Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeni bir dayanışma kültürünü nasıl yaratacağız?

Kasım ayının 20 ile 27’si arası ‘Muhteşem Cuma/Çılgın Cuma’ ilan edildi. Haftalar öncesinde çoğu ürünün ucuz olacağı reklamları uzun süre yapıldı. Sanki kapitalizm korona pandemisi nedeniyle aklını başına aldı ve cömertliğe başladı sanırsınız…
Amerika’da Kara Cuma (Black Friday)  denilen  durum taklit ediliyor. Oysa aynı Amerika’da kolonyalistlerle ‘barışma günü’ denebilecek Şükran Günü (Thanksgiving) sonrası olan ilk cuma, tüketim toplumunu protesto edenlerce Hiç Bir Şey Satın Almama Günü (Buy Nothing Day)  olarak da ilan edilmiştir. Türkiye’de korona pandemisi sonucu sermaye cömertliğini mi gösteriyor dersiniz? Yoksa ucuzluk diye cebimizdeki kalan azıcık paraya mı göz dikti?
İkinci doruğunu yaşadığımız söylenen korona pandemisinde sonbaharda Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) Covid-19 özel temsilcilerinden David Nabarro,  pandeminin ‘daha yeni başladığını’ söyledi. 2021 daha gelmeden Covid -21’den söz edilir oldu. Pandemisi hızını sürdürüyor, dünya ekonomisinin ise 8 -10 yıl toparlanamayacağı ön görüleri mevcut. Sonuçları daha yeni görülecek ve en çok yoksullar ölecek öngörüleri gerçek olmaya başladı. Bunun yanında tüm haksızlıklara rağmen hala canla başla çalışan sağlık çalışanı arkadaşlarıma ‘başınız sağ olsun’ demek dahi çok ağır ve zor geliyor artık… 

Aşı kimler için?

Bu yılın sonlarını yaşadığımız şu günlerde koronavirüs bulaşmasının had safhaya ulaşmasıyla birlikte aşı iyimserliği de hüküm sürüyor. Ne kadar koruyuculuğu olacak, her kesim ücretsiz ulaşabilecek mi soruları belirsizliğini koruyor. Sonuçta devasa bir sağlık endüstrisi de bu fırsattan köşeyi dönmeyi bekliyor gibi görünüyor. Gelişmiş ülkelerin çoğunda işsiz kalanlara ve esnaf ya da sanatçı ve zanaatkarların etkilenmelerini azaltma yolunda destek verilse de siyahlar, İspanyol kökenliler, göçmenler koronavirüsün daha fazla etkilediği kesimleri oluşturuyor. Sığınmacılar, hastane ve hapishanede olanların durumu daha da kırılgan durumda. 

Bu arada insanlar arasındaki bağ gittikçe zayıflıyor. Birbirini herhangi bir nedenle (örneğin hijyen ve yardım isteme) ötekileştirme artmış durumda…  Kısacası insan denilen sosyal hayvan kendini ve başkalarını daha çok yalnızlaştırmaya devam ediyor. Oysa böylesi bir durumda değer yargılarını ve onları nelerin güçlü tutabileceğini yeniden gözden geçirmeliyiz. Çünkü bizi yalnızlaştıranlara inat bizi birbirimize neler bağlıyorsa onlara sarılma günü!

Elbette hükümetten yardım talep etmek hakkımız. Ancak yardım kurum ve kişilerine el açmak kişi ve toplumu pasifize eder. Kişi gelecek yardıma umut bağlayıp kendine yeterlilik ve direnç kazanma yolunda çabayı bırakıp teslimiyete sürüklenebilir. Bu da dirençsiz olmaya yol açar. Böylelikle taleplerimiz de istenildiği şekilde manipüle edilebilir.

Karşılıklı yardım

Korona süreci çoğumuzu yalnızlaştırırken gitmek istediğimiz bir dizi yola, kayıplar yaşamış dostlarımıza ulaşamadık. Ellerini sıkıca tutup gözlerinin içine bakıp, sarılamadık. Peki bu korku tünelini nasıl aşacağız? Bir sosyal organizasyon teori ve pratiği olan ve de gönüllülüğe dayanan karşılıklı yardım (mutual aid) durumu 18. yüzyıldan beri sosyal teori olarak var. Bunu güncel duruma nasıl uyarlayabiliriz üzerinde düşünmeliyiz. Çünkü gidişat pandemi süreci geçse dahi her şeyin aynı olamayacağını gösteriyor.

Anadolu’da hediyeleşme ve imece kültürü gibi görünen bu pratiğin içeriği karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmaya nasıl dönüştürülebilir? Misafirperverlik gibi yabancılara dahi ön yargısız bakıp elimizdekinin en iyisini misafirlerimizle paylaşabildiğimiz istisnai bir kültürümüz var. Bu durumda kimseyi ötekileştirmeden yerel ölçeklerde nasıl karşılıklı yardımlaşma ağları oluşturabiliriz? Böylesi yuvarlak laflar ediyorum ama aynı zamanda ötekileştirmenin en fazla olduğu ülkelerdeniz. Bir yandan da “…pissin hijyen eksikliği kültüründe var” gibi ötekileştirilen kesimler de mevcut.

Karşılıklı yardım hizmet ve kaynakların karşılıklı fayda için kullanımının yaygınlaştırılması demek ve 19. yüzyılda işçi sınıfının birbiriyle dayanışması gailesiyle Peter Kropotkin tarafından doğadaki kökleri incelendi. Evrimi hakkında ise Charles Darwin’den hatta bu yıl genç yaşta kaybettiğimiz antropologist David Graeber’in katkılarına kadar uzanmak gerek. Şimdilik bu kadar derin gitmeyip biraz daha yardımlaşma ve yardım arasındaki farka dikkat çekelim.

