Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ergene sizi çağırıyor!

Trakya Havzası’nı sulayan Ergene Nehri beni en çok yıllar önce izlediğim Gündöndü Belgeseli’yle yüreğimden  yakaladı. Önceden Çernobil bulutlarının getirdiği yağmurun havzadaki çeltik tarlalarında yol açtığı radyoaktif kirliliğin detaylarını merak ederken, bu belgesel siyasi iktidarların umursamazlığının ve ihmalkarlığının Çernobil kadar ölümcül sonuçları olduğunu gösteren net bir örnek olarak belleğimde yer etti. Kendime “Peki ben Ergene için ne yapabilirim?” diye  sorduğumda ise bu yazının sözünü vermiş olduğum üzere şu anda bu satırları okuyorsunuz…
 
Zira bugünlerde Ergene’nin sesini duyurmak gibi bir şansı var: Gündöndü Belgeseli bu yazının sonunda vereceğim linklerden izlenebilecek şekilde erişime açık, hatta önümüzdeki günlerde belgeselin yapımcısı ve yönetmeni olan Nejla Demirci ile bir söyleşi de planlanıyor. Demirci  aynı zamanda Yüzleşme, Kanun Hükmü ve yapım aşamasındaki Güneş belgesel filmlerinin de yapımcısı ve yönetmeni.
 
Gündöndü’nün ilk gösterimi 2012 yılında Fransa’nın Marsilya kentinde dünyanın birçok ülkesinin ekoloji mücadelesi veren gruplarından, üniversitelerden, çiftçi hareketlerinin katılımıyla gerçekleştirilen Alternatif Su Forumu’nda yapıldı. 2 Aralık 2012 Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nde Çevre Filmleri Festivali 2012 “En İyi Belgesel Ödülü” ve 24 Mart 2013 Ankara Film Festivali “Jüri Özel Ödülü”ne layık görülen belgeselin bugüne kadar 80 civarında özel gösterimi oldu. Demirci’nin “Ergene’ye sahip çıkmak herkesin kendi yaşamına sahip çıkmasıdır” vurgusuyla ürettiği belgesel bir dramı gözler önüne seriyor. Istranca Dağları’ndan tertemiz doğduktan 7 kilometre sonra evsel ve sanayi atıkların hücumuna uğrayan Ergene, maruz kaldığı şiddeti on yıllardır istemsizce etrafına yayıyor, yaşamları söndürüyor… Bu feryadı duymaya hazır mısınız? 
 

Ben büyünce burada yaşamayacağım, Çorlu’da da yaşamayacağım. Derenin kokusu Çorlu’ya da geliyor…

Fazla detaya girmeden ön bilgi vermek adına ilk söylenmesi gereken sanırım Ergene’nin Türkiye’de sınırları belirlenmiş 23 havzadan biri olduğudur. Zira Ergene 35-40 yıl öncesine kadar geçtiği topraklara can veren bir nehirken plansız sanayileşme, öngörüsüzlük ve ihmalkarlık  nedeniyle Türkiye’nin en kirli nehirlerinden biri haline gelmiş bulunuyor. Bırakın sağlıklı yaşamayı küçük bir çocuğun bile tahammül sınırlarını zorlayan koku nehre boşaltılan atıkların eseri! Öyle ki atıklarla suyun debisi altı  katına çıkarken Saray, Çerkezköy, Çorlu, Muratlı, Lüleburgaz, Babaeski, Pehlivanköy, Hayrabolu, Uzunköprü ve Meriç’ten geçerek İpsala’da Meriç Nehri ile birleşen 285 kilometre uzunluğundaki nehirdeki kirliliğin izi Ege Denizi’nden devam edilerek Adriyatik Denizi’ne kadar sürülebiliyor.  

Ergene deşarj

Türkiye’de 90’lı yıllar itibariyle yoğun uygulanan neoliberal politikalar, altyapısız ve düzensiz sanayileşmenin önünü açarken doğduğu yerde içilebilen 1. kalite suyun Çerkezköy’den sonra döküldüğü Meriç’e kadar uzandığı hat boyunca 4. kalite ve neredeyse simsiyah olarak devam etmesinin temel nedeni. Ne var ki bugüne dek bu durumu değiştirecek somut bir adım atılmadığı gibi bölgeye yeni sanayi tesislerinin gelmesiyle sorunlar derinleşmiş durumda. Nitekim belgeselde nehir boyunca kurulu bulunan köylülerle yapılmış olan mülakatlar bölge sakinlerinin acı, endişe ve umutsuzluklarını net bir biçimde ortaya koyuyor.  

Nehirdeki kirliliğin temel müsebbibi olan sanayi tesisleri Tekirdağ civarında konuşlanmış bulunuyor. Buna göre Çerkezköy, Çorlu, Muratlı ve Lüleburgaz çevresinde gelişmiş sanayi ve kirleticilik sırasına göre birinciliği tekstil sektörü alırken onu gıda, kimya, deri ve maden sektörleri izliyor.  Yapılan bilimsel araştırmalarla içinde ağır metal, kurşun, kadmiyum, nikel, bakır, çinko gibi maddeler tespit edilen nehir denize dökülene dek aldığı yol boyunca ekolojik kirlilik ve dolayısıyla hastalık saçıyor. Nehir boyunca yerleşik köylüler kirli suyla tarım yapmak zorunda kalırken nehrin denizle buluştuğu Enez’de balıkçılar denizdeki kirliliğin balığı bitirdiğini anlatıyor.

Belgeselden yola çıkarak yaptığım genel bir araştırma önüme Marmara Belediyeler Birliği Raporu’nu getirdi. Buna göre, havzaya günlük yaklaşık olarak 700 bin metreküp atık su deşarj ediliyor; bunun %34’ünü evsel atık su, %66’sını ise endüstriyel atık su oluşturuyor. Dolayısıyla Ergene Havzası bu haliyle bile Türkiye çapındaki çeltik üretiminin %50’sini, ayçiçeği üretiminin %70’ini , buğday üretiminin de %10’unu karşılayan Trakya Bölgesi içinde önemli yer tutarken Ergene temiz akabilseydi neler olurdu hayal etmek serbest! [1]

Trakya ErgeneArıtma girişimleri bile işlevsiz…

Ergene Nehri’nin temiz tutulması için başlatılan çalışmalar yok değil; ne var ki bir sonuç alınamıyor. Örneğin 25 Şubat 2017 tarihinde gerçekleştirilen Marmara Belediyeler Birliği Encümen Toplantısında Ergene Havzası Koruma Eylem Planı masaya yatırılarak yeni yapılan sekiz adet Islah Organize Sanayi Bölgesi devreye alınmışsa da süreç üzerinde olumlu etkisi hala yok. Nitekim Ergene Nehri’nin halk sağlığını tehdit etmesi münasebetiyle arıtma tesislerinin işlevsizlik sorununa çözüm bulunması gerektiğinin altını çizen Türkiye Barolar Birliği’nin açıklamasına göre Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından 2019 Nisan ayı içerisinde bitirilebileceği öngörülen projenin 2021’de tamamlanması bile uzak ihtimal. [2]

Kuşkusuz Türkiye genelinde aşina olduğumuz siyasi kültür gereği Ergene’nin kirletilmesinin yıllardır önüne geçilemeyişinin arkasında sermaye gruplarının siyasi temsilleriyle ilişkisi var. Çok uzağa gitmeden bu baskının gücünü 2011 – 2016 yılları arasında Sağlık Bakanlığı tarafından Kocaeli, Kırklareli, Edirne, Tekirdağ ve Antalya’da yapılan araştırmadan elde edilen fakat kamuoyuna açıklanmayan sonuçları kamuoyu ile paylaşan Bülent Şık’a dava açılarak hapis istemiyle yargılanmasında da görüyoruz. Nitekim Şık, Ergene Havzası’nda hangi noktada kurşun karıştığına kadar tespit edildiğini ve bu nedenle projenin bu kadar gizlenmeye çalışıldığını, açıklamasının bazı çevreleri rahatsız ettiğini belirtmişti. 

Kırmızı Ergene

Tüm bunlara ek olarak benim aklıma takılan önemli bir husus ise Trakya Bölgesi’nde bu kirliliğe hasıl olan üç önemli şehirde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) seçmeninin etkin olması. Nitekim ’90’lardan bugüne “CHP’nin kalesi” olarak bilinen Trakya’da Edirne ve Tekirdağ belediye başkanları CHP’den olurken Kırklareli’nde de önce CHP’den sonra bağımsız aday kategorisinden yerel seçimi almış bir başkan görevde. Bu durum ister istemez sanayi bölgelerinin yönetiminde yerel yönetimlerin payı ve etkisi yok mu ya da on yıllardır  göz yumulan bu sorunun müsebbibinin diğer illerde siyasi iktidar olduğunu gördüğümüz gibi Trakya için de ana muhalefet partisi mi sorularını akıllara getiriyor. 

Gündöndü Belgeseli’nin gösterimi ve bir söyleşi 

Özetle Türkiye genelinde uzmanların da altını çizdiği gibi kaynağından tertemiz çıkmasına rağmen temiz kalabilen nehir neredeyse kalmamışken Gündöndü Belgeseli bir yaşam kaynağı olan suyun zehre dönüşmesinin boyutlarını, diğer bir deyişle tüm nehirlerle canlı cansız çevresinin dramını gözler önüne seren  çarpıcı bir yapım. Belgesel 1001 Film Festivali kapsamında ve sonrasında da açık olarak şu fragman ve linkten  izlenebileceği gibi, 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nün bir ertesi günü yani, 6 Haziran Pazartesi saat 21:00’da Belgesel Sinemacılar Birliği’nin Youtube kanalında da Nejla Demirci ile belgesel üzerine bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Yazının başında söylediğim gibi, Ergene’nin bir şansı var! Çünkü gidişatın değiştirilmesi durumdan rahatsız olmakla mümkündür. İzleyip rahatsız olmanız temennisiyle…

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

*

[1] Ergene Havzası, Koruma Eylem Planı Durum Değerlendirme Raporu, Aralık 2018, İstanbul

[2] Türkiye Barolar Birliği(TBB), Ergene Derin Deniz Deşarjı Projesi ve Marmara Denizi Ortak İnceleme Raporu, 2015

 

Kategori: Hafta Sonu

Editörün SeçtikleriEkolojik YaşamManşet

Hastalıklı bir gezegende sağlıklı kalmak – 2

Dosya Haber’in ilk bölümü için tıklayın

*

Haber: Oya Ayman

Pestisitler bağışıklığımızı zayıflatıyor

Sağlıklı bir diyet, bağışıklık sistemimizi güçlendirmede ve hastalıkları önlemenin sacayaklarından biri. Ancak günümüzde sağlıklı bir bağışıklık sistemi sarımsak, soğan, yeşillikler ve C vitamininden öte bir anlam taşıyor. Çünkü farklı besin değeri içeren gıdalarla beslenmek kadar o gıdaların besleyici değerlerinin yeterli olup olmaması da önemli. Yani soğanın, portakalın, lahananın hangi tohumlardan, hangi ortamlarda, nasıl yetiştirildiği besleyicilik değerlerini de belirliyor.

Endüstriyel tarımda kullanılan ve hormonal sistem, üreme ve sinir sistemi hastalıklarına neden olan pestisitler, hem makro ve mikroçeşitliliği yok ederek hem de vücut direncini düşürerek bağışıklık sistemimizi etkiliyor.

Gıda mühendisi, araştırmacı, yazar Dr. Bülent Şık, pek çok toksik kimyasal gibi pestisitlerin de bağışıklık sistemini zayıflatıcı etkileri olduğunu söylüyor ve ekliyor: ”Pestisitler bağışıklık sistemi üzerinde toksik etkilere yol açar. Bu konuda yapılmış akademik çalışmalar var.”

World Resources Institute’nin Pestisitler ve Bağışıklık Sistemi raporu, yaygın olarak kullanılan pestisitlerin bakterilere, virüslere, parazitlere ve tümörlere karşı bağışıklık tepkilerini baskılayabildiği ve insanları hastalıklara karşı daha savunmasız hale getirebileceğine dair önemli kanıtlar sunuyor. Rapor, özellikle maruziyetin yaygın olduğu ve bulaşıcı hastalıkların ağır bir yük aldığı gelişmekte olan ülkelerde pestisitle ilgili sağlık risklerinin genel olarak bilinenden çok daha ciddi olduğunu belgeliyor.

Prof.Dr. Serdar İskit de, pestisitlerin çift yönlü etkisine dikkat çekiyor: ”Son yıllarda yapılan çalışmalar, önemini farklı şekilde algıladığımız bağırsak mikrobiyotası ile dış çevredeki mikro çeşitliliğin ve onunla kurduğumuz ilişkinin bağlantısını ortaya koydu.” Yani, topraktaki mikrobiyolojik çeşitlilik, o toprağın bünyesinde yetişen gıdalardaki çeşitliliği, gıdalardaki çeşitlilik bağırsaktaki mikrobiyotayı, bu mikrobiyotadaki değişimler de vücudumuzun virüs ve mikroplara karşı direncini etkiliyor.

Ekolojik tarım, o toprakta yetişen ürünlerin besleyici olmasını sağlıyor.

Toprakta ve suda kimyasal kirliliğe yol açan ve tarım zehiri olarak da adlandırılan pestisitlerin kullanıldığı topraklar canlılığını, zenginliğini yitiriyor. Oysa sağlıklı bitkiler ancak sağlıklı topraklarda yetişebilir. Ekolojik tarım, biyodinamik tarım, onarıcı tarım ve benzeri yöntemlerde hayvan gübresi, yeşil gübreleme, kompost gübre ve çoklu ekim gibi toprağın canlılığını koruyan, hatta iyileştiren uygulamalar, o toprakta yetişen ürünlerin besleyici olmasını sağlıyor.

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi emekli öğretim üyesi Prof.Dr. Uygun Aksoy, insan bağırsağındaki mikrobiyotanın, besin maddelerinden yararlanma, detoksifiye etme, hastalık yapan mikroorganizmalardan koruma, bağışıklık sisteminin gelişmesi, iştahın düzenlenmesi, gerekli vitamin, enzim ve metabolitlerin sentezi gibi çok etkin görevler üstlendiğini söylüyor:

”Pestisitler bağırsaktaki mikrobiyotayı etkileyerek, doğrudan vücudun direnç mekanizmalarına etki ediyor. Beslenme ve yaşadığımız çevrenin bağırsak sistemi üzerinde doğrudan etkisi var. Besin maddelerinin bileşiminde yer alan farklı fitokimyasalların hangi metabolik yollarla etkili olduğu bütünüyle ortaya konmasa da son 15 yılda çok sayıda çalışma yürütüldü. Özellikle polifenoller, diyet lifleri veya kısa zincirli yağ asitleri gibi biyoaktif bileşiklerin bağırsak mikrobiyotasını doğrudan etkilediği ortaya kondu. Bu fitokimyasallar dolaylı olarak da bağışıklık sistemini, enflamasyonu ve metabolik hastalıkların oluşumunu etkiliyor.”

Doğal döngülere saygı

Prof. Dr. Aksoy, tarımsal çeşitlerin ıslahında kısa süre öncesine kadar yüksek verim ve pazar kalitesi öncelikli olsa da son yıllarda fitokimyasal içeriklerin ve besleyici değerlerin de dikkate alınmaya başlandığını vurguluyor, ardından ekliyor: ”Oysa doğal flora ve yabani türlerdeki mevcut çeşitlilik içinde biyoaktif maddece çok daha zengin tipler bulunuyor.”

İngiltere Gıda Standartları Ajansı, Avrupa Birliği ve IFOAM’ın araştırmalarına göre, tarım zehiri olarak da adlandırılan pestisit ve sentetik gübre kullanımını yasaklayan ekolojik tarım ürünlerinde, ekolojik olmayan gıdalara oranla, protein %13, beta-karoten %54, çinko %11,  süt ve ürünlerindeki omega 3 %10 ila 60, yeşil sebze ve meyvelerdeki C vitamini %90, sütteki antioksidan miktarı %90 daha fazla.

Prof. Uygun Aksoy, ekolojik tarımın sağlık ilkesini hatırlatıyor: ”Bu ilke, sağlıklı bireyler için sağlıklı bitkiler, hayvanlar ve dünyanın gerekliliğini ve bunların ayrılmaz bir bütünün parçaları olduğunu vurgular.” Doğa dostu yöntemlerin bitkiyi doğrudan beslemeyi değil sürdürülebilir bir toprak verimliliğini hedeflediğini belirten Prof. Dr. Aksoy,  ”Bitkilerin beslenme durumunun iyileşmesi, elde edilen ürünlerin bitki besin maddeleri bakımından daha zengin olmasını sağlar. Aşırı gübre, pestisit ve su gibi yoğun girdi kullanılmadığı zaman bitkiler kendi bağışıklık sistemini geliştirmek üzere polifenoller, C vitamini gibi birçok ikincil metabolizma ürünlerini daha fazla salgılar. Bunun sonucunda da biyoaktif maddelerce daha zengin bir içeriğe sahip olur” diyor.

Uluslararası Ekolojik Tarım Hareketleri Federasyonu (IFOAM) tarafından yayınlanan bir rapora göre, ekolojik gıdalar genellikle daha düşük seviyede nitrat, antibiyotik (hayvansal gıdalarda), tarım ilacı kalıntısı (bitkisel gıdalarda) ve daha fazla mineral ve vitamin içeriyor. Bu gıdaların aynı zamanda daha dengeli bir protein profili var. AB tarafından gerçekleştirilen ve kısa zaman önce tamamlanan dört yıllık bir araştırma, ekolojik meyve ve sebzelerin en az yüzde 40 daha fazla antioksidan ve daha yüksek seviyede demir, çinko gibi faydalı mineraller içerdiği sonucuna vardı.

Bu sonuçların kaynağında doğal döngülere saygı var… Ekolojik üretimde yetiştirilen ürünler daha az “zorlanıyor”, yani büyümeleri genellikle daha yavaş oluyor, bu da organizmaların bileşimlerini sentezlemeye zaman bulmaları anlamına geliyor. Besin değeri farklarının nedenlerinden biri de ekolojik yöntemle yetişen bitkilerin kendilerini koruma mekanizmalarını böcek baskısı altında daha fazla geliştirmesi. Bunu yaparken de ikincil metobolizma ürünleri yaratıyorlar. Başka bir neden de, ekolojik ürün çiftçisinin bitki ve hayvan yetiştirirken sadece ürün randımanına göre değil, hastalık ve böceklenmeye karşı dayanıklı, yerel şartlara uyum sağlayabilen bitki ve hayvan türlerini seçmesi. Atalık veya yerel türler, yüksek randımanlı, dayanıklı ve modern türlerden daha fazla besin değerine sahip olabiliyor.

COVİD-19 ve gıda güvenliği

Salgın ile birlikte dünya nüfusunun belli bir kesimi sağlıklı beslenme konusuna daha fazla eğilirken, belli bir kesim de gıdaya erişimde daha fazla güçlük çekmeye başladı. Salgın öncesi verilere göre, gıdaya erişim güçlükleri nedeniyle dünyada yaklaşık 820 milyon insan kronik açlık yaşıyor ve bu insanların hayatta kalabilmek için dış yardıma bağımlılar.

BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), salgının; sınırların kapatılması, karantinalar ve pazar, tedarik zinciri ve ticaretteki aksaklıkların, yüksek düzeyde gıda güvensizliğinden etkilenen ülkelerde, yeterli ve çeşitli besleyicilikte gıda kaynaklarına erişimini kısıtlayabileceği uyarısını yapıyor. Bu uyarılar karşısında FAO, en savunmasız ailelere gıda dağıtımı, özellikle en çok etkilenen ekonomik sektörlerdeki çalışanlar için temel gıda vergilerinden muafiyet, yerel çiftçilerden ve balıkçılardan taze yiyecek dağıtımı gibi çözümler öneriyor.

İklim değişikliği ve sağlık

Lancet Sağlık ve İklim Komisyonu, 2015’teki raporunda iklim değişikliğinin 21. yüzyılın en büyük küresel sağlık tehdidi olduğunu ilan etti. Değişen nem ve sıcaklıkların, hastalıkların artmasında önemli rolü olacağı aşikâr.

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi İklim Çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin, iklim değişikliği nedeniyle subtropikal iklim kuşağının yukarı enlemlere doğru kaymakta olduğunu belirterek bunun sonuçlarını şöyle sıralıyor:

”Görülmedik ölçülerde kuraklık, aşırı yağışlar, sıcaklık artışları ve sıcak dalgaları şimdilik tropikal ve subtropikal bölgelerle sınırlı hastalıkların, ılıman kuşaklara doğru yayılmasına neden oluyor. Bu hastalıkların başında tabii vektörlerle bulaşan sıtma, Batı Nil humması, Deng humması, Lyme hastalığı gibi hastalıklar var. Önümüzdeki yıllarda İngiltere gibi yüzyıllardır bu hastalıkların görülmediği ülkelerde bile sıtma, zika virüs hastalığı gibi sivrisineklerle bulaşan hastalıkların endemik hale gelebileceği bildiriliyor.”

SRM Üniversitesi Epidemiyoloji Bölümü Halk Sağlığı uzmanlarının biyoçeşitlilik ve salgın hastalıklar ile ilgili araştırmasına göre, iklim değişiklikleri sonucunda patojenler tropik iklimden ılıman bölgeye geçtiğinde, tamamen yeni bir ekosistemle karşılaşacak. Yeni alanlardaki biyoçeşitlilik eksikliği, kan emiciler için alternatif kaynak azalması nedeniyle, vektörlerin insanlar üzerinde yoğunlaşma eğilimi olacak ve bu nedenle insanlar üzerindeki enfeksiyon gücü de yüksek olacak. Araştırmacılar, halk sağlığı uzmanlarının, toplumda hastalık bulaşma sıklığı üzerinde güçlü bir etkiye sahip olduğu için biyolojik çeşitliliğin korunmasını savunması gerektiğine işaret ediyor.

Ancak bulaşıcı hastalıkların artışı iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerinden yalnızca biri. İklim krizinin doğrudan bir sonucu olan su kıtlığı da, temiz içme ve kullanma suyuna erişimi daha da zorlaştırarak suyla bulaşan tifo, kolera, leptospiroz gibi hastalıkların artışına neden oluyor.

Dr. Ümit Şahin, iklim değişikliğinin neden olduğu sıcak dalgalarındaki artışın devasa boyutta kalp, damar ve solunum yolları hastalıklarına ve ölümlerde artışa neden olduğuna dikkat çekiyor. Örneğin, 2003 yılında Avrupa’da yaşanan sıcak dalgası bir buçuk ay içinde, çoğu yaşlı 70 bin kişinin ölümüne yol açtı ve bu yanıyla bugün yaşadığımız salgına benziyordu. Ancak sonuçların boyutu çok sonradan tam olarak anlaşılabildi. Ayrıca sıcaklık artışına bağlı olarak çevrede bulunan alerjenlerin artışı alerjik hastalıklar ve astımda da artışa neden olabiliyor.

İklim değişikliğinin neden olacağı gıda ve su krizine de dikkat çeken Şahin, şunları söylüyor: ”Sadece gıda üretiminde nicel bir azalmadan değil, gıdanın besleyici kalitesindeki düşüşten, beslenme açısından en önemli şeylerden biri olan gıda maddelerindeki çeşitliliğin azalmasından, en genel anlamda sağlıklı ve besleyici gıdaya erişimin zorlaşmasından bahsedebiliriz. Deniz seviyelerinin yükselmesi nedeniyle yeraltı sularının tuzlanması da pek çok yerde temiz ve sağlıklı suya erişimi iyice zor hale getiriyor.”

Ümit Şahin, iklim krizinin sağlık etkilerinin yeni bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkmasından, vektörle bulaşan hastalıkların yayılmasından veya yeni salgınları tetiklemesinden çok daha ağır olacağı konusunda uyarıyor: “Kuraklık ve gıda krizinin tetikleyeceği ekonomik krizler ve çatışmalar; sel, kasırga, kuraklık gibi felaketlere bağlı olarak yaşanacak ülke içi ve sınırlar arası göç ve hareketliliğin artışı, milyonlarca insanın evlerinden uzakta, hatta mülteci kamplarında yaşaması bu ağır etkilerden sadece bir kısmı…”

İklim krizinin ağır sonuçları ortaya çıkmaya başladığında ne ellerimizi yıkamak ne bağışıklığımızı güçlü tutmak ne de evlerimizde kalmak bizi korumayacak. ” Bu nedenle” diyor, Ümit Şahin, ”İklim krizini durdurmak için hemen ve radikal biçimde hareket geçmezsek korona salgınını mumla arayacağımız günlerin gelmesi yakındır.”

Salgın bir gün geçecek ama…

COVİD-19 salgını bir gün geçecek… Ama biyolojik çeşitlilik kaybı, ormansızlaşma, toprak, su, hava ve gıda kirliliği, toksik kimyasallar ve iklim değişikliği salgından önce de vardı, sonra da olacak. Bu yüzden, daha ağır bedeller ödememek için yaygın üretim ve tüketim biçimlerinin hasta ettiği gezegenimizi iyileştirmek üzere bir an önce harekete geçmekten başka çaremiz yok.

Çoğunluğun evlerde kapalı kaldığı bugünlerde, bütünün parçası olduğumuzu unutmadan seçim yapmaya alışmamız gerekiyor. Yapacağımız her tüketim, alacağımız her bir hizmette gerçek ihtiyaçlarımızı düşünmek, acil ihtiyaç dışında olan taleplerden vazgeçmek; hem şu anda çalışmak zorunda olanlar, hem gıdaya erişemeyen risk altındaki insanlar, hem de tehdit altında ve yok olmak üzere olan doğal varlıklar için bir şans olacak.

Dünyada ve Türkiye’de kimyasal atıkların, yok edilen ormanların ve bozkırların, fabrika ve otoyollara kurban edilen tarım arazilerinin, yeterli gıdaya ve temiz suya erişemeyen milyonlarca yoksulun, savaşlar yüzünden göç etmek zorunda kalanların, kuraklık ve seller yüzünden heba olan mahsulün, çiftçilikten geçinemediği için toprağını terk edip kente göç ederek tüketici olanların, termik santrallerden, uçaklardan, arabalardan salınan gazların neden olduğu iklim değişikliklerinin etkilerinin, suyu çekilen nehirlerin, fakirleşen toprağın ve yok olan binlerce hayvan ve bitki türünün farkında olanlar; gezegeni iyileştirmek, ekosistemle uyumlu üretim ve tüketim mekanizmalarını hayata geçirmek üzere modeller oluşturuyor, çeşitliliğin gelecek kuşaklara aktarılması, kirliliğin ve yok oluşun önlenmesi için çalışıyor ve karar vericileri bu yönde ikna etmeye çabalıyor.

Yazının girişindeki kelebek etkisine geri dönersek, yediğimiz domatesin nasıl yetiştiği; elektriği, suyu, arabamızı ne kadar kullandığımız; çöpe gönderdiklerimizin miktarı; kullandığımız temizlik malzemeleri; karar alma süreçlerine ne kadar katıldığımız ve doğayla bağ kurma biçimimiz okyanusun öte yakasında bir fırtınaya neden olabilir.

Sonuç olarak, ”Hastalıklı bir gezegende nasıl sağlıklı kalabiliriz?” sorusunun yanıtı ortada: ”Bu imkânsız… Bütün hastaysa parçaların sağlıklı olması düşünülemez. Sağlıklı olmak istiyorsak önce gezegeni korumalı ve iyileştirmeliyiz.”

Hastalıklarımız ve ayak izimiz

  • Araştırmalar mikrobiyal yoksunluk ile alerjik reaksiyonlar, hava kirliliği ile astım arasında bağlantıya da dikkat çekiyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, iç ve dış ortam hava kirliliği dünyada her yıl yaklaşık 8 milyon kişinin ölümüne neden oluyor.
  • The Lancet dergisinde yayımlanan Küresel Hastalık Yükü Çalışması verilerine göre her yıl 11 milyon kişi beslenmeyle bağlantılı rahatsızlıklar nedeniyle hayatını kaybediyor.
  • Dünya Sağlık Örgütü, dünya çapında yıllık grip salgınlarının yaklaşık 3-5 milyon şiddetli hastalık ve yaklaşık 250 bin ila 500 bin ölümle sonuçlandığını tahmin ediyor.
  • Türkiye’de 10 milyona yakın kronik akciğer hastası olduğu tahmin ediliyor.
  • Türkiye’de yaklaşık 5 milyon KOAH hastası var ve ancak 500 bini kendisinde KOAH olduğunu biliyor.
  • Dünyada her yıl 1,8 milyon kişi verem nedeniyle, 7 milyon kişi de tütün kullanımına bağlı hastalıklar nedeniyle yitiriyor.
  • Kalp ve damar hastalıkları en büyük ölüm nedeni olarak görülüyor. Yüzde 32,3 ile toplam ölümlerin üçte biri bundan kaynaklanıyor. İkinci sırada ise kanser geliyor.
  • Dünyada hâlâ çok sayıda insanın önlenebilir hastalıklardan ölüyor. 2017’de 1,6 milyon kişinin ölümü ishale yol açan hastalıklardan oldu. İshal ölüm nedenleri arasında ilk 10’da bulunuyor.
  • DSÖ verilerine göre her yıl, üçte ikisi gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere 346 bin kişi kasıtlı olmayan zehirlenmeler sonucu hayatını kaybediyor. Zehirlenmelere neden olan maddeler belli olmasa da çoğunun muhtemelen pestisitler gibi toksik kimyasallar olduğu düşünülüyor.
  • İnsanın doğal kaynakları tüketme hızı, doğanın kendini yenileme hızının % 50 üzerine çıkmış durumda. Ekolojik ayak izi ölçümlemelerine göre, dünyadaki herkes bir Kuzey Amerikalı kadar tüketse 5, bir Avrupalı kadar tüketse 3, Türkiye’de yaşayan biri kadar tüketse 2 gezegene ihtiyacımız olacak.
ManşetTarım-Gıda

CHP tarım zehirleri için Meclis araştırması istedi

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli‘nin yanıtlaması istemiyle, Türkiye’de kullanılan tarım zehirleriyle ilgili  bir soru önergesi verdi. Bakanlık, zararlı pestisitlerin yasaklandığını açıkladı. Ancak bu açıklamanın ardından yapılan araştırmalarda, özellikle domateslerin üzerinde bu pestisitlere rastlandığı ortaya çıkınca, Gürer bu kez konuyu Meclis araştırması istemiyle yeniden gündeme getirdi.

Ürünler yasaklı maddelerle dolu

Gürer bu kez  TBMM Başkanlığına sunduğu Meclis araştırma önergesinde, yasaklanmasına rağmen ürünler üzerinde halen zararlı pestisitlerin kullanıldığının tespit edildiğine dikkat çekti. Belediyenin denetim yetkilerinin artırılmasını isteyen Gürer, tarım zehirlerinin sadece insan sağlığını değil, aynı zamanda toprak, yüzey ve yeraltı suları, mikro ve makro flora gibi birden çok çevresel unsuru olumsuz etkilediğinin araştırmalarla saptandığına vurgu yaptı.

Greenpeace Akdeniz Gıda ve Tarım Sorumlusu Berkan Özyer ile gıda mühendisi Bülent Şık’ın Türkiye’de faaliyet gösteren beş büyük market ve bir semt pazarından alınan 90 örnek incelenme yaptığını ve sonuçlarını “Soframızdaki Tehlike: Pestisit” raporunu hazırladığını anımsatan Gürer, “Sonuçlar kaygı vericidir” diye konuştu.

Bakan yasaklandı demişti, tezgaha çıktı

90 ürünün 14’ünde daha önce yasaklanan pestisitler bulunduğunun açıklandığını hatırlatan CHP’li vekil şunları söyledi:

 “Aralarında,  daha önce verdiğim soru önergesine cevaben Tarım ve Orman Bakan ‘yasakladık’ dediği de carbendazim maddesi de bulunmuştur. Onun dışında pirimiphos methyl (2 üründe), ıprodione (2 üründe),  chlorpyrifos methyl (1 üründe), ımidacloprid (1 üründe), chlormequat chloride (2 üründe), buprofezin (1 üründe), omethoate (1 üründe),  dimethoate (1 üründe) ve tau-Fluvalinate (1 üründe) gibi maddelere rastlanmıştır”

“İncelenen 90 ürünün yüzde 77’sindeki pestisit kalıntılarının “Kara Liste” deki memelilere toksisite ve çevresel toksisite içinde yer alan kriterlerin birine ya da birkaçına aykırı olduğu tespit edilmiştir” diyen Gürer, sonuçların düşündürücü ve araştırılmayı şart kılan veriler olduğuna dikkat çekti; yapılan çalışmalara rağmen nasıl önlenemediğinin araştırılmasını istedi.

Kategori: Manşet

ManşetTarım-Gıda

Sebzelerin yüzde 14’ünde yasak pestisitler kullanılıyor

Fotoğraf: Caner Özkan- Greenpeace

Greenpeace Akdeniz’in, Gıda Mühendisi Bülent Şık ile 90 adet domates, salatalık ve biber örneğini inceleyerek hazırladığı “Soframızdaki Tehlike: Pestisit” raporunda son derece çarpıcı veriler ortaya konuldu. Araştırma sonucunda incelenen 90 adet sebzenin 14’ünde kullanılması yasak pestisit, 46’sında ise hormonal sistem üzerinde etkili pestisitler tespit edildi.

Raporda 2019 yılı Ağustos, Ekim ve Kasım aylarında Türkiye’de faaliyet gösteren beş büyük market ve bir semt pazarından alınan 30’ar adet domates, yeşil biber ve salatalık olmak üzere toplam 90 örnek incelendi.

620 çeşit pestisit incelendi

Gıda örneklerinde 620 farklı çeşit pestisit kalıntısı incelendi, pestisit analizleri konusunda uluslararası akreditasyona sahip bir laboratuvarda analiz ettirildi. Rapordan öne çıkan dikkat çekici bulgular şöyle:

  • 90 adet domates, yeşil biber ve salatalık örneklerinin yüzde 15,6’sında (yaklaşık 14’ünde) ürünlerde kullanılması yasak pestisit kalıntısı tespit edildi. Bu pestisitlerin Pirimiphos methyl (2 üründe), Iprodione (2 üründe), Carbendazim (2 Üründe), Chlorpyrifos methyl (1 üründe), Imidacloprid (1 üründe), Chlormequat chloride (2 üründe), Buprofezin (1 üründe), Omethoate (1 üründe), Dimethoate (1 üründe) ve Tau-Fluvalinate (1 üründe) olduğu belirlendi.

Pestisit sayısı artıyor

  • Ağustos ayında alınarak incelenen domates, yeşil biber ve hıyar örneklerinde tespit edilen pestisit sayısı toplamda 56 iken, bu sayının sebzelerin yetiştikleri mevsim dışında alınıp incelenen örneklerde arttığı görüldü. Ekim ayında sayının neredeyse iki katına (96) ve Kasım ayında ise yaklaşık üç katına (139) çıktığı tespit edildi.
  • 90 örneğin yarısında (yüzde 52) hormonal sistem üzerinde etkili bir ya da birden fazla sayıda pestisit kalıntısı tespit edildi.
  • 90 örneğin yarısında (yüzde 49) sucul canlılar, arılar, algler ve faydalı böcekler açısından çok zararlı olan pestisitlerin kalıntısı tespit edildi.

Marketler daha tehlikeli

  • Marketlerden alınan örneklerin pestisit kalıntıları açısından pazarlardan alınan örneklere kıyasla yüzde 14 farkla daha fazla risk içerdiği görüldü.
  • 90 adet gıda ürününün yaklaşık yarısının (yüzde 42) doğal hayatta biyolojik birikime neden olan, toksik etkisi çok uzun süre kalıcı pestisit kalıntısı içerdiği belirlendi.
  • 90 örneğin üçte birinde (yüzde 33,3) pestisit uygulayıcıları açısından sorun teşkil eden pestisit kalıntıları tespit edildi.

Pestisitler bir arada daha tehlikeli

  • Ağustos ayında alınan örneklerin hiçbirinde 5 ve 5’ten fazla pestisit kalıntısı içeren örnek tespit edilmedi. Ekim ayında alınan 30 örneğin 4’te 1’inde; Kasım ayında alınan 30 adet örneğin ise yaklaşık yarısında 5 ve 5’ten fazla pestisit kalıntısına rastlandı.
  • Kasım ayında sadece bir yeşil biber örneğinde tam 14 adet farklı pestisit kalıntısı bulundu. Bir pestisitin tek başına sahip olduğu toksik etki diğer pestisitlerle bir arada olduğunda “kokteyl etkisi” denen daha fazla olumsuz etkiye sahip olabiliyor.

‘Ekolojik tarım şart’

Greenpeace 2016 yılında pestisitleri sağlığa etkilerine göre sınıflandırarak bir “Kara Liste” hazırlamıştı. Yeni araştırmada incelenen 90 ürünün yüzde 77’sindeki pestisit kalıntılarının “Kara Liste”deki memelilere toksisite ve çevresel toksisite içinde yer alan kriterlerin birine ya da birkaçına aykırı olduğu tespit edildi.

Raporu değerlendiren Greenpeace Akdeniz Gıda ve Tarım Proje Sorumlusu Berkan Özyer “Soframızda zehir var. Yasaklanan, piyasadan toplanması ve kullanılmaması gereken kimyasal maddeleri çocuklarımıza ve sevdiklerimize yediriyoruz. Mutfağımızın en temel malzemelerine yönelik yaptığımız bu analizin sonuçları acilen harekete geçilmesi gerektiğini gösteriyor” dedi. Özyer konuşmasına şu ifadelerle devam etti:

Zehirli kimyasal kullanmadan, ithal girdiye bağımlı olmadan sofralarımızda temiz ve sağlıklı gıda tüketebilmeliyiz. Bunun yolu da Greenpeace olarak savunduğumuz ‘ekolojik tarım’ modelinden geçiyor. Bu modelin uygulanması ve denetimin sağlanması için güçlü tarım politikalarına ihtiyaç var. Ekolojik tarım modeliyle hem çiftçileri pestisit çıkmazından kurtarabilir hem de sağlıklı gıdaya erişim sağlayabiliriz. Çiftçilerin emeklerinin karşılığını alabilmesi de burada kilit bir öneme sahip. Üretici ve tüketicilerin doğrudan buluşması, tedarik zincirinin kısalması gerekiyor. Bunun da yolu düzenli olarak denetlenen üretici pazarlarından geçiyor.”

