ekoloji

Ekolojik YaşamManşet

Türkiye’de fidanlar artarken ormanlar azalıyor

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Deniz kenarlarını, orman alanlarını betona çevirme gayretinde olanlar var” sözleri tartışılıyor. Araştırmalar, Türkiye’de dikilen milyonlarca fidana rağmen ormanların azaldığına işaret ediyor.

DW Türkçe’den Miray Gökçe’nin haberine göre ormanlık alanların azalması, buralarda enerji ve madencilik başta olmak üzere değişik alanlarda yapılaşmalara izin verilmesi sonucunda meydana geliyor.

Hükümetin ormanlık alanlarla ilgili en önemli argümanı ise “fidan sayısı”. AKP iktidara geldiğinden bu yana 4 milyardan fazla fidanı toprakla buluşturduğunu açıkladı.

“Dağıtılan her fidan ormana dönüşmüyor”


İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Orman Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Doğanay Tolunay

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Orman Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Doğanay Tolunay, Türkiye’de özellikle 2013 sonrasında ormanlarda azalma meydana geldiğini söylüyor. Tolunay’ın yaptığı bir araştırmaya göre, 2013 sonrasında ormanlaştırılan alan 221 bin hektar iken, ormansızlaşan alan 226 bin hektar oldu. 

Prof. Tolunay, rakamların doğru olduğunu ancak dağıtılan her fidanın ormana dönüşmediğine dikkat çekiyor. Tolunay’a göre, önemli olan fidan sayısındaki değil, orman alanlarındaki artış.


Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Oğuz Kurdoğlu

Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Oğuz Kurdoğlu her fidanın ormana dönüşmediğini verdiği şu örnekle açıklıyor:

“İstanbul’a yapılan 3’üncü havalimanı 7-8 bin hektarlık bir alanı kaplıyor. ‘Bu alanın 3-4 katı ağaç dikeceğiz’ diyorlar. Keserken 100 yaşında ağaç kesiliyor. Dikilen fidanlar o süreye gelene kadar ekosistem hizmetinden eksik kalıyor. Bu nedenle aslında bu sayı kesilen alanın onda biri yapmıyor.”

Türkiye’de uzun yıllardır çevre davalarına bakan avukat Alptekin Ocak, Erdoğan’ın açıklamalarının “siyasal görüş değişikliği” ya da “yerel seçimler öncesi yapılmış popülist bir söylem” olarak değerlendirebileceğini söylüyor. 

Ocak’a göre, özellikle son yirmi yılda orman, mera, kıyı ve ırmaklar üzerinde “yıkıcı etkileri olan projeler” yapıldı; çevre hukukundaki koruma ve kullanma dengesini kaldıran, doğal varlıklar üzerinde yıkıcı etkileri olan yasal değişiklikler oldu.

Yeşil alan miktarı dünya standartlarının altında 

Türkiye’de yeşil alanlarla ilgili sorun ormanların azalması ile sınırlı kalmıyor, şehirlerde de kişi başına düşen yeşil alan miktarı giderek azalıyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, şehirlerdeki yeşil alan miktarının kişi başına en az 9 metrekare olması gerekiyor. Türkiye’de yönetmelikler bundan daha büyük bir alan öngörüyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın mevzuatında bu alan 15 metrekare. Ancak İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan miktarı, Ağustos 2018 itibariyle 5,98 metrekareydi.

Prof. Tolunay’a göre, yeşil alan kavramı da tartışmalı bir konu. Çünkü gerçekte yeşil alan olmayan kavşak, mezarlık, yol kenarları da bu yeşil alan kapsamında sayılıyor. Belediyeler bu konuda detaylı açıklama yapmıyor.

.

(DW Türkçe)

Kategori: Ekolojik Yaşam

Ekolojik YaşamManşet

Norveç, ormanların tahrip edilmesini yasaklayan ilk ülke oldu

EcoWatch’da yayınlanan Katie Pohlman imzalı haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Seçil Akın’ın çevirisiyle paylaşıyoruz.

                                                                                   ***

Norveç, ormanların tahrip edilmesini yasaklayan ilk ülke oldu. Norveç Parlamentosu’ndan 26 Mayıs’ta geçen yasa ile ormanların yok edilmesiyle elde edilen ürünler hükümetin kamu alımlarında yer almayacak.

Ormanların yok edilmesiyle elde edilen hiçbir ürün bu İskandinav ülkesinde kullanılmayacak. Yasa, “Doğal Çeşitlilik üzerine Eylem Planı”nın bir parçası olarak Norveç Parlamentosu Enerji ve Çevre Daimi Komitesi tarafından teklif edildi. Yağmur Ormanları Vakfı (Rainforest Foundation Norway) bu teklifin arkasındaki en önemli güce sahipti ve bunun gerçekleşmesi için yıllarca çalışmalar yaptılar.

Yağmur Ormanları Vakfı’nın ve kampanyanın başkanlığını yapan Nils Hermann Ranum, “Bu, yağmur ormanlarını korumak için kazanılmış önemli bir zafer,” diye belirtirken, “Geçtiğimiz birkaç yıl içinde, birkaç şirket yağmur ormanlarının tahrip edilmesiyle ilişkisi olan ürünlerin tedarik edilmesini durdurmak için adımlar atmıştı. Şimdiye kadar hükümet tarafından böylesi bir adım söz konusu değildi. Bu yüzden, Norveç hükümetinin de artık buna uyum sağlayıp, kamu alımlarında aynı taleplerde bulunması oldukça olumlu bir durum teşkil ediyor” diye ekledi.

Fotoğraf: WWF

Norveç’in eylem planında aynı zamanda, hükümetin Norveç Fonu (Norway’s Government Pension Fund Global) yatırımlarıyla biyolojik çeşitliliğin korunması için gereken özeni göstermesiyle ilgili bir talep de bulunuyor.

Ranum, “Diğer ülkeler de Norveç’i bu konuda örnek alıp, aynı şekilde ormanların tahrip edilmesini önlemek için adım atmalılar,” diyor. “Bilhassa Almanya ve Birleşik Krallık, Birleşmiş Milletler (BM) İklim Zirvesi’ndeki ortak bildirimlerinde belirttikleri şekilde hareket etmeliler,” diye ekliyor.

Huffington Post haberine göre, 2014 yılı BM İklim Zirvesi’nde Almanya ve Birleşik Krallık, kamu alımları politikaları ve sürdürülebilir kaynaklara dayanan, palmiye yağı, soya, sığır eti ve kereste gibi ürünlerle “ormanların tahribine yol açmayan tedarik zincirlerini destekleyen ulusal taahhütleri teşvik etmek” konusunda Norveç ile aynı fikirdeydi.

2000 ile 2011 yılları arasındaki orman tahribinin yüzde 40’ı, Arjantin, Bolivya, Brezilya, Paraguay, Endonezya, Malezya ve Papua Yeni Gine’deki sığır eti, palmiye yağı, soya ve ağaç ürünlerinden dolayıdır. Climate Action’a göre, bu yedi ülke karbon salınımının yüzde 44’ünden de sorumludur.

WWF’in konu ile ilgili hazırladığı videoya buradan ulaşabilirsiniz.

Doğru Yöne Bir Başka Adım

Norveç’in bu taahhüttü, ormanların tahrip edilmesini engellemek için bir diğer adım olarak karşımıza çıkıyor. İskandinav ülkesi aynı zamanda dünya çapında bazı projelere de yatırım yapıyor.

