Ekolojik YaşamKöşe YazılarıManşetYazarlar

Su ile insanın kaderi bir

Zamanında baraj karşıtı eylemlere aktif olarak katılan Şahanım Can (85), artık çocuklarıyla birlikte İstanbul’da yaşıyor. Köye geldikçe, sular altında kalan bahçesine bakarak baraja sitem ediyor. Harik köyü. Fotoğraf: Serpil Polat

İstanbul, Yalnızlık ve Suya Dair adlı önemli bir fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyor. Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler küratörlüğünde ve Kültür İçin Alan desteğiyle Depo İstanbul’da 9 Ocak ile 9 Şubat tarihleri arasında sergilenen bu fotoğraf sergisinde eserleri yer alan sanatçılar Hüsamettin Bahçe, Serdar Bayram, Fatma Çelik, Lezgin Kâni, Aylin Kızıl ve Serpil Polat. Yalnızlık ve Suya Dair, bize başka diyarların insanlarını bizimle birleştiren suyun hikâyelerini taşıyor.  

***

Yaşam suyla başladı. Yağmur toprağa değdi, damlalar damlalara eklenip nehir oldu. Nehirler birleşti göl oldu, deniz oldu, okyanus oldu. İki nehrin arasında, Mezopotamya’da uygarlıklar doğdu, insanlık oldu. Nehirler aktıkça su döndü. Su döndükçe geçtiği toprakların özünü taşıdı başka topraklara. Su bereket oldu. Su döndükçe kirini pasını aldı toprakların, şifa oldu. Kültürleri taşıdı su, insanları birbirine yakınlaştırdı. Bazen önüne set çekildi suyun, akmaz oldu. Tutsak su irin doldu, hastalık doldu. Biriktikçe birikti su, bastığı toprakları yuttu, ölüm oldu. Akmayan su, gidemediği topraklarda kuraklık oldu, açlık oldu. Kurak topraklar verimsizleşti, göçe maruz kaldı, insansızlaştı. Göç edenler toprağından uzaklaştıkça yalnızlaştı. Nehirler barajlarla çevrildikçe, su bir verilip bir verilmedikçe devletlerin elinde silah oldu.

İnsanlar binlerce yıl boyunca barajlar kurdu ve kullandı. Zira su yolları, borular ve çeşmelerle birlikte barajlar susuz yerlerde bile yerleşim alanları kurulmasını mümkün kıldı. Sanayi Devrimi ile birlikte taşlar yerinden oynuyor, insan doğaya başka gözlerle bakmaya ve onu hammadde olarak kabul etmeye başlıyordu. Artan enerji, su ve doğal kaynaklar ihtiyacı, daha çok sayıda ve daha büyük kapasitede barajlar inşa edilmesini zorunlu hale getirdi. Üretimin her aşamasında gerekli olan su, artık bulunduğu yerde tutulması ve kullanıma hazır hale getirilmesi gereken bir nesneydi. İnsan “dur” dediğinde su duracak, “ak” dediğinde akacaktı. İnsan suyun efendisi olacaktı. Artık insan suya değil, su insana uyacaktı.

Barajlar, yeni kurulmakta olan ulus devletlerin önemli yapı taşları da olacaktı. Dev duvarlarının yüceliği, doğaya meydan okuyuşları ve insan azminin aşılamazlığıyla barajlar, yeni anlamlar kazanıyordu. Onlar artık susuz yerlere su sağlama amacının dışında devletin halkını oluşturma ve modernleştirme araçlarıydı. Barajsız kent de devlet de olamazdı. Barajların sadece sel kontrolü, elektrik, içme ve sulama suyu sağlama gibi amaçlara hizmet etmekle kalmayıp aynı zamanda sosyal adaletsizlik, işsizlik ve geri kalmışlık gibi sorunları da beraberinde kendiliğinden çözebileceği iddia ediliyordu. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) gibi bölgesel kalkınma projelerinde birbiri ardına kurulan barajlar, akarsuları akmayan sulara dönüştürüyordu.

Peki, su neydi? İki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşan bir bileşik mi? İnsanın emrine amade bir nesne mi? Ya da zaptedilmesi gereken tehlikeli bir doğa varlığı mı? Sahi, su neydi? Mesela Fırat Nehri’yle Dicle’nin içinden akan şey aynı mıydı? Ya da musluktan akanla dereden akan su bir miydi? Su nehirde, gölde ve denizde miydi sadece? Havada, toprakta ve insanın içinde su yok muydu? Su doğada hangi haldeydi? Suyun rengi neydi? Heraklitos’un da dediği gibi aynı nehirde ikinci kez yıkanılmaz mıydı?

Kani Kapazan, yaşadığı evin damından Botan Çayı’nın yükselen sularını seyrediyor. Yuvalı Köyü’ne bağlı Kanî Mirî (Soğuk Su) Mezrası, Ilısu Barajı’nda su tutulmaya başlanmasıyla birlikte yakın bir zamanda sular altında kalacak. Büyük bir kısmı boşalan mezrada kalan son aileler, birkaç hafta içinde burayı terk etmek zorundalar. Kurtalan, Siirt. Fotoğraf: Hüsamettin Bahçe

Evet, aynı suda iki kez yıkanılmaz. Çünkü ne akan su aynı sudur, ne de o suya giren kişi aynı insan. Su var olduğu zamandan, aktığı ırmaktan, geçtiği topraktan, hayat verdiği canlılardan ve şekillendirdiği kültürlerden ayrı bir varlık değildir. Her ne kadar kardeş de olsalar, Fırat ile Dicle’nin suları da aynı değildir. Su sadece nehirlerde ve denizlerde bulunmaz. O bedenlerimiz de dâhil gezegenin her yerindedir. Onun rengi geçtiği yerin rengidir. Su, dokunduğu ve bünyesinde taşıdığı şeydir. Su gece başka, gündüz başkadır. Su değişendir, dünyayı döndüren ve taşıyandır.

Devletlerin lensinden ise su H2O’dur. Bırakın Fırat ile Dicle’yi, Amazon Nehri’yle Nil arasında bile bir fark yoktur. İçinden H2O akan bütün ırmaklar birbirine denktir. Bu indirgemeci perspektiften bakıldığında bir bölgedeki su kıtlığına önerilecek tek çözüm, daha fazla suya sahip olan yerden barajlar ve kanallar yardımıyla su taşımak olacaktır. Bir bölgede geri kalmışlık sorunu varsa onun da çözümü barajlardır. Barajlar devletlerin sihirli değneğidir.

İliç sınırları içerisinde bulunan Bağıştaş 1 ve 2 barajlarının tamamlanmasıyla birlikte birçok yer sular altında kaldı. Erzincan. Fotoğraf: Hüsamettin Bahçe

Su, devlet için diğer devletler veya kendi topraklarında yaşayan halklar üzerinde bir hegemonya kurma aracıdır da. 1960’lı yıllarda, Orta Doğu’nun üç genç ulus devleti Türkiye, Suriye ve Irak arasında barajlar ve su kanalları üzerinden yaşanan kalkınma yarışı tam da bunu ispatlar. Türkiye Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarını yaparken, Suriye Tabka Barajı’nı, Irak ise Tartar Kanalı’nı inşa etmekteydi. Sonraki yıllarda Fırat ve Dicle üzerine inşa edilecek 22 hidroelektrik santrali (HES) ve 19 barajı kapsayan GAP, bu yarışa yeni bir ivme vererek üç ülke arasında diplomatik krizlere varan gerginliklere neden oldu. İçinde bulunduğumuz yüzyılda ise Türkiye, PKK’nın hareket yollarını kısıtlamak amacıyla Türkiye-Irak sınırına ‘güvenlik barajları’ inşa etti. Ne sulama ne de içme suyu oluşturma fonksiyonu olan bu barajlar, suyun bir silah ve engel olarak kullanıldığı hidrolik yapılara eşsiz örneklerdir. Türkiye ayrıca 2000’lerin başlarında, Antalya’nın Manavgat Çayı’ndan gelen suyu İsrail’e ‘Barış Suyu’ adı altında satmak için de bir proje geliştirmişti. Bu proje gerçekleşseydi günde 500 bin metreküp su, deniz yoluyla taşınıp İsrail’e satılacaktı. Böylece suyun kısıtlı olduğu Orta Doğu ülkeleri arasında Türkiye önemli bir üstünlük elde etmiş olacaktı ama proje iptal edildi. Ancak Türkiye, bu sefer de 2015’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Su Temin Projesi’ni hayata geçirdi. Böylece senede 75 milyon metreküp su, Mersin’in Dragon Çayı’ndan alınıp deniz içine döşenmiş borularla KKTC’ye taşınmaya başladı. Projeye karşı çıkan KKTC’nin muhalif kesimleri, bu antlaşmanın KKTC’yi Türkiye’nin 82. vilayeti yapma projesi olduğunu ve esas amacın su üzerinden bir hâkimiyet yaratmak olduğunu söyledi.

Devletin kendini yaratmada, varlığını sosyal ve ideolojik olarak meşrulaştırmasında barajlar önemli güç ve prestij sembolleridir. Yapılmalarına bir kez karar verildi mi tüm ekonomik, sosyal ve ekolojik maliyetlerine rağmen gerçekleştirilmeleri bunun en somut kanıtıdır. Ne de olsa tüm bu maliyetler, milli çıkarlar için ödenmesi gereken bedellerdir. Suyun nerede tutulup kime ne kadar akıtılacağına, kimin bu sudan mahrum bırakılacağına devlet karar verir. Baraj sularıyla hangi köyün sular altında kalıp kimlerin göç edeceği de devletin tasarrufu altındadır. Devlet, bir yerin artan su talebini karşılarken başka bir havzada su açığı ve buna bağlı mağduriyet de yaratabilir. Suyu elinden alınan insan toprağını, o toprakta oluşturmuş olduğu kültürünü ve kimliğini kaybeder. Suyunu kaybeden insan, kentin yeni yoksulu olur daha da yoksullaşır. Suyu gasp edilen insan, yönünü ve geleceğini kaybeder. Göçe mecbur edilen yerel toplulukların, su hakkı ihlâl edilen gelecek nesillerin ve yaşam alanlarını kaybeden canlıların hakkı, devletin çıkarları uğruna ihlal edilir. Bunun adı ekolojik adaletsizliktir.

Sakine Aydın (48) baraj suyunun çekilmesiyle tekrar ortaya çıkan ceviz ağacını selamlıyor. Harik köyü. (üst). Fotoğraf: Serpil Polat

İşte ‘Yalnızlık ve Suya Dair’ bu adaletsizliği anlatıyor. Suyundan ve toprağından kopartılan insan yalnız kalıyor. İnsanlarından ve aktığı topraklardan uzaklaştırılan su da öyle. Baraja hapsedilmiş suyun da, nehir kenarlarında yaşayan insanların da yalnızlığı aynı aslında. Millî ve ekonomik çıkarlar söz konusu olduğunda, ne suyun ne de insanın sesini dinleyen oluyor. Bu ekolojik adaletsizliğe ses veren fotoğraflar, medeniyetlerin beşiği Mezopotamya’nın nehirlerinin ve insanlarının başına gelenleri bize aktarıyor.