Koronavirüs pandemisinin her kesimi vurduğu doğrudur. Ancak her kesimi bir başka düzeyde vurduğu ve bunun artçı şokları psikolojik ve sosyal olarak da uzun yıllar devam edecek gibi görünüyor. Afrikalı kadınların koca boş tencerelerini kafalarına alarak yaptığı bir eylem fotoğrafı gözümün önünde… Bana çok çarpıcı  geldi. Daha önceki yazılarımda konu ettiğim gibi her cinse farklı yansıması olan krizlerin özel alana hapsedilmiş kadınlara yansıması daha da katmerli olur. Daha fazla etkilenir. Toplumsal cinsiyet rolleri gereği özel alanda tencereyi kaynatmak zorunda olan kadındır. Yoksa eril kişi o tencereyi şu ya da bu şekilde kafanıza atabilir. Bu nedenle dikkat ediyorum ABD’de dayanışma ekonomisi kavramının içini dolduran sendikacı Emily Kwanzo gibi dayanışma ekonomisine en fazla kafa yoran ve katkı koyanlar da kadınlar. Hatta siyah kadınlar göçmen kadınlar ve sığınmacı kadınlar…

Yalnızca dayanışma ekonomisi değil, dayanışma kültürü 

Pandemi döneminde bazılarımız evrensel değerlere inandığı için bilgi ve kaynaklarını sınır ötesine paylaşıma açtı. Zor zamanları dahi maddi fırsata dönüştürmeye çalışan bazıları ise bu sürecini yeni yukarıda söz ettiğimiz gibi ‘Çılgın Cuma’lar vb maddi fırsata dönüştürdü. Ekolojik kaynaklı olduğunu iddia ettiğimiz ekonomik ve sağlık krizini yine para işaretleriyle görüyorlar. Bizi de hijyen adı altında yalnız ve izole edilmiş kutularda yeni tüketim kalıplarına hapsetmek istiyorlar. Buna inat yamalı giysilerle dolaşalım, onurumuzla dayanışma kültürü yaratarak. Hem her yamanın bir hikayesi vardır anlatılacak. Bu da dayanışmanın bir parçası olsun. Üstelik büyümeye tüketmeye değil küçülmeye ve onarıma ihtiyacı var dünyanın.

Korona sonrası batıda hedefe yönelik iyileştirmeye katkı koyma olarak açıklayabileceğimiz ‘goodcause’ etiketiyle duyurulan çevrimiçi yardım ağında, boş buzdolapları ve evinde aç yatan kişilerin hatta hastaların öyküleri paylaşılıyor. Rast geldiğim birinin mesajı şöyleydi: “Fazla bir şeyim yok ama paylaşacak bir şeylerim var.” Bu söylem bence dayanışmayı anlatma yolunda çok şey ifade ediyor. Çünkü dayanışma kafadaki değer yargılarımızda.  Kendimizi sürekli kıtlık moduna sokan tüketim toplumuna karşı durabilmekte… Sonra birilerine destek olmak için illa maddi destek de gerekmiyor.

Konuyu yalnızca ekonomik olarak dayanışma olarak görmek resmi eksik okumak demektir. Yeni bir dayanışma kültürünü nasıl yaratacağız sorun bu! Askıda ekmek, giysi, kahve, pide vb yeterli mi? Batıda bu durum gıda çeki, hediye çeki vb gibi yürüyor. Ancak hâlâ izole edilen kutularında herkes. Yalnızlaşmaya da kıtlık toplumuna da koronanın başımıza bela olmasına da yol açan ekolojik yıkımlardır. İnsanı doğadan koparan anlayış ise kıtlık, aç gözlülük ve adaletsizlik mantalitesini pompalayan kapitalist sistemdir. Öyleyse yerel dayanışma ağlarının içini bir başka dolduralım ve yaygınlaştıralım.

Örneğin korona sonrası Dayanışma Ağı diye internet üzerinden de bir ağ var. Genellikle İstanbul semtleri olmak üzere Mersin, Bursa gibi illerinde olduğu yerler de var. Elbette bu daha geliştirilebilir. “Dayanışma İhtiyacınız Varsa Bize Ulaşın” şeklinde çağrı yapılıyor. Market alışverişinden, telefonda dost sohbeti, ilaç ve sağlık ihtiyaçlarından gündelik ve işler hayvan bakımı gibi alanlara kadar uzanıyor. Bunun yanında bizzat yüz yüze yapılabilen kent tarımını geliştirme, birlikte spor yapma gibi… Ayrıca dünyanın başka yerlerindeki (Barselona, Toronto, New York, Detroit gibi ) ağlarıyla da deneyim paylaşalım. Deneyim paylaşmak da karşılıklılığın en iyi ifadesidir.

Elbette hükümetten böylesi zor durumlarda yardım beklentimiz olmalı. Ancak yerel ölçekte kararları kendimizin  hiyerarşisiz bir şekilde alabileceği özerk yardımlaşma ve dayanışma ağlarına ihtiyacımız var. Hatta bunlardan bazıları kalıcı olup kooperatif ve kolektif örgütlenmelerle gıdamıza suyumuza konut ve sağlık sorununa sahip çıkmaya kadar uzanabilir Latin Amerika da olduğu gibi. Unutmayalım dayanışma şenlikli toplumun olmazsa olmazıdır!

Sonlarken geçen aylarda çok erken yaşta kaybettiğimiz anarşist antropolog David Graber’in en meşhur kitabı İlk 500 yıllık Borç  (Debt: The First 5,000 Years) anmak isterim. Gelecek aylarda çıkacağı belirtilen David Graeber ve Andrej Grubačić’in ‘Karşılıklı Yardım: Evrimin Bir Aydınlatma Faktörü’ (Mutual Aid: An Illuminated Factor of Evolutionkitabının  da bize bu konuda daha  zihin açıcı olacağı umudundayım.

(Bu yazı Sivil Sayfalarda’da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

DünyaLGBTİ+ManşetMedya-İnternet

TikTok’tan nefret söylemine karşı adım: ‘Onarım’ terapisini destekleyen içerikler kaldırılıyor

Çin menşeli sosyal medya uygulaması TikTok, yayınladığı “TikTok’ta Nefretle Mücadele” metninin “Nefret ideolojilerine tavır almak” ara başlıklı bölümünde “onarım terapisi” adı altında LGBTİ+’lara uygulanan işkenceyi destekleyen içerikleri yasakladığını duyurdu. Gözde Demirbilek‘in Kaos GL’de yayınlanan haberine göre duyuruda şu ifadeler yer aldı:

(…) “Hiç kimsenin LGBTQ+ olarak doğmadığı” fikri ve onarım terapisini destekleyen içerikler dahil olmak üzere LGBTQ+ topluluğuna zarar veren içerikleri kaldırıyoruz.