Kategori: Manşet

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Geldi geçti breh breh…

Kariyerime gıdada, bir yeme içme girişimcisi olarak başladıysam da oradan önce gıda adaleti ve ardından da ekoloji mücadelesine çevirecek şansım oldu. Hayatımın özetini yapacak halim yok ama geldiğim noktada, haysiyetli bir çıkış arayan endişeli bir kadın, bir anne, bir aktivist olarak 2019’dan bana ne kaldı; paylaşmak istiyorum.

Dilerim baktıklarınızı, gördüklerinizi benimle kıyasladığınız kadar, atladığınız, yakalayamadığınız bir kaç şey de siz bulun listemde:

Bu yılın ana teması iklim kriziydi.

İklim Krizi

İklim değişikliği değil, küresel ısınma değil, iklim krizi. Bu konuda hepimiz artık hemfikiriz, şüphesiz.

Yılın kişisini seçmek genelde zordur, bu yıl hiç zor gelmedi. Kalp çırpıntımıza eşlik eden umudumuzla beraber, biraz da eril beyaz sataşmaya cevaben, bir ağızdan Greta Thunberg dedik; ama ben, hayal kırıklığına düşmeden gösterdiği gayretin belki artık neticesini de görmeye başlayan Ömer Madra’yı da unutmayalım isterim. Bu yılın en ilham verici kadroları da aynı ufukta belirdiler: Fridays For Future, Extinction Rebellion ve havayollarını kullanmamaya kararlı bilim insanları.

Tüm karanlığına rağmen dünyanın, haysiyetli bir geleceğe dair umudumuzu besleyen, cesaret veren anlar yaşadık. Benim hatırımda Greta’nın ödünsüz duruşu ve Küresel İklim Grevi’nin dünyanın her köşesine yayılan rengi kaldı.

2019 Birleşmiş Miletler İklim Eylem Zirvesi, New York

Medeniyetimizle yüzleşmeye kullansaydık bari, dedirten anlar da olmadı değil ve ne çoktular:

Ne yazık!

COP 25’de de başaramadığımızı bu anların en az birinde başarmak mümkündü oysa: Harekete geçmek!

Yeni Yıl kararları

8 Ağustos’ta Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) bir rapor yayımladı: İklim Değişikliği ve Arazi ile ilgili özel bir rapor. 2018’de yayınlanan ve ısınmanın 1,5° C’ı aşması halinde gezegende gerçekleşecek değişime, kayba ve yok oluşa dair uyarı içeren bir önceki raporun devamı niteliğinde yayımlanan İklim Değişikliği ve Arazi raporunun mesajı çok netti:

Gıda üretimine ve arazi yönetimine dair tüm sektörlerde, tüm katmanlarıyla köklü bir değişim, dönüşüm geçirmek zorundayız!

Gıdada dönüşümü konuşarak geçen en az iki on yılın sonunda, iklim krizi sebebiyle de olsa, toprağa, araziye dair kavrayışımızla yüzleşmek ve dönüşmek zorunda olduğumuzu konuşmaya başladık 2019’da. Buğday Derneği’nin Zehirsiz Sofralar kampanyasıyla eş zamanlı, yeni bir endişe katmanı, toplu zehirlenmeler yüzünü gösterdi ve son yıllarda yayınlanmaya başlayan taklit ve tağşiş listeleri’ne eleştiri de yine bu yıl geldi.

Toprak kullanımımıza dair değişim dönüşüm tartışmalarıyla birlikte kimi üretim alanları, biçimleri bu yıl her zamankinden çok konu oldu. Bitki temelli bir beslenme modeline kaymanın, gezegenin ve üzerindeki canlılığın bekası adına önemli bir adım olup olmadığı, bu yıl özellikle bu raporla birlikte daha derin, daha canlı tartışılan konulardan biriydi.

“A famous paper in Science shows that a plant-based diet would release 76% of the land currently used for farming. This land could then be used for the mass restoration of ecosystems and wildlife, pulling the living world back from the brink of ecological collapse and a sixth great extinction.”

Science’taki meşhur bir makale, bitki temelli bir diyetin, şu anda tarım için kullanılan arazilerin yüzde 76’sını serbest bırakacağını gösteriyor. Bu topraklar, ekosistemlerin ve vahşi yaşamın toplu restorasyonu için kullanılabilir, yaşayan dünyayı ekolojik bir çöküşün ve altıncı büyük yok oluşun eşiğinden geri çekebilir.

Medeniyetimizin derin bir sömürü sisteminin eseri olduğunu hatırlatan tartışmalar eşliğinde tamamladık 2000’lerin ilk iki on yılını. Kanaatimce sürecin bir makül sonucuydu, insan olmayan hayvanlara dair sorumluluk duygusundaki artış ve hayvan içermeyen beslenme modelinin yükselişi.

VEGAN 2019 – The Film

2019, bu bağlamda, Türkiye’ye nasıl yansıdı, bakmak istedim:

Basit grafikler, gördüğünüz gibi. Her gün kullandığımız Google arama motoru üzerinden ölçmeyi denedim zira. Zira maalesef iklim ve gıda tercihlerimiz üzerine benim bildiğim, okuma fırsatı bulduğum bir araştırma yok, Türkiye’de.

Arama kelimelerimi özenle seçtim, vegan yerine veganizm kullanabilirdim ama daha bilgili bir vurgu olduğu düşündüğüm için tercih etmedim. Aynı şekilde konuya yeni uyananların terminolojisi olabileceğine inandığım küresel ısınma ve iklim değişikliği terimlerine COP 25’i katarak sorgulamayı istedim. Bunu yaparken İklim grevi ve Greta’nın etkisini göz ardı etmek kabil mi deyip, bir sorgu trend’i de onlara talep ettim.

Google Trends eğer benim bu özenli seçişlerimi atlayacak, genele taşıyacak bir algoritmaya sahip değilse, yukarıdaki grafikler konuyu yakından takip edenlerin aramalarını değil, aksine, konunun yenisi olanların merakını yansıtıyor olmalı, diye düşünüyorum.

Sonuçlar bir hayli enteresan geldi bana.

Siz de dilerseniz, merak ettiğiniz konu başlıklarına dair, Google Trends’den benzer grafikler oluşturabilirsiniz. Tarih aralığını, bölgeyi seçip tek ya da birden çok arama sözcüğünü sisteme girip, milyonlarca google kullananının merak miktarlarına dair kaba da olsa bilgilenebilirsiniz.

Şimdi…

Trend grafiklerinde peak yapan tarih aralığı dikkatinizi çekmiştir: 15-22 Eylül. Onun bir öncesindeki mini peak 18-24 Ağustos, bir sonrasındaki miniler ise sırayla 27 Ekim-2 Kasım ve 17-23 Kasım.

Ne olmuştu diye baktım.

Geniş bir salınımda okursak, 14-28 Ağustos Greta’nın ilk deniz yolculuğunun tarihleri. Greta kim diye araştırmalarda bir peak yok (kırmızı ile işaretli) ama vegan aramasında bu yılın ilk yükselmesi gerçekleşmiş. 8 Ağustos’ta yayınlanan İklim Değişikliği ve Arazi raporu mu diye düşündüm. Ağustos’tan kasım sonuna Avusturalya’daki yangınları bu tabloya yerleştirebiliyoruz. Eylül başı Dorian Kasırgası var, hatırlayacaksınız. Bolivya’da 2 milyon hektarlık alanın yanışı da aynı ayın haberleri arasında geçiyor. En sıcak ekim ve kasım rekoru halen 2016’ya aitse de; 2019 Ekim’i ve Kasım’ı da, 1880’den bu yana yapılan kayıtlar bağlamında, yer ve deniz sıcaklıkları bağlamında ikinci en sıcakları olmuşlar.

Eylül ise net: Küresel İklim Grevi eylemlerinin yaş ve sınır tanımadan gerçekleştiği, Greta’nın 18’inde ABD Temsilciler Meclisi’nde ve takiben Birleşmiş Milletler İklim Eylem Zirvesi’nde yaptığı  #howdareyou konuşmalarıyla tarihe geçen sıra dışı bir ay oldu.

Trend grafikleri şüpheye yer bırakmayacak biçimde okuyamasam da, beni düşündürdüler. Belki haksızlık ettim, daha ilk bölümünden bu yazının. Belki sayısı ve şiddeti artan felaketler ve Greta ile Greta’ya saldıran öfkeli beyaz erkekler sayesinde dönüşüm, hem de tam da olması gereken yerden, bizden, tabandan başlıyordur!

Neticede grafikler üzerine düşünmeye değer. Dolayısıyla buyurun lütfen, konu katkınıza açık.

Elle tutulur karşılığı nedir, bunun?

Bu yıl konu sıcaktı: Kimileri tartışmalarda veganlığa hakaret noktasına kadar taşıdılar konuyu. Kimileri ise veganlığın bir hür seçim, bir sağlık mevzuu ya da insan olmayan hayvanlara karşı korumacılık olduğunu söylemeye devam ettiler. Kanaatimce cinsiyetçi, ırkçı ve türcü bir sistemin yarattığı derin utanç hissi ile iklim krizi bağlamında yükselen endişenin ortak neticesi bir dönüşüm bu. Son nokta değil belki ama önemli ve dönüştürücü bir pratik.

Bitki temelli gıda talebinde küresel bir artış bu son on yılın gıda trendiydi, zaten. Türkiye de bu trend’den nasibini aldı: 2019’da, bitki temelli beslenme tercihinin Türkiye’nin her köşesinde görünür hal aldığına tanıklık ettik.

  • Demokratik fiyatları ve hepçil menüleri aratmayan ürün skalasıyla, genç kuşağın anne yemeği özlemine de cevap olan Beyoğlu ve Taksim işletmeleri kadar; her keseye uymayabilir fiyatları ama tümüyle sağlık odaklı menüleriyle Etiler işletmeleri, özellikle İstanbul’da tüketiciye geniş bir seçki sağladı.
  • Modern bakkallardan dev marketlere, bitki temelli gıda reyonlarında çeşitlenme 2019’da çok aşikardı. Endüstriyel sütümsü, peynirimsil üreticilerine, daha küçük ölçekte üretim yapan sütümsü, peynirimsi, etimsi üreticilerinin katılmasıyla epey genişleyen ve hatta öncü bir yerli markanın farkını belirtmek için paketine “yerli fındık” vurgusunu yerleştirmesiyle renklenen bir fotoğraf oluştu.
  • Akademinin ilgisi arttı. Konuya dair araştırmalarla çeşitlenen bir literatür oluşuyor. Popülerleşmiş değil hala ama gerek Mizanplas ve gerekse de Manifold’da eleştirel, kafa kurcalayıcı makalelere bu yıl daha fazla denk geldim.
  • Konuyu; sektör oluşmaya, üretim koşulları ve yasal çerçeve hususunda beklentiler şekillenmeye başladı, diye kapatabiliriz sanırım.

Sahiden çözüm mü peki?

Belirtmeliyim ki, vegan beslenmenin iklim krizine bir çözüm olup olmayacağı bence epey tartışmalı konu. Ha, ben ve kocam, kızımızı takiben vegan olduk ve haysiyetli bir duruşun parçası olmanın büyüttüğü bir umut ve güçlendirdiği bir dirençten bahsedebilirim, artısı olarak. Ama biliyorum ki büyüme ekonomisinin can damarı olan ve endüstriyel üretimi sorgulamaksızın besleyen tüketici modeli yaşadıkça, zor! Bitkisel temelli gıda ürünleri, taze ve büyütülmesi, geliştirilmesi beklenen bir pazar.

Netflix’de de yayınlanan Game Changers, beni bu yıl, hiç beklemediklerimden  vegan beslenme ile ilgili sorulara muhatap etti.

Hani, “dana buduna karşı laboratuvarda üretilmiş et dilimi çare midir” ya da “soyadan imal tavuk nugget’lar lezzetli olabilir mi” gibi sorulardan ilerleyen bir endüstri ve onların üretimlerini sorgulamaksızın tüketen kalabalıkların “kan” dökmemişliği yeterli gelir mi? Ya da Amazonların yakılmasının ardında sadece hayvancılık değil, soya de üretimi varken… bu sorular baki.

Nasıl ki ekmeğimizle ilgili ata tohum buğdaydan, ekşi maya ile soğuk fermantasyonda ekmeğin bir diliminin yettiği bir noktaya uyandıysak; nasıl ki o bir dilim ekmeğe içinde palm yağı olan ve çocuk işçilikten mamul bir fındık ezmesi süremezsek… bitki temelli beslenmede de bilgi ve tecrübe ile oluşturulmuş bir şuur gelişmeden bu haysiyetsiz gidişe bir derman aramak manasız.

İklim Değişikliği ve Arazi raporunun mesajı ise çok net: Gıda üretimine ve arazi yönetimine dair tüm sektörlerde, tüm katmanlarıyla köklü bir değişim, dönüşüm geçirmek zorundayız!

Arazi, yani toprak. Ona bakışımızı, onunla ilişkimizi, ona muhabbetimizi gözden geçirmek ve düzeltme, değiştirmek zorundayız.

Ya eski konular? Kırpıp kırpıp yıldız mı yaptık?

Uzun yıllardır mısır şurubu, katkı maddeleri ve zararlı yağlar bağlamında herkesin takibindeydi gıda üretim usulleri. 2019’da şeker takibi şart bir konu olmaya devam etti. Ama asıl toplam iş gücünün yüzde 20’si ve gelirinin yüzde 6,3’ünü üreten tarımı ve hükümetin Türkiye’nin kendini besleyebilme kapasitesine güvenine rağmen 2019’da sıfır gümrükle ithalat yetkisinin artarak verilişi kafaları karıştırmaya devam etti.

Rakamları kaçımız takip edebildik, bilmiyorum; ilginize sıralıyorum:

1,5 milyon ton buğday,

700 bin ton arpa,

700 bin ton mısır,

100 bin ton pirinç

100 bin ton bakliyat

25 bin ton konservelik domates

Meçhul miktar soğan

200 bin ton patates

100 bin ton ayçiçeği tohumu

2019 yılı ithalatları bağlamında kafa karıştıran konuların başında ayrıca, yine et vardı:

“Geçen yıl 1 milyon 211 bin 719 baş besilik ve 132 bin 844 baş kasaplık canlı hayvan ithalatı gerçekleştirildi. Bu yılın ilk 6 ayında ise, 285 bin 224 baş besilik ve 6 bin 863 baş kasaplık canlı hayvan ithalatı yapıldı. Yapılan bu yoğun ithalat nedeniyle Et ve Süt Kurumu’nun depolarında et stoğu oluştu. Stoktaki etler ihraç edilmeye çalışılıyor. Et ve Süt Kurumu’nun 2019-2023 dönemini kapsayan Stratejik Planı’nda ithalatı durdurmaya yönelik bir önlem yok.”

GDO cephesinde yeni bir şey yok mu?

Tamamladığımız 10 yıl bağlamında, genetiği değiştirilmiş organizmalar konusu Türkiye’de önemli tartışma ve mücadele alanlarından birini oluşturmuştu. Ancak GDO bu yıl hemen hiç konu olmadı, oysa Biyogüvenlik Kurulu’nun 2018 yılında sessiz sedasız lağvedilivermişliğinin bu yıl onlarca tartışma, sorgu ve talepleri tetiklemesi beklenirdi.

Ne olmuştu, hatırlayalım:

2009 yılında tartışmaya sunulan ve 2010 yılında kabul edilerek yasalaşan 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu ile biyoteknolojik tarım ve gıda ürünleri ülkemizde hukuki bir varlık kazandı. Kanun çerçevesinde kurulan Biyogüvenlik Kurulu’na da bu ürünler ile ilgili yapılan tüm başvuruların değerlendirilmesi görevi verildi. GDO’ya Hayır Platformu başta olmak üzere biyoteknolojik tarım ve ürünlerin ülkeye ithaline gerek ekolojik ve gerekse de neoliberal politikalar ekseninde muhalefet eden tüm sivil kurum ve örgütlerin süreci nisbeten takip edebilmesine bir imkan, ihtimal sağlayan Biyogüvenlik Kurulu; görev süresinde, özellikle Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği ve Yem Sanayiicileri’nin yoğun talep ve baskıları neticesinde 36 farklı GDO’lu ürünün ülkeye girişlerini onayladı. GDO’ya Hayır Platformu, Greenpeace, Buğday Derneğı ve Slow Food gibi STK’ların gayretleri, Türk Tabibler Birliği, Ziraat Mühendisleri Odası gibi meslek örgütlerinin takibi ve Ayşe Bereket gibi yazarların gündemi besleyen makaleleri sayesinde Türkiye’de GDO karşıtı hareket derin ve güçlü bir kimlik kazanmıştı. Hatta kanaatimce, Soner Yalçın’ın (Ayşe Bereket’ten intihalle suçladığım) Saklı Seçilmişler’inin 270bin satması, bu tabanın kuvvetinden, konunun Türkiye’deki karşılığından ileri geliyor.

Hal böyleyken, 703 sayılı KHK’nin 206’ıncı Maddesi ile Biyogüvenlik Kurulu’nun lağvedilivermişliğinin az sayıda habere konu olmaktan öte pek de bir tartışma yaratmamışlığı çok şaşırtıcı.

Dahası, tam da Akdeniz Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçıları Birliği (ATHİB) Başkanı Fatih Doğan’ın “GMO FREE Turkish Cotton markamız AB standartlarında” beyanına denk gelen bir dönemde Türkiye’de GDO’lu tohumun üretim ve satışı yasak olmasına rağmen Tarım ve Orman Bakanlığı’nın deneme ve incelemeleri yapılarak satışına izin verdiği belgeli pamuk tohumunda GDO tespit edilmesi hiç ama hiç yankı bulmadı.

Türkiye’de bilindiği üzere GDO, gıda ve tohumda tamamen yasak durumda. GDO’lu ürünler sadece hayvan yemlerinde kullanılabiliyor. Hayvan yemi olarak da sadece bazı mısır ve soya genine müsaade ediliyor. Bunun dışında diğer genlere izin verilmiyor. Ancak hayvan yemlerinde GDO’lu pamuk geninin tespit edilmesi Tarım ve Orman Bakanlığını alarma geçirdi. Bunun üzerine pamuk ekilişinin yoğun olarak yapıldığı illerde, tohum bayilerinden numuneler alınarak GDO testi yapıldı. Yapılan testlerde Türkiye’de üretilen ve Bakanlık tarafından sertifika verilen 16 çeşit pamuk tohumunun GDO’lu olduğu ortaya çıktı.

Yağ yağ değil, bal bal değil, eti hiç sormayın!

Yılın haber başlığıydı bu.