Zeugma’da, Halfeti’de ve daha onlarca yerde baraj sularına bakarak suyun altında kalmış köylerini hatırlamaya çalışırken “burada bir yol vardı” diyen insanların hikâyesi bu. Fırat’ın önemli kollarından Peri Suyu’na yapılan barajların suyu çekildiğinde ortaya çıkan ceviz ağacını tanıyıp ona sarılarak öpen, hasret içindeki kadının sesi bu. Sudan uzaklaştıkça köklerini daha da derine uzatan bir ağaç misali yaşayan göçmenlerin türküsü bu. “Öldürdük, gönderdik, gittiler” ve “onlarla birlikte bereket de gitti” denilen bir halkın su gibi çatlağını bulup sızma rüyası bu. Nehirlerin nereden ve ne zaman akacağına karar verildiği gibi, Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın kadim halklarının nerede yaşayıp nereye göçeceğinin emredilmesine tanıklık bu. Ilısu Barajı’nın sularının altında kalacak Hasankeyf’te, geçmişin ve geleceğin yok oluşunun habercisi bu.

Bazen önce su gider topraktan, sonra insanlar terk eder. Bazen de önce insanlar gider bereketi de beraberinde götürerek. Hangisi önce olursa olsun, susuz topraklar ve yalnız insanlar birbirine benzer. Suyun derdiyle insanınki birdir. Birini yaşatmadan öbürünü var etmek zordur. Nehir akacak denize varacak. Akarken toprağa değecek, hayat verecek. İnsanlar kültürlerini koruyup gelecek nesillere aktaracak. Nehirlerle insanlar buluşacak. Nehirler yalnızlara yol gösterecek. Su, toprakları ve insanları ayırmayacak, birleştirecek. Su, taşınan değil taşıyan olacak. Su, savaşa değil barışa varacak. Hayat böyle devam edecek…

Notlar

  1. Bu yazı ilk olarak Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler küratörlüğünde Depo İstanbul’da 9 Ocak ile 9 Şubat tarihleri arasında gerçekleşmekte olan Yalnızlık ve Suya Dair isimli fotoğraf sergisinin tanıtım kitabında yayınlanmıştır.
  2. Yalnızlık ve Suya Dair’de fotoğrafları yer alan fotoğrafçı Serpil Polat, Akgün İlhan tarafından hazırlanan ve sunulan Açık Radyo programı Sudan Gelen’e 8 Ocak 2020 tarihinde konuk oldu. Bu programın kaydını dinlemek için lütfen buraya tıklayınız.

Kategori: Ekolojik Yaşam

Hafta SonuManşet

Ayağını suyuna göre uzatmak

Türkiye küresel iklim değişikliğinden en fazla etkilenen bölgelerden biri olan Akdeniz Havzası’nda yer alıyor. Nitekim 1980’lerden bu yana Türkiye’de dört beş senede bir aşırı kurak dönemler yaşanıyor. 21. yüzyılın sonunda ülkenin tüketilebilir su potansiyelinin yılda 112 milyar metreküpten 40 milyar metreküpe düşmesi bekleniyor.

Oysa günümüzde bu potansiyelin üçte birinden fazlası kullanılıyor. Yani Türkiye’nin nüfusu sabit kalsa bile 80 yıl içinde mevcut su varlığı yetersiz kalacak. Üstelik ülkenin nüfusu da hızla büyüyor. Dolayısıyla kişi başına düşen yıllık su miktarı bugün 1365 metreküp iken yaklaşık 30 sene içerisinde bunun Falkenmark su stresi indeksinde su fakirliği üst değeri olan 1000 metreküpe yaklaşması kaçınılmaz olacak. Geçtiğimiz kış son 44 yılın en büyük kuraklığını yaşadığımız resmi ağızlarca açıklandı. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu kuraklığın büyük olduğunu ama vatandaşın susuz kalmayacağını, 727 olan baraj sayısını beş yıl içinde ikiye katlayarak 2023 yılında 1454’e yükselteceklerini söyledi. Ancak Türkiye’nin iklimi hızla değişirken ve yağışların sıklığı azalıp şiddeti artarken “Bunca baraj ne işe yarayacak?” sorusu cevapsız kalıyor.

Kalkınma hedeflerinin kesişim noktası

Elbette barajlar sadece kuraklığa ve susuzluğa çare olsun diye yapılmıyor. Türkiye’nin ekonomik büyüme hayallerinin en önemli bileşeni su. 2023 Kalkınma Hedefleri’ne baktığımızda ülkenin hidrolik potansiyelinin yüzde 100’ünün enerji sektöründe kullanımı gibi çılgın hayaller görüyoruz. Nitekim Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı verilerine göre 2017 Temmuz ayı itibarıyla Türkiye’deki hidro-elektrik santrali (HES) sayısı 613’ü bulmuş durumda. Sadece Karadeniz Bölgesi’nde son 10 yılda 203 adet HES yapılmış. Başka bir çılgın hedef de ülkenin linyit rezervlerinin tamamını kullanıma açmak. Oysa hem madencilikte hem de kömürlü termik santrallerde büyük miktarlarda su kullanılması gerekiyor.

Türkiye dünyanın beşinci büyük tarımsal ekonomisi olmayı da hedefliyor. Nitekim Devlet Su İşleri (DSİ) 2012-2016 döneminde senede 1 milyar metreküp tarımsal su sağlamak amacıyla “1000 Günde 1000 Gölet” adlı bir proje gerçekleştirdi. Hemen ardından “1000 Günde 1071 Gölet” adlı projeyi de başlatan DSİ, bu projeyi 2019 yılında tamamlamayı planlıyor. Sonuç olarak burada yalnızca birkaçını anabildiğimiz çılgın hedeflerin kesişim noktası olan su varlıkları kirleniyor ve hızla tükeniyor. Türkiye, suyunu enerjinin hammaddesine indirgemiş, akarsularını yüzlerce barajla tıkamış, akış yönünü değiştirmiş ve su döngüsünü alt üst etmiş bir ülkeye dönüşüyor.

Hegemonya aracı olarak su

Türkiye 20. yüzyılda Güneydoğu Anadolu Projesi’yle (GAP) hem bölgede ekonomik ve siyasi istikrar hem de Orta Doğu coğrafyasında bölgesel hakimiyet kurma aracı olarak suyu kullandı. 21. yüzyılda ise PKK’nın hareket yollarını kısıtlamak amacıyla Türkiye-Irak sınırına güvenlik barajları inşa etti. Ayrıca 2000’lerin başlarında Antalya’nın Manavgat Çayı’ndan gelen suyu İsrail’e “Barış Suyu” adı altında satmak için bir proje geliştirilmişti. Proje gerçekleşseydi günde 500 bin metreküp su deniz yoluyla taşınıp İsrail’e satılacaktı. Böylece suyun kısıtlı olduğu Orta Doğu ülkeleri arasında Türkiye önemli bir üstünlük elde etmiş olacaktı ama proje çeşitli nedenlerle iptal edildi. Ancak Türkiye pes etmedi. 2015’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Su Temin Projesi’ni hayata geçirdi. Böylece senede 75 milyon metreküp su, Mersin’in Dragon Çayı’ndan alınıp deniz içine döşenmiş borularla KKTC’ye taşınmaya başladı. Projeye karşı çıkan KKTC’nin muhalif kesimleri bu antlaşmanın KKTC’yi Türkiye’nin 82. vilayeti yapma projesi olduğunu ve esas amacın su üzerinden bir hakimiyet yaratmak olduğunu düşünüyor.

Barajlar çözümün değil, sorunun parçası

Kuraklığın çaresi ve ekonomik kalkınmanın sihirli formülü gibi sunulan barajlar aslında vejetasyon, sediman ve toprak gibi organik materyalleri bünyesinde biriktirerek çürümelerine neden olduğu için metan ve karbondioksit salımına sebep oluyor. Öyle ki Brezilya’nın Ulusal Uzay Araştırmaları Enstitüsü’ne göre insan kaynaklı metan gazının yüzde 23’ü barajlardan salınıyor. Barajlar karbonu toprakta tutan sulak alanların kurumasına da neden oluyor. Bu kuruma sonucunda toprakta bağlı olan karbon ve metan havaya salınıyor. Yani aslında barajlar iklim değişikliğini çözmek bir yana, daha da şiddetlendiriyor. Ayrıca barajlar gibi hidrolik altyapılar nedeniyle suyundan, toprağından olan insanlar göçe zorlanıp yoksullaşarak ekolojik adaletsizliğin kurbanı olurken, sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma da hayal oluyor.

Peki nereden geliyor bu baraj sevdası? Türkiye tüm olumsuzluklarına rağmen daha fazla baraj yapmakta niye bu kadar ısrarcı? Bu sadece Türkiye’ye has bir durum mu? Elbette hayır. Halihazırda pek çok ülke akarsularını barajlarla doldurmuş durumda. Örneğin sayısı 10 binleri bulan barajları yüzünden ABD yeni baraj yapamaz halde. İspanya kişi başına düşen baraj sayısı bakımından dünya birincisi. Suyu ekonomik büyümenin aracı olarak görüp aktığı ırmaklardan, geçtiği topraklardan, hayat verdiği canlılardan ve şekillendirdiği kültürlerden koparan teknokratik yönetim paradigması dünyada suyun nereden, nasıl, ne zaman ve ne kadar akacağına karar veriyor. Hidrolik paradigma dediğimiz bu yaklaşım iklim değişikliği ve kuraklık gibi karmaşık sosyal-ekolojik sorunlara da aynı çözümleri öneriyor. Daha fazla sayıda baraj, gölet, su kanalı ve havzalar arası su taşıma projeleriyle dünyanın su döngüsü bozuluyor.

Tüm dünya, suyu H2O’ya indirgeyen bu hidrolik paradigmayı hızla terk edip, sürekli büyüyen su talebini kontrol altına almaya ve azaltmaya yönelik politikalar hayata geçirmeli. Yani su yönetiminin birincil hedefi su verimliği ve tasarrufu olmalı. Bir yerin artan su talebini karşılamak için başka bir havzada su açığı yaratmak ekolojik adaletsizliği ve yıkımı beraberinde getiriyor. İklim değişikliği ve su krizinin içinde olan Türkiye’nin artık “Suyu olan yerden olmayan yere taşırız, olur biter” deme lüksü yok. Türkiye’nin daha çok baraj yapmaktansa, ayağını suyuna göre uzatması gerekiyor.

Bu yazı ilk olarak  Bümed Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği Yayını‘nda  (Sayı:237) yayınlanmıştır

 

Akgün İlhan

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

COP23 ‘ün ardından: ‘’Ben bu oyunu Bozarım’’, bozamadı… – Menekşe Kızıldere

6- 17 Kasım arasında süren, Almanya’nın Bonn kentinde yer alan, Fiji başkanlığında ama özde Almanya tarafından yürütülen 23. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BİMÇDS )taraflar konferansı (conference of parties, COP) sona erdi.