Metinde ayrıca içerik moderasyonunu yapan “Güven & Güvenlik” ekiplerinin kültürel farkındalığı artırmak için düzenli olarak eğitimlere tabi tutulduğu belirtildi:

Nefretin biçimlerini tanımak ve bununla etkili bir şekilde mücadele etmek için politika ve yaptırım stratejisi geliştirmek bize düşüyor. Nefret söylem ve sembollerini daha iyi tespit etmek için yaptırım ekiplerimizi düzenli olarak eğitiyoruz.

(…) LGBTQ+, siyah, Yahudi, Roman ve azınlık etnik toplulukları gibi haklarından mahrum bırakılmış bir grubun üyesi, bir güçlendirme ifadesi kullandığında, uygulama ekiplerimizin arkasındaki bağlamı anlamasını ve içeriği yanlışlıkla kaldırmamasını istiyoruz.

Kategori: Dünya

DünyaLGBTİ+Manşet

ABD’de bir ilk: Açık trans kadın, üniversitenin Kadın Çalışmaları departmanının başına getirildi

2014’ten beri üniversitede bir İngiliz edebiyatı profesörü olan Catherine Fitzpatrick, ülkede bir Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Programı’nı yöneten ilk açık trans kadın oldu.

Fitzpatrick görev kendisine teklif edildiğinde yaşadığı hissi “kendiliğinin nihai onayı” olarak tanımladı:

Sanırım artık Rutgers Üniversitesi’nin Kadın Çalışmaları bölümünden gelen bölüm başkanlığı önerisini kabul ettiğimi açıklayabilirim ve nihayet artık o kadim soruya cevap verebiliriz: ‘Geçiş sürecimin bittiğinden ne zaman emin olurum?’

‘Trans haklarıyla sınırlı kalmak istemiyorum’

Fitzpatrick’in Twitter‘daki paylaşımı pek çok kişiden olumlu dönüşler alsa da, kendisinin aktardığına göre, üniversitenin seçiminden ötürü gelen nefret paylaşımları da yok değil. Fitzpatrick, yeni görevinin trans kadınların kadın mücadelesinde yerini sorgulayan bazı feminist grupların da tepkisini çekeceğini tahmin ediyor.

Her ne kadar Fitzpatrick Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları departmanını trans bir kadının yönetmesinin “güzel bir olay” olduğunu düşünse de, kendisinin konumu yüksekte olan bir başka beyaz öğretim görevlisi olduğunun unutulmamasını istiyor:

Yalnızca transların sorunlarıyla ilgilenmek istemiyorum. Bu konuyu çok daha geniş bir perspektiften almak, ırk, engellilik ve seks işçilerinin haklarını da içerecek şekilde genişletmek istiyorum.

Aynı zamanda yazar şair ve performans sanatçısı olan Fitzpatrick’in pek çok ödülü de bulunuyor.

Kategori: Dünya

LGBTİ+ManşetMedya-İnternet

Kaos GL’den Homofobi ve Transfobi Temelli Nefret Suçları Raporu

Kaos GL Derneği, 2019 Yılında Türkiye’de Gerçekleşen Homofobi ve Transfobi Temelli Nefret Suçları Raporu’nu açıkladı.

Raporda kullanılan veriler SurveyMonkey Pro çevrimiçi anket programı aracılığıyla derlendi; mağdurlara ve tanıklara ulaşmak için her gün güncellenen haber portalından ve diğer sosyal medya araçlarından faydalandı.

Nefret suçlarının çoğu kamusal alanda işleniyor

Rapora göre homofobi ve transfobi temelli nefret suçlarının üçte ikisinde failler iki veya daha fazla sayıda kişiden oluşuyor. 2019’da bildirilen 150 vakadan 41’inde ise faillerin sayısı üçün üzerinde.

Araştırmanın bir diğer göze çarpan bulgusu suçların işlendiği mekânlar. Vakaların büyük çoğunluğu kamusal mekânlarda, görgü tanıklarının gözü önünde gerçekleşiyor. Rapora göre vakaların yarısında görgü tanıkları herhangi bir tepki vermezken dörtte birinde saldırganlardan yana tavır gösteriyorlar.

LGBTİ+’ların maruz kaldığı ev içi şiddet, meselenin diğer yüzünü oluşturuyor. Rapora göre herhangi bir yerde hedef haline gelebileceğini düşünen bireyler derin bir “dışlanmışlık” ve “güvensizlik” duygusu yaşıyor. Bu durum nefret suçlarının polise bildirilmemesine neden oluyor.

Hak ihlaline uğramamak için polise gitmekten kaçınıyorlar

2019 yılı araştırmasının sonuçlarına göre 150 vakadan sadece 26’sı polise bildirildi. Bildirmeme sebeplerinin başında “başvurunun işe yarayacağına inanmama”, “polis tarafından aileye ya da medyaya ifşa edilmekten sakınma” ve “polis tarafından ayrımcılığa uğratılmak istememe” geliyor.

Raporun sonuç kısmında çözüm için sadece ceza kanunundaki düzenlemeler ya da mahkeme kararlarının yeterli olmayacağı vurgulandı. Bu çerçevede koruma, önleme, izleme, raporlama, sağaltma ve farkındalık yaratma politikalarının hayata geçirilmesi ve nefret suçlarıyla mücadele stratejisi geliştirilmesi gerektiği belirtildi:

Tabii ki AGİT standartlarını referans alan bir nefret suçları mevzuatı ve politika çerçevesi oluşturmak atılması gereken ilk adımlardan. Mevcut haliyle TCK’nın 122. Maddesi bu standartları karşılamaktan uzak. (…) Nefret suçlarının hedefi halindeki grupların siyasi katılım hakkını teslim etmekten geçiyor. Yani LGBTİ+’lar ve “dezavantajlı” kılınmış diğer gruplar politik ve bürokratik karar alma mekanizmalarında söz sahibi olmalılar. Bunun için teşvik edilmeliler.