Üretim bağlamında ekonomi sayfalarına, endişe bağlamında artan biçimde magazine sıkıştırılan gıda, son yıllarda yayınlanmaya başlayan taklit ve tağşiş listeleri’yle bir yeni bir tartışmaya sebep olurken, 2019 gıdanın toplu zehirlenmeler yüzünü gördüğümüz bir yıl oldu.

Denizde balığın sonunu gördük 2019’da. 

Denizin ağaları durumu doğal salınımla açıklamaya çalışsalar da hepimiz biliyoruz, yıllardır yaşanan yağma neticesini verdi.

Kampanyalara konu edilen, edebiyatın, şiirin öznesi olmuş, uğruna bayramlar hayal edilmiş lüfer ve palamut 2019’da tezgahlarda pek görülmedi. Hamsi de kilosuna ortalamada 15-20 lira ödenen ikinci yılını yaşadı. Denizler politikası yetiştiriciliğe destek vermek olan hükümet; bu duruma ilişkin hiç bir açıklama ya da öneri getirmedi. 2016’dan bu yana sessiz STK’ler cephesinde de bir kampanya olmayınca, yokoluş başlıklar arasında bile görülmedi.

Bununla beraber hükümet uzun yıllardır talep edilen bir yasa değişikliği de bu yıl yaptı.

Avcılığı, denizlerimizdeki canlılığı koruyarak, düzenlemesi beklenen 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu, yasalaştığı 1971’den bu yana; önceleri gerektikçe, sonra ise düzenli periyotlar dahilinde yayınlanan tebliğlerle düzenlenerek korunmuştu. Bu tebliğler 2012’ye kadar denizin ağalarının yani avcılıktan pazarlamacılığa, balık unu fabrikalarından çiftliklere çeşitli katmanlarında söz ve pay sahibi olan endüstriyel ailelerin kontrolündeydi. Ankara’ya gidecek zamanı ve parası olan bu reislerin, milletvekilleri aracılığı ile taleplerini hükümete iletme ve tebliğleri ihtiyaçlarına göre çıkarttırma şansları yüksekti. Geçtiğimiz on yılda bir ilk yaşandı ve küçük ölçekli balıkçılar 2012’de ilk kez tebliğ tartışmalarının parçası oldularsa da, bu bir süreklilik arz etmedi. Edemedi. Hemen akabinde toplantıların biçimi, katılım usulleri değiştirilerek yeniden büyük reislerin düzenine dönüldü. Sürdürülebilirliğe dair tasalar hükümetin uygun gördüğü STK’ler, bürokratları zora sokmayacak akademisyenler ve milletvekilleri ile ilişkileri iyi reislerin insafına bırakıldı. Marmara’da ışıkla avcılığa göz yummak dahil öyle çok ve büyük hata yaşandı ki… bugün Boğaz’ın sessiz akışı önümüzden, makul neticesi sürecin.

Sözün özü, yasa değişti değişmesine ve fakat yıllarca verilen mücadeleden sonra, çok sonra gelen bu yasa değişikliğin bir kıymeti olmayacak. Hele hele denetimin yapılamadığı, cezaların caydırıcı olmadığı, hükümet politikasının yetiştiricilik yönünde güçlenmeye devam ettiği ülkemizde 1380 sayılı kanunun 50 yıl sonra yenilenmişliği acı bir anekdot olarak anlatılacak, gelecekte.

Bir uyanışa sebep olsa, keşke.

Denizler bununla kalmadı, bizimle yaşam biçimimizi birebir yansıtan bir ayna olarak konuşmaya devam etti 2019’da.

Hatırlayacaksınız; 2018’de Türkiye’de satılan ve kullanılan 16 tuz markasında yapılan inceleme, atığımızın bize dönüş yollarına dair önemli bir uyarı niteliğindeydi. Kampanyalar devam ederken Greenpeace 2019’da yeni bir araştırmayla daha karşımıza çıktı.

 

Gezegenimizle vücudumuz arasında düz bir ilişki olduğuna uyandırmalıydı bu rapor artık, hepimizi. Mikroplastik sıradan konuşmamıza sızmalıydı, market alışverişlerinde plastik torbanın fiyatından çok daha fazla tek kullanımlık tüm malzeme için bir uyanışı tetiklemeliydi.

Maalesef. Ben böylesi bir uyanışa tanıklık edemedim.

Belki 2020 ve beraberinde gelecek nice idrakla birlikte…

Davalar davalar…

Konuya mesleki sorumluluk ve haysiyetle yaklaşanların yargılanmasına şahit olduk, 2019’da da.

Akdeniz Üniversitesi’ndeki görevinden Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edilen gıda mühendisi Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık’ın kanserojen maddelerle ilgili Cumhuriyet gazetesinde Nisan 2018’de yayımlanan yazı dizisi hakkında açılan davanın ilk duruşması 7 Şubat günü İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

1 milyon 300 bini çocuk olmak üzere 8 milyon insan ve sayısız canlıyı bire bir ilgilendiren bir coğrafyada, Sağlık Bakanlığı’nca yapılan bir araştırmanın, kamu sağlığını derinden tehdit eden sonuçlarını açıkladığı için bir bilim insanının dava edilmesine tanıklık ettik 2019’da.

İhracattan geri dönen tarımsal ürünlerden, Türkiye’de pestisit ve daha da önemlisi glifosat kullanımı dahil sağlığımızı etkileyen pek çok önemli konuda yazılarıyla gıdayı ekonomi ve magazin arasına sıkıştırıldığı yerden kurtaran Bülent Şık, 677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kamu görevinden çıkarılmış bir gıda mühendisi. Bu yıl hem Türk Toraks Derneği’nin ‘’Çevre ve İklim Sorunları Savunuculuk Ödülü’’ne ve hem de Türk Tabipleri Birliği’nin ‘’Nusret Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülü’’ne layık görüldü. Şık’ın Kocaeli’den Ergene Havzası’na suda, toprakta, havada kamu sağlığını tehdit eden unsurları tesbit eden bir raporun hasır altı edilmesine sessiz kalamamışlığı benim için sürpriz değil. Dava edilmesine de yazık ki şaşıramadım. Ancak tüm bu sıradan görünenin ne kadar tuhaf olduğunu ve Bülent Şık gibi haysiyetli bilim insanlarına olan şükran borcumuzu 2019 değerlendirmesine kaydetmeden geçmemek gerek.

Tarih de yazdı, eminim.

Şık, söz konusu davadan 26 Eylül günü, “yasaklanan bilgilerin temini” suçlamasından beraat etti. Bu beraat maalesef kamu sağlığını tehdit eden bilgileri saklayan, kamuyla paylaşmayan ve düzeltilmesi yolunda harekete geçmeyen kamu görevlileri hakkında bir ihbara ya da davaya dönüşmedi:

“Dava süreci sonunda verilen cezanın benim mağduriyetim üzerinden tartışılmasını istemiyorum. Zaten böyle bir şeyi dava süreci boyunca da öne çıkarmaktan dikkatle kaçındık. Duruşma sonrası verilen ceza kararı da güzide yargımızın ne ilk ne de son uygunsuz kararı.

Bunları şu nedenle söylemeyi gerekli görüyorum: Dava sonucunda beraat da edebilirdim. Ama her durumda ortadaki sorular öylece yerli yerinde duruyor olacaktı: Bir kamu kurumu sorumluluk alanına giren meseleleri çözmekten uzak durabilir mi? Görevi halk sağlığını korumak olan bir kurum bu görevinden kaçınabilir mi? Araştırma sonucunda elde edilen bulgular nedir? Ne gibi önlemler alındı? Yaygın çevre kirliliğinin insan sağlığı ve özellikle çocuk sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri nedir? Kanser vakalarının sık görüldüğü illerde çevre kirliliği ile kanser hastalığı arasında bir korelasyon var mı? Suyu içilemez nitelikte kirli olan yerleşim bölgelerinde kirliliği gidermek için ne yapıldı? gibi çok sayıda sorunun yanıtı yok.’’

Şık, “göreve ilişkin bilgilerin açıklanması” suçlamasından ise 1 yıl 3 ay hapis cezası aldı.

“Fakat mahkeme kararları, çoğu zaman telaffuz edilenden çok daha fazla şey söylerler. Sadece yargıladıkları kişi hakkında değil, o kişinin yer aldığı toplum, o toplumu çekip çeviren devlet, o devletin devlet-toplum ve birey ilişkilerine ilişkin hususiyetleri, bu hususiyetlerin hak, hukuk, adalet bakımından ne ifade ettiği ve yargı kurumunun nerede durduğu. Bülent Şık kararı, hükmettiği cezanın gerekçeleri bakımından ne kadar ketumsa kalan hususlarda aslında o kadar konuşkan bir karar.’’

Sömürü katman katman! 

Kadınlar, her yerde bu yılın en muazzam mücadelelerinin yüzüydüler. Ben gastronomiden, tarımdan, ekolojiden bakmayı deneyeceğim:

Diliyorum 2020 yılı sadece gıda ve bağlantılı alanlardaki kadınlara değil, tüm ötekilere cesaret ve güven veren işbirlikleri, dayanışma ve hukuki yaptırımlar yılı olsun.

Kısa kısa…

Gastronomi fuarlarında zayıflama, konferanslarında güçlenme yılı oldu 2019. Gastromasa beşinci, Yedi dördüncü kez gerçekleşirken ‘’eski usul’’ Sapor taptaze bir soluk getirdi.

Yarışmalar kategorisi ise ayrı bir alemdi. Denizlerin bereketini kaybettiği, içilebilir suyun her an daha büyük bir endişeye dönüştüğü, buğdayın dahi geleceğinin şüpheli olduğu bir zamanda yeme içme profesyonellerinin geleceğini epey karanlık görmemden olsa gerek, Survivor ve İşte Benim Stilim çizgisinden Master Chef’e yaşanan çılgın sıçramayı nasıl yorumlayacağımı inanın bilemiyorum.

Musa Dağdeviren bu yıl ışıldadı. Hem Netflix’in belge-dizisi Chef’s Table’da yer aldı hem de fevkalade prestijli bir yayınevi olan Phaidon’dan çıkan kitabıyla Bon Appetit’den Food&Wine’a, New Yorker’dan Publishers Weekly’e göz ardı etmenin, sıradanlaştırmanın mümkün olmadığı övgüler aldı. Bu başarısı ile diliyorum Master Chef ile instagram fenomenleri arasına sıkışmış olanların dikkatini biraz dağıtabilmiş olsun Dağdeviren. Benim listemde yeri Nevin Halıcı ile yan yana.

Chef’s Table, Netflix.

Yedikule bostanları için 2019’un son aylarında sürpriz bir gelişme vardı: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nün inisiyatifi ile Yedikule Bostancılar Derneği ve Yedikule Bostanları Koruma Girişimi arasında başlatılan görüşmeler İstanbul’un bu 1600 yıllık tarımsal ve kültürel mirasına dair umut oldu.

Gidenler…

Meşhur Bebek Badem Ezmecisi, Sevim İşgüder ve Şahin Lokantası, İsmail Şahin aramızdaki zamanlarını tamamlayıp usulca çekildiler.

Usulleri, anıları sevenlerinde daim olsun.

Bir çift kayıt da benden..

Ayvalık Mutluköy’de başlattığımız Konukevi’nin ilk yılıydı, 2019. Bahar döneminde iki, Güz döneminde bir misafirimiz oldu. Bahar döneminde katılan Büşra Eser Konukevi’ni tezini tamamlamak için değerlendirirken, İpek Sevda eko-kıyım üzerine tartışmalara ayırdı vaktini. Güz dönemi konuğu Seda Gökçe ise kaldığı süre boyunca hasattan sıkıma, coğrafyadan insana zeytini tanımaya ayırdığı vaktini bir belgesel için Kültür Bakanlığı’na başvuru olarak tamamladı.

2019’da Yeşil Gazete’ye bir dolu yazı yazdım. Hepsi çok, çok uzun yazılardı. Editörüm Alev Karakartal’a (minnettarım) son dakika yolladığım onlarca fotoğraf ve onbinlerce vuruşu size kısa bir reçete listesi ile sunmak sanırım yeni yıla tadımlık olarak yerinde olur:

Herkes için kek (Depression Cake)

Firuz’un açma böreği

Kapari turşusu

Humus

Ceviz likörü

Domatesin tazesini sadece mevsiminde yemenin püf noktaları

Enginar konservesi  

İklim diyeti

Kızılcık tarhanası

Tahanlı pide

Hibeş

Keçiboynuzu, sürmelik

Radika ve fava (Fave e cicoria)

Güvem (çakal eriği) likörü

Kuşburnu likörü

Gemlik tipi salamura zeytin

Sele zeytini

Döndürme (yuvarlama) zeytin

Gaziantep usulü zeytin piyazı

Beyaz ve mor mersin likörleri

Kakule aromalı cin ve ondan terkip bir (ya da iki) kokteyl

2020 yılının taş üzerine taş koyduğumuz, daha adil, daha iyi bir medeniyet için yan yana durabildiğimiz bir yıl olmasını ama en çok da kimsenin bir daha asla adaletsizliğe mahkum edilmeyeceği günleri getirmesini diliyorum.

Ve öyle böyle değil, 2019 boyunca bana gösterdiğiniz sabır ve muhabbete müteşekkirim.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Coğrafyanın adalet, haysiyet ve muhabbeti

Zeytine dair yazılarda bir hafta atladım zira İstanbul’da, Adalar’da bir toplantıya katılmam icap etti ama buradayım, devam ediyoruz.

Bir önceki yazıyla zeytin kelime dağarcığımızın çatısı oluştu sanıyorum, değil mi?

Yani zeytine dair hikayeler, hasat coşkusu bir yana, etikete baktığınızda Gemlik salamura yazıyorsa ya da zeytinyağının üzerinde natürel sızma ibaresi varsa, içinde ne olması gerektiğine dair bir kavrayışımız var artık. Gelin görün ki burada bitmiyor iş! Sahtecilik gıdada önemli mevzuu ve mateessüf zeytin işinin hilesi hurdası çok.

Eğer zeytini sahiden bileceksek, işin sevimsiz yanlarını da biraz konuşmamız gerekecek.

Edremit Haraç Miyutyun Derneği’nin hazırladığı kartpostal: Zeytin toplayanlar.

Kadim bilgi, kadim yöntemler, iyi zeytinyağı…

Kadim olan doğadır, bu gezegeni var eden sistemdir, ekolojidir. Biz, insanlar gözleye, deneye, öğrene buradan bir bilgi çıkartma peşindeyiz hep. Bazen kocakarı reçetesi, bazen bilge köylü tarımı ama kimi zaman da doğayı zapturapt altına alma teknolojileri olarak gösteriyor kendini. Bilgi, bu bağlamda kadim değil, zaman içinde dönüşen, çoğalan bir tecrübenin aktarabilir hali.

 

Wikipedia zeytin üzerinden güzel bir paragrafla tanımlamış, doğrudan aktarıyorum;

“Zeytinyağı için zeytin sıkılır, hamuru çıkarılır, şırası elde edilir. Şırada su ve yağ karışıktır. Yağ, su ve tortudan ayrıştırılır. Sıkma için havan, dibek, ezme havuzu, tokmak, ayakla ezme, merdane, patos, delip, yuvgu, değirmentaşı, torku, falaka, pres, kontinü adlarıyla sistemler geliştirilmiştir. Bazı yörelerde elle sıkmadan suyağı, suzeyti; ayakla sıkmadan ayakyağı denilen saf zeytinyağı hala üretilmektedir. Çuvalda sıkılmayı beklerken kendiliğinden akan yağa burunyağı, gözyağı denir. Bez çuvala kese, kazana dağar, kazan karıştırmaya yarayan kabak kepçeye çomça, şaraphaneye sıkanak, teknelere innaz denir. Basit sıkmada zeytinin cinsine göre ortalama 20 kilodan 4 kilo saf yağ çıkar. Basit usulde, Ekim-Aralık ayında zeytin toplanır, dal ve yapraklardan çamur ve topraktan temizlenir, çuvala konur, hortumla yıkanıp temizlenir. Çuvaldaki zeytin bir zemin üzerinde ağaç tokmakla kırılır, iki gün bekletilir, sonra ayakla ezilir, bir defa kuru sonra suyla ezilir ve yalaka şırası çıkartılır. Üste çıkan yağ kepçeyle alınır kazana konur, dinlendirilir. Tortusu dibe çöker, bundan sabun yapılır, üstteki temiz yağ kaplara doldurulur. Dağ köylerinde karayağhanelerde mengene ile sıkılır. Yağhaneye tasirhane, masara da denir. Zeytin sineğinden hastılıklı olan zeytinden çıkarılan yağa kıymalı yağ denir. Lodos ve poyrazda yapılan sıkma, yağ asidini yükseltir.

İşin binlerle yıllık özeti bu! Kadim olan zeytin, bilginin gelişimi ise “havan, dibek, ezme havuzu, tokmak, ayakla ezme, merdane, patos, delip, yuvgu, değirmentaşı, torku, falaka, pres, kontinü” diye gidiyor. Metnin her bir satırında doğruluk var, çağına has; bugün ama geçerli olmayan.

Zira iyi bir zeytinyağına dair tanımlamamızı, geliştirdiğimiz bilgi ile her safhada yeniledik.

Nasıl ki şarap yapmak için ayağımızla sıkmıyoruz artık üzümü, zeytini de bize yağı vasıtası ile sunacağı sağlık, enerji ve haz özelliklerini en iyi koruyacağı şekilde sıkmamız gerekiyor.

Solda Ali Avni Çelebi, Zeytin Toplayanlar; sağda Cavit Atmaca.

İyi zeytinyağı nedir?

Abartmadan, inceltmeden tanımlayacak olursak, iyi bir zeytinyağı, zeytinin özelliklerini bire bir taşıyan yağıdır. Yani meyvemsiliği ile, acılığı ile yakıcılığı ile iyi bir zeytinin tüm özelliklerini gösterir.

Kaba tanım bu.

Az inceltecek olursak; bir çay bardağının dibine iyi bir zeytinyağından iki yudum koyup, bir elinizle ağzını kapatıp diğer avucunuzla tabanını bardağın ısıttıktan sonra burnunuza götürdüğünüzde, taze biçilmiş çimen önde olmak üzere, yeşil elma, yeşil muz, çağla, enginar gibi yeşil kokular alırsınız. Ardından bir yudum alırken bu yağdan, ağzınıza bir miktar hava çektiğinizde boğazınızda biber yanmasına benzer bir yakıcılık oluşur. Dilinizin üzerindeyse lezzetli bir acılık kalır. Antioksidan ve polifenollerin deneyimidir bunlar ve eğer bir kaç farklı üreticiden yağ tadarken kıyaslama imkanı bulursanız tadım notlarınızı, sahiden dünyanız bir başka renklenir. Bir tadım eksperinin yılda altı ayı tadım yaparak geçirdiğini, burnunu damağını böyle eğittiğini de ayrıca ekleyeyim. Bizler tadım yaparken var olan tat hafızamızdan, tüm kusurları ile hafızanın, ölçerek iyi bir yağ seçeriz. Dolayısıyla bizim tadımda beğenmişliğimiz kalite için her zaman bir garanti sağlamaz.