Badgelerimiz (giriş kartları) ile akşam yemeklerimizi yediğimiz ve dans ettiğimiz ve hatta bazen uyuduğumuz koşturması bol bir COP daha sona erdi. Biri bitip öteki başlayan yan etkinliler arasındaki koşturmacalar, ülke standlarındaki yerel kültür şovları ve bedava yiyecek içecek koşturmacası, genelde aynı sözlerin söylendiği ama yine de her nasılsa herkesin 4.dakikadan sonra bip bipplere rağmen konuşmasını sürdürdüğü ana görüşme oturumları, iklim olağan şüphelisi çok uluslu şirketlerin tatlış eğlenceli aksiyonlu etkinlikleri, bu yıl birbirinden uzak yerlere kurulan salonlar arasındaki bisiklet ve shuttle koşturmacası, geciken trenler, hiç tanımadığınız mavi, sarı, pembe badgerli insanlarla sanki yıllardır omuz omuza iklim mücadelesi veriyormuş gibi  yapılan small tallklar ve dedikodular hepsi bu yıl da sona erdi.

Ben kapanışı Etiyopyalı bir grup teyze ile Aşk-ı Memnu dizisini ve Kıvanç Tatlıtuğ’u konuşarak yaptım. Sayın Tatlıtuğ’un Ortadoğu ve Afrika’da nerede seçime girse başkan seçilme potansiyeline değinmeden geçemeyeceğim. Günün birinde Leonardo DiCaprio gibi iklim değişikliği işlerine girişirse hedef olarak bu bölgeyi seçmesini öneriyorum kendisine. Türkiyeli ünlülerin iklim değişikliği liderliği potansiyelini bir kenara bırakıp bu yılki iklim zirvesini ve Türkiye’nin durumunu iki haftaya bölerek aktarmak istiyorum. Şunu belirtmeliyim ki, önemli raporlar ve çıkışlar dışında genellikle insan hakları ve toplumsal cinsiyet konularını takip etmeye çalıştım. Bu konuları kayırdığımı düşünürseniz haklısınız, evet kayırıyorum.

Bir Fiji deyişi olan ‘talanoa’ arka planda bir şeyler gizlemeden hikaye anlatmak, konuşmak demek. Hatta konferansta çeşitli performanslar ve sözler için bir talanoa alanı bile kurulmuş durumda. Geçen yılki ‘kolaylaştırıcı diyalog ise yerini ‘talanoa diyaloğuna’ bıraktı.

Talanoa teması biraz da bu şeffaflık arzusunun simgesi gibi asında. Bu yıl COP alanı daha çok yan etkinliklerin yapıldığı ve ülke standlarının olduğu Bonn Zone ve Bonn’daki Birleşmiş Milletler binaları ve eski Almanya Parlamentosu’nun binasının kullanıldığı Bula (Fiji dilinde Merhaba) Zonn diye ikiye ayrılmıştı. Görüşmeler ve basın açıklamaları hatta medya merkezi Bula Zonn’da yer almaktaydı. Bu durumda Bonn Zone’un hakimi Fiji ve Bula Zone’un hakimi ise Almanya idi bile denebilir. Fiji başkanlığını görüşmelerde hissedemesek de özellikle ülke standları için ayrılan Bonn Zone’da her yerden çıkma ihtimali olan yarı giyinik şarkılı türkülü Fiji kültür şovları ile hissediyorduk. Almanya arka planda tüm görüşmelerin liderliğini yapadursun Fiji şovların başkanlığını yapıyordu. Hatta talanoa alanında gerçek Fiji çiçeği ve ağacı bile vardı.

COP23 ‘te ne oldu sorusunu bir takım alt sorular ve cevaplar ile aktarmaya çalışacağım    

     1. Gezegenin Trump talihsizliği sonrasında iklim görüşmelerinin son politik durumu nedir?

Bu yılki taraflar konferansı mottosu ‘’ Further, Faster Ambition Together’ yani hep beraber daha hızlı ve daha ileri.

Bu motto 2. yaşına giren Paris Anlaşması’nın artık bir geçerliliği olması için tarafların hızlanmasına yönelik bir ivme dokunuşu aslında. Çok geniş ve hukuksal olarak bağlayıcı olmayarak yoluna başlayan anlaşma artık yavaş yavaş tarafları sıkıştırmaya başladı. Üstelik anlaşma ile birlikte açılacak bir çok pazarda ciddi kar gören özel sektör ve özellikle çok uluslu enerji firmaları bu daralan alanda bir an evvel pazar paylarını yükseltme çabası içindeler. Bu da çok uluslu büyük şirketlerin olduğu ülkeleri proaktif bir şekilde karar mekanizmalarını etkileme çabasına sokuyor. Bu çaba ülke çıkarları açısından herkes için aynı sonuç demek olmadığı için bazı kararlar etrafında bazı ülkeler tek oya rağmen daha ‘eşit’ pozisyonda olabilmekte.

Bonn tam da bu ‘eşitlik’ için bir mücadele alanı. 2015’te kabul edilen anlaşma’nın teknik detaylarının görüşmesi 2018 yılına ertelenmişti. Önümüzdeki yıl Polonya’da yapılacak taraflar konferansında tüm hesapların kapatılması öngörülmekte. Bu yıl aslında Paris Anlaşması’nın çalışma programı hazırlanmakta. Bu program Paris Anlaşması Kurallar Kitabı olarak da adlandırılmakta. Paris her ne kadar kural koymasa da politik ve ekonomik olarak müdahillik gerektiren program bir çok ülke açısından bağlayıcı olacak.

Geçtiğimiz yıl Marakeş’te iki oturumda Paris Çalışma Programı görüşülmeye başlanmıştı. Ardından COP23 öncesi toplantılarda özellikle Mayıs ayındaki Bonn toplantılarında program tekrar görüşüldü. Kurallar kitabı COP24’e kadar tamamlanmış olmalı. Her ne kadar ABD’nin anlaşmadan çekilme kararı olumsuz bir etki yaratsa da Paris Anlaşması’nın yürürlüğüne yönelik program planlandığı gibi ilerlemekte. Üstelik konferansa katılan ABD delegasyonu ülke içi demokrasiden aldıkları güçle her ne kadar üst yönetim tam tersi davransa da yereldeki bağımsız otoriteler olarak Paris Anlaşması’nın arkasında olduklarını bildirmekteler. Tüm toplantılarda ABD heyeti iklim mücadelesi kararlılıklarını vurgulamakta.

COP23 ‘ün en enteresan politik olaylarından biri Suriye’nin anlaşmaya taraf olması oldu. Böylece ABD üst yönetimi bu konuda yalnız kaldı. ABD ise iki farklı kutupta varlık gösteriyor izlenimi yaratmakta. Yerel yönetimleri birçok yerde hala varız dese de Merkez Yönetim Trumpvari şovlarla kendini göstermeye devam etti. Örneğin Kaliforniya’nın Terminatör Valisi Arnold Schwarzenegger, Dünya Sağlık Örgütü ile yapılan bir yan etkinlikte ‘hastala vista baby kömür’ derken ABD merkez yönetimi temiz kömür ve nükleerin faideleri üzerine bir yan etkinlik düzenlemekteydi. Bu yan etkinlik başta ABD’li katılımcılar olmak üzere COP23 katılımcıları tarafından dillere destan bir eylem ile protesto edildi. Hınca hınç doldurulan salon, oturum başlar başlamaz hep birden ayağa kalktı ve marş söyleyerek oturumu terk etti. Kimse kalmayınca da oturum gerçekleşemedi. İşte gerçek rest ve terk ediş budur.

Paris Kurallar Kitabı sindire sindire görüşülürken sokaktaki heyecan görüşmelere pek yansımadı. Kendi koalisyon dertleriyle muzdarip Almanya, kendini tekrar edip beklenen adımları atmazken, bol pudralı bir şovla gelen Emmanuel Macron ise daha 2015 yılında Fransa’nın her yerde dile getirdiği karbon vergisi fiyatını dillendirdi temcit pilavı misali.

Bunun yanında Fransa’nın nükleerden çıkış planlarına ilişkin tek bir ses bile duyulmadı. Karbon liderlerinin zayıf kalışı elbette herkesi etkilemiş oldu. Maalesef bu yılki ileri, hızlı ve beraber mottosu pek tutturulamadı. Eski hesaplar istenildiği gibi kapatılamadı ve birçok konunun danışma süreci kapatılırken kararları sonraki COPlara bırakıldı.

     2.Şovların başkanı Fiji temsil ettiği iklim mağduru ülkelerin durumunu aktarabildi mi?

Taraflar konferanslarında ev sahibi ülkenin veya bölgenin politik öncelik ve aciliyetleri diğer konulara oranla ön plana çıkmaktadır. Bu konular ile ilgili daha fazla tartışmanın yürütüldüğüne şahit oluruz. Bu yılki ev sahibi Fiji de iklim değişikliğinden direk etkilenen ve en fazla zarar gören tüm ülkelerin bir temsilcisi aslında. Bu ülkelerin çoğu iklim değişikliğine insan katkısı bakımından etkisi en az olup, iklim değişikliğinden en fazla etkilenen ülkeler.

Fiji geçen yıl Winston Kasırgası’nda üke gayri safi yurt içi hasılasının üçte birini kaybetti. Fiji gibi iklim değişikliği ile birinci derecen yüz yüze olan ülkeler için görüşmeleri yönetmek oldukça önemli. Aciliyetlerini önceliklendirebilme için Bonn iyi bir fırsat. Bu ülkeler içinde bulundukları durumu tıpkı talanoa deyişi gibi yüz yüze ve açıkça diğer taraflara hem de insani bir dokunuşla iletmekteler,  aksi takdirde bu yılki konferans sadece teknik konuların ele alındığı bir konferans olacaktı.

Paris Kurallar Kitabı hazırlanırken iklim mağduru ülkeler Fiji önderliğinde şu konuların netleştirilmesini talep ediyor:

*2020’ye kadar iklim finansmanı altında söz verilen 100 milyar ABD Doları her yıl özellikle mağdur ülkeler ulaştırılmalı

*iklim risklerinin yönetilmesi ve iklim direnci oluşturulması karara bağlanmalı

*ülkelerin bildirdiği karbon azaltım taahhütleri (NDC) revize edilmeli

Bunun yanı sıra kayıp ve zararlar için kurulan mekanizmanın da tam tam destek alması gerektiği vurgulanmakta.

Fakat görüşmeler boyunca ne kayıp-zarar konusu ne de finansal beklentiler istenildiği gibi ortaya konulmadı. Kendini tekrar eden tartışmalar ve konuşmalar ek olarak sadece konunun önem ve ehemmiyeti vurgulandı çok kez. Ben bu konuşmaları müsaadenizle ‘climatewash’ (iklim yıkaması) olarak adlandırmak istiyorum. 

     3.Hak, hukuk, eşitlik taleplerinden ne haber?

Bu yıl da heyecanla neredeyse tüm toplantılarını takip etmeye çalıştığım konular insan hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği oldu.

İnsan hakların sözünün Paris Anlaşması’nda yer alışı aslında anlaşma’nın en büyük başarısı. Bu yıl görüşmelerde İnsan Hakları Evrensel Sözleşmesi altında, insan hakları Paris Kurallar Kitabında anlaşma’nın kendisinden daha net bir şekilde yer alacak gibi.