WorldWatch Enstitüsü (WorldWatch Institute) haberine göre, Norveç hükümeti Guyana’nın ormanlarını korumak için 250 milyon dolar yatırım yapacağını duyurmuştu. Bu Güney Amerika ülkesi, 2011-2015 yılları arasında dört yıllık bir sürede parayı aldı.

Guyana Dışişleri Bakanı Carolyn Rodrigues-Birkett, “Ülkemiz, nüfusun ne sanayileşen toplumlara göre daha az materyalist olduğu bir aşamadadır, ne de halk hayat kalitelerini artırmayı daha az istemektedir” şeklinde konuştu ve “Gelişimimizi sürdürmeye devam etmek istiyoruz, ancak bunu ödeme olmadan yapamıyoruz,” diye ekledi.

Bu ortaklık, BM tarafından 2008 yılında başlatılan, Orman Tahribi ve Bozulması Kaynaklı Salınımların Azaltılması girişiminin bir parçasıdır. Guyana, diğer ülkeler arasında kendine özgü bir yer tutmaktadır, çünkü ülkenin ormanları önemli ölçüde bir orman tahribi baskısı ile karşı karşıya değildir.

Fotoğraf: WWF

Mongabay’de yayınlanan habere göre, 2015 yılında Norveç, Amazon ormanlarının yüzde 60’ına sahip olan Brezilya’ya, orman tahribini önlemek için iki ülke arasındaki 2008 yılındaki bir anlaşmayı tamamladıklarından dolayı 1 milyar dolar ödeme yapmıştır. Brezilya’daki Amazon ormanlarının tahribi geçtiğimiz on yılda yüzde 75’ten fazla azalmıştır, ki bu yüzde o dönem içindeki tek en büyük salım azalışını temsil etmektedir. National Geographic’e göre, ödenen miktar 33,000 mil kareden fazla alanı kaplayan yağmur ormanlarını yok olmaktan kurtarmıştır.

Bu ortaklık, BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon tarafından övgüyle karşılandı:

“Amazon Fonu ile Brezilya ve Norveç arasındaki bu ortaklık, geçtiğimiz yıllar boyunca gerçekleştirilen iklim değişikliğinin azaltılmasıyla ilgili çalışmalar arasında en etkili olanlardan biri için sarf edilen yoğun desteği göz önüne sermektedir. Bu, gezegenimizdeki sürdürülebilirliği sağlama almak için ihtiyacımız olan uluslararası bir iş birliğinin öne çıkan örneklerinden biridir.”

Dünya Vahşi Yaşam Fonu (WWF)’na göre, Amazon ormanlarındaki ağaçların yüzde 17’si geçtiğimiz 50 yıl içinde yok oldu.

TED konuşması Brezilya’nın amacına nasıl ulaştığını açıklıyor:

Norveç, yalnızca Güney Amerika ormanlarına odaklanmıyor. Ülke aynı zamanda Afrika ve dünyadaki diğer bölgeler için de çalışmalar yapıyor.

BBC haberine göre Liberya, Norveç’in yardımıyla Afrika’da yardım karşılığında ağaç kesilmesini durduran ilk ülke oldu. Norveç, Batı Afrika’daki ülkeye orman tahribatını durdurmak amacıyla 2020 yılına kadar 150 milyon dolar ödeme yapacak.

Norveç hükümeti siyasi danışmanlarından Jens Frolich Holte, “Liberya’nın salınımlarına engel olmasını ve aynı zamanda yoksulluğunun da azalmasını umut ediyoruz,” şeklinde konuştu.

Liberya, Yukarı Gine ormanlarının yüzde 43’üne, tükenmekte olan batı şempanzesi, orman filleri ve leopar nüfuslarına ev sahipliği yapmaktadır. Ülke, 2020 yılına kadar ormanlarının en az yüzde 30’nun koruma altına alacağını taahhüt etti.

Ormanların Tahrip Edilmesiyle İlgili Yasakların Sebebi

Ormanlar, yeryüzünün yüzde 31’ini kaplamaktadır. Ormanlar gezegenin akciğerleri gibidir, oksijen üretirler ve atmosferden karbondioksit emerler. Aynı zamanda, insanlara ve dünya üzerindeki vahşi yaşamın büyük kısmına yaşam alanı sağlarlar.


Merkez Kalimantan, Endonezya’da turba yosun alanında yangın. Fotoğraf: WWF

WWF’e göre; yiyecek, içilebilir su, kıyafet, ilaç ve barınma için ormanlara bağımlı olan 1.6 milyon insan bulunmaktadır. Ancak insanlar ormanları, yok etmeleri gereken bir engel olarak görmektedir. 46,000 ila 58,000 mil kare orman her yıl yok edilmektedir, bu her dakika yok edilen 48 futbol sahası büyüklüğünde alana eşittir.

Ormanların tahrip edilmesinin, tüm sera gazı salınımlarının yüzde 15’ini oluşturduğu tahmin edilmektedir. WWF’e göre, orman tahribatı yalnızca iklim değişikliğine sebep olmakla kalmayıp, aynı zamanda geçim kaynaklarına ve doğal döngüye de zarar vermektedir. Ağaçların yok edilmesi, bölgedeki su döngüsünü bozarak, yağışlarda ve nehir akışında değişikliklere yol açmakta ve erozyona sebep olmaktadır.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Muhabir: Katie Pohlman

Yeşil Gazete için çeviren: Seçil Akın

 

(Yeşil Gazete, EcoWatch) 

Kategori: Ekolojik Yaşam

İklim KriziManşet

“Ağaç dikeriz, iklim kurtulur” diye düşünenlere kötü haber: Hesaplarınız yanlış olabilir!

Malatya'da Akçadağ Belediyesi'nin iklim değişikliği projesi kapsamında geçen Mart aynda yaptığı çocuklarla ağaç dikme etkinliği.

İklim değişikliğinin giderek hızlanması ve derhal harekete geçme ihtiyacı nedeniyle ilk akla gelen çözümlerden biri olan “ağaç dikmek” karbon emisyonlarını sanıldığı kadar etkilemiyor.

Malatya’da Akçadağ Belediyesi’nin iklim değişikliği projesi kapsamında geçen Mart ayında yaptığı çocuklarla ağaç dikme etkinliği.

Fransız Kalkıma ve Tarım Örgütü CIRAD’dan araştırmacı Ghislain Vieilledent ve arkadaşları tarafından yapılan ve American Journal of Botany‘de yayınlanan yeni bir araştırma, bundan yaklaşık 50 yıl önce yapılan bir formül hatası nedeniyle dünya ormanları tarafından tutulan karbon miktarının yanlış hesaplandığını ortaya koydu.

1971’den beri kullanılan dönüşüm katsayısının yanlış olduğunu bulan araştırmacılar, dünyada yaygın olarak kullanılan katsayı nedeniyle dünya ormanlarının karbon stoğunun yüzde 4-5 oranında fazla hesaplandığını belirtiyorlar. Fark küçük gibi görünse de, yeni hesaplama yönteminin karbon döngüsü rakamlarında ve dolayısıyla iklim değişikliğiyle mücadelede, ormanların rolü açısından fark yaratabileceği yorumu yapılıyor.