Zeytinyağının bu özellikleri sağlayabilmesi için; zeytininin, zeytin sineği gibi kimi canlıların gadrine uğramamış, toprağa düşmemiş, güneş altında bekletilmemiş, küflenmeye bırakılmamış, nikel krom alaşımlı paslanmaz çelik ekipmanlar aracılığı ile havayla teması minimuma indirilerek ve toplamadan sıkmaya vakit geçirmeksizin işlenmiş olması ve sonrasında da krom tanklarda dinlenmiş, posası elenmiş, hava, ısı ve ışıkla ilişiği düzenlenmiş ortamlarda saklanmış olması gerekiyor.

Theofilos Hacımihail, Midilli’de zeytin toplayanlar (1933)

Sahiden iyi zeytinyağı bu mudur?

Haklısınız, “iyi” gibi özel ve pek değerli sıfatı sadece ürünün kıyasa açık değerleri üzerinden konuşmamalı (iyi link’ine tıkladınız mı? Bazen hep kullanıp sığ bırakıyoruz bazı kavramları…)

İyi bir zeytinyağı, kanaatimce coğrafyanın adalet, haysiyet ve muhabbetinden etkilenir.

Eğer zeytin ağaçları bir gasbın ürünüyse ya da bu ağaçların toplanması sırasında emekçilerin yaşam koşullarından, geçim taleplerine katmanlı bir sömürü varsa veya alınan zeytinden sıkılan yağ ile oynanmış, hile hurda karıştırılmışsa… çoğaltabilirsiniz parametreleri, o yağ dünya dursa iyi sınıfında anılmamalıdır.

Dolayısıyla iyi bir zeytinyağı için (iyi bir ekmek ya da iyi bir kayısı kurusu gibi) hem zeytini, yani ürünü çalışmak gerek, okumak, dinlemek, öğrenmek; hem yıl boyu üretimine dair çıkan haberleri sıkıcı bulmadan takip etmek; hem de üreticisini tanımak gerek. Demeyin her şey için bu gayreti mi göstereceğiz diye; coğrafyamızın adaletini, haysiyetini ve muhabbetini belirleyen biz olacaksak, bu gayret şart!

Tağşiş

Türk Dil Kurumu’ndan bakarsanız, bir şeyin içine başka bir madde karıştırma, katıştırma demek, tağşiş. Hileli hurdalı gıdada duyuyoruz bu terimi sıkça ve baharattan, gazozlu içeceklere, baldan hayvansal gıdaya pek çok yerde karşımıza çıkıyor.

Zeytinyağı tağşiş edilmesi en kolay gıda maddesi ve ancak bir laboratuvarlarda tahlil neticesi anlaşılabiliyor. Bu sebeple ceza yetkisi ve müeyyidelerin tamamını sorumluluğuna bıraktığımız Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, periyodik olarak denetim yapmanın yanı sıra, şikayetleri de değerlendirmekle görevli. Hatta geçen ay yayınlanan taklit ve tağşiş listesine denk gelmişsinizdir bakanlığın, dilerseniz yine bir göz atın, tam 206 zeytinyağı var, hilesi hurdası ilan olunmuş!

Gelin görün ki kâr cezadan çok büyük. Bülent Şık’ın 14 Ekim tarihli bianet.org’da yayınlanan makalesinde de görüldüğü üzere pek çok sayıda firma yasalarca suç kabul edilen bir eylemi tekrar tekrar yapmakta beis görmüyor:

“5996 Sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu’nun 63 ve 64’üncü maddeleri taklit ve tağşişin ne olduğuna açıklık getirmektedir. Mevzuatta yer alan tanımlar aşağıda yer alıyor:
“63) Tağşiş: Bu Kanun kapsamındaki ürünlere temel özelliğini veren öğelerin ve besin değerlerinin tamamının veya bir bölümünün mevzuata aykırı olarak çıkarılmasını veya miktarının değiştirilmesini veya aynı değeri taşımayan başka bir maddenin, o madde yerine aynı maddeymiş gibi katılması,
64) Taklit: Bu Kanun kapsamındaki ürünlerin, şekil, bileşim ve nitelikleri itibarıyla yapısında bulunmayan özelliklere sahip gibi veya başka bir ürünün aynısıymış gibi gösterme” olarak tanımlanmaktadır.
Ayrıca aynı kanunun 31’inci maddesinin 6’ıncı fıkrasında tağşiş ve taklit yapıldığı belirlenen ürünlerin kamuoyunun bilgisine sunulabileceği de hükme bağlanmıştır. Böylece uygunsuz üretim yapan firmalarla ilgili olarak tüketicilerin bilgilendirilmesi ve önlem almalarının sağlanması amaçlanıyor.
Bu tip bir bilgilendirme eğer duyuru herkese ulaşabilse ve etkin bir hak arama bu toplumun içinde yer alan yurttaşların korkusuzca yapabildiği bir şey olsaydı işe yarayabilirdi.”

Benim alıntıladığım kadarıyla kalmasın, tık’latın ve yazının tümünü okuyun lütfen.

Önce tağşişe konu zeytinyağını konuşalım mı?

İyi bir zeytinyağının tağşişe ihtiyacı olmaz. Ancak doğru usuller, geliştirilen bilgi ve görgü bağlamlarında eksik özen gören her yağ kusurlu hale gelir.

Kusurlara ve sebeplerine bir göz atalım:

Zeytinyağı sıkım ertesi tanklara alınır. Bu tanklarda durdukça/dinlendikçe posası dibe çöker. İyi bir üretici kısa süreli bir dinlendirme yapıp posanın çöktüğünü tespit eder etmez yağı ayrı bir tanka aktarır. Kimi üretici ise posasıyla beraber saklar zeytinyağını ve kısa bir süre sonra posada başlayan anaerobik fermantasyon sonucu oluşan koku yağa geçer. Bazen de zeytinler sıkılmadan önce ağır yığınlar halinde ve kimi zaman da güneşin altında bekler. Bu koşullar zeytinin tane dokusunda kusura sebep olur ve yağda bu kusur tadılabilir. Tadımcılar posa kusurlu diye tarif edebilirler böyle yağları.

Zeytin depolamak kolay iş değildir. Eğer nemli, hava sirkülasyonu olmayan bir ortamda ya da yağmur alan bir depoda korumaya alınırsa zeytin, her meyvenin başına gelebilecek onun da başına gelir ve küflenme başlar. Bu küf haliyle yağı da etkileyecektir, tadımda ayırt etmemek kabil değildir.

Zeytin doğru üretilmiş, doğru toplanmış, doğru taşınmış, depolanmış olabilir ancak işleme makineleri iyi temizlenmediğinde, geçmiş sıkımların artığı/bulaşığı parçaların fermentasyonu sebebiyle yağa arzu edilmeyen sirkemsi tat ve kokular geçer.

İşleme makinelerinde hangi metalin kullanıldığı bile çok belirleyici olabilir. Eğer aksamların birinde dahi paslanmaz çelik dışında bir metal kullanılmışsa sonuç yağda metal tadı alınabilir.

En doğru usulde üretilmiş zeytinyağının bile depolanma koşullarına bağlı bir ömrü vardır. Oksijen, ısı ve ışık temasına bağlı olarak ilk sıkımda mükemmel notlar almış bir yağ, kısa bir süre sonra ağızda bayat, ağırlaşmış bir yağ hissi uyandırabilir.

Bunlar tadımla tanımlanabilen zeytinyağı kusurları.

Bazen de sinek vurur zeytini. Zeytin sineğine karşı incir ekmek çok revaçta bir uygulama değil maalesef; genellikle ilaçlama yapılıyor ve fakat kimi vakit zamansız yapılan ilaçlama, kimi zaman da ilaçlamamaktan kaynaklı kusurlu zeytin alınıyor ağaçlardan. Bu kusur, zeytinin yağında (kıymalı yağ) asit yükselmesi olarak gösterir kendini.

Normal koşullarda kusurlu dersiniz, kullanmazsınız böyle yağları.

Kimi zaman ise, bazı bölgelerin zeytininde verim düşüşü olur. Benim yaşadığım bölgede, iki köy özelinde misal, geçen yıl zeytin yoktu. Yok yılıydı demiyorum, elma ağacı bunlar deseniz kabul görür biçimde zeytin olmadı 2018 yılında. Tayfa da gelmedi köye. Köy meydanı traktörlerle de dolmadı. Bu yıl da Burhaniye taraflarında hiç olmadığı söyleniyor (gidip görmedim). Ama diyeceğim o ki, bazen zeytin olmaz.

Gelin görün ki ekonomimiz yeter üzerine kurulu bir ekonomi değil. Yok yılıymış, yağda kusur varmış birer mazeret sayılamaz zira daha çok, daha fazla üzerine kurulu bir piyasa kavrayışı var. Türkiye kişi başı tüketimi ile (1.4 kg) gelişmeye açık bir pazar. Zeytinyağını bir Yunanistan (12.8 kg) ya da İspanya (11.3 kg) gibi tüketmemiz her zeytinyağı markasının hayali. Dolayısıyla dalgalı bir arzdan ziyade sürdürülebilir ve hatta çeşitlendirilmiş bir arz ile talebi tırmandırmak tercih edilen yön.

Kısacası; tağşişin konusu elbette ki haksız kazanç, haksız kârdır.

Kusurlar veya yokluklar sebebiyle zayıflayan ürün varlığını, genel değerlendirmede kabul edilebilir hale getirilmesi ve piyasanın taleplerine cevap verecek miktara çıkartılmak üzere başka yağlarla karıştırılması da sıklıkla karşılaşılan tağşiş yöntemleridir.

İki başlık var yani.

Yüksek asitli, yemeklik olarak değerlendirilemeyecek, çamur, küf, metal kokan zeytinyağları vakum altında ve yüksek sıcaklıkta işleme sokuluyor ve düşük asitli bir yağ elde ediliyor. Asit derecesi sebebiyle paketinde “sızma zeytinyağı” ibaresi taşıyacak bu yağa biz “kolon sızması” diyoruz. Hatırlatmak isterim; halihazırda kusurlu olan ve kusuru sebebiyle sağlık özelliklerinden kimini yitirmiş/sağlıksız hale gelmiş bir yağdan bahsediyoruz. Bu yağa bir de yüksek sıcaklık uygulandığında zeytin meyvesininin bütün vitamin değerlerini kaybedeceği ve okside olacağı açık. Büyük hıyanet!

Bu ilk kısmı tağşişin.

İkinci kısım ise elde var olan zeytinyağı miktarını hileli biçimlerde arttırmak sureti ile haksız kazanç elde etmek diye özetleniyor. Misal zeytinyağına, zeytinden elde edilen ikincil yağların yanı sıra, ayçiçek, pamuk, kanola ya da kolza yağı katılarak zeytinyağı adı altında paketlenip pazarlanabiliyor. Bu katılan yağların zeytinyağından beklediğimiz sağlık desteklerini sağlama imkanları olmadığı için, son ürün, en iyimser ifadeyle içeriği düşürülmüş bir ürün ancak mesele bununla sınırlı değil. Genetiği değiştirilmiş tohumları dünya pazarlarında ticareti yapılan kanola ve pamuk yağlarının menşei, ekstra bir endişe unsuru.Tağşişli bir zeytinyağının üzerinde içine katılan yağların menşeini bulamayacağınız aşikar. Dahası, kolza yağı içinde taşıdığı erüsik asit sebebiyle sağlık problemi yaratabilecek bir yağ. Zeytinyağı diye kolza karışımı satmanın hilecilikten öte bir suç sayılması gerek.

Yukarıda, link’ini verdiğim yazısında, tağşiş ve taklit kusuru tespit edilen kimi firmaların üç yıllık dönemde yine ve yeniden tağşiş ve taklit listelerinde yer aldığını gösteren Bülent Şık, “Türkiye’de gıda kontrol ve denetim hizmetleri çökmüştür” diye özetlemiş durumu.

Kanaatimce çok normal, çok sıradan bugün vardığımız durum. Hatta ne bekliyorduk ki, demek istiyorum. Kapitalin iktidarında yaşıyoruz. Üretim yüzü ve dolayısıyla haysiyeti olmayan şirketlerin kontrolünde. Bu şirketler ki büyüyen bir ekonominin olmazsa olmazları ve dolayısıyla hükümetin ortakları. Bize devrim gibi sunulan gıda güvenliği yasası, türlü tebliğ ve yönetmelikler bu denklemleri koruma gayretiyle kaleme alınmaktalar.

Hukuk, iki yazı önce dediğim gibi, her zaman adalete değil, sıklıkla mülke dair ve bizler bu bağlamda çığlık çığlığa haykırmakta çok geciktik: Gıda güvenliği bir mühendislik meselesi değildir. Üreticinin, üretiminden gururlandığı, üretimi ile karnını doyurabildiği, üretimi ile ailesine bir gelecek hayal edebildiği koşullarda gıda güvencesi en yüksektir. Gıdaya dair kalite ancak bu noktadan sonra konuşulmaya başlandığında adalet, haysiyet ve muhabbet tesis olur.

İyi tamam, tamam da nasıl olacak da olacak…

O halde dersimizi iyi çalışacak, üretim yılını yakından takip edecek, hasat dönemi doğru üreticiyi bulmaya gayret edecek ve ürünün hakkını ödemekte cimrilik etmeyeceğiz.

Cimrilik ağır itham sayılmasın lütfen, biz bize dertleşiyoruz şunun şurasında.

İşin doğru cep telefonunu seçmekten inanın farkı yok.
Elbette kesenize uygun olanı seçeceksiniz; cep telefonu da olsa zeytinyağı da olsa. Ancak iyice araştırıp, ihtiyacınıza denk geleni seçip sizi, özellikle de sağlığınızı yolda bırakmayacak bir zeytinyağı bulduğunuzda ne kadar şanslı olduğunuzu hatırlayın. Hele üreticinin ta kendisi ile muhatap olma imkanı yakaladıysanız artık pazarlık yapmayın. Onun yerine kalitenin devamlılığını talep eden sıkı bir takipçi, dost, yoldaş olun.

Her şeyin başı sağlık!

Hadi, biraz hafifletelim ruhumuzu ve iyi bir zeytinyağı niye önemli, bize ne sağlıyor bakalım:

Görsel: Fitekran

Zeytinyağının içeriğinde A, C ve bir antioksidan olan E vitamini bulunur. Ayrıca, gıdalarla beraber tüketildiğinde, A, D, E ve K vitaminlerinin vücutça emilimine (bunlar yağda eriyen vitaminlerdir) yardımcıdır. Tekli doymamış bir yağ asidi olan oleik asit zenginidir (ayçiçek yağında linoleik, palm yağında ise palmitik asit bulunur). Damar tıkanıklığına yol açan LDL kolesterolü düşürür, HDLkolesterolü normal seviyede tutar. Beyin gelişimini destekler. Alzheimer’a karşı kalkan görevi görür. Anti-inflamatuar özelliği ile astım gelişimini önleme/şiddetini azaltmada yardımcı olur. Antioksidandır. Kansere karşı korur. Cildi yaşlanmanın etkilerinden koruyan skualen içerir. Bu sebeple geleneksel tıp/kocakarı reçetelerinde yaralara sürülen merhemlerin ana malzemesidir. Aç karna içilen iki kaşık zeytinyağı ile ilgili bin deva telaffuz edilir, sindirim sistemini doğru çalıştırdığı herkesçe bilinir. Aynı maydanoz, çimen suyu ya da spiriluna gibi, zeytinyağı da önemli bir klorofil sağlayıcıdır ve bu sebeple ışıktan koruyan kaplarda saklanması gerekir.

İyi bir zeytinyağı, çok değerli bir sağlık poliçesidir anlayacağınız ve sağlık poliçenizde hile yapana karşı en sert önlemi talep etme hakkınız lafta kalmasın, pratik edin.

Dört yanlış bir doğruyu götürmesin sakın!

“En kaliteli sızma zeytinyağı taş baskı olandır”

Yanlış!

Taş baskı diye bir şey yok, taşla ezme ve preste sıkma var. Yukarıda iyi zeytinyağını konuştuk bol bol, oradan kıyaslayın, taş ile ezilip çuvalların içinde paslanabilir teçhizatla sıkılacak bir yağ (taş granit olsun peki, hatta çuvallarda birinci sınıf kenevirden ve mengene de paslanmaz olsun) süreçte ciddi miktarda hava ile temas eder. En iyisinin dahi ömrü kısa olacaktır. Oysa doğru imal edilmiş bir zeytinyağının kapalı ortamda, ısı ve ışık kontrollü korunması neticesi bir yağın ömrü ya da bir başka deyişle sağlık özelliklerini nakletme kabiliyeti rahatlıkla iki yıla uzayabilir.

“Zeytinyağı ile kızartma olmaz.”

Hadi oradan!

Kızartma için ihtiyaç duyulan sıcaklıkla (180C) kıyaslandığında, zeytinyağı (yanma derecesi 220-230C) diğer rafine edilmemiş bitkisel tohum yağlarına göre (ayçiçek 107C) daha doğru bir seçimdir. Yanmadan gerekli ısıya yükselip, kızartma yapmamıza imkan verir.

“Zeytinyağı acıysa asidi de yüksektir.”

Kayınvaldem bu cümleyi şöyle kuruyor, “asitli yağ istiyorum, şöyle boğazımı yakan!”

Asidi tatmak ne kadar imkanlı emin değilim ve fakat biliyorum ki duyusal analizlerde olumlu bir kriter sayılan acılık ve yakıcılık fenoller ve oleuropein kaynaklıdır. Kayınvaldem 3 asit zeytinyağı değil, erken hasat bir Ayvalık ya da şöyle en biberlisinden bir Memecik yağı istiyor.

“Zeytinyağının iyisi koyu yeşildir”

Zeytinyağının rengi zeytinin cinsine ve sıkım dönemine bağlıdır. Geçen yazılarımdan hatırlayacaksınız, misal Memecik, Ayvalık zeytinine nazaran çok daha koyu bir yeşil tonda yağ verir. Ancak Ayvalık zeytini de erken hasat döneminde hep olduğundan daha yeşildir. Renk, bu sebeple, bir belirleyici sayılmaz ve hatta duyusal analizlerde, özellikle mavi renkli bardaklar kullanılarak, analistlerin renkten etkilenmelerinin önüne geçilir.

“Tağşişi anlamanın yolu zeytinyağını dondurucuya koymaktır”

Zeytinyağının donmaya başlaması için 6-7C altına indirmek yeterli olabilir ve sahiden de donmayan yağlardan şüphe etmek için sebep oluşturabilir bu yöntem ancak hile erbabı ile yarışılmaz. Tağşişle mücadelede bakanlığın elini zorlamak daha doğru bir yöntem olur.

 

Şimdi tam zamanı, ceviz hasat edildi, nar yeni başlıyor, taze soğan var ve yemyeşil zeytinler de tüm acılığı ile hazır. Gaziantep usulü zeytin piyazı yapmadan geçmesin günler:

200-250 gr yeşil zeytinin çekirdeklerini çıkartın, doğrayın. Öyle sıçan dişi miniklikte kıyın demedim, her bir zeytini üç-dört ince parçaya kesseniz tamamdır. 150-200 gr ceviz içi gerekecek ama önce tadın. Sahiden yeni hasat olsun, geçen yılınkiler acımıştır artık.