Raporun tamamına erişmek için tıklayın.

Kategori: LGBTİ+

DünyaKoronavirüs SalgınıManşet

Bir sağlık krizinin ortasında ihmalin şiddeti üzerine

The Nation’dan Francis Wade‘in Judith Butler‘la yaptığı röportajı Yeşil Gazete için Özde Çakmak çevirdi. 

*

Kuramcıyla yeni kitabı The Force of Nonviolence ve pandemi dünyasında küresel dayanışma gereksinimi hakkında konuştuk. 

Francıs Wade: Kitabınızda iddia ettiğiniz gibi, şiddeti fiziksel bir eylem olarak görme eğilimi konusunda belirgin bir sorun var, çünkü bu eğilim ABD ve ötesinde şu anda tezahür eden daha kurumsal şiddet biçimlerini göz ardı ediyor. Daha geniş bir bakış açısının benimsenmesi neler görmemizi sağlar?

Judith Butler: Tek bir edim, yinelenen örüntüleri ya da yapısal veya kurumsal şiddet biçimlerini temsil edemez. En grafik ve tahayyül edilebilir olan fiziksel darbedir ve şiddet bu şekle büründüğünde söz konusu kişiyi bulmak ve yaptığından sorumlu tutmak daha kolaydır. Darp eden kişi adaletsiz bir polisin ya da cezaevi politikasının izinden gittiğini ya da ulusal güvenlik adına hareket ettiğini iddia ettiğinde hesap verebilirlik daha karmaşık ve bir o kadar önemlidir. Tüm kitleler Foucault’nun söylediği gibi, “ölüme terkedilse” bile bu başka bir şekilde karmaşık ve yine bir o kadar önemlidir. Küçük oturma alanlarına sıkıştırılan ve tıbbi bakımdan mahrum çiftlik çalışanları mevcut pandemi koşullarında ciddi hastalık ve ölüm tehlikesiyle karşı karşıya. Oldukça benzer bir şey alıkoymanın şiddet yoluyla dayatıldığı ve yavaş bir soykırımın gerçekleşebileceği Gazze halkı için de söylenebilir.

Bu tür durumlarda devleti, abluka koşullarını, cezaevi kurumlarını, politikayı belirleyenleri ve hatta bazı işçileri gözden çıkarılabilir ve yeri doldurulabilir sayan ekonomik sistemi sorumlu tutarız. Benim gördüğüm kadarıyla bu, kimin dost kimin düşman olma meselesinden çok hayatları önemli addedilenler ile hayatları gözden çıkarılabilir olanlar meselesi. Cezaevleri bu kitleleri haklarından mahrum edilmiş olarak ülke içerisinde zaptetme eğilimi gösteriyor, ABD’de orantısız ölçüde siyah ve kahverengi hayatları baskılama ve ezme araçları olarak kullanılıyorlar. Göçmenlerin ise dışarıda tutulmaları gerekiyor. Ne var ki, sınır ve sınırın belirsiz alıkoyma biçimleri tam olarak ne içeride ne de dışarıda. Bu türden bir eşik, cehennemin özel bir türü olabilir.

Sürü bağışıklığı ve Sosyal Darwinizm

“Ölüme terketme” ifadesi, en azından yüzeyde, biraz pasif – bir ihmal biçimi – gibi görünüyor. Covid – 19 nedeniyle orantısız şekilde yüksek oranda ölen ABD’deki siyah ve/veya yoksul toplulukların üyeleri pek çok şeyin yanında ihmalin de nihai sonucunu yaşıyorlar. O halde ihmal şiddet olarak, belli yaşamlara diğerlerinden fazla öncelik tanıyan bir devletin pasiften ziyade aktif bir uğraşı şeklinde okunabilir mi?

Pandemi geniş çapta fark edildikçe, piyasaları yeniden açma ve yeniden verimlilik kazanma arayışına giren bazı karar alıcılar, virüse dayanabilecek kadar güçlü olanların bağışıklık kazanarak zamanla çalışabilecek durumda güçlü bir kitle oluşturacaklarını varsayan sürü bağışıklığı fikrine başvurdular. Sürü bağışıklığı tezinin Sosyal Darwinizm ile – toplumda en güçlü olanların hayatta kalıp en güçsüz olanların eleneceği şekilde evrilme eğilimi gösterdiği fikri – nasıl iyi sonuç verdiği görülebilir. Pandemi koşullarında bu, elbette kırılgan sayılan ya da hayatta kalmamaya mahkûm siyah ve kahverengi azınlıklardır.

Alexandra Ocasio-Cortez siyah olmanın “mevcut bir durum” olduğunu söyleyerek açıkça ABD’deki siyahların temel sağlık hizmetlerinden orantısızca mahrum kalanlar arasında olmasını kastediyordu. Bu en kırılgan olanlar grubunda yaşlılar da var (özellikle de yaşlı, siyah topluluklar) – yoksullar da; engelliler, hapistekiler, evsizler, alıkonulan göçmenlerin yanı sıra sosyal varlıkları bu sınıflandırmaların hepsine ya da çoğuna giren, mevcut tıbbi şartlara sahip olanların tümü. Sürü bağışıklığının kendi içerisinde bir ölüm fermanı olmadığı söylenebilir fakat uygulamada artırılmış izolasyona, işsizliğe ve en kırılgan sayılanların toplum dışına itilmesine yol açacaktır – aynı zamanda verimlilik oranlarıyla ilişkili ölüm oranları hakkında kesin varsayımlarda bulunur. Bu kitlelerin her halükarda ölmek üzere oldukları ve korunmaya değmeyecekleri düşünülür, dolaylı ya da dolaysız olarak kimin hayatının değerli kimin hayatının değersiz olduğunu belirleyen bir ölçü benimsenir.