COP23’te buna ilişkin bir karar alınmadı fakat özellikle sivil toplum COP23 boyunca bu alanda oldukça radikal örneklerin olduğu etkinlikler yaptı. Devletlerine iklim değişikliğine sebep olmaktan dava açan iklim mağduru ülke vatandaşları, kuşak hakları ihlal edildiği için kendi devletlerini dava eden çocuklar ve gençler, çok uluslu büyük şirketlere dava açan yerel halklar birebir konuşma ve mücadelelerini nasıl bir adım öteye götürdüklerini anlatma fırsatı buldu.

Beni en çok bu toplantılar mutlu etti. En gerçek sözleri burada duydum üstelik sadece durumun vahametini anlatmayıp hesabını da soran üzgün ama bezgin değil öfkeli insanları görmek umutlandırdı.

10-11 Kasım’da yapılan toplantı ve görüşmeler neticesinde özellikle kadın organizasyonları Toplumsal Cinsiyet Aksiyon Planı’nın Paris Çalışma Programında karar olarak yer alacağı müjdesini verdiler.

14 Kasım 2017’de günün sonunda yapılan son ana oturumda diğer başlıklar ile birlikte BİMÇDS uzunca bir zamandır tartışılan Toplumsal Cinsiyet Eylem Planı’nı (Gender Action Plan, GAP) kabul etti. Özellikle kadın organizasyonları ve sivil toplum kuruluşları bu alanda yıllardır böyle bir plan çıkması için mücadele vermekteydi. En sonunda bu mücadele geniş kapsamlı ve geliştirilmeye açık bir eylem planının kabul edilmesi ile ivme kazandı. Bu karar kesinlikle bu alandaki nihai  başarı değil çünkü alınacak o kadar uzun bir yol var ki. Bu mücadele temelde bir hak ve eşitlik mücadelesi bu sebeple tüm hak ve eşitlik mücadeleleri gibi karşısında çıkar odaklı iktidar sahipleri ile karşı karşıya. Üstelik bu durumda  bir de  ‘erkeklik’ ve sinsi cinsiyetçilik de bu iktidarın tam kalbinde yer almakta. Kadınlar, sadece kendi adlarına değil toplumsal cinsiyet eşitliği adına zor bir kazanım elde ettiler.

“Peki nedir bu eylem planı ve daha öncesinde nedir bu cinsiyet iklim bağı?” çok kısa bir şekilde buna değineyim.

Kadınlar iklim değişikliği ile mücadele de, politika, bilim, görüşmeler, savunuculuk ve finansal çözümlerde başlıklarında da eşit haklar talep ediyor. Bu alandaki en temel eşitsizlik temsiliyet konusunda. Kadınların yerine, sadece erkelerden oluşan grupların konuştuğu karar aldığı o kadar çok yaşandı ki. Kadınların özne değil araç hatta meta olduğu o kadar çok oldu ki. Teknik konularda dışarıda bırakıldıkları hatta uzun ve saçma açıklamalara maruz kaldıkları o kadar çok oldu ki… Bu yüzden öfkeliler. İklim değişikliğine karşı mücadele için çaba gösteren kadınlar bu sebeple daha fazla öfkeliler. Aynı mücadeleyi aynı çabayla verirken neden eşit değiliz, diye sormakta çok haklılar. Hem gezegeni yok edip hem de bizi yok saymaya devam edemezsiniz demekte çok haklılar.

Toplumsal Cinsiyet Aksiyon planı bir SB46 uygulaması olarak COP22’ye sunuldu. COP22 ise Lima Kararlarını 2019’a kadar uzatma kararı aldı. Ardından yapılan iki günlük bir çalıştay ile Aksiyon Planı oluşturuldu. Bu çalıştaya ise hem BİMÇDS hem kadın Organizasyonları katıldı.

Aksiyon Planı hedefleri şu şekilde belirlendi;

  • Bu alanda kapasite geliştirme, bilgi paylaşımı ve iletişim geliştirme
  • Cinsiyet eşitlikçi katılım ve kadın liderliğinin desteklenmesi
  • BİMÇİDS ve BM arasında bu kararlar ile ilgili olarak en yeni ve ilerici kararın kabulü bağlantısı
  • Cinsiyete duyarlı uygulamalar ve Paris’in uygulanmasında cinsiyete duyarlı kararların alınması
  • İzleme ve raporlama.

Aslında bu plan toplumsal cinsiyet politikasını ana akımlaştırıp tüm kararlarda gözetilmesini hedeflemekte. Ayrıca cinsiyet hassasiyeti olan iklim aksiyonu ve iklim politikası da ana hedeflerinden birisi. Bu plan ile birlikte tüm BİMÇDS mekanizmaları uzun vadede etkilenecek. Üstelik daha önceki kararlar gibi alınıp bir köşede tutulacağa da benzemiyor.

Toplumsal cinsiyet sürekli finans konusu ile birlikte karşımıza çıkmakta. Geçtiğimiz konferanslarda iklim finansmanı konusu ile birlikte ele alınmaktaydı bu yıl ise durum daha da somutlaşmış bir halde. Artık proje kredilendirmede şart olan toplumsal cinsiyet faydası kriteri bir kredi standardına dönüşüyor. Hatta buna ‘gender credit’ (cinsiyet kredisi) adlandırması bile yapanlar var.

Bu konuda en profesyonel yaklaşımı ise WOCAN isimli kurum geliştirmiş durumda. Kadınlara yönelik geliştirilen program ve projelerin, kadınların hayatına pozitif etkisini ve artı değerlerini ölçmek için W+ isimli bir standart geliştirmişler. Şimdilik bu standart kredilendirme için sınırlı sayıda kullanımı olan bir standart gibi gözükse de aslında bu alanın finans alanı ile nasıl hızla iç içe  girdiğine çok iyi bir örnek.

İklim finansmanına kim ulaşır tartışmaları bir tarafa, iklim finansmanına nasıl ulaşılır için oldukça açıklayıcı. Belki de gelecek birkaç yılda iklim finansmanına ulaşmak, toplumsal cinsiyet kriterlerini sağlamadan mümkün olmayacak. Tabiki bu gelişmeler bir taraftan endişe de vermekte. Hem iklim hem kadınlar için samimi çözümler yerine tamamen pazar odaklı çözümler sunması ve kadın sorunlarının finansal bir araca dönüşmesi tehlikesi var.

Üstelik genderwash (cinsiyet yıkaması) potansiyeli de oldukça yüksek olan bir tartışma bu. Yine de iyi ki kadınlar var. COP23 en güzel sonucu cesur kadınların çabası ile ortaya çıkan bu karar oldu.

  1. BİMÇİDS’nin Tatar Ramazan’ı Türkiye bu oyunu bozabildi mi?

 Türkiye’nin çözülmeyen iklim finansmanına erişim talebi henüz görüşülebilmiş değil. Almanya Bonn’da Türkiye’nin bu sorunu için arabulucu olma görevini üstlendi. Fakat Türkiye’nin bu talebine Başta Brezilya ve G77 ülkeleri olmak üzere birçok iklim fonundan faydalanan ülkeler şiddetle direnç göstermekteydi. Yeşil İklim Fonu pastasından alacakları payı nüfus ve ekonomik potansiyeli açısından orta boy bir dev olan Türkiye ile paylaşmayı istemiyor bu ülkeler. Fakat COP24 öncesi Paris Çalışma Programı işlemeye başlarken kimse geçmişten gelen sorunların hızlı ve tutkulu gidişi gölgelemesini istememekteydi.

Hem BİMÇDS, hem ilgili ülkeler çözüm ne yönde olursa olsun çözümsüz kalmak istemiyordu. Bu sebeple ikinci hafta Türkiye’nin önüne, finans sorununu çözmek üzere hiçbir COP’ta görülmemiş özel bir Türkiye kararı taslağı geldi. Üç maddelik taslak Türkiye’nin tam olarak Yeşil iklim Fonu’na ulaşımını sağlamasa da bu fonun diğer işbirliği ya da ortaklıklardaki fonlara engel olmayacağını karar altına alıyordu. En önemlisi yılardır bitmeyen EKler sorununu, özel koşullarını bir COP kararı ile tanıyarak çözmüş olacaktı. Bu taslak büyük fon sağlayıcılarının desteği ve arabulucu Almanya’nın çabası sonucu ilgili taraflara sunulmuştu. Fakat fon pastasını paylaşmayı istemeyen başta Çin ve Brezilya yanlarına G77 birliğini de alarak karşı çıktılar ve bu karar alınamadı. Arabulucular bu tarafları ikna edemedi. Türkiye ise Yeşil İklim Fonuna tam üyelikte ısrar ederek orta yolda buluşmadı.

Türkiye Delegasyonu geçmiş COPlarda olduğu gibi son kez söz aldığında gücenmişliğini ifade etti ve çözümsüzlüğe karşı Paris Anlaşması’nı parlamentosundan geçirmeyeceği kartını tekrar açtı. Türkiye’nin Paris’i uygulamaya alması BİMÇDS ya da her bir tarafı ne kadar ilgilendirir tartışılır fakat ABD’nin Star Wars kahramanı Anakin Skywalker (Darth Vader) kadar yalnızlaştığı bu Paris’ten çıkış şartlarında BİMÇDS karanlık tarafa destekçi kaptırmak istemiyor ve Türkiye’de bunun nasıl bir hazin yalnızlık olduğunun farkında.

Türkiye kendisi ile aynı ekonomik şartlara sahip Brezilya ve Çin’in ulaşabildiği fonlara ulaşırken Yeşil İklim Fonu’nun ayak bağı olmaması talebinde son derece haklı. Ekler düzeni ve arafta kalmış özel şartlar hali ile grupsuz ve yalnız bırakılmış olmanın isyanında da haklı. Tatar Ramazan edasıyla bunu ifade edişi de haklı fakat Türkiye’nin kendi içindeki iklim politikası ve otoritelerin farklı çıkar ve taleplerinin çatışması sebebi ile bir devlet olarak net ve kapsayıcı bir politika izleyememesi elini zayıflatıyor.

Özellikle Sayın Çevre Bakanı Özhaseki’nin COP sonrası demecine ilişkin haberlere bakınca durumun vahameti daha da ortaya çıkıyor. Yanlış bilgiler, bükülmüş politik ifadeler ve en tehlikelisi dış politikada prestij meselesi de olan bir konunun iç politika sularına çekilmesi…

Bu tehlikeli sulardan ivedilikle sağlam bir iklim politikası ve sorunların çözülmesi için doğru stratejilerin izlenmesi koşullarına dönmek gerekli. Aksi takdirde Türkiye’nin COP mottosu olan ‘discover the potential’ (potansyeli keşfet) beklentisinin, yine bir Star Wars Filmi mottosu olan ‘dark side awakens’ (karanlık taraf uyanıyor) sonucuna ulaştığına üzülerek şahit olacağız.

Bir koca COP23 özeti olduğu için uzun oldu, sonun kadar okuyanlara minnet ve şükranlarımı özellikle iletiyorum.