Avrupa’da ormanların sürdürülebilir yönetiminin etkisi ihmal edilebilir

Öte yandan Nature dergisinde yayınlanan diğer bir yeni araştırma Avrupa’daki ormanların sürdürülebilir yönetiminin iklim değişikliğine karşı mücadeleye olan katkısının ihmal edilebilir düzeyde olduğunu ortaya koyuyor.

Hollanda Amsterdam Özgür Üniversitesi’nden Sebastiaan Luyssaert ve Danimarka Aarhus Üniversitesi’nden Sylvestre Njakou Djomo‘nun başını çektiği uluslararası bir ekibin yaptığı çalışmaya göre Avrupa’daki ormanları iyi yönetmek yerel çevre açısından olumlu sonuçlar doğuruyor ve özellikle Kuzey Avrupa’da yerel iklim koşullarını iyileştiriyor. Ancak ormanları daha iyi yöneterek ağaçların karbon tutma kapasitesini artırmanın 21. yüzyıl sonuna kadar ancak 7 Gt karbonun tutulmasına neden olabileceği, bu miktarın ise küresel iklim açısından ihmal edilebilir olduğu belirtiliyor.

Bilindiği gibi fosil yakıtların yakılması, sanayi, tarım ve hayvancılık ve orman yangınlarından kaynaklanan yıllık toplam küresel sera gazı emisyonu halen 54 Gt civarında ve bu miktar giderek artıyor.

Eski ve doğal ormanları korumak gerek

Geçen yıl Lena R. Boysen ve arkadaşları tarafından Earth’s Future dergisinde yayınlanan bir başka araştırma da mevcut sera gazı emisyon düzeyleri sürdüğü sürece, her türlü emisyon artış senaryosunda dünya karalarının yarısına bile ağaç dikseniz bunun karbon tutma etkisinin çok sınırlı olacağını ve küresel sıcaklık artışını durdurmakta etkili olamayacağını ortaya koymuştu.

Yine de, özellikle kentler yakınındaki ormanları korumanın, orman yangınlarını önlemenin ve yeni alanları ağaçlandırmanın kensel ısı adasının önlenmesi ve yağışlar açısından olumlu etkisi olduğu biliniyor. Orman yangınları atmosfere büyük miktarda karbon salımına neden olduğu gibi, eski ormanların karbon yutağı olarak önemi de büyük. Bu nedenle özellikle doğal ve eski ormanların korunması iklim değişikliğiyle mücadelede ve ısınan dünyada yaşamayı sağlayacak uyum politikaları açısından kritik öneme sahip. Öte yandan, Avrupa’nın en eski ormanı olan Polonya’nın Bialowieza ormanlarında bile yasadışı kereste ticareti hükümetin göz yumması nedeniyle sürüyor.

Polonya’daki kadim Bialowieza ormanları

Ancak yapılan araştırmalar ağaç dikerek iklim değişikliiğini durdurmanın mümkün olmadığını bir kez daha gösteriyor. İklim değişikliğiyle mücadele ederek küresel ısınmayı 1,5 derecenin altında sınırlandırmak, öncelikle fosil yakıtlardan vazgeçmeyi ve küresel sera gazı emisyonlarını önümüzdeki 30 yıl içinde sıfırlamayı gerektiriyor. Bunun için de elektrik üretiminde kömürden derhal vazgeçmek, enerji kaynağı olarak doğal gaz ve ulaşımda petrol kullanımını ise hızlı bir şekilde azaltmak gerekiyor.

Ormanları korumak ise ısınan dünyaya uyum sağlamakta daha büyük bir role sahip. İklim değişikliğine uyum sağlamak için doğal alanların, toprağın ve denizlerin korunması, tarımsal üretimin kuraklığa uygun hale getirilmesi, su kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı kadar ormanları korumak ve geliştirmek de önemli rol oynuyor.

Ancak IPCC raporlarına göre ısınmanın durdurulmaması halinde önümzdeki 20-30 yıl içinde 1,5-2 dereceden fazla ısınacağına kesin gözüyle bakılan fazla sıcak bir dünyaya uyum sağlamak mümkün olmayabilir.

Haber: Ümit Şahin  – Yeşil Gazete

 

Kategori: İklim Krizi

Doğa MücadelesiManşet

İngiltere ve AB ormanları korumak adına palm yağı denetimini sıkılaştırıyor

The Guardian‘da Jonathan Watts imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü Deniz Menteşeoğlu’ nun çevirisi ile paylaşıyoruz.

                                                                                       ***

Büyük çiftliklerden (plantations) etkilenen orman halkları, diplomatik itirazlara karşın, Avrupa Birliği’ne tedarik zinciri kontrollerini sıkılaştırma çağrısında bulundu. Diğer yandan Endonezya gibi Güney Asya ülkeleri, palm yağı yasaklarından kaçınmaları için AB’ye lobi çalışmalarında bulunuyor.

Fotoğraf: Romeo Gacad/AFP/Getty Im

Şubat 2018 ortalarında, orman halklarını temsil eden delegeler palm yağı tedarik zincirlerindeki hatalar giderilmediği takdirde orman koruma hedeflerine ulaşılamayacağı konusunda Britanya ve diğer Avrupa ülkelerine uyarıda bulundu.

Konu ile ilgili acil ve somut çözümler bulunması için yapılan çağrı, Avrupa Birliği ile Endonezya, Malezya ve Kosta Rika gibi palm üreticisi ülkeler giderek kızışan diplomatik anlaşmazlığın böylece ortasına düşer.

Geçen yıl Nisan ayında, Avrupa Parlamentosu iklim değişikliği politikaları çerçevesinde 2020’ye kadar sebze yağlarından yapılan biyoyakıtların satışının yasaklanması için oylama yapmıştı.  Bu oylama geçen ay yine tekrarlandı. Yasakların nasıl ve ne zaman hayata geçirileceği ise Avrupa Komisyonu ve üye devletler tarafından görüşülmekte.

 Öte yandan, özellikle dünyada palm yağı ihracatının %90’ını gerçekleştiren Güneydoğu Asya’dan yasaklara karşı sert tepkiler geldi. Palm yağı, bir yandan yüzlerce süpermarket ürününde kullanılırken, diğer yandan, mazotla karıştırılarak motor yakıtı olarak da kullanılabiliyor. Avrupa Parlamentosu tarafından getirilen yasakların bu endüstriyi öldüreceği düşünülüyor.

 Güneydoğu Asya ülkelerinde, çoğunlukla endüstriyle doğrudan bağlantılı olan nüfuzlu politikacılar, Avrupa Birliği’ni ticari ayrımcılık, sömürgeci anlayış gütme ve yoksullukla mücadeleyi baltalamakla suçluyor. Malezya’nın tarım bakanı, yasak önerisini “mahsul ırkçılığı” olarak yorumluyor.

Ne var ki, yerli halk ve büyük çiftliklerden (plantations) negatif olarak etkilenen diğer topluluklar, topraklarının zarar görmesini engellemek, haklarını ve çevrelerini korumak için Avrupa Birliği’ne palm yağı ve diğer palm ürünlerinin tedarik zincirlerini daha sıkı denetim altına almaları için baskı yapıyor.