Bir grup için artırılmış ölüm oranları yaratan her politika ya da kurum bir tür ölüm anlaşması yapar. Bu grup siyah olduğunda bu, cezaevindekiler dâhil, diğer biçimlerle net bağlantıları olan ırkçı bir ölüm anlaşması türüdür. Sürü bağışıklığı gerekçesi sanayiyi ve hatta üniversiteleri açmak isteyenler tarafından kabul edildiğinde, genç ve sağlıklı olanların hastalanıp iyileşerek çalışmaya hazır (olacak) antikorlu kişi sayısını artıracağı varsayımı ileri sürülür. Bu mantık, hiçbir tıbbi sorunu olmayan, hayatlarının başındaki işçilerin ya da öğrencilerin virüsü yayarak kırılgan sınıfa mensup kişileri etkileyeceğini hesaba katmaz. Sonuç olarak kırılgan sınıf en baştan kimlerin hayatının değerli – verimli, kullanışlı – ve kimlerin hayatının gözden çıkarılabilir olduğuna karar veren bir politikayla ölüme terkedilir. Piyasalar bu süre boyunca Sosyal Darwinizmi savan epidemiyolojik bir strateji benimseyerek açık kalmayı sürdürür.

Bu yargıçların verdiği türden doğrudan bir ölüm cezası değil. Fakat ölüm, doğrudan amacı ekonomik büyüme ve karın iyileşmesi olan bir politikanın bilinen ve kabul edilebilir bir sonucudur. Ben olsam, bu hamleye pasif demezdim. Bu, bir başkasının şiddetine suç ortaklığı etmekten daha fazlası: Daha ziyade pandeminin ortasında yeniden verimli bir  endüstriyi canlandırma amacını gerçekleştirmek için gözden çıkarılabilir ve yeri doldurulabilir işçilere dayanan öjenik bir hesaplama. Büyük olasılıkla ekonomiyi yeniden canlandırma sürecinde normalleştirilebilir.

Meşru alanlarda – politika, hukuk, sağlık vb. – başladığı için hayati hizmetlerin önceliğini azaltma edimi hâlihazırda kırılgan topluluklara sinsice zarar veriyor. Bu da onun ve onu yeniden üreten güçlerin tespit edilmesini ve dolayısıyla da etkisizleştirilmesini zorlaştırıyor.

Son zamanlarda ABD’deki siyah toplulukların orantısız acı çekmesine neden olan yapısal ırkçılığa dikkat çeken yazıların sayısı artıyor. Pek çok neden sayıldı – yoksul bölgelere kredi verilmemesi ya da sigorta yapılmaması (redlining), yoksulluk, sağlık hizmetlerine erişim, sigorta ve sigorta temin eden türden işler, virüs testleri ve iletişimde ırkçı uygulamalar. Ruthie Gilmore tarafından verilen ırkçılık formülü güncelliğini koruyor: “Irkçılık, özellikle, erken ölüme karşı grup farklılaştırılmış kırılganlığının devlet tarafından onaylanmış veya yasa dışı üretimi ve sömürüsüdür.”

Gilmore bunları yazarken cezaevlerini düşünüyordu fakat bu pandemi ve özellikle de kahverengi ve siyah hayatların cezaevlerindeki kahredici kayıpları için de geçerli. Tek bir kişiyi ırkçılıktan sorumlu tutmak cezbedicidir ama ırkçılık yapısal olduğunda yapıları yeniden üreten her zaman çok sayıda kişidir. Hastalık hakkında bilgi vermemek ve özellikle çok sayıda siyah kişinin yaşadığı bölgelerde yeterince test yapmamak insanların hasta olmalarına ve ölmelerine izin vermenin bir yolu. Evrensel sağlık hizmetleri sağlamamak da sağlık hizmetlerine ekonomik erişimleri olmayanları potansiyel olarak kurban etmenin bir yoludur. Evrensel sağlık hizmetlerine karşı çıkmak,  insanların ölmesine izin vermek ve başkalarına kıyasla kimlerin daha kolay ölüme terkedilebileceği arasında ayrım yapmak için yapılmış yazılı olmayan bir anlaşmadır. Bu hesaplama ırkçılık açısından hem sinsice hem de acımasızca.

Görünürde devlet bizi şiddetin çeşitli biçimlerinden korumak için vardır. Fakat The Force of Nonviolence’da (Şiddetsizliğin Gücü) devletin semantik hile yaparak vatandaşlarına ya da vatandaşı olmayan kişilere yönelik kendi şiddetini – bütün biçimleriyle – koruyucu eylemler olarak farklı bir çerçeveye oturttuğunu ve böylece şiddet anlatısını ve belki de halk desteğinin bir kısmını kendi lehine çevirdiğini ileri sürüyorsunuz. Peki bu, güvenliğimizin tek yasal garantörü olarak devletin statüsüne nasıl yardım ediyor?

Elbette, her şey ne tür bir devletten bahsettiğimize bağlı. Modern devletin temel görevlerinden birinin hukuk öncesi ortamlarda meydana gelen anlaşmazlıkları çözen yasalar temin etmek olduğu düşüncesi ta Hobbes’a uzanan liberal politik teorik anlayışlar içerisinde, düzenli aralıklarla kabul edilir. Bu düşünceye göre, devlet doğal durum içerisindeki şiddetli anlaşmazlığı hukuki süreçlere dönüştürerek “doğal” şiddeti sonlandırır. Bu dönüşüm şiddetten hukuka giden bir olay örgüsü gerektirir ancak hukukun şiddetini açıklayamaz. Devlet şiddeti çok gerçektir ve ırkçı amaçlarla – yasalar, polis faaliyetleri ve tutuklama – yönetilen yasal rejimler azınlıkları hedef alan yasal şiddet biçimleri barındırabilir ve barındırır. Yani yasal şiddetin hedefinde olanlar şiddetten kurtulma arayışıyla hukuka başvuracak olurlarsa, sanık ile yargıcın aynı olduğunu fark ederler. Ve bu hikâye Kafka’ya layık, karabasana benzeyen bir döngü izler.