Umutla…

 

Menekşe KIZILDERE

Kadın iklim aktivisti / mühendis

Günün ManşetiLGBTİ+Manşet

[Özel Haber] Nedir bu “homofobik GAP” davası?

Kamuoyunda “GAP davası” olarak bilinen ve çalıştığı şirketteki homofobik yaklaşımlar nedeniyle işinden ayrılmak durumunda kalan İstanbul LGBTİ gönüllüsü M.G ve İstanbul LGBTİ yönetim kurulu üyesi ve yerel yönetimler temsilcisi Ejder ile dava sürecini gönüllü muhabirimiz Irmak Keskin konuştu

***

Ejder, İstanbul LGBTİ yönetim kurulu üyesi ve yerel yönetimler temsilcisi, M.G., İstanbul LGBTİ gönüllüsü, bir araya geldiğimiz pek çok masa hep kahkahalarla geçti, bu sefer de ciddi bir mesele için konuştuk, çünkü LGBTİ+’ların uğradığı hak ihlalleri bitmiyor ve hepimizi bu şiddet döngüsünün içine çekmeye devam ediyor.

Birlikte güçlü olduğumuzu, yalnız olmadığımızı, her çıkardığımız ses ile bütün ihlallerin, şiddetlerin kabul edilemez olduğunu bir kez daha dile getirmek için 9 Kasım’da (bugün) gerçekleşecek olan davaya davet için sözü onlara bırakıyorum.

Nedir bu “homofobik GAP” davası?

Ejder: 10 yılı aşkındır Fiba Holding’e bağlı çeşitli mağazalarda görev yapan ve en son yine aynı şirkete bağlı GAP mağazasında mağaza müdürü olarak görev yapan derneğimiz gönüllüsü arkadaşımızın cinsel yönelimi öğrenildikten sonra sürekli sürgün hali yaşaması ve mağaza müdürleri toplantısında “Delikanlı ol” diyerek cinsiyetçi söylemler kullanılması istifaya götüren sürecin başlangıcı oldu.

10 Yıldır emek verdiği işinden tüm hakları gasp edilerek istifaya zorlandı.

M.G:  Gap’te 10 yıl çalışıp cinsel yöneliminin deşifre olmasıyla üst yönetim tarafından yapılan psikolojik taciz ve işten ayrılmaya zorlama baskılarına karşı 3 yıldır devam eden yasal haklarımı aramak için açılmış maddi ve manevi tazminat davasıdır.

İstanbul LGBTİ+ Derneği nasıl müdahil oldu dava sürecine?

M.G: İşten ayrılma sürecimde yaşadığım baskı ve içinde bulunduğum psikolojik durumu paylaştığım ve aktivisti olduğum derneğin davamı sahiplenmesi ve destek vermesi ile dahil olmuştur.

İstanbul LGBTİ+ Dayanışma derneği bir çağrı metni hazırlayarak imzaya açtı ve Türkiye’deki tüm LGBTİ+ dernekleri imzacı olarak basına servis ettik. Basının ilgisi oldukça yoğundu lakin memleketin değişen politik atmosferi yüzünden davamızın duyurularını biraz ötelemek zorunda kaldık.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ise sürekli hakim değişikliği ile davamız oldukça uzadı. Dernek avukatı Eren Keskin‘in savunuculuğunu yaptığı davanın 5. duruşmasında artık bir karar bekliyoruz.

Ejder: Dernek gönüllümüzün Eren Keskin ile beraber 2015 yılında gasp edilen hakları için GAP mağazasına dava açtık.

İstanbul LGBTİ olarak bir  çağrı metni hazırlayarak Türkiye’deki tüm LGBTİ+ örgütlerinin imzasına açtık. Oldukça yoğun bir katılım ile kampanyamızı başlattık ve halen devam etmekte.

GAP dünyada LGBTİ+ dostu kampanyalar üretiyor, bu olay karşısında tutumları nasıl oldu?

M.G: GAP dünyanın pek çok ülkesine franchise veren bir markadır. Amerika’da eşcinsellerin de rahatlıkla alışveriş yaptığı ve çalışabildikleri bir marka olmasına rağmen Fiba holding’e bağlı Marka Mağazacılık A.Ş. bünyesindeki GAP Türkiye üst yönetiminin homofobik yapısı nedeniyle bu dava açılmıştır.

Ejder: M.G. yaşadığı bu mobbingi bölge müdürlerine ve şirketin genel müdürlerine aktarmasına rağmen istifa edene kadar bir dönüş olmadı. İstifa sonrası ise “Sana bunu hissettirdiğimiz için üzgünüz” diyerek yapılan açık baskıyı deşifre ettiler.

M.G: Amerika’daki rahatlığı ve farklı renkleri kendi bünyelerinde istemeyen zihniyetin bir belgesidir. Bu zihniyet ve yönetim tarzı böyle baskılar ve işten ayrılmaya zorlamalara neden olmaktadır ve olmaya devam edecektir.

GAP’ın marka standartları sadece ürün ve ekipman anlamında Amerika’nın istediği gibi Türkiye’de de başarıyla uygulanıyor. Bunun dışında maalesef Amerika standartlarında insan yönetimi anlayışı uygulanmıyor.

Biz bu davayı ve süreci Amerika GAP yönetimine iletmeye çalıştık ancak nasıl bir tutum sergilediklerini/ sergileyeceklerini maalesef bilemiyoruz.

Bu dava sonuçta aslında tek bir marka üzerinden ilerlemiyor, pek çok hak ihlaline de vurgu yaparak dikkat çekiyor, LGBTİ+’ların en önemli hak ihlaline uğradığı alanlardan da biri aynı zamanda çalışma hakkı. Biraz hareketin davaya yaklaşımından bahsetmek ister misin?

M.G: Davamız kişisel bir dava değildir. Hakları gasp edilen her çalışanın uğradığı haksızlık karşısında hakkını yasal yollarla araması gerekliliğinin belgeli bir örneğini teşkil ediyoruz. Sigortasız, güvencesiz çalıştırılan ve en ağır işlerin yaptırıldığı işçilerin, bitmek bilmeyen ve uzayan mesai saatleri karşılığında haklarını alamayan çalışanların, psikolojik ve cinsel tacize uğrayan kadınların, yıllarca emek verdiği ve sahiplendiği iş yerinde gelişimi, kariyer planlaması yapılmayan, hiçbir destek ve motivasyonu göremeyen emekçilerin bir nebze sesi olabilmek için bu davayı önemsiyoruz.

Ejder: Türkiye’de mobbinge karşı alınan ilk adli tıp raporu olarak aslında emsal teşkil edecek bir dava. Her alanda söylediğimiz gibi bu dava işyerlerinde tacize baskıya maruz kalan kadınların da davasıdır.

Davayı takip eden, haberdar olmayan ve böylece olmuş okuyuculara söylemek istediğin bir şey var mı?

M.G: Çalıştığınız iş yerlerlerinde size yapılan baskılara sessiz kalmayın. Görüntünüz, etnik kökeniniz, gelir düzeyiniz, ilgi alanlarınız ve yaşam tarzınız ne olursa olsun yaptığınız işi severek yapıyorsanız ve bir emek üretiyorsanız bunların sadece sizin özeliniz olduğunu ve iş performansınızla hiç bir bağlantı kurulmaması gerektiğini üstünüzdeki yöneticilerinize, amirlerinize, patronlarınıza hatırlatmanız için bu davayı sizde sahiplenmeli ve takip etmelisiniz.

 

Röportaj: Irmak Keskin

(Yeşil Gazete)

ManşetYerel

50 köy ve Geliyê Goderne sular altında kalacak: Silvan Barajı toplumsal belleği yok edecek

Yapımına 2009 yılın başlanan Silvan Barajı’nın yüzde 70’i tamamlandı. Barajın faaliyete geçmesiyle Neolitik dönemin izlerini taşıyan tarihi Geliyê Goderne ve binlerce hektarlık tarım arazileri sular altında kalacak. GAP projesine bağlı ‘güvenlik’ iddiasıyla yapılan baraj 50 köyü de yok edecek.

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında 2009 yılında planlanmış olan Silvan Barajı’nın yüzde 70 tamamlandı. Hidroelektrik barajı kapsamında 23 sulama kanalından oluşan baraj, GAP projesi kapsamında iki yıl sonra su tutmaya başlayacak. Silvan ile Bismil ovasında 235 bin hektar tarımsal alanın sulanıp 305 bin kişinin de istihdam edileceği iddia edilen baraj, Atatürk Barajı’ndan sonra bölgedeki en büyük baraj olacak.

Yapımına hızla devam edilen Silvan Barajı, Geliye Goderne Vadisi’ni ve binlerce hektarlık tarım arazisini sular altında bırakacak.

Ekoloji ve tarih sular altında kalacak

Kulp, Lice ve Silvan arasındaki vadi, biyolojik çeşitlilik ve endemik bitki türleri ile nesli tükenmek üzere olan birçok canlı türüne ev sahipliği yapıyor. Ancak yalnızca tarım arazisi değil; bölgedeki mağaralar, suyolları, su depoları ve kaya kiliseleri de baraj ile birlikte sular altında kalacak. Tarihsel ve toplumsal hafıza için önemi büyük olan Hevika, Kanika ve Kelê bölgesinde bulunan kaya mezarlar ve anıt mezarlar, Mervani’lerden kalma kale ve saray kalıntıları, Gelîyê Godernê’deki Neolitik Çağ’dan kalmak mağaralar da sular altında kalacak.

Sayıları her gün artıyor

Elli yılda biriken toprakların reaksiyonları ile tarımda ya da yaşamın hiçbir alanında kullanılmayacak zehirli bir çökeltiyi geriye bırakan barajların sayısı, Kürdistan’da ‘güvenlik’ iddiasıyla her geçen gün artıyor. Şu ana kadar Hakkâri’de 5, Şırnak’ta ise 7 baraj planlaması var. Hemen akabinde yapılan Ilısu Barajı da bu mantıkla yapıldı. Silvan Barajı’nın gerekçesi de aynı iddialardan oluşuyor. GAP projesine bağlı ‘güvenlik’ gerekçesi ile yapılan baraj, 50 köyü de yok edecek.

“Su ticarileştirilmemeli”

Ekolojistler ise bu barajlara karşı tarımsal bir politika uygulanması çağrısında bulunuyor. Konuya ilişkin konuşan ekolojist Güner Yalnıç, “Doğru bir tarımsal politika belirlemeli. Endüstriyel tarım ile yerinden edilen küçük çiftçilerin yaşam alanları ellerinden yasalar yoluyla alınıyor. Su ticarileşmemeli; su tüm canlılar için vazgeçilmez temel yaşam hakkı olarak korunmalı ve barajlar yolu ile bu hakları elinden alınmamalıdır. Doğa ve insanları metalaştıran tahripkâr ve talancı bu politikalardan vazgeçilmeli, tüm varlıklar ile birlikte barışık yaşayabilme politikaları geliştirilmelidir” dedi.