1 narı ayıklayın, tanelerine ayırın.

Yarım limonun suyuna 2 çorba kaşığı nar ekşisi koyun, oluşan karışımın yarısı kadar (mümkünse erken hasat, yoksa en sevdiğiniz sızmadan) zeytinyağı ile karıştırın.

5-6 taze soğanı ve yarım demet maydanozu kıyıp, onları da koyun kenara.

Şimdi… derin bir kaba önce sosunuzu dökün. Üzerine cevizi ve zeytini ekleyin ve iyice karıştırın, ardından taze soğan ve maydanozu ilave edin. Tadına bakın. Zeytininize çok bağlı bu salata, belki bir tutam sumak, belki bir fiske tuz ister. Ekleyin. Azıcık dinlensin, tümü birbiriyle biraz muhabbet etsin. Servis oda sıcaklığında olmalı, masaya taşımadan önce narları ekleyip bir karıştırmayı ihmal etmeyin.

Bu vesile ile taa 90’ların başında bir sabah, Bebek’te artık var olmayan bir kitapçıda karşıma çıkıp beni zeytin piyazı ile tanıştıran kitaba ve onun değerli yazarına şükranlarımı iletmeyi ihmal etmeyeyim; iyi ki varsınız Nevin hanım! Geçen yıllar yerinizi ancak derinleştiriyor, hayranlığımı her an ancak artıyor.

Kategori: Hafta Sonu

ManşetTürkiye

Bülent Şık’a 1 yıl 3 ay ertelemesiz hapis cezası

Sağlık Bakanlığı’nın gizlediği raporu halka duyurduğu gerekçesiyle yargılanan Bülent Şık’ın davasında karar çıktı: Göreve ilişkin bilgilerin açıklanması’ndan 1 yıl 3 ay. Ceza ertelenmedi.

Sağlık Bakanlığı’nın halktan gizlediği kanser raporunu bir yazı dizisiyle halka duyurduğu gerekçesiyle 12 yıla kadar hapsi istenen bilim insanı Bülent Şık hakkında açılan davada karar çıktı. Şık, “yasaklanan bilgilerin temini” suçlamasından beraat ederken; “göreve ilişkin bilgilerin açıklanması” suçlamasından 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ceza ertelenmedi. Karar istinafa gidecek.

Çağlayan’da bulunan İstanbul Adliyesi’nde görülen davayı, Antalya ve Ankara Barosu’ndan temsilciler, CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, HDP Milletvekili Oya Ersoy ve Ahmet Şık, HDK Eş Sözcüsü Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, Halkevleri Eş Genel Başkanı Nuri Günay, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye temsilcisi Erol Önderoğlu, Barış Akademisyenleri, hak savunucuları ve çok sayıda yurttaş izledi. İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesinde görülecek duruşma, mekanın küçük olması nedeniyle 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin salonunda Duruşmada Bülent Şık ve avukatları hazır bulundu.

‘Bakanlığın sessiz kalması suçu büyütüyor’

Esasa ilişkin beyanda bulunan Bülent Şık, Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü saha çalışmalarının biteli dört yıl olduğunu belirterek şunları söyledi: “Ben Cumhuriyet gazetesinde çalışmadan elde edilen kısmi bulguları kamuoyuna duyuralı bir buçuk yıl oldu. Bütün bu zaman zarfında bazı siyasal parti temsilcileri, tabipler odası, TMMOB bünyesindeki çeşitli meslek örgütleri, sendikalar, insan hakları örgütleri, sağlık, doğa, çevre, gıda ve ekoloji alanlarında faaliyet gösteren çok sayıda sivil toplum kuruluşu bakanlıktan araştırmadan elde edilen sonuçların açıklanması ve tespit edilen sorunların çözümü için ne gibi önlemler alındığı hakkında bilgi verilmesi talebinde bulundular. Aynı talepler duruşmalara katılan ve bir kısmı baroları temsilen gelen avukatlar aracılığıyla mahkemenizde de dile getirildi. Bir kamu kurumu olan bakanlık böylesine geniş bir kamu kesimince dile getirilen bir talebi nasıl sessizlikle karşılar anlamak güç. Sessiz kalması Sağlık Bakanlığı’nın işlediği suçu büyütüyor” dedi.

Şık şöyle devam etti:

“Toksik ve kanserojen kimyasallardan kaynaklanan çevre kirliliği başta çocuklar olmak üzere, insan ve doğal hayatın sağlığına yönelik olarak ciddi bir risk oluşturur ve bu riski bertaraf etmek için ilgili kamu kurumlarının gereken tedbir ve güvenlik önlemlerini alma yükümlülüğü vardır. Bu yükümlülüğü yerine getirmemek, açıkça ve bilinçli bir şekilde insanları tehlikeye atma suçunu işlemek olarak görülmelidir. Ben bu suçu işlemedim, o nedenle beraatımı talep ediyorum.”

‘Şık yurttaşlık görevin yerine getirdi’

Avukat Can Atalay ise “Ekolojik yıkımın faillerinden bahsetti müvekkilim. Sadece biz değil tüm dünya kamuoyunun gündemi bu. Bülent Şık, nitelikli bir yurttaşlık ödevi uygulamasında bulunmuştur. Bunu, sizin ya da benim bilemeyeceğimiz teknikleri kullanarak, tespitler yaparak gerçekleştirmiştir.Kamu idaresi görevlileri hangi fabrikanın nehirlere atık su akıttığını, hangi yasak pestisitlerin kullanıldığını biliyor. Gereğini yerine getirmiyorlarsa suçu burada aramak gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Atalay’ın ardından söz alan Avukat Tora Pekin ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ifade özgürlüğüyle ilgili verdiği kararları hatırlattı. Ümraniye çöp patlaması ile ilgili AİHM’nin Türkiye’yi yurttaşları bilgilendirmediği gerekçesiyle mahkum ettiğini ifade eden Pekin, TÜİK’in de 2019 araştırmasında Türkiye nüfusunun yüzde 22’sinin, Trakya’daki nüfusun ise yüzde 25’inin kanser olduğunu açıkladığını belirterek “TÜİK’in kendisi de Şık’ın duyurduğu araştırma sonuçlarını teyit ediyor” dedi.

Erteleme yok

Kararını açıklayan mahkeme başkanı Şık’ın “yasaklanan bilgilerin temini” suçlamasından beraatine; “göreve ilişkin bilgilerin açıklanması” suçlamasından 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verdi. Kararda “sanığın pişmanlığı olmadığı” gerekçesiyle hapis cezasında erteleme yapılmadı. Karar itiraz yoluyla istinafa taşınacak, istinaf hükmünden sonra ceza kesinleşecek.

‘Davanın özü çocuk sağlığını korumak’

Dava sonrası adliye önünde basın açıklaması yapıldı. Bülent Şık, burada toplananlara da  şunları söyledi: “Bu davanın özü çocuk sağlığını korumakla ilgili. Çevre kirliliği ne kadar yoğunsa bir bölgede çocuk sağlığı o ölçüde riske giriyor. Bu dava aslında çocuklarının sağlığını korumakla devletinin yurttaşların bilgi vermemesi ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Verilen bu kararla aslında halk sağlığını doğrudan ilgilendiren milyonlarca yurttaşı ilgilendiren bir araştırmanın sonuçlarının gizli tutulabileceği ortaya çıkarılmış oldu. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Ben elinde sonunda bu araştırmanın topluma yansıyacağınu düşünüyorum. Benim ceza almış olmam davanın özünü değiştirmeyecek.”

Kategori: Manşet

ManşetTarım-GıdaTürkiye

Af Örgütü: Bülent Şık mahkum edilirse ‘Düşünce Mahkumu’ ilan edilecek

Sağlık Bakanlığı’nın kanserojen kimyasalları tespit etmeyi amaçlayan projesine ilişkin gizlediği bulguları açıkladığı için yargılanan gıda mühendisi Bülent Şık hakkında ‘yasaklanan gizli bilgileri açıklama’, ‘yasaklanan gizli bilgileri temin etme’ ve ‘göreve ilişkin sırrı açıklama’ suçlamalarıyla açılan davanın üçüncü duruşması yarın Çağlayan Adliyesi’nde görülecek. Bülent Şık için 12 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

Şık’a duruşma öncesi, uluslararası insan hakları örgütleri, bilimsel ve mesleki örgütlerden destek geldi. Zararlı pestistlere karşı güvenli ve sürdürülebilir alternatifler yaratma amaçlı bir kuruluş olan Birleşik Krallık Pestisit Eylem Ağı (Pesticide Action Network UK) ve risk altındaki insan hakları savunucularını korumaya yönelik Avrupa merkezli bir vakıf olan Front Line Defenders Bülent Şık’ın yargılanmasıyla ilgili endişelerini ortaya koyarak, Şık’ın derhal beraat etmesi gerektiğine dikkat çekti.

Şık’ın saygın bir bilim insanı, bir kamu entelektüeli ve bir insan hakları savunucusu olarak tarif edildiği açıklamada, yazılarının halk sağlığı, çevre, gıda güvenliği ve çocuk sağlığı konularında olağanüstü bir farkındalık yarattığının da altı çizildi.

Uluslararası Af Örgütü tarafından yayınlanan açıklamada ise şu ifadeler kullanıldı:

“Sağlık Bakanlığı ve ilgili diğer yetkililer bulguların ortaya çıkmasını önlemek ve Dr. Şık’ı yargılamak yerine, söz konusu çevre kirliliğini ortadan kaldırmak ve halk sağlığını korumak için derhal gerekli tedbirleri almalıdır.” “Dr. Şık, yetkililer gerekeni yapmadığı için bulguları yayınladı. Şık’ın araştırma sonuçlarını kamuoyuna açıklaması, bilgi edinme ve yayma özgürlüğü hakkını da içeren ifade özgürlüğü hakkı kapsamında koruma altındadır. Uluslararası Af Örgütü suçlu bulunup mahkum edildiği takdirde Dr. Şık’ı düşünce mahkumu ilan edecektir.”

Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanlığı’na mektup

35 ülkeden 180 kadar doktor ve bilim insanından oluşan, hastalıkların çevresel ve mesleki nedenleri üzerine bilgileri yaymayı ve kamu sağlığını korumayı hedefleyen Colleggium Ramazzini de Cumhurbaşkanlığı ve Adalet Bakanlığı’na bir mektup yollayarak Bülent Şık’ın bir an önce beraat etmesi talebinde bulundu. Mektupta şu ifadeler yer aldı:“Mesleki görüşümüze göre Dr. Şık mesleğinin sınırları dahilinde etik bir şekilde davranmış, Sağlık Bakanlığı tarafından üç yıl önce duyurulmuş olması gereken bilimsel verileri kamuoyuyla paylaşarak insanlığa karşı ödevini iyi niyetle yerine getirmeye çalışmıştır.”

Endişeli Bilim İnsanları da davayı izliyor

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Endişeli  Bilim İnsanları Komitesi (Committee of Concerned Scientists) de Bülent Şık’ın davasına geniş yer verdi. Doktorlar, mühendisler ve akademisyenlerden oluşan komite, dünyanın dört bir yanındaki meslektaşlarının insan hakları ve bilimsel özgürlüklerini korumak için kurulmuş bir örgüt.

Ne olmuştu?

Bülent Şık, Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan yazı dizisinde “Kocaeli, Antalya, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli İllerinde Çevresel Faktörlerin ve Sağlık Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi Projesi”ne ait verileri açıkladığı için yargılanıyor. Sağlık Bakanlığı’na bağlı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu tarafından yürütülen projeye bahsi konu yazı dizisi “Türkiye’yi kanser eden ürünleri devlet gizledi, biz açıklıyoruz! İşte zehir listesi” başlığıyla 15 Nisan 2018 günü başlamış ve dört gün sürmüştü.

Yarın görülecek duruşmada Şık ve avukatları esasa ilişkin savunma yapacak. 2. Asliye Ceza Mahkemesi‘ndeki duruşma saat 14.00’da başlayacak.

Kategori: Manşet

Dış Köşe

2050’de medeniyetin sonu gelecekse biz ne yapıyoruz -Mehveş Evin

Tüm bunlara ‘keh keh keh’ diye gülerek geçmenin ötesinde, ülkemizde olduğu gibi çevre aktivistlerini müebbet hapisle yargılamak gibi akıl almaz ayıplara başvuruluyor.

Biz sandıktan sandığa koşar, en temel haklarımızı dahi tartışmak zorunda bırakıldığımız bir zemine doğru, hep aşağıya doğru çekilirken…

“İnsan evladı kendi sonunu nasıl getiriyor? Bu gidişi nasıl duracağız?” sorusu, giderek daha yakıcı bir hal alıyor.

Belki de felaket senaryolarının sayısı arttıkça duyarsızlaştık.

Dizilerde, filmlerde bol bol işlenen kıyamet senaryoları, insanlığın geleceği konusunu ‘eğlencelik’ hale getirdi.

Oysa bilim, iklim krizinin tahminlerden de önce, büyük bir medeniyet kaybına, yokluğa, yokoluşa sürükleyeceğini gösteriyor. BM’nin “sarsıcı” denen iklim raporunun bile hafif, yetersiz kaldığı biliniyor.

Okul çocuklarının dahi sokaklara döküldüğü, “geleceğimizi bizden çalmayın”diye çığlık attığı bir çağdayız.

Tüm bunlara da keh keh keh’ diye gülerek geçmenin ötesinde, ülkemizde olduğu gibi çevre aktivistlerini (Gezi İntikamı davası) müebbet hapisle yargılamak gibi akıl almaz ayıplara başvuruluyor.

Biraz kafalarını kaldırsalar, biraz anlamaya çalışsalar…

Konunun, bir kesimin çıkarları veya bir başka kesimin üzerinde tahakkümü değil, hep birlikte bir çaba, çözüm arayışı olduğunu belki idrak etmeye yaklaşacaklar.

Trump kafasıyla gidilirse olacaklar ne? 

Kafayı kaldırsalar, ezberlerini beş dakikalığına kenara baksalar şunları görecekler:

Karar vericiler ve sermayenin, bilimin kanıtlarla sunduklarına, işaret ettiklerine karşılık önlemleri ertelemeyi, hatta reddetmeyi tercih ettiğini…

ABD Başkanı Trump’ın, iklim değişikliğinin ABD üzerindeki uzun vadeli etkileri üzerindeki tahminlerin yayınlanmasını sansürlemek istemesinin, vahameti kanıtladığını…

ABD’nin 2 Haziran’da küresel iklim değişikliğiyle mücadele ve önlem alınmasını hedefleyen Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmesinin, Türkiye dahil, bütün dünyada yaratacağı olumsuz etkileri…

Avustralya Savunma eski Bakanı, Shell’in eski yöneticisi ve bilim insanlarının yaptığı bir analize göre, Trump kafasıyla gidersek 30 yıl içinde insan medeniyetinin sonunun başlangıcı olacak:

“Gezegen ve insan sistemleri, 2050’de geri dönülmez noktaya ulaşacak. Büyük çoğunlukla yaşanamaz hale gelecek bir Dünya’da uluslar çökecek, uluslararası düzen bozulacak.”

Senaryodaki riskleri önlemenin tek yolu, son derecede radikal:

2. Dünya Savaşı’ndaki acil mobilizasyon”a benzer ölçekte, sıfır karbon salınımı hedefleyen yeni bir endüstriyel sistem kurmak.”

Hava kirliliğinden ölen, trafik kazasından fazla 

Diyelim ki bu analiz çok abartılı. 2050’de çöküş filan olamayacak…

Hadi Trump gibi, Erdoğan gibi “işleri bildiğimiz gibi yapmaya” yani doğayı ve tüm kaynakları aynen talan etmeye devam edelim.

Petrol ve kömüre bağımlı ekonomi modellerine sarılalım…

Kirli sanayilerin, tehlikeli enerji türlerinin denetimden, bilimden, uzmanlıktan uzak iş yapmasına ses çıkarmayalım.

Bırakalım, her yer baca, is, pislik, atık olsun.

Şehirlerde tek bir ağaç gölgesi kalmasın, tarlalarda tek bir ürün yetişmesin.

Bırakalım insanlar, Kocaeli’nde, Tekirdağ’da, Elbistan’da olduğu gibi, kitleler halinde kronik hastalıklara yakalansın, erken ölsün. Bunu yazmak, anlatmak, Bülent Şık’ın başına geldiği gibi, “suç” olsun…

“Nasılsa bana birşey olmaz” diye, kendi gettolarımızda, küçük korunaklı alanlarımızda “inşallah, maşallah” diye yaşamaya devam edelim.

Zengin olan klimasını köklesin, damacana suyla yıkansın, fakir olan bir damla suya muhtaç hale gelsin.

Sigarayı bırakmak, bıraktırmak için mücadele edelim, “dev şirketlerin oyunu”ndan bahsedelim. Ama şimdiden Avrupa’daki en havası pis 10 şehirden sekizinin Türkiye’de olduğunu haber dahi yapmayalım. (En kirli üç şehir: İstanbul, Ankara, Bursa). Haber yapanlara “ayar” verilsin!

Türkiye’de hava kirliliğinden ölenlerin, trafik kazalarında ölenlerden yedi kat daha fazla olduğu konusunu da hiç konuşmayalım!

Söyleyin, ne kazanacağız?

Ne kaybedeceğiz?

Bayramlık okuma önerisi: Açık Yeşil 

Gezegendeki hayat, nasıl oldu da en tehlikeli ve kaotik durumlardan birine sürüklendi? Kendimizin ve çocuklarımızın geleceği, varoluşu için mücadele eden isimler ve teoriler ne? Ülkemizdeki başlıca ekoloji hareketleri hangileri ve önemi ne?

Ömer Madra&Ümit Şahin’in yayına hazırladığı “Açık Yeşil” (Can Sanat Yayınları A.Ş, 2019) teori ve pratiğiyle zevkle, kolaylıkla okunan bir ekoloji rehberi niteliğinde. Eğer Dünya’mız, ülkemiz, geleceğimize dair biraz kaygılanıyorsanız mutlaka edinin.

(Artı Gerçek’den alınmıştır.)

 

Kategori: Dış Köşe

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sevdalı ceviz…

Tam bir ay fark attı cevizler!

“23’ünü 24’üne bağlayan gece beklenirmiş Calabria’da. 24 Haziran oralarda kutsal bir gün, San Giovanni Günü. Evin yaşlı kadını ve hâliyle en tecrübelisi, eteğini toplar, çıplak ayak çıkarmış ağaca. Hemen daima tek sayı toplanan (bir diğer reçete de illa yirmi dört tane diyor ama) bu yeşil, yani ham cevizler toprağa, çimenin üzerine bırakılırmış ki, gecenin kutsal çiği ile döllensin. Ertesi gün metal değmeden kesilen bu cevizler (seramik bıçaklar var artık, sırf bu iş için edinilebilir belki de) ağzı bir mantarla kapanan cam kavanozlara konur ve aynı vişne likörü yapar gibi güneşe kurulur, kırk gün süre ile takip edilerek olgunlaştırılırmış.