Pusaka’daki bir yerli halk örgütünün kurucusu olan Franky Samperante, Endonezya hükumetinin 1,2 milyon hektarlık alan içinde çiftlikler açabilmeleri için elliden fazla şirkete imtiyaz sözü verdiğini anlatıyor. Bu bilgi yerel halklar tarafından da doğrulanmakta. Bu bölgeden elde edilecek herhangi bir palm yağı ürününün, “çatışma ürünü” olarak ele alınması ve Avrupa’da satışının yasaklanması gerektiğini savunan Samperante, “Yaptırımlar olmalı, yoksa hiçbir çabanın anlamı olmaz” diyor.

Samperante, toplam 11 Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkesinden orman halklarını temsil eden 14 kişilik bir topluluğun da üyesi. Topluluk geçtiğimiz hafta, yeni bir sürdürülebilir tedarik zincirleri hareket planı yapmak üzere lobi çalışmaları için Avrupa’yı ziyaret etti.

Temsilciler, Avrupa ülkelerinin bir sürdürülebilir ticaret ombudsmanı ataması ve insan hakları raporlarının, çevre ihlallerinin incelenmesi gibi somut önerilerde bulundular. Bunların yanında, gönüllü hareketlerinden öte, şirketlerin bağlayıcı insan hakları politikalarını benimsemesi gerektiğine vurgu yaptılar. Bu hareket planı çağrısı, Forest People’s Programme, Global Witness, Greenpeace, WWF ve Environmental Investigation Agency gibi çevreci sivil toplum kuruluşlarından oluşan bir koalisyon tarafından da desteklendi.

“Haklar ve Ormansızlaşma Üzerine Bir Rapor” un yazarı Tom Griffiths, ormanlarda yaşayan insanların hakları savunulmasında yaşanan başarısızlığın ormanları korumak için sarf edilen büyük çabaları baltalandığı söylüyor:

“Şirketler ve devletler, kâğıt üzerinde güzel görünen birçok söz ve vaatte bulunuyor, ancak pratikte yaşananlar tamamen farklı. Bu toplantılarla, kararlar ve uygulama arasındaki uçurumu kapatmayı istiyoruz.”

Grubun önerilerinin Haziran ayında, Paris’te gerçekleştirilecek olan çok uluslu bir toplantıda sunulması planlanıyor. Aynı zamanda bu toplantıda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “ormansızlaştırmaya dayanmayan ticaret” stratejisini sunması bekleniyor.

 

Haberin İngilizce orijinali

Muhabir: Jonathan Watts

Yeşil Gazete için çeviren: Deniz Menteşeoğlu

 

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Dış Köşe

Torba Yasa ormanları madenciye peşkeş çekecek – Pelin Cengiz

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Türkiye’yi orman arazilerinin madencilik faaliyetlerine peşkeş çekildiği, üstelik ormanlar talan edilirken sermayenin ödemesi gereken bedellerden muaf tutulduğu yeni bir dönem bekliyor.

Hukukun üstünlüğünü çekinmeden, sıkılmadan ayaklar altına alıp, seçilmişlikten gelen nüfuzunu zorbalık, kural tanımazlık, kayırmacılık gibi hukuksuzluklar için kullanmakta en ufak bir beis görmeyen iktidarın, her geçen yeni hinliklerine şahitlik ediyoruz. Epeydir erkler ayrılığı yerine yasama ve yargının yürütmeye bağlandığı, yürütmenin de bütün ipleri elinde tutan tek adamın isteklerine göre hareket ettiği bir düzene savrulduk.

Giderek ucubeleşen Torba Yasalar da, bu düzeni meşrulaştırmak için kullanılan en temel araç haline geldi. Son birkaç yılda, Torba Yasalara onlarca kanun ve KHK sığdırıldı. Bunlardan çevre ve yaşam alanlarını talana ve ranta açacak kanun değişiklikleri de elbette nasibini fazlasıyla aldı.

Geçen hafta daha çok kamuoyunda yaşanacak vergi artışlarıyla gündeme gelen yeni Torba Yasa, yine yukarıda bahsettiğim hinlikleri içeriyor. Vergi artışlarıyla vatandaşın hayatı eskisi gibi olmayacak, bu bir gerçek. Ancak, biz çevre mücadelesi açısından yeni Torba Yasa’nın içeriğine baktığımızda, madencilik sektörünün elini rahatlatacak bazı önemli düzenlemeler içerdiğini görüyoruz.

Tasarıyla planlanan değişikliklere göre,

  • ÇED işlemleri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından, diğer izinlere ilişkin işlemler de ilgili Bakanlıklar ve ilgili kamu kuruluşlarınca, ÇED sürecinde en geç üç ay içinde bitirilecek. Aksi takdirde ÇED ve diğer tüm izin başvurlarıyla ilgili olumlu karar verilmiş sayılarak, buna göre işlem yapılacak.
  • Maden işletme ruhsatı alan ancak arama döneminde gerekli çalışmaları yapmayan ruhsat sahiplerinin ruhsatları iptal edilecek.
  • Maden arama ruhsatı alan ancak yeterli üretim yapmayan ruhsat sahiplerinin de ruhsatları iptal edilecek.

Tasarıyla, işletme izin tarihinden itibaren son beş yılın herhangi bir üç yılında yaptığı toplam üretim miktarının, projede beyan edilen bir yıllık üretim miktarının yüzde 30’undan az olmaması sağlanarak atıl duran maden sahalarının etkin olarak değerlendirilmesi hedefleniyor. Buna göre, söz konusu oranın yüzde 30’dan az olması durumunda ruhsat sahiplerine 50 bin lira idari para cezası verilecek.

İdari para cezasının uygulanmasından başlamak üzere takip eden üçer yıllık dönemde, toplam üretim miktarının projede beyan edilen yıllık üretim miktarının yüzde 30’undan daha az olması halinde ruhsat iptal edilecek.

Bu tasarıda yer alan değişiklikler hayata geçirilirse, son yıllarda sektörün en önemli sorunu olan orman izin bedelleri konusundaki düzenleme ile, işletme döneminin ilk 10 yılı için, orman sahası içinde yer alan maden alanlarının kullanımı kapsamında orman arazi bedeli veya herhangi bir bedel alınmayacak.

İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Prof. Dr. Doğanay Tolunay’ın yaptığı çalışmanın son güncellenmiş verilerine göre, 2016 sonu itibariyle ormanlardan verilen izinlerin toplam miktarı alansal olarak yaklaşık 600 bin hektar. Bunların içinde sadece madencilik faaliyetleri için verilen izin miktarı ise 103 bin 502 hektar. 2014 ve 2015 yıllarında ağaçlandırılan alanlardan daha fazla orman alanından başka kullanımlara izin verilmiş.

Torba Yasa ile getirilen düzenleme, ormanlardan madencilik izni alındığında ödenen bedellere yönelik de muafiyetler getiriyor. Oysa, orman alanlarında gerçekleştirilecek madencilik faaliyetlerinden hem ağaçlandırma bedeli hem de arazi izin bedeli alınıyor. Bu da devlet için önemli bir gelir kalemi.

Tolunay’ın konuyla ilgili değerlendirmesi ise şöyle: “Arazi ağaçlandırma bedeli bir defaya mahsus alınıyor. 2017 yılı için ağaçlandırma bedeli bir hektar için 17 bin 420 TL’dir ve bu bedel her yıl arttırılıyor. Arazi izin bedeli ise her yıl alınmaktadır. Arazi bedelinin hesaplanmasında da birim alan ağaçlandırma bedeli kullanılmaktadır. Madencilik faaliyetinin türüne (arama, işletme ve tesis), ormanın niteliğine ve madenin açılacağı iler göre belirlenen çeşitli katsayılar aracılığıyla bir hesaplama yapılmaktadır. Arazi izin bedeli hesaplamasında 5 hektara kadar olan alanlardan bedel alınmamaktadır. Bir örnek üzerinden ağaçlandırma bedeli ve yıllık arazi izin bedellerinin nasıl hesaplandığı aşağıda açıklanmıştır.