Sizin değindiğiniz semantik hile, ABD’deki beyaz polislerin silahsız, eli kolu bağlı ya da polise sırtı dönük koşarak uzaklaşan siyah bir kişiyi neden öldürdüklerini, neden boğazını sıktıklarını ya da işkence ettiklerini açıkladıkları duruşma ve davalarda en müstehcen haliyle ortaya çıkıyor. Böyle bir polis hangi koşullarda meşru öz-savunma uyguladığını iddia edebilir? Polis güç kullanmasının meşru olduğunu (ve dolayısıyla şiddet olmadığını) söylerse, bariz bir cinayet ediminin gerekli bir güvenlik önlemi ya da bir öz-savunma edimi olarak anlaşılacağı bir sahne anlatmak zorunda. Bu anlatının mahkeme önünde ya da bir inceleme komisyonunun önünde akla yatkın olduğu kanıtlanmak zorunda. Siyahlığın her daim potansiyel ya da yakın tehlike olarak yorumlandığı farazi durumlarda böyle oluyor. Bu ırkçı önyargılar kemikleşerek yer etmiş ve bir yaşamın kasten yok edilmesinin meşru kabul edilmesini kolaylaştırıyor.

Devletin sınırda göçmenlere uyguladığı şiddet ya da Avrupa devletlerinin denizde göçmenlere uyguladıkları şiddet – sıklıkla onların uluslararası hukuk kapsamındaki bölgeye girmelerine izin vermektense ölmelerine izin vermek – göçmenlerin ulus için tehdit olduğunu – bazen şiddetli bir tehdit olarak görülürler – ve onları haklarından ve hatta yaşamlarından mahrum etmenin ulusal bir öz-savunma meselesi olduğunu iddia ederek kendini haklı çıkarır. Bu örneklerin hepsi gerek şiddet gerek öz-savunmanın belirli net hedeflere ulaşmak için belli iktidar alanlarında kullanılan hukuk terimleri olarak anlaşılması gerektiğine dikkat çeker. Bu stratejik kullanımları eleştirmek için yalnızca şiddeti tanımlamak yetmez, kabul ettiğimiz tanımları çelişkili ve tutarsız kullanımlardan oluşan bir alan içerisine yerleştirebilmemiz gerekir.

Karşılıklı bağımlılık ve şiddetsizlik etiği

Daha az şiddet içeren bir dünyaya yönelik ilerleme kaydedilmeden önce liberal düşüncenin bireycilik üzerindeki vurgusuna meydan okunması gerektiğini söylüyorsunuz. Bu argümanınız liberal bireyciliğin belki komüniteryanizm kadar güçlü olmadığı fakat şiddetin de azalmadığı toplumları – tarihsel ya da çağdaş – nasıl kapsıyor?

Kitapta biri bireyler diğeri ise gruplar hakkında olmak üzere iki ilintili argüman öne sürüyorum. Bu argümanların ikisi de kişiliğin dışlayıcı sınırlarını kuran sorunun altını çizmeyi amaçlıyor. Şiddetsizlik kendiliğin bağıntısal bir çeşidini – komüniteryen ve ulusal sınırların ötesinde toplumsal bağları sürdürmeyi isteyen bir çeşit – anlamayı gerektirir. Bireyciliğin eleştirisi reddedilen bağımlılık biçimlerinin eril öz-yeterlik normlarının temel unsurları olduğunu iddia ederek liberal bireyciliğin feminist eleştirilerini yeniden bir araya getirir. Şiddetsizlik başkalarıyla ilişkilerimizi, bizi biz yapan şeyler olarak anlamamızı talep eder.

Bireycilik bu ilişkiselliğin reddine dayanır. Tanımlandığımız ilişkilere bölgesel, ulusal, dini, ırksal, cinsiyetlendirilmiş sınırlar yüklersek, şiddetsizliğin karşı çıktığı dışlayıcı mantığı yeniden üreten grup tanımlarına bağlı kalırız. Etik yükümlülüğüm bir yabancıya – hiç tanımadığım, yaşadığım yere uzak bir mesafede yaşayan, bilmediğim bir dilde konuşan birine – olmalı. Küresel karşılıklı bağımlılık anlayışı şimdi pandemi dünyasında bariz biçimlerde tezahür ederek bu küresel yükümlülük biçimlerini ön plana çıkarıyor. Bana kalırsa, şiddetsizlik etiği ve politikası küresel özellik taşıyarak sınırı tartışmalı ama kritik bir ilişkisellik alanı olarak yeniden oluşturmalı.

FW: Ama birçok ileri demokraside bile benliğin bir bütünün iyiliği (good of a whole) için gerekli olduğu görüşü etkisini yitirdi. Tümü olmasa bile, çoğu toplum bir şekilde karşılıklı bağımlılık kavramına karşı koşullandırılırsa bu etiğin yerleşerek kök salması için ne gerekebilir?

JB: Elbette kendiliğin oldukça sınırlı ve dışlayıcı biçimleri çoğunlukla piyasaların liberal talimatlarla desteklendiği Batı’nın o bölgelerine ait. Fakat bunun bir benzeri şüphesiz içeriden ilişkisel olan grup kimliği biçimlerinden ziyade bireyciliğe dayanan gruplarda da gerçekleşiyor. Bir başka deyişle, bir grup kendisinin karşılıklı bağımlı olduğunu düşünebilir ama o karşılıklı bağımlılığın kapsamını sınırlar. Tabii, karşılıklı bağımlılığın spiritüel  çeşitlerini pek çok dinde bulabiliriz. Aldığım bu nefes benim fakat aynı zamanda bana ait değil, nefesi her zaman namevcut ve bilinmeyen başkalarının nefes alış verişleriyle dolu havadan alıyorum. Virüs bu gerçeği potansiyel olarak daha korkutucu bir şekilde belirginleştiriyor, ama sınırlandırılmış benliklerimizi birbirine bağlayan ve onların bizim gibi bireycilik içerisinde şekillenenlerin inanabileceğinden daha az sınırlandırılmış olduklarını kanıtlayan karşılıklı bir ilişki olduğunu hatırlamak önemli. Hayat hepimizin onaylamayı öğrenmesi gereken karşılıklı bağımlılık biçimleriyle kişiyi aşar, bu durum o an tehlikeli görünse bile.