(Gazete Şujin)

Kategori: Manşet

LGBTİ+Manşet

LGBTİ Derneği’nden eşcinsel olduğu için istifaya zorlanan GAP çalışanının davasına çağrı

Uluslararası Çeşitlilik Politikaları’nda cinsel yönelim ayrımcılığına karşı mücadele edeceğini duyuran tekstil firması GAP’ın Türkiye şubesinde eşcinsel çalışanın istifaya zorlamasına ilişkin davanın dördüncü duruşması, çarşamba günü 9’uncu İş Mahkemesi’nde görülecek.

Uluslararası tekstil firması GAP’ın Türkiye şubesinde geçen yıl bir çalışan eşcinsel olduğu için homofobik baskıya ve mobbinge maruz bırakılmış, istifaya zorlanmıştı. Şirkette 10 yıl boyunca çeşitli kademelerde görev yapan çalışan, cinsel yöneliminin öğrenilmesinin ardından karşılaştığı tehditler ile cinsiyetçi söylemler nedeniyle işinden ayrılmak zorunda bırakıldığını anlatmıştı.

BirGün’den Hüseyin Şimşek’in haberine göre, İstanbul LGBTİ Derneği’nin girişimleri ile başlayan kampanya kapsamında birçok örgütten LGBTİ aktivisti de davayı takip ediyor.

“Her geçen gün sarsılıyoruz”

İstanbul GAP davası hakkında İstanbul LGBTİ Dayanışma Derneği’nden yapılan açıklamada şöyle denildi:

“LGBTİ’ler olarak bizler, doğduğumuz andan itibaren birey, toplum ve devlet tarafından diğer temel hak ve özgürlüklerimizden, anayasanın verdiği haklarımızdan uzak bir biçimde yaşamaya mecbur bırakılıyoruz. Geçtiğimiz süreçte, bu uygulamalara maruz kalan bir arkadaşımız için hak arama mücadelesine girmiş bulunuyoruz. Uluslararası bir tekstil firması GAP’ta, yıllarca çeşitli kademelerde çalışarak emek üreten bir eşcinsel arkadaşımız, 10 yıl boyunca yüksek çalışma performansı nedeni ile terfiler alırken, cinsel yöneliminin öğrenilmesinin ardından ‘Delikanlı ol’ gibi cinsiyetçi nefret söylemleri ile istifaya zorlanmıştır. Yaşama, eğitim, çalışma, barınma ve iletişim haklarımızı bu sisteminden geri almak için mücadeleye devam edeceğiz. Bu haklar temel insan haklarıdır ve anayasal güvence altındadır. Herkesin sahip olması gereken bu hakları talep etmek bir ayrıcalık değil, eşitlik talebidir. Bu anlamda tüm duyarlı dostlarımızı çarşamba günü saat 09.00’da Çağlayan Adliyesi’ne bu hak alma davamızı sahiplenmeye çağırıyoruz.”​

(BirGün)

Kategori: LGBTİ+

Dış Köşe

İsyanın bağrı yeşil, adı direniş – Güven Gürkan Öztan

İktidar kompozisyonları ve erken seçim senaryolarının tartışıldığı şu günlerde halkların “yeşil yol” adı verilen doğa katliamı projesine karşı yürüttükleri isyan gerçek gündemimize geri dönmemizi sağladı. AKP, 7 Haziran’dan bu yana tıpkı daha öncesinde olduğu gibi büyük bir iştahla kadrolaşmaya, rant yaratıp dağıtmaya ve bu uğurda “mega projeleri” uygulamaya koymaya devam ediyor. Çamlıhemşin’den yükselen ve yılların birikimini arkasına alan isyan, iktidarın hoyrat kıyıcılığının rafa kalkmadığını ve AKP’li olası bir iktidar formülünün bu katliamlara dur demeye yetmeyeceğini bir kez daha hatırlattı. İktidarın senaryosunun birer figüranına dönüşmüş mülki amirlere ve kolluk kuvvetlerine “halkım ben” diyerek isyan eden o güçlü kadının sesinin ardında koskocaman bir zulme başkaldırış tarihi var. Direnişin yankıları da umut veriyor. CHP hem mecliste hem sahada, ÖDP doğrudan direnişin içinde yer alırken çevreci ve sol grupların, sivil toplumun desteği sürüyor.

AKP’nin özellikle 2009’dan bu yana izlediği enerji, ulaşım ve madencilik alanlarını kapsayan siyaset, doğa üzerindeki neoliberal talanın halkların yaşam alanlarını ortadan kaldıracak kadar sistematik bir projeye dönüştüğünün kanıtı. Doğayı insan yaşamının dışında ve ekonominin hizmetinde gören, hızlı kalkınma ve rant uğruna tabiatın tahrip edilmesine cevaz veren, şehirlere yapılan kozmetik makyajlarla doğa yıkımlarının üzerini örtmeye çalışan AKP, ülkenin farklı coğrafyalarında farklı amaçlarla hareket ediyor. Kimi zaman “yeşil yol” projesinde olduğu gibi çarpık bir turizm kavrayışından yola çıkarak inşaat, maden sektörüne alan açıyor kimi zaman da Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun büyük bir bölümünde olduğu üzere güvenlik siyasetini enerji politikalarıyla gizliyor ya da her ikisini birleştiriyor.

GAP’tan bugünün HES’lerine

Devletin doğaya kapsamlı bir biçimde müdahale etmesi 1980’lerin başlarına kadar uzanır. GAP, tam teşekkülü bir müdahale örneği olarak Türkiye’nin hızlı kalkınma hayallerinin parlak ambalajlı mucize formülü olarak sunulmuştu. 1980’lerde hâlâ çocuk olan bizim kuşağın kapsamını bilmese de adını sürekli işittiği GAP, Türkiye’yi “muasır medeniyetler seviyesine” ulaştıracaktı. O günlerde Türkiye halkları GAP’ın sadece mega bir enerji projesi değil aynı zamanda bir dış politika enstrümanı olduğunu çok da fark etmemişti. Özal’ın, Demirel’in Türkiye’si, Ortadoğu’da sözü dinlenir bir aktör olmak adına su ve enerji rejimini düzenlemeyi kendinde hak olarak görüyor; sınır aşan sular üzerinde komşulara danışmaksızın hareket ediyordu. 1980’ler ve 1990’ların başlarında büyük umutlarla barajlar yapıldı. Coğrafyada yıkıcı değişim yaratan projelerin doğaya maliyetini hesap eden ise yoktu. Toplumsal muhalefetin çabaları sonucunda 1997’de ÇED süreci başladı ama hiçbir zaman sağlıklı yürütülemedi.

Karadeniz ve Kürt illeri

1990’ların sonlarında hem maden ocaklarına verilen usulsüz çalışma izinlerine hem de HES’lere karşı mücadelede vites yükseldi. AKP döneminde ise tepkileri bypass edecek yeni yöntemler gündeme geldi. 2004’te özel şirketler nehirlerde HES kurmak için lisans başvurusu yapma olanağına sahip olduktan hemen sonra, 2005 ile 2007 arasında çok sayıda akarsu HES yapımı için çeşitli şirketlere özelleştirme kapsamında satıldı. İnşaat firmaları ile enerji sektörü arasında yeni ilişkiler tesis edildi. Son on yılın rakamlarına bakıldığında AKP devrinde en çok baraj ve HES projesinin Karadeniz’de olduğunu görüyoruz. Trabzon, Artvin ve Giresun başı çekiyor. Bu elbette rastlantı değil. Karadeniz gibi dağlık bir bölgede madenlerin sömürülmesi için gerekli altyapı çoğu zaman HES’ler sayesinde mümkün olabiliyor. HES’ler madenleri, madenler de asfalt yolları beraberinde getiriyor. Bunun sonucunda meralar parçalanıyor, biyolojik çeşitlilik zarar görüyor. Yollarla birlikte gelişen imar faaliyeti, yapılaşmayı arttırarak ekolojik dokuya tehdit oluşturuyor. Karadeniz halkları, daha önce başka bölgelerde tecrübe edilen bu yıkıma dur diyerek aslında sadece ranta karşı çıkmıyorlar bir yaşam felsefesini, ekolojik çevre ile insan bütünlüğünü de koruyorlar.

HES’lerin yoğun olarak inşa edildiği diğer bir bölge Kürt illeri, özellikle de sınır bölgeleri. KCK geçenlerde bölgedeki barajların durdurulması için “gerilla güçleri dâhil tüm imkânlarını” seferber edeceğini açıkladı. Bu tartışma basit bir ateşkesin sonu mu tartışmasından öte. AKP hükümeti Irak sınırında “güvenlik” sağlama adına baraj yapmaya başladı. Elbette daha önce de bölgede benzer amaçlarla barajlar inşa ediliyordu ancak projenin adını koymak AKP’ye nasip oldu! AKP, Kürtlerin yoğun olduğu coğrafyayı barajlarla parçalıyor ve halkaların iletişim kanallarını kesiyor. Bazı bölgelerde baraj yapımı dolayısıyla evini terk etmek zorunda kalanlar mecburen şehirlere yöneliyor; üretim süreçlerindeki rolleri zorunlu biçimde değişiyor. ‘Çözüm Süreci’nde bilhassa da 2013’ten bu yana, baraj yapımı girişimlerinin arttığını gözlemlemek mümkün. Gerillanın geri çekilmesine paralel olarak inşaat projeleri hız kazandı. Şu anda Siirt, Hakkâri, Van, Bitlis gibi illerde yapımı devam eden baraj projeleri var. Fizibilite ve lisans aşamasında olan proje sayısı ise dudak uçuklatıcı cinsten. Ayrıca HES ve baraj yapımı karşı bölgedeki direnişi kırmak adına baraj korumakla görevi köy korucusu istihdam etme girişimlerinin ilk örneklerine de Elazığ ve Bingöl’de rastladık. Bu sayede devlet istihdam yaratarak rıza devşirme peşinde.

Soma’dan Çamlıhemşin’e

AKP’nin mihmandarlığında Türkiye geri dönülemez bir ekolojik felakete doğru adım adım yaklaşıyor. İktidar, yerel rant çeteleri ile büyük sermayedarlar arasındaki ilişkileri organize ederek herkesin kendi sıkletine göre kazançlı çıktığı fakat halkların kaybettiği bir oyun kuruyor. “Güçlü devlet” için daha fazla enerjiye ihtiyaç olduğuna ve bunun elde edilmesi için her yolun mübah görülmesi gerektiğine dair olgusal gerçeklikten tamamen uzak bir söylemin PR’ı medyada, iş dünyasında ve siyaset çevrelerinde ustalıkla yürütülüyor. Buna karşı direnen halkların sesi ise “yüksek siyasetin” hengâmesinde her zaman işitilmiyor. Bugün ülkenin farklı bölgelerine dağılmış halkların doğa direnişini birleştirme imkânımız doğdu. Gezi ile Soma, Hakkâri ile Çamlıhemşin hiç olmadığı kadar birbirine yakın. Yerel direnişleri yerelliklerine ve kendi özgül gündemlerine halel getirmeksizin ortaklaştırmak politik bir mühendislik işi değil aksine ona karşı siyasete içkin olan birlikte eyleme kararlılığının bir gereği.