Türkiye’de yıllık ortalama 10 bin hektar maden izni verilmektedir. Bunun yarısının açık maden işletmesi yarısının ise maden alt yapı tesis olduğu; izin verilen ormanların kapalılığının yüzde 10 ile 40 arasında değiştiği ve Bartın, Bilecik, Bolu, Düzce, Edirne, Gaziantep, Giresun, Karabük, Kayseri, Kırıkkale, Kırklareli, Konya, Kütahya, Ordu, Rize, Zonguldak, Denizli, Eskişehir, Hatay, Manisa, Tekirdağ, Trabzon illerinden birisinde açıldığı kabul edilirse Orman Kanunu’nun 16. Maddesinin Uygulama Yönetmeliği’nin eklerinde verilen katsayılar kullanılarak yaklaşık olarak ağaçlandırma bedelleri ve yıllık arazi bedelleri şu şekilde hesaplanabilir.

(Hesaplamalarda ilk 5 hektardan arazi izin bedeli alınmaması dikkate alınmamıştır)

Ağaçlandırma bedeli = 10 bin ha maden x 17.420 TL/ha ağaçlandırma birim fiyatı = 174.217.420 TL

Maden işletme Arazi izin bedeli (yıllık) = 5 bin ha maden işletme x izin türü katsayısı (0,4) x ekolojik denge katsayısı (1,4) x il katsayısı (2) = 97.552.000 TL

Maden tesis Arazi izin bedeli (yıllık) = 5 bin ha maden tesis x izin türü katsayısı (0,5) x ekolojik denge katsayısı (1,4) x il katsayısı (2) = 121.940.000 TL

Toplam arazi izin bedeli de 219.492.000 TL olarak hesaplanmaktadır.

Orman Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, 2014 yılında 85,9 milyon TL olan ağaçlandırma gelirleri 2015’te 266,3 milyon TL’ye ve 2016 yılında 364,9 milyon TL’ye yükselmiştir.

TBMM’ye Sevk Edilen Bazı Vergi Kanunları İle Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nda yer alan “Orman sahası içinde yer alan maden sahalarının kullanımında orman arazi bedeli veya herhangi bir bedelin işletme döneminin ilk 10 yılı için alınmaması öngörülmektedir” ifadesi ile kaba bir tahmin olsa da yıllık 400 milyon TL civarında olan bir gelirden vazgeçilmektedir. Ancak bundan daha tehlikeli olan günümüzde 103 bin hektarı aşan ve yıllık ortalama 10 bin hektar civarında olan ormanlardan verilen maden izinlerinde patlama yaşanabilir. Böylece orman alanları tahrip olarak ormansızlaşma artabilir. Ayrıca bu tür izinler ormanların parçalanmasına yol açarak, flora ve fauna elemanlarının da olumsuz etkilenmesine neden olmaktadır.”

Özetle, Türkiye’yi orman arazilerinin madencilik faaliyetlerine daha fazla peşkeş çekildiği, üstelik ormanlar talan edilirken sermayenin ağaçlandırma ve arazi için ödemesi gereken bedellerden muaf tutulduğu yeni bir dönem bekliyor. Milyarlarca ağaç diktiğini iddia eden AKP iktidarlarının orman sevgisi gerçekten bir başka…

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

 

 

Pelin Cengiz

Kategori: Dış Köşe

DünyaManşet

Sürdürülebilir bir gelecekte yerli halkların ve ormanların rolü

Orang Rimba kabilesinden bir aile- Endonezya

Norveç Başbakanı ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, BM Binyıl Kalkınma Hedefleri Destek Grubu Üyesi Erna Solberg’in Huffington Post‘ta  yayınlanan yazısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Deniz Menteşeoğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

2015 Nisan ayında çeyrek milyondan fazla kişi Küresel Dünya Günü konseri için Washington Ulusal Meydanı’na akın etti. Bu etkinlik kapsamında dünya liderlerine gezegenimizi ve insanları iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinden korumak üzere harekete geçme çağrısı yapıldı.

Orang Rimba kabilesinden bir aile- Endonezya

Orang Rimba kabilesinden bir aile- Endonezya. Kaynak: The Jakarta Post

Bu çağrının zamanlaması da oldukça yerinde idi. Birleşmiş Milletler şu anda 15 yıl önce belirledikleri “Milenyum Kalkınma Hedefleri (MKH)” yerine geçmek üzere, önümüzdeki Eylül ayında BM Genel Meclisi’nde dünya liderlerince kabul edilecek yeni küresel sürdürülebilir kalkınma programını belirlemek için çalışmalara başladı. Yine Aralık ayında Paris’te gerçekleşecek BM İklim Değişikliği Konferansı için de hazırlıklar başladı.

Bu konular, Birleşmiş Milletler’in ev sahipliği yaptığı Yerli Halklar için Forum ve bunu takiben ‘BM Orman Forumu’nun çok yakın zamanda gerçekleştirilmiş olması açısından da önem arz etmekte. Yaklaşık 1,6 milyar insan – dünya nüfusunun %25’inden fazlası – geçimini orman kaynaklarından sağlamakta. Çifliklerdeki ağaçlar yaklaşık 1,2 milyar insana besin ve para kaynağı sağlamakta. Bu insanların tahminen 60 milyon kadarı ise yerli halklardan.

Yerliler, coğrafi ve politik uzaklıkları nedeniyle dışlanmış durumdalar. BM’ye göre dünya nüfusunun yüzde 5’i ve ekonomik olarak en dezavantajlı nüfusun yüzde 10 ila 30’u yerlilerden oluşmakta. Öte yandan yerli topluluklar nesillerdir doğayla dengeli ve uyum içinde yaşamanın bilgisine sahipler.

Bu küresel zirvelere hazırlanırken yarım bıraktığımız hedefimize, en savunmasız olanların gelişmesine yeniden odaklanmalıyız. Kimseyi geride bırakmamalı, bu anlamda ormanların sürdürülebilirliği için sağlam formüller oluşturmalı ve yerli toplulukları karar verme süreçlerine dahil etmeliyiz.

Yakın zamanda, BM Genel Sekreteri Ban- Ki Moon’un MKH Destek grubundan çalışma arkadaşlarım, Dho Yung-Shim ve Stine Bosse ile birlikte Endonezya ve Vietnam’da bir görevde bulundum. Bu ziyaretlerimin amacı, Endonezya ile Norveç arasında iklim ve orman konularındaki olası işbirliğini açığa çıkartmak ve incelemekti. Ayrıca, yerli halkların görüşlerinin Binyıl Kalkınma Hedeflerinin son yılındaki çalışmalara ve takriben küresel gelişme için oluşturulacak formüllere dahil edilmeleri gerektiğini ve onların deneyimlerini kendi ağızlarından dinlememiz gerektiğini vurgulamak istedim.