Her ne kadar bu likörün kaynağı tek değil ve Britanya’dan geldiği, Fransa’dan Kosova’ya kadar pek çok coğrafyada yerini bulduğu görülse de İtalyanlar kadar hakkını vereni görmedim ben. Espresso’nun façasını düzeltmekten digestive olarak yemek ertesi sunmaya, dondurmaya sos olarak dökmekten muhallebilere lezzet vermeye kullanmadıkları alan yok gibi bir şey. Adına nocino diyorlar. Floransa’da, Modena’da da var, hem de âlâsı, hatta —San Giovanni’ye referansla herhalde— Il Nocino di san Giovanni diyorlar adına ama ben Calabria’ya taktım kafamı, Ayvalık’la aynı enlemde ya. Eh! Tamam, hadi dedim. Bir ceviz alıp ağaçtan, görelim.”

Böyle yazmışım Manifold Günlük’üne, 2017’de. Orada bir de reçete vermişim ama kuramamışım, zira Calabria’yla ne kadar enlemdaş olsa da Ayvalık, o Haziran’ın, 24. günü, bizdeki cevizlerin kabuğu çoktan sertleşmişmiş.

Geçen yıl, Calabria’da San Giovanni diye bir şehir olduğunu, en azından bölge likörünün adının azizden ziyade şehirden geldiğini öğrendikten sonra; 2017 tecrübesinin üzerinden geçip, gayreti de erkene aldık. Haziran’ın 10’unda ilk ceviz likörünü kurmayı becerdik. Gerçi Manifold Günlük’te verdiğim reçeteden bambaşka bir yol izledik o kez, zira vişne dahil, şu güneşte demleme meselesine ben pek ikna değilim. Neyse. Bunları konuşmayı reçeteye bırakalım. Biraz cevize uzanalım.

Juglans cinsinden tek tüysü yaprakları karşılıklı dizilmiş ve aromatik kokulu ağaç türlerinin ortak adıymış, ceviz. 100 gr. cevizde 15 gr. protein, 2,9 mg. demir, 38 mg. kalsiyum ve 3 gr. şeker bulunuyormuş. Erişkin bir insanın günlük kalori ihtiyacının da ⅓’ünü karşılayacak kadar çok bir miktarmış bu; 100 gr ceviz 654 kalori barındırıyormuş!

Üşenmedim tarttım.

Kabuksuz 18 adet cevize tekabül etti, 100 gr’ı. İnternette araştırdığımdaysa tek bir cevizin kalorisini 27 diye bulabildim. Diyet siteleri de yanılabilir tabi ama ben yanıldım diyelim… diyelim 100 gr’ında 18’den de çok ceviz var… eh! Bu miktarda cevizi kim yer ki? Tüm o kaloriyi almak kolay olmadığına göre protein ve demir için de temel kaynağımız ceviz olamayacak demektir. Yine de cevizin değerinden eksilmiyor. İçeriğinde yağda çözünen vitaminlerden A ve E, suda çözünenlerden B1, B2, C, folik asit, pantotenik asit ve niasin, minerallerden demir, magnezyum, bakır, çinko ve fosfor olduğu yetmezmiş gibi ceviz, örneğin, metabolizma için son derece önemli, cilt dostu alfa lipoik asit deposu! Daha fazlası için iyi bir kaynak Iğdır Üniversitesi’nden iki akademisyenin hazırladıkları dermede mevcut, meraklısına paylaşıyorum.

Peki biz ne kadar üretiyoruz, cevizin anavatanı neresi, tüketiyor muyuz, seviyor muyuz?

Rakamlara da bir bakalım.

Türkiye Ziraat Odaları Birliği Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, 2017 yılında verdiği bir beyanatta “Çin, ABD, İran’ın ardından ceviz üretiminde dördüncüyüz” dedikten sonra bu dördüncü sıranın pek de matah bir şey olmadığını, “dünya üretiminin yüzde 5,3’ünü karşılıyoruz ama ihracatımız 22,4 milyon dolarken, ithalatımız 172,8 milyon doları buluyor” diye netleştirmiş.

Sahiden de iyi bir kuruyemişçiye gittiğinde en az üç çeşit ceviz olduğunu görüyor insan, en pahalı olanı da yerli üstelik. Rahmetli Güngör Uras’ın Temmuz 2017’de kaleme alıp Milliyet gazetesinde yayınlanan makalesinde aynı konudan “Ceviz tüketimi artıyor. Üretim yetişmiyor. İthalat yapıyoruz. Tüketici satın aldığı cevizin yerli mi, ithal mi olduğunu bilemiyor.” diye bahsediyor. Ben de az biraz dolaştım rakamları. Fiyat skalası çıkartmak kolay da… gerisi kolay değil.

Online satın alacağınız cevizin menşeini bilmeniz hiç kolay değil!

Good4Trust Çarşı’da, yerli üretim, sipariş üzerine taze kırılarak satılan iç cevizin kilosu 80 lira. Bu, yerli ceviz olduğuna güvenebildiklerim arasında en düşük fiyat! Migros’un sanalmarket sayfasında menşei yazılmamış cevizin fiyatı ise, aynı tarihte 29,5 liraydı. Cevizin yüzde 72’sinin ithal olduğu gazetelere haber olan ülkemizde, bu fiyata, Migros cevizinin yerli olamayacağını düşünmeden edemedim.

TZOB Genel Başkanı Bayraktar’ın 2017 ithalat verisi olarak paylaştığı 172,8 milyon doları manalandırmaya çalıştım… aklıma cevizli baklavalar, kaşık salataları, cevizli sucuklar geldi, bir talep olduğu ve üretimin karşılamadığı belli, ama bu kahve ya da vanilya da değil ki, dışarı bağımlılık makul olsun.

Sordum elbette, hiç mi desteklenmemiş ceviz üretimi?

Ali Ekber Yıldırım’ın 2008 yılında kaleme aldığı Ceviz Projeleri başlıklı makale bir hayli bilgi veriyor. Bir “Türkiye Ceviz Yetiştiriciliğini Geliştirme Entegre Projesi”nden bahsediyor. Hakkari’nin, Çorlu’nun cevizle yükselen hayallerinden bahsediyor. Umut dolu bir yazı ve şöyle bitiyor: “Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre ceviz üretimi 2006’da 129 bin 614  ton olarak gerçekleşti. 2007 üretim tahmini ise 185 bin 620 ton. Üretimde yüzde 42 oranında bir artış görülüyor. Bu rakamlar abartılı görünse de ceviz üretimine olan ilginin boyutunu gösteriyor.”

Döndüm “Türkiye Ceviz Yetiştiriciliğini Geliştirme Entegre Projesi” diye taradım, TAGEM’in sayfasına denk geldim. Proje raporuna erişemedim.

Yıldırım, tamı tamına 10 yıl sonra bir yazı daha yazmış, başlığını da “Ceviz ithalatını durduracak projelere ne oldu?” koymuş. Özeti şu üç paragrafında;

“Devlet, ceviz yetiştiriciliğini desteklemek için orman vasfını yitirmiş alanları,hazine arazilerini yatırımcılara kiraya vererek üretimi artırmayı hedefledi.

Devletten bedava arazi almak için insanlar adeta sıraya girdi. Sektör içinden veya dışından ciddi yatırımlar yapıldı. Bu yatırımlar hedeflendiği gibi gerçekleşse üretimde patlama olur,Türkiye ceviz ithal eden ülke olmaktan çıkarak ihracatçı konuma geçebilirdi.

Fakat öyle olmadı. Ceviz yatırımlarında istenen başarı sağlanamadı. Öncelikle bu işin fizibilitesini yapan, araştırarak yatırım yapanlar bir oranda başarıya ulaşırken, devletten bedava arazi kiralamayı kazanç olarak görenler büyük oranda başarısız oldu. Uzun bir üretim süreci olan ve ilgi isteyen ceviz yetiştiriciliği bazılarının hayal ettiği gibi kolay para kazanma aracı olmadığı anlaşıldı.”

Dolayısıyla ceviz iyi, ceviz lezzetli, ceviz fevkalade besleyici ve fakat ürettiğimiz ceviz değil büyük ihtimalle yediğimiz. O halde, azıcık bahçesi olan bile bir fidan dikse diyeceğim. Ona da baktım.

Bizim coğrafyamızın fidanı hangisi acaba…

Cevizin anavatanı Kafkasya, İran ve Anadolu’yu içine alan geniş bir bölge. Tropik bölgeler haricinde, deniz kıyısından 2000 m’ye, hemen her yerde tarımı yapılabiliyor. 20 metreye yakın boy alıp 150-200 yaşında anıtsal bir ağaca dönüşebilen, ekonomik ömrü 300 ila 500 yıllık bahçeler kurulabilen cevizin, ülkemizde Atatürk Bahçe Kültürleri Merkez Araştırma Enstitüsü’nde Milli Tescil Listesi’ne kayıtlı 18 farklı türü bulunmakta: Altınova 1, Bilecik, Fernette, Fernor Franquette, Gültekin 1, Hartley, Kaplan 86, Midland, Oğuzlar 77, Pedro, Sebin, Sen 1, Sen 2, Tokat 1, Yalova 1,Yalova 3, Yalova 4 ve Yavuz.

Bu arada Milli Tescil Listesi’nde yer almayan bir çok çeşit var, onları saymam ve sınıflamam kabil olmadığı için anmıyorum, sadece Kaman 1 diye bir ceviz türü var ki, şenlikli bir sebepten konu edilmeyi hak ediyor: Kırşehir’in Kaman ilçesinde bu yıl 28’incisi düzenlenecek bir ceviz şenliği var. Muazzam, bana kalırsa. Bu vesileyle, kimi yıl yaşanan olumsuz hava şartları ve değişen ekolojik koşullara rağmen cevize odaklanan beldede, 2018 itibarı ile, yıllık üretiminin 25 tondan 200 tona arttığını okudum.

Çalışan başarsın, üreten kazansın dileyelim.

Cevizden bahsederken “altında uyunmaz” dendiğini de eklemeliyim. Toroslar’a has bu öğüdün sebebini araştırdığımda cevizin juglone, bir başka ifadeyle 5-hidroksi-1,4-naftalen dion ya da 5-hidroksi naftokinon salgıladığını gördüm. Oysa Türkçe pek çok kaynakta ceviz sülfür salgılar, sülfür de ozonu tamir eder diye geçiyor. İngilizce hiç bir kaynaktan bu bilgiyi tasdik edemedim. Kafam karıştı.

Önce juglone ya da Türkçe’de kullanıldığı biçimiyle juglon nedir, ona bakalım.

Tureng’de dilimize açıklaması “kuinona benzeyen sarı renkte kristalimsi bir madde.” şeklinde. Kimyacası C10H6O3 ve hiçbir köşesinde sülfür yok!

Ahmet Uhri’yi aradım.

Dokuz Eylül Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olan Dr. Ahmet Uhri, ziraat mühendisliği üzerine arkeoloji eklemiş, gıda bağlantılı katmanlı sorularımın muhatabı bir dostumdur; telefonda dinledi ve sözümü bitirmeme fırsat vermeden, “ceviz, incir gibi geniş yapraklı ağaçların altında uyunmaz denir, ölen görmedim ama kolay kolay bir şey yetişmediği doğrudur, zira fotosentez sırasında salacakları karbondioksidin yaprakların altında kalmasıyla diğer canlılara gereken atmosfer koşulları bozulabilir” deyiverdi. Sülfürün olmadığı yerde karbondioksit açıklayabilir biraz Toroslar deyişini, ama… “Peki” dedim ve ikinci sorumu sordum, “juglon ne ki?”. “Latincesi” dedi, “cevizin.” Evet ama sadece o değil, kimyacasını söyledim, “C10H6O3“, “haa” dedi, “o bir cins kinon”. Yani alakası yok mu sülfürle, yok.

Durumu bu noktada yazımı okuma nezaketi gösteren kimyagerlere, botanik bilimcilere, ziraat mühendislerine bırakıyorum:

Cevizin sülfür saldığı bir köy efsanesi mi yoksa aslı esası var mı?

Bu sorunun cevabını bulana kadar ama siz siz olun, cevizin altında uyumayın.

Bu arada bir de bu juglon sebebiyle, cevize hassas olması ile olmaması bağlamında, bitkilerin ikiye ayrılmasının ta Roma’ya kadar uzandığını öğrendim. Kimi bitkiler cevizin altına, etrafına ekildiğinde sararıp kururken, kimileri muazzam gelişirmiş. Eğer bir ceviziniz varsa, altına bakla, havuç, pancar, yanına, yakınına üzüm ekin ama patates, biber, domates ve patlıcandan uzak tutun diyor, bir kaynak.

Gündüzüm gecem ceviz oldu elbette, bu likörün peşinde ve öğrendiklerime bir katman daha eklendi:

Rüyada ceviz ağacı altında oturmak da pek parlak bir haber değil.

Bilesiniz!

İmam Nablusi’ye göre rüyada ceviz ağacının altında oturmak, çekilen zorlukların ardından meyvesini almak, zahmetle birlikte umulan güce ulaşmak, cefa çekilerek hak edilen huzura varmak, sıkıntıların ardından ganimet edinmek diye yorulabiliyor. Ama bu süreçlerin ilk ayağına vurgu yapılıyor, sonuna değil. Yani çekilecek zorluğa, zahmete, cefaya, sıkıntılara.. Yine de cevizden ümit kesmemek gerek zira iklim değişikliğine dayanamayabilecek ağaçlardan biri olan ceviz, değişen koşullara cevaben kökleri vasıtasıyla bir tür aspirin üretiyormuş! Link’i verdim, okuyun ve ne kadar muazzam olduğuna bir kez daha tanıklık edin içinde yaşadığımız canlı sisteminin. Zeki bir sistem. Yaşamaya, var kalmaya odaklı bir düzen. Ahenk kurmaya niyetli, muhabbetli bir sistem.

Korumak için ne çok sebebimiz var!

Evet, ilk ama en ilk cümlesine dönelim bu haftaki muhabbetin: “Tam bir ay fark attı cevizler!”

Bu yıl hem güzel yağış aldı bölge hem de muazzam bir sıcak var. Geçen yıl Haziran’da uzanıp topladığımız cevizleri daha fazla bekleyemedik ve 24 Haziran San Giovanni gününden neredeyse bir ay önce, 30 Mayıs günü, dallarına yuva yapmış bir kumruyu biraz ürkütme bahasına 41 adet ceviz topladık ve likorümüzü kurduk.

Bizim ayak izlerinden ilerleyip yapmaya varsa niyetiniz, likörü nasıl kuracağınızın kaba tarifi de şöyle;

  • Önce kendinize bir aziz seçin, San Giovanni diye kimse tutturamayacağına göre, serbest sayın kendinizi. Kutsallara, koruyuculara, dileklerin, adakların gücüne inanan biriyim ve şu kutsal meselesini de kitaptan öteye taşımak, asıl yerine yeniden koymak gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla “seçin birini”, diyorum. Mesela ben Bülent Şık’ı seçtim. Zira, tam da likörümü kuracağım gün davası görülecek; hani şu Sağlık Bakanlığı’nın yaptırdığı, Kocaeli, Ergene Çayı havzası ve Antalya’yı içeren 5 kentte, minimumunda 8 milyon insanı ama aslında yetişen ürünlerin dağıldığı geniş coğrafyayı düşündüğünüzde 80 milyonumuzu birden fevkalade ilgilendiren kanser raporunu yayınladığı için.(1)

Siz de gönlünüze, kalbinize yakın birini seçin. Bir adağınız, bir dileğiniz olsun. Kutsalınızın ya da koruyucusunun adını verin likörünüze.

  • Elbette ham ceviziniz var ki bu işe girişiyorsunuz, bir güzel yıkayın hepsini ve bir havlunun üzerine çıkartın, süzülsün, kurusunlar.
  • Sırada damıtılmış alkollü içeceği hazırlamak var. Yani cin ya da vodka. Manifold Günlük’te 95 derece etil alkolle hazırlamanın da reçetesi var ama ben cin ya da vodka tercih ediyorum zira alkol bulmak kolay değil. Ayvalık’ta bulabileceğim tek bir dükkan var, orada da etil alkolün yanı sıra satılan rakı, rom ve viski katkılarını görünce soğudum tümünden. Alamadım alkolü de. Dolayısıyla damıtılmış alkollülerden kuruyorum bu ara likörlerimi. Geçen yıl vodkadan kurmuştum. Bu yıl cin kullanıyorum. Yerlisini tercih ettim ve o bile çok, çok pahalı! Yerli cinle kuruyorum çünkü, benim damağımda elbette, yerli vodkaların tamamından daha yumuşak. “Ardıçla damıtılmış etil alkolü neyleyim”cilerdenseniz, “siz de vodkayla kurun”, derim.

Yerli cin ve yerli vodka biraz dikenli geliyorsa damağınıza, mixoloji uzmanı bir dostumun önerisi ilginizi çekebilir: “filtreleyin!”

Bu iş için ulusal zincir süpermarketlerin hemen hepsinde satılan, karaf şeklinde bir su filtresi var. Ben onu kullanıyorum. Aktif karbon içeren filtresi suyu yumuşatmaya yaradığı gibi; taze bir filtreden iki ila üç kez geçirilmeleri halinde, vodka, cin gibi damıtılarak imal edilmiş alkollü içeceklerin de ağızda daha yuvarlak, daha yumuşak hissedilmesine yarıyor.

Bu bir şart mı? Değil. Ama ek bilgi olarak dursun.

Zira biliyorum ki kokteyl yapmayı seven biriyseniz, yerli cinleri bu filtreden bir kaç kez geçirip hıyar kabuğu ya da biberiye gibi tazecikten bulacağınız aromatiklerle bir hafta dinlendirdiğinizde, epey tatmin edici bir netice alabilirsiniz.

Bana verilen tüyo da bu yönde, bu sebepleydi.

Ancak bu filtrasyon kuracağımız likör için şart mı, emin değilim. Hiç kıyaslamaya fırsatım olmadı. Kafadan filtrelemeyi, “ya bir faydası olursa” deyip işi sağlama almayı seçtim. Dolayısıyla bendeki ikinci adım, eldeki damıtılmış alkollü içeceği filtrelemek.

Ne kadar kullanacağınıza gelince… göz kararı! Topladığınız ham cevizlerin üzerini örtecek ve biraz da nefeslik alan bırakacak kadar. Hani fotoğraf çekerken, birinin yüzünü kadrajlarken kafa boşluğu bırakırlar.. öyle. Benim 41 cevizime 3 litre cin gitti.

  • Dikine, önce ikiye, sonra da dörde kestiğiniz cevizleri cam, geniş ağızlı bir kavanoza koyun. Cevizleri keserken dikkat edin, kıyafetinize, mutfak örtünüze. Boyuyor!

Cevizlerin de üzerine, artık seçiminiz hangisiyse, cini ya da vodkayı dökün. Hemen yeşermeye başlayacak karışımınız.

  • Cevizlerin de üzerine ince ince kestiğiniz bir limon ve bir portakalın kabuklarını ekleyin.