Güven Gürkan Öztan – Birgün

Kategori: Dış Köşe

DoğaManşet

Keban Barajı’nda kuraklık gölü tarlaya döndürdü, DSİ’ye göre sorun yok

Keban Barajı da iklim değişikliğe bağlı kuraklığın ceremesini çekiyor. Geçen yılın Nisan ayında 839 olan su kodu, bu yılın Nisan ayında 830’a indi. Barajın yapılmaya başladığı dönem su altında kalan 675 kilometrekarelik  tarım alanının bir kısmı kuraklıktan yüzeye çıktı. Yıllardır balıkçılık yapan köylüler tarımcılığa alışmaya çalışırken Devlet Su İşleri (DSİ) barajla ilgili herhangi bir acil eylem planına sahip değil.

24283509

GAP projesi kapsamında 1974 yılından beri su toplayan Keban Barajı’nda daha önce su altında kalmış olan 675 kilometrekarelik tarım arazisinin 170 kilometrekarelik bölümü suların çekilmesiyle ortaya çıktı. 40 yıldır balıkçılık yaparak geçmini sağlayan köylüler tarıma yönelmek durumunda kaldı.

“Yetkililer suyun gelmeyeceğini söylese gecikmezdik”

DHA‘ya konuşan balıkçı Hayrettin Canpolat, bir zamanlar suyla kaplı alana şimdi karpuz ektiğini belirterek,”Asıl mesleğim balıkçılıktı, baraj gölüne su gelmeyince ne yapalım artık balık tutmak yerine karpuz ekiyorum. Daha önce geçimimi balıkçılıkla sağlıyordum, kuraklık nedeniyle su gelmeyince karpuz, nohut ekmeye başladık. Yetkililer zamanında suyun gelmeyeceğini söyleselerdi gecikmezdik. Alışık olmadığım için çiftçilik bana zor geliyor ve çok yorucu”dedi.

Mehmet Emin Demirkapı ise, hayvancılık yapmaya başladığını dile getirerek, “Sular çekilince bu alanda, hayvanlarımı otlatmaya başladım. Baraj gölünde su olmadığı için onlara burada su veremiyorum. Bölgedeki bizlerin durumu bu yıl hiç iyi değil. Baraj gölü havzasındaki arazilerin tümüne ekim yapıldı. Artık nasıl yapacağız, biz de bilmiyoruz” diye konuştu.

fft16_mf2057080

DSİ’ye göre elektrik üretiminde sorun yok

Yeşil Gazete’nin ulaştığı DSİ Elazığ 9. Bölge Müdürlüğü’nden Kamil Altınbulat, tarım arazisini ortaya çıkaran kuraklıkla ilgili “endişe edilecek birşey” olmadığı görüşünde: “Enerji üretiminde sıkıntı yok. Enerji 813 kotuna kadar üretilebiliyor.”

Tarım alanını kullanana ceza

Göl kuruyup ta tarıma dönüş yapmak zorunda kalan köylülerin durumuyla ilgili alınan önlem ise ceza kesmek; “170 kilometrekarelik tarım arazisi zamanında devlet tarafından kamulaştırıldığı için ekilmesi biçilmesi yasaktır ama vatandaş ekip biçiyor. Valilik’ten de ceza kesiliyor.”

‘İnşallah kuraklık olmaz!’

Peki kuraklık devam ederse ne olacak? DSİ’den gelen cevap düşündürücü: “İnşallah kuraklık olmaz. Diğer yerler nasıl etkileniyorsa biz de öyle etkileneceğiz.”

839’dan 830 kot seviyesine düşen Keban Barajı su seviyesi 7-8 metre daha düşerse elektrik üretememeye başlayacak; yani milyonlarca lira yatırım yapılmış ama elektrik üretemeyecek duruma gelen barajlardan biri olacak.

(Gözde Kazaz / Yeşil Gazete)

Kategori: Doğa

Hafta SonuManşet

Utanç Oskarları Gazprom ve Gap’ın

İsviçreli sivil toplum kuruluşu Berne Declaration ve Greenpeace’in birlikte düzenlediği 2014 “Halkın Gözünde” Ödülleri’nin  (Public Eye Award 2014) bu seneki kazananları 23 Ocak’ta açıklandı; petrol devi Gazprom ile konfeksiyon devi Gap. Her sene Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu sürerken verilen ödülün Halk Ödülü kategorisi için 280.000 kişi oy kullanırken, Jüri Özel Ödülü kategorisi için kazananı uluslararası düzeyde tanınan iş etiği, çevre ve insan hakları uzmanlarından oluşan 8 kişilik jüri belirledi.

Konfeksiyon devi Gap, jüri özel ödülünü aldı. Bu ödüle layık görülmesinin nedeni fabrikalarında acil çıkışı, yeterli merdiven alanı, güvenli elektrik sistemleri gibi en basit çalışma güvenliği şartlarını bile yerine getirmiyor olması. Rus enerji şirketi Gazprom ise Kuzey Kutbu’ndaki ısrarlı petrol çıkarma faaliyetleri nedeniyle ödülü kaptı. Aralık 2013’te Kuzey Kutbu’na ilk petrol çıkarma platformunu kuran Gazprom, şimdiden bir kaç çevre ve güvenlik kuralını ihlal etmiş durumda. Sorumlu olduğu çevre felaketi nedeniyle halk oylamasında 95 bin kişi Gazprom için oy verdi.

Gap tedarik zincirindeki güvenli çalışma koşullarına yatırım yapmıyor

©thetimes.co.uk Rana Plaza faciasında 1133 kişi öldü, 2500'ün üstünde kişi yaralandı

©thetimes.co.uk
Rana Plaza faciasında 1133 kişi öldü, 2500’ün üstünde kişi yaralandı

2012 yılının Kasım ayında Bangladeş’te 112 işçinin hayatını kaybetmesinin ardından hazır giyim sektöründe çalışan işçilerin sağlık ve güvenliğinin sağlanması amacıyla Temiz Giysi Kampanyası’nın inisiyatifi ve Bangladeşli ve uluslararası kurum ve sendikaların katılımı ile  “Bangladeş Yangın ve Bina Güvenliği Anlaşması” kaleme alınmıştı. Temiz Giysi Kampanyası’nın açıklamasına göre o dönem iki firma (Calvin Klein-Tommy Hilfiger ve Tchibo) dışında firmalar tarafından rağbet görmeyen anlaşma, ancak 2013’te Bangladeş’te ikinci felaketin ardından uluslararası konfeksiyon firmaları tarafından dikkate alınabildi. Anlaşma ile “üretim yapan tüm markalardan bu anlaşmaya imza atarak, kendileri için mal üreten işçilerin güvenliği konusunda tüm diğer bileşenler (hükümet, fabrika sahipleri ve sendikalar) ile beraber sorumluluk almaları” talep ediliyordu. (Bangladeş’te Nisan 2013’te konfeksiyon firmalarının imalathanelerinin olduğu Rana Plaza çökmüştü ve gerekli tedbirlerin alınmasıyla önlenebilecek bu olayda 1133 Bangladeşli konfeksiyon işçisi ölmüş, 2500’in üstünde işçi de yaralanmıştı.)

Tüm bu facilara rağmen Gap hala  Bangladeş Yangın ve Bina Güvenliği Anlaşması’nı imzalamayı reddediyor.

©temizgiysi.org

©temizgiysi.org
2.faciadan sonra pek çok konfeksiyon markası “Bangladeş Yangın ve Bina Güvenliği Anlaşması” imzaladı. Gap dışında…

Bangladeş’teki konfeksiyon sektörünün hacmi 20 milyar dolar. %85’i kadın 4 milyon insan çalışıyor. Ürünlerini Bangladeş’ten tedarik eden Gap, dünyanın en büyük giyim firmalarından biri. 3000 mağazası ile 2012 yılında 1 milyar doların üstünde net kar elde etti. Firmanın CEO’su Glenn Murphy’nin yıllık geliri 4,1 milyon dolar. Kurbanlara ödenecek tazminat 54 milyon avrodan fazla. 30 bin metrekarelik Rana Plaza gibi bir yapıyı güvenli ve standartlara uygun inşa etmenin maliyeti en fazla 9 milyon dolar civarında. Public Eye Award’ın değerlendirmesine göre, Gap, Bangladeş Yangın ve Bina Güvenliği Anlaşması’nı imzalamak yerine gelişmekte olan ülkeler yaşayan kadınlara yönelik olarak geliştirdiği program “We are Commited” ile göz boyamaya devam ediyor.

Gazprom Kuzey Kutbu’nda petrol aramaya devam ediyor

©publiceye.ch

©publiceye.ch

Hava sıcaklığı, deniz yüzeyindeki buz yığınları, donmuş kara parçaları, şiddetli fırtınalar, uzun süren güneşsiz periyodlar gibi ekstrem koşullar Kuzey Kutbu’ndaki petrol çıkarma operasyonunu oldukça riskli hale getiriyor. Bu duruma karşı Gazprom’un yaklaşımı eksik acil durum planları ve güncelliğini yitirmiş eski teknolojiler.

Greenpeace Rusya, uydu görüntüleri ile Gazprom’un 6 karasal petrol sahasında 206 petrol sızıntısı tespit etti. Bundan önce Aralık 2011’de  Gazprom açık denizde petrol çıkarma operasyonu sırasında 53 kişinin öldüğü bir faciaya da neden olmuştu. Aynı yıl neden olduğu petrol sızıntısı sayısı (872 sızıntı)  ile petrol şirketleri arasında birinci olmuştu.

Gazprom, dünyanın en büyük petrol şirketi, 2012 yılındaki net karı 83 milyar dolarken CEO’su Alexey Miller’ın yıllık kazancı 25 milyon dolar. Buna rağmen sürekli  bütçe ve güvenlik önlemleri kesintileri ile bu tür kazaların olmasını tetikliyor. Shell gibi güvenlik meselesine milyar dolarlar ve yıllarını harcayan bir firma bile Alaska’da güvenli çevre ve çalışma koşulları oluşturmayı başaramadı. ABD Jeoloji Araştırmaları’na (The US Geological Survey) göre deniz buzullarındaki petrol sızıntısının temizlemesini sağlayacak kapsamlı bir  metod yok. Tahminlere göre risk altındaki alanın genişliği denizel alanda 140.000 km2 ve kıyı bandının uzunluğu 3000 km. Yakın çevredeki yaban hayatı rezevleri, kuzey kutbu kuşları ve mors gibi türler oldukça büyük bir tehditle karşı karşıya. Gazprom’un sabıkası dikkate alınınca bu hassas ve el değmemiş alanlara verebileceği zararın en kötüsünden korkmak gerekiyor.