Gezimizde, Endonezya’nın en hassas durumdaki yerli halklarından biri olan Orang Rimba kabilesinin yaşadığı, Sumatra Adası’ndaki muhteşem Bujang Raba yağmur ormanını ziyaret ettik. Bu kabile diğer birçok yerli halkınkine benzer şekilde, gelecek nesillere yaşam kaynağı olacak sağlıklı ormanlar miras bırakmanın insanların kutsal görevi olduğu inanışına sahip.

Erna Sojberg Endonezya’da

Erna Sojberg Endonezya’da. Kaynak: scandasia.com

Bu topluluğun kültürü ve geçim kaynakları ormanın ekosistemiyle içiçe geçmiş. Bu insanlar günde ortalama 1,20 ila 1,80 ABD Dolar kazanıyor. Yine de biyolojik adaptasyonu ve inançları, ormandan ancak sürdürülebilir bir biçimde yararlanmalarını sağlıyor.

Ne var ki Orang Rimba kabilesinin geçim kaynakları ve yaşadıkları orman tomrukçuluk ve kauçuk plantasyonlarının tehdidi altında. Bu faaliyetler ormansızlaşma, toprak tahribatı ve erozyona, sonuç olarak da kimyasalların su kanallarına akmasına ve içme suyunu zehirlemesine yol açıyor.

Adadaki kömür madenciliği de büyük miktarda biyo-çeşitliliğin yok olmasına neden olurken, yerli halkın arazi kullanım hakkıyla kauçuk ve palmiye yağı şirketlerinin bölgedeki çıkarları da çatışmakta. Buna karşın, Endonezya’da ilk defa, anayasa mahkemesinin verdiği bir karar doğrultusunda yerli topluluklara orman arazisi üzerinde yasal haklar verilmiş.

Bu, küçük ancak önemli başarı öyküsünün gerçekleşmesinde, REDD+ projesinin*, geçtiğimiz beş yıl boyuca bölgede gerçekleştirdiği çalışmaların rolü büyük. Daha ötesi, Sumatra’daki palmiye yağı endüstrisinin liderleriyle yaptığımız görüşme, sürdürülebilir üretime doğru dönüşüm konusunda ümit vericiydi.

Sumatra’dan sonra, en önemli BKH başarı örneklerinden biri olan Vietnam’a hareket ettik. Lao Cai vilayetinde, BM-REDD+ programının da aralarında bulunduğu ormancılık projeleri yoluyla, ormancılık sektöründen kaynaklanan emisyonu azaltarak iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini önlemeyi başarmışlardı.

2

Erna Sojberg Vietnam, Lao Cai’de. Kaynak: cpv.org.vn

Akarsu havzalarını koruyan, toprak kayması için tedbir alan ve böylece yerli halklara geçim kaynağı sağlarken sürdürülebilir gelişmeye katkı sunan orman korucuları, yerel otoriteler ve yerli topluluk temsilcileriyle toplantılar yaptık. Yerli halktan bir kişi, ormanın korunmasının önemini kavradığını ve proje partnerlerinden gelebilecek alternatif inşaat materyeli desteğine açık olduklarını belirtti.

Vietnem, çabaları sonucunda, 1994’te yüzde 27,8 olan ormanlık alan oranını, 2010’da yüzde 40’a kadar yükseltmeyi başardı.

Bugün biliyoruz ki hızlı iklim değişikliği sebebiyle yeryüzündeki türlerin dörtte biri 2050 yılına kadar yok olma tehdidiyle karşı karşıya. İklim değişikliği yeryüzündeki yaşamı çoktan değiştirdi. Tüm dünyada mevsimler değişiyor, ısı artıyor ve deniz seviyesi tehlikeli boyutlarda yükseliyor.

Bizler durumu tersine çevirebilecek bilgiye sahibiz. Küresel ölçekte, geçen yıl Eylül ayında gerçekleştirilen BM İklim Zirvesi’nde oluşturulan New York Ormanlar Deklerasyonu, uluslararası olarak güçlerin birleştirilmesi ve hemen harekete geçilmesine odaklanarak önemli bir kilometre taşı oldu. Yerel düzeyde ise Endonezya ve Vietnam’da gördüğüklerimiz gibi umut verici örnekler, çevresel bozulmayı tersine döndürerek daha yeşil ve daha sürdürülebilir bir gelecek inşa edebileceğimizi kanıtlar nitelikte.

Küresel vatandaşlar olarak hepimiz üzerimize düşeni yapmalı, dünyadaki tüm halkları içeren politikaları savunmalı, yeni ve sürdürülebilir bir küresel kalkınma gündemi oluşturma fırsatını değerlendirmeliyiz. Köklerimize dönmeli ve sürdürülebilir gelişmeyi teşvik eden bir çevre anlayışını beslemeliyiz. Gezegenimizle uyum içinde yaşamış, onu bizim geleceğimiz için korumuş olan yerli halkları kollamalıyız.

En büyük düşünürlerimizden biri olan Herman Melville’in bize hatırlattı gibi, “Sadece kendimiz için yaşayamayız. Binlerce iplik bizi diğer insanlara bağlar. Bu ortak bağların düğüm noktalarında eylemlerimiz nedenler olarak yola çıkar ve sonuçlar olarak bize geri dönerler.”

***

Bu metin, Başbakan Erna Sojberg’in, her ikisi de MKH destek grubu üyeleri olan Dho Young-Shim ve Stine Bosse ile birlikte edindikleri izlenimlere dayanılarak hazırlanmıştır.

*REDD+ : Reducing Emmisions from Deforestation and forest Degradation (BM, Ormansızlaşmadan ve Orman Bozulmasından Kaynaklanan Emisyonların Azaltılması Projesi)

Yazının İngilizce Orjinali

Yazı: Erna Solberg

Yeşil Gazete için çeviren: Deniz Menteşeoğlu

(Yeşil  Gazete, Huffington Post)

Kategori: Dünya

Sivil Toplum

AKP’nin “çevre karnesi” açıklanıyor

Söyleşide Adalet ve Kalkınma Partisi'nin son 10 yıllık "Çevre Karnesi" verilecek

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) son 10 yıllık karnesi, 25 Ocak cumartesi günü yapılacak toplantıyla açıklanıyor.

TMMOB (Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği) Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi tarafından düzenlenen söyleşide, Türkiye’nin son 10 yıllık Çevre Karnesi, Yale Üniversitesi tarafından geliştirilen Çevre Performansı İndeksi kullanılarak değerlendirilecek

Söyleşide Adalet ve Kalkınma Partisi'nin son 10 yıllık "Çevre Karnesi" verilecek

Söyleşide Adalet ve Kalkınma Partisi’nin son 10 yıllık “Çevre Karnesi” verilecek

 

Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü’nden Doç. Dr. Raşit Bilgin’in konuşmacı olduğu söyleşide, 2012’de 132 ülkeyi kapsayacak şekilde yaratılan Çevre Performansı İndeksi’nde Türkiye’nin yeri konuşulacak.