Brezilya Amazonu’nda yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan pek çok yerli topluluk olduğunun farkındayım. Onların toprakla, atalarla, başkalarıyla, dünya ile olan ilişkisi sınırlandırılmış bir benliğe başvurur ve bu da şüphesiz paradigmatik bir Batı dayatması gibi görünür. Gerçekten de ormansızlaştırma uygulaması yalnızca ormanın yaşamasını gerektirdiği için değil, ormanlar geniş bir benlik ve aidiyet hissiyatına sahip olduğu için de topluluğa yönelik bir saldırıdır. Gıda dağılımını, ormansızlaştırmayı ve sağlık hizmetlerini yalnızca küresel karşılıklı bağımlılık fikri ışığında değil, göçmenlerin sınırları geçme ve sığınma ya da oturma izni için başvuru yapma haklarıyla ilişkin olarak anlamak önemli. Genel olarak bağımlılığı bir sömürü hali olarak anlamak için geçerli sebeplerimiz var, fakat bu karşılıklı bağımlılık olarak değiştirildiğinde toplumsal eşitliğe adanmış küresel bir etik ve politika haline gelebilir.                                                                                                     

 

Kategori: Dünya

EkonomiManşetUncategorized

Planlı ekonomik küçülme: Yeni kökler oluşturmak

Yeşil Gazete için çeviren: Ayşe Ceren Sarı

*

Uluslararası Degrowth (ekonomik küçülme) Hareketi, ülke liderlerine yönelik açık bir mektup yayımlayarak, koronavirüs salgınından sonra şirketlerin değil, gezegenin ve insanların kurtarılmasına öncelik verilmesini istedi. 60 ülkeden 1.100’den fazla uzman ve 70’den fazla kuruluş tarafından imzalanan mektup şöyle: 

Koronavirüs krizinden sonra geleceği yeniden hayal etmek

Koronavirus pandemisinde şimdiden sayısız can kaybedildi ve sürecin ne yönde gelişeceği belirsiz. Sağlık hizmetlerinin ve temel sosyal hizmetlerin ön saflarında yer alan insanlar virüsün yayılmasına karşı savaşıyor. Bu hizmetlerin dışında, ekonominin büyük bir kısmı ise bu sırada durmuş durumda. Bu durum birçokları için sıkıntı ve acılı bir süreç anlamına geliyor. Bir parçası olduğumuz topluluklar ve sevdiklerimiz hakkında korku ve endişeye kapılmamıza neden oluyor. Aynı zamanda yeni kolektif fikirlerin öne çıkması için önemi bir an olma özelliği de taşıyor.

Dünya ekonomisi bir yandan her zamankinden daha fazla üretirken insanlara ve gezegene özen göstermekte başarısız. Bunun yerine gerçekleşen şey ise servet birikimi ve gezegenin tahribatı.”

Koronavirüsü tarafından tetiklenen kriz, büyüme takıntılı kapitalist ekonomimizin birçok zayıflığını şimdiden ortaya koydu: Birçok insan için güvencesiz yaşam koşulları, yıllarca süren kemer sıkma politikaları ve en temel mesleklerden bazılarının değersizleştirilmesi ile sakat bırakan sağlık sistemleri. İnsanların ve doğanın sömürülmesine dayanan, krizlere ciddi şekilde yatkın olan bu sistem şimdiye kadar yine de normal kabul ediliyordu. Dünya ekonomisi bir yandan her zamankinden daha fazla üretirken insanlara ve gezegene özen göstermekte başarısız. Bunun yerine gerçekleşen şey ise servet birikimi ve gezegenin tahribatı. Her yıl milyonlarca çocuk önlenebilir nedenlerden hayatını kaybediyor, 820 milyon insan yetersiz besleniyor, biyolojik çeşitlilik ve ekosistemler yok oluyor, sera gazları salımları artmaya devam ediyor ve insan faaliyetleri kaynaklı iklim krizi ortaya çıkıyor: Deniz seviyeleri yükseliyor, tüm bölgeleri yutan yıkıcı fırtınalar, kuraklıklar ve yangınlar gerçekleşiyor.

On yıllar boyunca bu sorunlara karşı önerilen baskın stratejiler, ekonomik dağılımı büyük ölçüde piyasa güçlerine bırakmak ve ekolojik yok oluşun önüne ekonomik büyümeyi kaynak kullanımından ayrıştırarak ve yeşil büyümeyle geçmekti. Bunlar işe yaramadı. Artık koronavirüs krizinin deneyimlerini kullanma fırsatımız bulunuyor: Gelişmekte olan yeni işbirliği ve dayanışma biçimleri, temel toplumsal hizmetlerin -sağlık ve bakım hizmetleri, gıda tedariki ve atıkların toplanması gibi- takdiri gibi. Pandemi, hükümetlerin de modern barış zamanında eşi benzeri görülmemiş faaliyetlerde bulunmasına yol açarak eylemde bulunma isteği olduğunda nelerin mümkün olduğunu gösterdi: Bütçelerin tartışmasız bir şekilde yeniden düzenlenmesi, parasal kaynakların harekete geçirilmesi ve yeniden dağıtımı, sosyal güvenlik sistemlerinin hızlı bir şekilde genişletilmesi ve evsizler için konutların sağlanması gibi.

2008 finansal krizinden farklı olarak, şirketleri kurtarmak yerine insanları ve gezegeni kurtarmayı seçmeliyiz. İçerisinde bulunduğumuz krizden kemer sıkma politikaları yerine yeterlilik önlemleri ile çıkmalıyız.”

Ancak tüm bunlar olurken problemli otoriter eğilimlerin de farkında olmamız gerekiyor: Kitlesel gözetim ve müdahale teknolojilerinin kullanılması, sınır kapatmalar, toplanma hakkı kısıtlamaları ve krizin afet kapitalizmi tarafından sömürülmesi… Bu tür dinamiklere sıkıca direnmeli ve direnişin de ötesine geçmeliyiz. Tahrip edici büyüme makinesini çaresizce tekrar çalıştırmaya uğraşmak yerine radikal olarak farklı bir topluma geçişi başlatmalıyız. Bunun için önerimiz, eylemlerimizi geçmiş dersler ve son bir kaç ayda dünyanın her yerinde filizlenen toplumsal ve dayanışma girişimlerinin bolluğu üzerine inşa etmek. 2008 finansal krizinden farklı olarak, şirketleri kurtarmak yerine insanları ve gezegeni kurtarmayı seçmeliyiz. İçerisinde bulunduğumuz krizden kemer sıkma politikaları yerine yeterlilik önlemleri ile çıkmalıyız.