Public Eye Ödülleri 2005’ten beri veriliyor

Ödül töreninin bu seneki özel konuğu Çek Cumhuriyeti’nin önemli ekonomistlerinden Tomáš Sedláček “Ekonomik sistemlerimizin, dikte ettiği şekliyle piyasa ile değil, değerlerimizle ile uyumlu olmasını sağlamalıyız. Public Eye ile kaybolan değerlerimizin farkına varıyoruz” dedi. Utanç ödüllerinin sahiplerinin ilan edildiği basın toplantısı ekonomik büyümenin negatif taraflarına, çok uluslu şirketlerin hem sınırsız iktidarına hem de çevre ve insana dair sorumluluk duygusundan yoksun olmalarına dair heyecanlı bir tartışmaya dönüştü. Transnational Institute of Policy Studies’den Brid Brennan “Kurumsal İktidarın Durumu” raporunu paylaştı ve güçlü çokuluslu firmaların nasıl var olduklarını ve mevcut ekonomik ve finansal krizden yarar sağlamaya ne kadar devam edeceklerine dair çarpıcı bilgiler verdi. Bangladeşli eski bir çocuk işçi olan Kalpona Akter, yelpazenin diğer ucundan bir bakış açısı sağlayarak tekstil endüstrisindeki işçilerin ne kadar zayıf olduklarını ve sorumsuz kurumsal faaliyetlerden dolayı ne kadar zarar gördüklerini anlattı.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziManşet

ABD’nin ve Dünyanın önde gelen 30 şirketinden iklim değişikliği deklarasyonu

ABD’nin çok uluslu 30 şirketi iklim değişikliği ile ortak mücadele edeceklerini bidiren bir deklarasyon yayınladı.

ABD’nin dünya önderliğinin iklim değişikliği mücadelesinde de geçerli olması gerektiğinin vurgulandığı metninde politik karar alıcıların harekete geçmesini beklemeden iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerine engel olmak için hep birlikte hareket edilmesinin elzem olduğu belirtiliyor.

Deklarasyon BICEP ( Business for Innovative Climate & Energy Policy) tarafından yayımlandı.  BICEP, İklim ve Enerji Politikaları üzerinde yenilikçi adımlar atılmasını savunan ve iklim değişikliği ile uyumlu bir ekonomik büyüme benimsenmesi gerektiğini savunan şirketlerin birleştiği bir platform. Üyeleri arasında Levis, Starbucks, Gap gibi çokuluslu firmalar bulunuyor.

Manifestoda temiz enerji kullanımının teşviki, karbon salımları düşürülmesi, gelecek nesillere temiz bir dünya bırakmak vurgusu ve birlikte hareket etme gerekliliği vurgulanıyor.

BICEP başkanı Anne Kelly iklim değişikliği düzenlemelerini ve politakaları ekonomik bir fırsat olarak değerlendiriyor. Deklarasyona imza atan firmalar karbon salımlarını azaltacak adımlar atacaklarını taahhüt ediyor ve Washington’u da göreve çağırıyor.

İklim değişikliği deklarasyonunu imzalayan firmalar: Adidas Group, Annie’s, AspenSnowmass, Ben &Jerry’s, CA Technologies, Clif Bar &Company, eBay, EileenFisher, EMC Corporation, Ikea, Intel, JonesLangLaSalle, KB Home, L’Oréal, Levi Strauss &Co., Limited Brands, Nestle, New BelgiumBrewingCompany, New Chapter, Nike, OrganicValley, OutdoorIndustryAssociation, Patagonia, thePortlandTrailBlazers, SeventhGeneration, Starbucks, Stonyfield Farm, Swiss Re, Symantec, The North Face, Timberland, Unileverand United Natural FoodsInc.göze çarpıyor.

Deklarasyona destek veren şirketler, geçtiğimiz yaz yaşanan rekor seviyede kuraklık ve Sandy kasırgası gibi iklim olaylarının kendilerini olumsuz etkilediğini ve iklim değişikliğinin ekonomi üzerindeki etkisine maruz kaldıklarını belirtiyorlar.

BICEP üyeleri bundan önce de 2012 yılında yasalaşan akaryakıt verimlilik standartları ve rüzgar enerjisi vergi indirimlerini uzatılması gibi bazı iklim değişikliği kökenli politikaları desteklemişlerdi.

Deklarasyon, başkan Obama’nın ikinci seçim dönemi kampanyasında taahhüt ettiği iklim değişikliğine karşı önlem ve Ceres, Calvert Investments ve WWF tarafından yayınlanan geleceğin 100 güçlü şirketinin yenilenebilir enerji ve sera gazı salımı düşürme hedefleri raporundan hemen sonra geldi.

Ceres.org’da yayınlanan İklim Deklarasyonununda ABD ve Dünyanın önde gelen 30 şirketi iklim değişikliği ile mücadelenin artık kaçınılmaz olduğunu belirtiyor. Deklarasyon metninde ABD’nin dünyaya önderlik vasfını iklim konusunda da göstermesi gerektiği vurgulanırken, “Günümüzde bilim insanlarının ortak fikri iklim değişikliğinin nedeninin havanın kirlenmiş olmasıdır. Çocuklarımızın geleceğini bilim insanları belki de yanılmıştır boş hayaline kapılıp riske atamayız. Amerika olarak geçmişte olduğu gibi yine mücadelenin içine girmeli, yapılması gerekeni yaparak bu mücadeleyi kazanmalıyız” deniyor.

Haber: Gizem Hasırcıoğlu

(Yeşil Gazete, Environmental Leader.com, Ceres.org)

Kategori: İklim Krizi

ManşetTarım-Gıda

[Özel Haber] Hayvancılıkta son(u getirecek?) nokta: Organize Hayvancılık Bölgeleri

Organize Hayvancılık Bölgeleri, büyük ölçekleriyle yüksek dış girdiye ihtiyaç duyan ve ekolojik yıkımı hızlandıran yapıları nedeniyle bir çok eleştirilerin hedefi


Ozan Sezai Zeybek

 

Türkiye’de hayvancılık, önemli bir dönüşümün eşiğinde.

Pek çok yerleşim yerinde organize hayvancılık bölgeleri (OHB) kuruluyor. Kapalı bir arazide, senede on binlerce hayvan beslenecek, büyütülecek, kesilip paketlenecek.

Yasada geçen ismi Tarıma Dayalı İhtisas Organize Sanayi Bölgeleri (TDİOSB). İçinde “hayvancılık” yok; ancak burada “sanayi” olarak anılan kısım, besi-süt sanayi. Diğer bir deyişle, bu proje kapsamında hayvancılığın endüstriyel üretime daha fazla entegre olması öngörülüyor.

Açılacak bölgelerde yem sanayi, et işleme tesisleri, süt işleme ve toplama tesisleri, biyogaz enerji tesisleri ve gübre tesislerinin bir araya getirilmesi planlanıyor. 2009 yılında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “et fiyatlarındaki artış spekülatif” demesinin ardından et ve canlı hayvan ithalatı için talimat verilmişti. Ancak harcanan üç milyar dolara rağmen ithal etle fiyat düşürme politikası sonuç vermemiş, bu uygulama sonlandırılmıştı. Üstelik bu dönemde yerli üretici de zarar görmüştü. (İlgili Yeşil Gazete haberi için tıklayınız)

Bunun üzerine hayvancılıkta yeni bir proje başlatıldı. Verilen desteklerle üreticinin OHB’lerde toplanması bekleniyor. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, OHB’lerin altyapısı için 11 yıl vadeyle % 3 faizli bir teşvik veriyor. Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumunun üstyapı ile ilgili %50 – %65 arasında değişen hibeleri var. Özellikle belediyeler ve odalar, OHB’lere büyük ilgi gösteriyor.

Türkiye’de bir ilk olan Organize Hayvancılık Bölgesi için 14 ilde altyapı ve inşaat çalışmaları devam ediyor. Diyarbakır pilot bölge seçilmiş. Yaklaşık bin dekarlık araziye kurulan ve 20 bin hayvan kapasiteli Diyarbakır OHB’nin, 2013 baharında açılması bekleniyor.

Bunun yanında Şanlıurfa’da, Çavdarhisar ve Kırkıllı’da (Kütahya), Kayseri’de,  Çubuk’ta (Ankara), Antalya’da, Burdur’da, Aksaray’da, Kırşehir’de  Kelkit’te (Gümüşhane), Karaman’da, Artova’da (Tokat) süreç çeşitli aşamalarda devam ediyor.

Organize Hayvancılık Bölgesi kurma fikri ilk kez 2004 yılında, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı ve GAP Bölge Kalkınma İdaresi arasında imzalanan protokolle gündeme geldi. Amaç, özellikle Güneydoğu Anadolu’da düşüşe geçen hayvancılığı tekrar canlandırmaktı. 1985 yılında Ortadoğu ülkelerine yapılan ihracatın % 42’si hayvancılıktan (süt ürünleri, et ürünleri, canlı hayvan ve yemden) geliyordu. 2000’li yılların ortalarına gelindiğinde ise bu ihracat kalemleri tamamen yok olmuştu.

 

 

Organize Hayvancılık Bölgeleri, büyük ölçekleriyle yüksek dış girdiye ihtiyaç duyan ve ekolojik yıkımı hızlandıran yapıları nedeniyle bir çok eleştirilerin hedefi

 

 

 

Son birkaç yıldır ise, Türkiye dışardan canlı hayvan ithalatı yapmaya başladı.

TÜİK verilerine göre 1991 yılında Türkiye’de yaklaşık 6 buçuk milyon yerli sığır ve 366 bin manda yaşarken, bu sayılar 2011’de sırasıyla 2 buçuk milyona ve 100 bine inmiş. Buna mukabil, yurt dışından getirilen kültür sığırlarının sayısı ise aynı yıllar içinde 1 milyon 200 binden 4 milyon 800 bine çıkmış.

Organize Hayvancılık Bölgesi kurmak Türkiye’ye has yeni bir fikir değil. Dünyanın çeşitli endüstriyel ülkelerinde uzun yıllardır benzer sistemler kullanılıyor, yol açtığı ekolojik sorunlar hakkında bir hayli yazılıp çizilmiş.

Ancak bu tarz hayvancılığın bu bölgeye gelmesi bir hayli yeni sayılabilir ve özellikle savaş-çatışma ortamı ile yakından alakalı. Çok yakın bir coğrafyada, Kuzey Irak’ta, hayvancılık (özellikle işgalden sonra) benzer şekilde dönüşmeye başladı. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı, USAID ve diğer kurumların verdiği desteklerle et üretimi kapalı alanlarda, çok sayıda hayvanın yüksek teknolojiler eşliğinde üretimine dayalı hale getiriliyor.

Özellikle afet ve savaş sonrası yeniden yapılandırma projeleri üstüne çalışan The Louis Berger Group Inc. isimli bir şirketin başını çektiği konsorsiyum, Kuzey Irak’ta INMA isimli bir program başlatmış. Konsorsiyumun temsilcisi Ross Wherry’e göre, bu program sayesinde geleneksel yöntemlerle mümkün olmayacak güvenilir ve çok miktarda etin ucuza üretilmesi hedefleniyor.

Savaş, afet, çatışma yaşamış topraklarda yeni ticaret alanları, yeni üretim biçimleri, yeni küresel işbirlikleri ortaya çıkıyor. Et üretiminin endüstriyel hale gelmesini eleştiren pek çok grup var; ancak bir yandan daha fazla üretim (ve tüketim) hedefleyen büyüme politikaları Türkiye’de gıda rejimini ve hayvancılığı köklü şekilde dönüştürecek gibi gözüküyor.

 

Özel Haber: Ozan Sezai Zeybek

 

(Yeşil Gazete)

 


Kategori: Manşet