İndeks, hava kirliliği gibi doğrudan insan sağlığını ilgilendiren parametreleri “çevresel sağlık” başlığı altında, iklim değişikliği ve biyolojik çeşitliliğin korunması, ormanların durumu gibi göstergeleri ise “ekosistem canlılığı” başlığında değerlendiriyor.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde gerçekleştirilecek söyleşi 16:00’da başlayacak. Katılım ücretsiz ve kayıt gerektirmiyor.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Sivil Toplum

İklim KriziManşet

[Yazı Dizisi] Isınmayı COP18 de durduramadı ~4

Bianca Jagger, liderleri "Bir Vaat Dik" kampanyasına katılmay çağırıyor

Bianca Jagger İnsan Hakları Vakfı’nın kurucusu ve Başkanı, Uluslararası Af Örgütü – ABD Yürütme Kurulu üyesi, Nikaragua doğumlu bir insan hakları ve barış aktivisti  Bianca Jagger‘ın COP18 hakkındaki izlenimlerini ve hayalkırıklığını anlattığı yazısını, Huffingtonpost Blog’da yayınlanmasının ardından, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Betigül Onay‘ın çevirisiyle parçalar halinde sunuyoruz.

Yazının ilk kısmını okumak için tıklayınız.

Yazının ikinci kısmını okumak için tıklayınız.

Yazının üçüncü kısmını okumak için tıklayınız.

***

 

Sivil toplum

Hükümetler,  harekete geçmedikleri için, bizi ölümcül iklim değişikliğine mahkum ediyorlar. Ama ümidi kesmemeliyiz. Herşey kaybedilmedi. Onlar geciktirirken ve laflarını dolandırırken, boş oturmak zorunda değiliz.

COP’lardaki o kadar çaba, para ve politik sahneden sonra, iklim değişikliği ile mücadele etmenin sorumluluğunun sivil topluma, genç insanlara, halk hareketine kalmasını insanın aklı almıyor. Ama bizim de durduğumuz nokta işte orası. Gezegeni korumak amacıyla “sıcaklığı düşürmek” için elimizden gelen herşeyi yapmalıyız. Hükümetler harekete geçmeyecekse, biz geçmeliyiz.

COP18’e dünyanın her tarafından 7,000’den fazla sivil toplum üyesi katıldı. Hükümet tartışmalarının kenarlarında özel sektörü (bilim insanlarını, STK’ları, gençlik hareketlerini) harekete geçmeye teşvik etmek için yüzlerce yan etkinlik ve toplantı vardı.  Değişim için ivmenin hükümetlerden ve dünya liderlerinden değil de sivil toplumdan geleceği giderek açık hale geliyor. Margaret Meade’nin söylediği gibi, “Düşünceli, kararlı küçük bir vatandaş grubunun dünyayı değiştireceğinden hiç şüpheniz olmasın.”

Geçen sene Dünya Bankası bile ilerlemek ve 2 derece sıcaklık artışının altında kalabilmemiz için harekete geçmek amacıyla tüm çalışma programını revize etti. COP18’deki müzakereciler bunu önemsemediler.

UNCCF’nin ev sahibi olarak Katar önemli olumlu bir adım attı: organizatörler bölgesel Arap sivil toplumunu sürece dahil etmek için çaba serfetti. UNFCCC’ye göre bu ‘bölgesel STK’ların eşi benzeri görülmemiş bir katılımı’ ile sonuçlandı. ‘Hikma’ oturumları, Arapça’da ‘Hikma’ “bilgelik” anlamına geliyor, adı verilen geleneksel Arap topluluklarındaki iklim değişikliklerini ele alan özel oturumlar vardı.

Organizatörler; Mısır, Lübnan, BAE, Bahreyn, Umman ve diğer ülkelerden 110 gencin uçaklarını karşıladılar ve Doha’da ücretsiz konaklama sağladılar. Arap Gençlik İklim Hareketi konferanstan yalnıza 10 hafta önce, Arap gençliğinin  iklim değişiklikleri tartışmalarında kendilerini ifade edebilmesi için kuruldu. Konferansta taze bir kandılar. 5 Aralık Çarşamba günü gerçekleşen Hikma oturumunda yaptıkları tutkulu açıklamalardan kararlılıkları belli oluyordu. Mısır’dan 19 yaşındaki Amira, Arap hükümetlerine, iklim değişikliğini gündemlerinde öncelikli hale getirmeleri ve fosil yakıtlardan uzaklaşmaları için ısrar ediyordu. “Petrol yiyip içemeyiz” dedi.18 yaşındaki Merna Ahli “Hayatta kalma hakkım için savaşmak için  buradayım,”dedi.

1 Aralık Cumartesi günü,  Doha, Doha Çölü tarafından organize edilen ilk iklim protestosunu deneyimledi (gösteriler normalde Katar’da yasal değil). Miting küçüktü, çoğu Arap Gençlik İklim hareketinden gelen yaklaşık 300 kişiden oluşuyordu. Genç insanların değişime çağıran sesleri, umutlanmak için neden oldu.

Hükümetlerin bizi başarısızlığa uğrattığı gerçeği baki – şimdi iklim değişikliği tehditini ele almak için birarada olmalıyız. Karşı karşıya olduğumuz kriz küresel, ve ancak küresel kolektif eylem yoluyla çözüm bulabiliriz. Vazgeçemeyiz ve vazgeçmemeliyiz.

İyi haber, iklim değişikliğini azaltmak için gerçekleştirebileceğimiz somut eylemler var. Bu nedenle, Mayıs 2012’de IUCN Bir Vaat Dik(“Plant a Pledge”) kampanyasının elçisi oldum.

Bianca Jagger, liderleri "Bir Vaat Dik" kampanyasına katılmay çağırıyor

Bir Vaat Dik

Bir Vaat Dik’in amacı, Bonn Challenge hedefini desteklemek,  yani 2020’ye kadar 150 milyon hektar orman vasfını yitirmiş arazi ve ormansızlaştırılmış alanın restore edilmesi. Bu, dünyanın tanık olduğu en büyük restorasyon girişimi.

Orman Peyzaj Restorasyonu Küresel Ortaklığı (GPFLR) dünya üzerinde 2 milyar hektarlık restorasyon için potansiyeli olan orman vasfını yitirmiş arazi ve ormansızlaştırılmış alanı haritalandırdı – Güney Amerika büyüklüğünde bir alan.

İklim Değişikliği Ekonomisi üzerine Stern Eleştirisi “ormansızlaştırmayı kontrol altına almanın sera gazı salımlarını azaltan maliyet- etkin bir yöntem” olduğunu kabul ediyor.Ormansızlaştırma tüm salımların yaklaşık %20’sini oluşturuyor ve iklim değişikliğini hızlandırıyor. Dünyanın ormanları biyokütlelerinde 289 gigaton karbon barındırıyor ve iklim değişikliğini azaltmada bir araç olarak kullanılabilirler. 150 milyon akre orman alanı her yıl yaklaşık 1 gigaton karbondioksit tutabiliyor. Bir Vaat Dik ve Bonn Challenge bu konuda çok yararlı.

Orman vasfını yitirmiş arazi ve ormansızlaştırılmış alanların restorasyonu sadece ağaç dikmekle ilgili değil. İnsanların ve toplumların restorasyon çabalarının kalbinde olmaları; çıplak ya da ormansızlaştırılmış alanları sağlıklı, verimli çalışma tabiatlarına dönüştürülmesine yol açıyor. Korunan alanlar, tarım, tabiat koruma alanları, ekolojik koridorlar, yenilenen ormanlar, yönetilen ekili alanlar, tarımsal ormancılık sitemleri, su yollarını korumak için nehir ya da göl kenarı dikimleri gibi çeşitli kullanımlara açılabilirler.