Bu mektubu imzalayan bizler, ekonomimizin düzelmesi ve adil bir toplumun temelinin atılması için beş ilke sunuyoruz. Kimseyi arkada bırakmayan bir ekonominin yeni köklerini geliştirmek için şunları yapmamız gerekiyor:

1) Ekonomik sistemlerimizin merkezine hayatı yerleştirmek

Ekonomik büyüme ve savurgan üretim yerine, yaşam ve refahı çabalarımızın merkezine koymalıyız. Fosil yakıt üretimi, savunma sanayii ve reklamcılık sektörlerinden mümkün olduğunca hızlı bir şekilde aşamalı olarak çıkmalıyız. Bu sırada sağlık, eğitim, yenilenebilir enerji ve ekolojik tarım gibi alanları korumalı ve bu alanların gelişmesini sağlamalıyız.

2) Herkes için iyi bir yaşamın ortaya çıkmasında hangi işlerin ne kadar gerekli olduğunu radikal bir şekilde yeniden değerlendirmek

Bakım işlerini daha fazla öne çıkarmalı ve kriz esnasında birinci derecede önemli olduğu kanıtlanmış mesleklere gerekli değeri vermeliyiz. Adil bir dönüşümü mümkün kılmak için yıkıcı sektörlerde çalışanların ihtiyaç duyduğu yapıcı ve daha temiz olan yeni iş türleri için eğitime erişimin sağlanması gerekir. Ayrıca genel olarak, mesai saatleri azaltmalı ve iş paylaşımı modelleri oluşturulmalıdır.

3) Temel mal ve hizmetlerin sağlanması hakkında toplumun örgütlenmesi

Müsrif tüketimi ve seyahatleri azaltmamız gerekirken yemek, barınma ve eğitim hakkı gibi temel insani ihtiyaçlar herkes için güvence altına alınmalıdır. Bunun için evrensel temel hizmetler veya evrensel temel gelir düzenlemeleri gibi araçlar kullanılabilir. Ayrıca, asgari ve azami gelir seviyeleri demokratik olarak tanımlanmalı ve uygulanmalıdır.

4) Toplumun demokratikleştirilmesi

Toplumun demokratikleştirilmesi, tüm insanların hayatlarını etkileyen kararlara katılabilmesi, özellikle toplumdaki ötekileştirilmiş gruplar için daha fazla katılımın sağlanması ve feminist ilkelerin siyasete ve ekonomik sisteme dâhil edilmesi anlamına gelir. Küresel şirketlerin ve finans sektörünün gücü demokratik mülkiyet ve gözetimle önemli ölçüde azaltılmalıdır.

Enerji, gıda, barınma, sağlık ve eğitim gibi temel ihtiyaçlara ilişkin sektörlerin meta olmaktan ve finansallaştırılmaktan çıkarılması gerekmektedir. İşbirliğine dayalı ekonomik faaliyetler (örneğin işçi kooperatifleri) teşvik edilmelidir.

5) Siyasi ve ekonomik sistemlerin dayanışma ilkesine dayanması

Yeniden dağıtım ve adalet, şimdiki ve gelecek nesiller, ülkelerdeki sosyal gruplar ve Küresel Güney ve Küresel Kuzey ülkeleri arasındaki uzlaşmanın temeli olmalıdır. Özellikle Küresel Kuzey ülkeleri, mevcut sömürü biçimlerini sona erdirmeli ve geçmişte sömürü faaliyetleri için tazminat ödemelidir. İklim adaleti, hızlı bir sosyoekolojik dönüşümü yönlendiren ilke olmalıdır.

Ekonomik sistemimiz büyümeye bağlı olduğu sürece, ekonomik durgunluk yıkıcı olacaktır. Dünyanın bunun yerine ihtiyaç duyduğu şey, ekonominin planlı ama uyarlanabilir, sürdürülebilir ve eşitlikçi olarak küçülmesidir. Planlı ekonomik küçülme (degrowth), daha azla daha iyi yaşayabileceğimiz bir geleceğin ortaya çıkmasını sağlar.

Mevcut kriz birçokları için oldukça acımasız oldu. En savunmasız olanlar en sert şekilde etkilendi. Bunlar gerçekleşirken bu kriz bize derinlemesine düşünme fırsatı da veriyor. İçinde bulunduğumuz pandemi süreci, gerçekten önemli olanın farkına varmamızı sağlayabilir. Ayrıca hareketlerimizi inşa ederken temel alabileceğimiz potansiyeli de ortaya çıkarmıştır. Bir toplumsal hareket ve kavram olarak planlı ekonomik küçülme, on yıldan uzun süredir bu konular hakkında konuşuyor. Toplumu sürdürülebilirlik, dayanışma, eşitlik, şenliklilik, doğrudan demokrasi ve yaşamdan zevk alma gibi değerlere dayalı olarak yeniden düşünmek için tutarlı bir çerçeve sunuyor.

Bu tartışmalarda bize katılın. Büyüme bağımlılığımızdan kasıtlı ve özgürleştirici bir çıkışı beraber inşa etmek için 2020 Viyana Degrowth Konferansı  ve Küresel Degrowth Günü‘nde fikirlerinizi paylaşın!

Dayanışmayla,

Tüm imza sahiplerini görün

*

Açık mektup çalışma grubu: Nathan Barlow, Ekaterina Chertkovskaya, Manuel Grebenjak, Vincent Liegey, François Schneider, Tone Smith, Sam Bliss, Köstence Hepp, Max Hollweg, Christian Kerschner, Andro Rilović, Pierre Smith Khanna, Joëlle Saey-Volckrick.

Bu mektup uluslararası büyüme ağındaki işbirliğine dayalı bir sürecin sonucudur. 60’dan fazla ülkeden 1.100’den fazla uzman ve 70’den fazla kuruluş tarafından imzalanmıştır.

Kategori: Ekonomi