Bir Vaat Dik’i Haziran 2012’de Rio +20’de basın konferansında başlattık ve yaklaşık 18 milyon hektar alanı referans olacak bir restorasyon taahhütü olarak duyurduk. ABD Tarım Orman Servisi Departmanı15 milyon hektar için, Rwanda hükümeti 2 milyon hektar için, Brazilya Mata Atlantika Orman Restorasyon Paktı, hükümet ajanslarının bir koalisyonu, STKlar ve özel sektör ortakları 1 milyon hektar için söz verdi.

6 Aralık Perşembe, COP18’de , El Salvador ve Costa Rica’nın her birinin 1 milyon hektarlık taahhütünü duyurduğumda çok mutlu oldum. Bu 20 milyon hektar eder. 50 milyon’a yaklaşabilecek bir seviye.

BMS Rathore, Hindistan’ın Çevre ve Ormancılık Ortak Sekreteri, Hindinstan’ın Bonn Challenge’ına bağlılığını açıkladı, Hyderabad’daki COP11’de Bijolojik Çeşitlilik Konvansiyon’unda 10 milyon hektar ön taahhüt de bulundu. Meso-Amerikan İnsan ve Orman Birliği (The Meso- American Alliance of Peoples and Forests) 20 milyon hektar taahhütte bulunmayı düşündüklerini belirtti. GPFLR ve IUCN’de taahhütlerini resmileştimelerini görmeyi umuyoruz.

Kampanyanın başarısı ve restorasyon taahhütlerinin sayısı beklentilerin üzerine çıktı. 2012 için 7 milyon hektar olan taahhüt hedeflerini çoktan geçtik.

Ama hala hükümetleri ve diğer arazi sahiplerini ya da işletmecilerini Bonn Challenge’ı başarmak için 2020’ye kadar ikna etmeliyiz.

IUCN tarafından düzenlenen ve Airbus’ın sponspr olduğu Bir Vaat Dik kampanyası tam da bunu yapmaya çalışıyor. www.platapledge.com ‘daki her taahhüt, dünya liderlerine yönelik bir dilekçeye destek oluyor ve Bonn Challenge’ı başarabilmek için hükümetleri detaylarla ilgili -‘nerede, ne zaman ve nasıl?’-  kalemlerini kağıtlarının üzerine koymaya davet ediyor.

Ormanlara ve ekosisteme zarar vermek, küresel GSYİMH’yı yaklaşık %7 azaltabilir ve 2050’ye kadar dünyanın en fakir topluluklarının yaşam standartlarını yarıya indirebilir. Ormanlar en temel ihtiyaçlarımını sağlıyorlar. Temiz hava, besin, dünyanın tatlı suyunun dörtte üçü, barınma, sağlık ve ekonomik kalkınma için hayati önem taşıyorlar. 1.6 milyar insan, dünya nüfusunun yaklaşık dörtte biri geçimlerini ormandan sağlıyor. 300 milyon insan ormanları evleri olarak görüyorlar.

Acil olarak Bonn Challenge’ı hedeflerine katkıda bulunmaları için hükümetler, iş dünyası, büyük arazi sahipleri ve topluluklar üzerinde kamuoyu baskısı oluşturmalıyız.

www.plantapledge.com

Kaderimiz ve gelecek nesillerin kaderi buna bağlı.

Restorasyon, milyonlarca insanı yoksulluktan  kurtarabilir ve yerel ve küresel ekonomilere yıllık olarak 80 milyar US dolardan daha fazla enjekte edebilir. Bir yandan da hükümetlerin söz verdiği karbon salım azaltımları ile tehlikeli iklim değişikliğini önlemek için gereken %11’den %17 arasındaki fark azalmış olur. Yararlarını sadece kendi hayatımızda görmeyeceğiz, ileriki yıllarda da göreceğiz.

Sonuç

Küresel iklim müzakereleri batarken, ancak Bir Vaat Dik gibi girişimler değişimi etkileyecek. Politikacılar ve müzakereciler gerçeklikle bağlarını kopardılar ve insani ve çevresel maliyetler yıkıcı olacak.

İklim değişikliğini engellemek amacıyla ihtiyacımız olan somut kararları vermesi için politikacılara artık güvenemeyeceğimizi COP18 bize gösterdi.

Naderev Sano, COP18’de sorumluluk almaları için dünya liderlerine seslendi. ‘Lütfen’ dedi, ‘2012,  dünyanın istediği geleceğe ulaşması amacıyla sorumluluk alma cesaretini ve iradesini gösterdiği yıl olarak anılsın.’

2012 işlerin gidişatını değiştirmek için politikacıların cesaret ya da irade bulduğu yıl olarak hatırlanmayacak. Sorumluluklarına uygun yaşamadılar. Müzakereciler Nadarev Sano’yu başarısızlığa uğrattılar, ve hepimizi başarısızlığa uğrattılar. Eylemleriyle istediğimiz geleceğe erişemeyeceğiz.

Bu zorlukla yüzleşmek şimdi bizim elimizde. Naderev Sano’nun kelimeleriyle: ‘ biz değilsek, o zaman kim? Şimdi değilse,  ne zaman? Burada  değilse, o zaman nerede?’

 

-Yazı dizisi sonu-

Yeşil Gazete için çeviren: Betigül Onay

Editör: Durukan Dudu

(Huffingtonpost, Yeşil Gazete)


 

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

Ulusal İklim Değişikliği Eylem Planı görüş ve önerilerinizi bekliyor

Türkiye’nin ilk Ulusal İklim Değişikliği Eylem Planı Nihai Taslağı Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından yayınlandı. UNDP aracılığı ile Türkiye , Çevre ve Orman Bakanlığı (ÇOB)  tarafından yürütülen İklim Değişikliği Eylem Planı (İDEP) projesinin çıktısı olan taslak son halini bulmadan önce kamuoyunun görüş ve önerilerine sunuldu.

Edinilen bilgiye göre, çalışmalar Mart 2010’da başlamış; bir yıl boyunca kamu, yerel yönetim, özel sektör, sivil toplum ve akademik kuruluşların 700’un üzerinde temsilcisinin yoğun ve sürekli takibi ve katılımıyla sürdürülmüş.  Toplam 46 çalıştay düzenlenmiş 200’ün üzerindeki kurum ve kuruluştan görüş önerileri alınmış.

Daha sonra COB tarafından koordine edilen ve IDKK üyesi kuruluşlarla yürütülen son süreçte ise “IDEP NIHAI TASLAGI” oluşturulmuştur. İDEP Nihai Taslağı’na ÇOB www.iklim.gov.tr adresinden ulaşılabilir.

Belgede, Arazi Kullanımı ve Ormancılık; Atık, Binalar, Enerji, Sanayi, Tarım, Ulaştırma, İklim Değişikliği ‘ne Uyum ve Yatay Kesişen Konular başlıkları altında eylemler var.

Metin son olarak ise Çevre ve Orman Bakanlığı ile paylaşılmış. Nihai taslak haline getirilmeden önce de kamuoyunun görüş ve önerilerine sunulmuş. Kamuoyunun bu “katılımcı” sürece dahil olabilmek için sadece bir haftası var.  İDEP Nihai Taslağı üzerine görüşler 23 Mayış 2011 Pazartesi gününe kadar ÇOB İklim Değişikliği Dairesi’ne posta ya da faks yolu ile (0312 207 6446) iletebilirsiniz.

 

Kategori: İklim Krizi