Bu önemli: Kabuğunda ilaç olmayan bir narenciye bulmanız gerek! İşin kötü yanı, tam bu mevsimde, Batı Toroslardaki narenciye üreticileri limon satışını bitirmiş oluyor. Oradan iki üreticim de ilaçsız, mumsuz limon yollar. Önceden hazırlık yapmadıysam bir hayli zorlanabiliyorum. Ama eşinizin dostunuzun bahçesinde limon ve portakal varsa, değmeyin keyfinize. Bu, tam da o limon ve portakalın kullanılacağı proje!

  • Ayrıca bir muskat, 35-40 gr kahve çekirdeği ile 3-5 tane karanfil eklemeniz gerekiyor ve hepsinin üzerine de 500 gr şeker! Elbette bu benim tatlı ölçüm, çok tatlı olmuyor likörüm 3 litre cine bu kadarcık şekerle. Siz denemekten sakın geri durmayın daha fazlasını; aklınıza gelen ayar, daima başkasının ölçüsünden yeğdir.

Kimya deneyi değil bu. Güvenli bölgedeyiz.

  • Bu noktada sabırla bekleme dönemi başlıyor. Kapağını iyi kapatın kavanozun, alkol var içinde, havalar da ısınacak. Uçmasın aralıklardan (güneşte demleme işini bu sebeple hiç anlamıyorum) 40 gün serin ve karanlık bir yerde unutacaksınız tümünü. Sonra süzüp şişelere aktaracak ve yine unutacaksınız, ta ki yeni yıl gelecek! Yani kurduğunuzdan en az 6 ay sonra açmayı hedefleyeceksiniz. Diyorlar ki, dinlendikçe derinleşir tadı, lezzeti artar, biz bekletmeyi hiç beceremedik. Bahar gelmeden bitiyor yaptığımızın tamamı!
  • Son olarak da, likörünü kuran, pestilini kurutan, bu arada şiir de yazan ve ezberden okuyan kuşaklara özlemle, deneyin bakalım şu Gülhane Parkı’ndaki cevizi ezberden çıkartabilecek misiniz?

(1)Bülent Şık, kanserden ölümlerde dünya ortalamasının üstünde olan Antalya, Ergene ve Dilovası’nda Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı ancak sonuçlarını kamuya açıklamadığı  geniş çaplı bir araştırmanın detaylarını 15-19 Nisan 2018 tarihlerinde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir yazı dizisi ile paylaştı. Dört bölümden oluşan diziye aşağıdaki link’lerden ulaşabilirsiniz:

Türkiye’yi kanser eden ürünleri devlet gizledi, biz açıklıyoruz! İşte zehir listesi

Bakanlık gizledi, Cumhuriyet açıklıyor (2): Hangi sebzede arsenik, hangi suda tarım ilacı var?

Suyumuzu da zehir ettiler…

Bakanlığın gizlediği açıklama: İşte suyu içilemez 52 bölge!

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

EkolojiManşet

Bülent Şık’a yine beraat yok

Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık’ın kanserojen kimyasallarla ilgili projenin bulgularını kamuoyuyla paylaştığı için yargılandığı davanın ikinci duruşması görüldü. Beraat isteminin reddedildiği davada bir sonraki duruşma 26 Eylül’de.

Gıda Mühendisi Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık hakkında Sağlık Bakanlığı’nca yürütülen projeye ilişkin bulguları kamuoyuyla paylaştığı gerekçesiyle açılan davanın ikinci duruşması İstanbul Adliyesi 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşma salonunun ufak olması nedeniyle yargılama 14. ACM salonunda yapıldı. Davaya konusu araştırmada adı geçen illerin baro başkanları da Bülent Şık’ı savunmak üzere duruşma salonunda hazır bulundu.

Bianet’in haberine göre, Hakime Nursel Bedir, ilk duruşmada olduğu gibi bu duruşmada da “derhal beraat” taleplerini reddetti. Bedir, Sağlık Bakanlığı’na söz konusu araştırmanın sonuçlarıyla ilgili hangi önlemlerin alındığını sorulması yönündeki talebi de dosyanın esasına bir katkı sağlamayacağı gerekçesiyle reddetti. Şık’a ve avukatlarına esasa ilişkin savunma yapmaları için, 26 Eylül’de yapılacak bir sonraki duruşmaya kadar süre verildi.

Sağlık Bakanlığı cevap verdi

Bir önceki duruşmada, mahkeme Sağlık Bakanlığı’na, raporun açıklanmasının yasaklanmasına dair bir karar alınıp alınmadığı ve ilgili birimlere iletilip iletilmediğinin sorulmasına karar vermişti. Bugünkü oturumda, Bakanlığın yanıt verdiği bildirildi. Şık, söz konusu cevabın üniversite ile bakanlığın arasında yapılan sözleşme olduğunu ve bu sözleşmede böyle bir madde olmadığını söyledi.

Duruşmada söz alan  Şık’ın avukatı Can Atalay, savcının iddianamesini  yasaklanan bir bilginin açıklanması üzerine kurmadığını belirterek maddi ve manevi unsurların oluşmadığı söyledi ve derhal beraat talep etti. Hem bilirkişi raporunun hem de Sağlık Bakanlığı’nın cevabının Şık’ın suç işlemediğine yönelik bulguları desteklediğini kaydeden Atalay’ın talebi reddedildi.

‘Sorun halk sağlığı, beni yargılamak doğru değil’

Duruşmada söz alan  Bülent Şık da halk sağlığında korumanın tedavi etmekten iyi olduğunu belirtti. Kocaeli ve Ergene havzasında yaşanan kanser sorunlarını artık herkesin bildiğini belirten Şık, “Halk sağlığı açısından önem taşıyan bir sorun nedeniyle benim üzerinden bir yargılama yapılmasını doğru bulmuyorum. Bu sorunu çözmek istiyorsak bölgede yaşan insanların, sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin, kamu kurumlarının çözümün bir parçası olmasını sağlamak zorundayız” diye konuştu.

Söz konusu sorunların çözümü için maddi kaynak ayrılmasının gerekliliğini vurgulayan Bülent Şık, 2005’te 205 milyon lira harcanarak Kurtköy’de yapılan, ancak şimdi otopark olarak hizmet veren  Formula 1 pistini örnek gösterdi; “O paranın 10’da 1’ini halk sağlığına harcasaydık sorunu çözmüştük” diye konuştu.

‘Devletin yapmadığını Bülent Şık yaptı’

Şık’ın ardından duruşmaya gelen çeşitli il baro başkanları söz aldı.Tekirdağ Barosu Başkanı Sedat Tekneci söz alarak, “Bülent Şık’ın çalışma yaptığı bölgede yaşıyorum. Bülent Bey’in raporu olmasa biz bunu öğrenemeyecektik. Kendisine teşekkür ediyorum. Devletin yapmadığını o yaptı” ifadelerini kullandı.

Sağlık Bakanlığı’nca yürütülen ve Türkiye’de kanser vakalarının sık görüldüğü bölgelerde bulunan kanser yapıcı kimyasalları tespit etmeyi amaçlayan projeye ilişkin bulguları, kamuoyuyla paylaşan Bülent Şık, “Yasaklanan gizli bilgileri açıklama (TCK 258)”, “yasaklanan gizli bilgileri temin etme (TCK 334)” ve “göreve ilişkin sırrı açıklama (TCK 336)” suçlamalarıyla yargılanıyor.

Kategori: Ekoloji

Dış Köşe

Yaşamı savunanlar dünyada yükseliyor, Türkiye’de yargılanıyor – Murat Sabuncu

Ormanları yok edip havaalanı kurduğunuzda oranın gerçek sahipleri önce çaresiz kalıyor sonra yok oluyor

Avrupa Parlamentosu seçimlerinin parlayan yıldızı Yeşiller oldu. Başta Almanya Fransa’dan İrlanda’ya oy patlaması yaşadılar. CNN International’da Christian Amanpour’un sorularını yanıtlayan Angela Merkel bir yandan sağ popülist akımların giderek oylarını artırmasına ‘karanlık güçlerin ana akımın içinde destek bularak yükseldiklerine’ dikkat çekerken bir yandan da ‘Yeşil Parti’nin hakkını verdi. Yeşil Parti’nin bu kadar destek bulmasını “insanların günümüzde iklim değişikliği gibi konulara çok ilgili olması” ile açıklayan Merkel, bunun kendi partisi açısından da daha çok üzerinde durulması gereken bir mesele olduğunu kabul etti. (Kaynak:BBC)

Merkel’in ‘iklim değişikliği’ dediği konu için artık bilim adamları iklim krizi ya da insanların devletlerin verdiği zararın altını çizmek için ‘küresel ısınma’ değil ‘küresel ısıtma’ tanımını kullanıyor. Dünyanın saygın gazetelerinden Guardian Yayın Yönetmeni Katharine Viner okurlarına artık ‘iklim değişikliği’ ifadesi yerine bilim insanlarının çalışmalarında olduğu gibi ‘felaketi’ tanımını kullanacaklarını duyuruyordu.

Avrupa’da ve dünyada her geçen gün iklimle ilgili konular, politikalar insanların ana gündeminde-tercihlerinde daha da ön plana çıkarken Türkiye demokrasi-adalet konularında yaptığı patinajlar sebebiyle ‘çevreye- doğaya’ vakit ayırmıyor/ayıramıyor. 16 milyon kişinin yaşadığı, YSK’nın kimseyi tatmin etmeyen kararıyla iptal edilen İstanbul seçimleri süreci misal… Gerek 31 Mart öncesi gerek 23 Haziran’a giden süreçte adaylardan ‘çevre’ üzerine ne kadar vaat-çözüm önerisi duyabildik ki? Zaten adaylardan birinin, Binali Yıldırım’ın partisinin adaylarının 25 yıl boyunca yeşilini kaybettirdiği, betona gömdüğü İstanbul için ne söylemesi beklenir ki? Partisinin lideri “İstanbul’a ihanet ettik ben de bundan sorumluyum” demedi mi? Ekrem İmamoğlu’nun bu konuda öne çıkan bir vaadi de olmadı-duyulamadı. Geçen hafta yurt dışından bir meslektaş İstanbul’un yeni havalimanını adeta basan, bir aprondaki körüğü kaplayan arı fotoğrafları için ‘al seçim afişi yap, söze gerek yok’ diyordu. (Fotoğraflar ilk olarak Airport haber sitesinde yer aldı.) Ormanları yok edip havaalanı kurduğunuzda oranın gerçek sahipleri önce çaresiz kalıyor sonra yok oluyor.

Siyaseten ‘çevre-doğa’ az konuşulur-çözüm üretilir olsa da halk elinden geldiğince, türlü soruşturmalara-cezalara aldırmadan ormanına deresin sahip çıkmaya çalışıyor. Kuzey Ormanları Savunması’ndan Cerratepe’ye Türkiye’nin dört bir yanında derelerine sahip çıkanlara her geçen gün büyüyen bir çevre bilinci-sahip çıkışı var.

Bugün ‘rüzgâr yüzünden uçaklar inemiyor-arılar aprona girdi’ diye konuştuğumuz tartıştığımız konuları daha işin başında bu konunu uzmanları ön görmüş Kuzey Ormanları Savunması gibi oluşumlar yayınladıkları raporlarla bugünler için uyarmıştı. Yeni Havalimanı yapılırken zorunlu olarak yapılan Çevresel Etki Değerlendirme raporlarını Çevre Bakanlığı sitesinde artık bulamıyorsunuz. Ne ilginç değil mi ‘silinmiş’…Ama Kuzey Ormanları Savunması’nın hazırladığı o günlerde paylaşılan raporlarda uyarılar çok net. Yok edilen ormanlar ağaçlar mesela:

  1. ÇED Raporunun 134. sayfasında, ağaçların cinsleri ve bir kısmının taşınacağı belirtilmiş ancak tüm ağaçların taşınmasının mümkün olamayacağı da ifade edilmiştir: “Alandaki kesilmesi zaruri ağaç miktarı 657.950 adettir. Alandaki A ve B çağındaki 1.855.391 adet ağaç ise taşınabilecek durumdadır. Ağaç türleri Maritima çamı, fıstıkçamı, kızılçam, karaçam, meşe, gürgen, dışbudak, ıhlamur, akçaağaç ve sedirdir. Proje kapsamında orman alanındaki ağaçların bir kısmının kesilmesi ve bir kısmının da taşınarak başka alanlara dikilmesi ile ilgili olarak İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü ile koordineli çalışılacak olup, inşaat aşamasından önce bir çalışma programı oluşturularak kesilecek ve taşınacak ağaçlar belirlenerek çalışmalar koordineli olarak yürütülecektir. Ancak alandaki bütün ağaçların taşınması mümkün değildir”.

İstanbul’un sularının azalacağı mesela:

  1. 3ÇED Raporu, sayfa 279’da projenin inşaat çalışmaları aşamasında alanda bulunan akarsuların yataklarının tahrip edileceğini belirtmektedir. Raporun 284. sayfasında da projenin Terkos Gölü üzerindeki ciddi etkileri sayılmaktadır: “Su toplama alanı 736,2 km2, su alanı 39 km2 olan Terkos Gölü havzasını besleyen 2 adet derenin, yapılması planlanan inşaat çalışmaları sonucu bağlantısı kesilecektir. Söz konusu derelerin tahrip edilmesi sonucu barajda su toplama miktarında azalma ve yüzeysel akışlarla kirlilik yüklerinde artma gerçekleşecektir. Terkos Gölü havzasını besleyen Ceko deresi ve devamındaki adı Üstülük deresi olan dere ile Yeniköy deresinin bir kısmı tahrip edilecektir. Bu kapsamda Terkos dere akış güzergahlarının bu durumdan etkilenerek su potansiyelinin azalacağı görülmektedir”.

Sulardaki kirlenmenin barajlara taşınacağı mesela:

ÇED raporu sayfa 281: “Projeden kaynaklanacak araç trafiğinin bölgedeki ana arterlerde yaklaşık olarak yüzde 120 oranında artmasından dolayı alanın mevcut kirlilik yükünün artması, ormanlık alanların tahrip edilmesi ve bölgedeki barajlara su temin eden akarsuların debisinin azalması sebebiyle barajlardaki su seviyelerinde azalma beklenmektedir.” Raporun dikkat çektiği bir başka vahim gelişme ise barajlarda sebep olunacak kirliliktir: “Barajlara su temin eden akarsulara karışması beklenen kirliliğin; bu akarsularla birlikte barajlara taşınması da söz konusu olacaktır”…

Ortaya çıkacak durumun önümüzdeki yıllarda her geçen gün bir öncekini aratacak vaziyette oluşacağını gösteren bilimsel tespitler. Sadece İstanbul mu? Hayır, Türkiye’nin dört bir yanında gıdadan sulara sağlığı-geleceği tehdit eden riskler var. Peki bunları konuşan-anlatan var mı? Bir avuç insan. Uyarı yaptıkları zaman ne oluyor? Son yıllarda giderek artan şekilde Türkiye’nin geleneksel mekanizması çalışıyor. Mahkemelik oluyorlar. Yarın saat: 10’da Çağlayan Adliyesi’nde Türkiye’nin doğası-gıda güvenliği için en çok mücadele eden isimlerden birinin Bülent Şık’ın davası var. Ne yapmış Bülent Şık? Sağlık Bakanlığının 2011-2017 yılları arasında yapılan “Çevresel Faktörlerin İnsan Sağlığı Üzerine Etkilerinin Araştırılması” raporunun verilerini paylaşmış. Bununla ilgili; halkı bilgilendirme görevi gereği Cumhuriyet Gazetesi’nde “Türkiye’yi kanser eden ürünleri devlet gizledi, biz açıklıyoruz! İşte zehir listesi” başlığıyla 15 Nisan 2018 günü yayımlanmaya başlayan ve dört gün süren bir yazı dizisi kaleme almış. Ne varmış o araştırma sonuçlarında Bülent Şık’ın ilk duruşmadaki savunmasından aktaralım:

“2015 yılı Aralık ayı sonunda Antalya’da proje ile ilgili bir genel değerlendirme toplantısı yapıldı. O toplantıda araştırma projelerinden elde edilen bilgiler sırayla görüşüldü. Her bir araştırma projesi farklı bir ekip tarafından yürütülmüştü. Bu ekiplerin sırayla yaptığı sunumlarda Kocaeli ili ile Ergene Havzası’nda yer alan Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne illerinde çeşitli gıdalar, sular, deniz ürünleri, toprak ve havadaki toz gibi örneklerde yapılan araştırma çalışmalarından elde edilen bilgilerin ciddi halk sağlığı sorunlarına işaret ettiğini gördüm. Antalya ilindeki kimyasal madde kirliliği o illerle kıyaslandığında bariz bir şekilde daha azdı ya da o illerdeki kimyasal kirlilik Antalya iline kıyasla çok fazlaydı. Örneğin sularda çeşitli ağır metallerin ve Marmara Denizi’nden alınan balık örneklerinde arsenik gibi kanserojen kimyasalların birikim miktarı çok fazlaydı.”

Demek ki neymiş; Kocaeli’nden Ergene Havzası’na suda, toprakta, havada halk sağlığına tehdit olabilecek bulgular ele geçmiş. Ve Marmara Denizi’nde de afiyetle yediğimiz balıklarda arsenik gibi kansorjen kimyasalların birikimi fazlaymış. Peki bu konuda halkı uyaran, çözüm arayan bir yetkili var mı? Yok… Ne var? Bunu yazanı, uyaranı cezalandırma isteği var. Bülent Şık’ın TCK 258 uyarınca “göreve ilişkin sırrın açıklanması” ve TCK 334 ile TCK 336 uyarınca “açıklanması yasaklanan bilgileri temin etme ve açıklama” suçlamalarından hapsi isteniyor.

Bülent Şık ile yarın ki dava öncesi konuştum… Kısa süre önce Bianet’te yazdığı ‘Belediye başkan adayları içme suyu konusunda bize ne vaat ediyor?’ ve ‘Okçular Vakfı’na ayrılan parayla İSKİ’ye tam teşekkülü su analiz labaratuarı kurulurdu’ yazılarından bahsettik. Kendi yargılanmasının değil memleketin toprak, su, deniz kirliliği meselesinin daha önemli olduğunu söyledi. Konuşma bittiğinde önce bir hüzün sonra umut kapladı içimi. Gerçeği söylemenin bedeli olmasının hüznü ve bu bedeli göze alıp her gün daha çok kişinin konuşmasının umudu.

(T24’den alınmıştır.)

 

Kategori: Dış Köşe

ManşetTürkiyeUncategorized

Bülent Şık yeniden hakim önünde

Halka açıkladığı araştırmada, 8 milyon insanın yaşadığı bölgede çevre kirliliğinin gıdalarda ve suda kanserojen etkiler yarattığını ortaya koyan Bülent Şık, yarın ikinci duruşmaya çıkacak. 12 yıl hapsi istenen Şık “göreve ilişkin sırrın açıklanması” ve “açıklanması yasaklanan bilgileri temin etme ve açıklama” ile suçlanıyor.

Sağlık Bakanlığı’nın halktan gizlediği kanser raporunu bir yazı dizisiyle halka duyurduğu gerekçesiyle 12 yıla kadar hapsi istenen bilim insanı Bülent Şık hakkındaki davanın ikinci duruşması yarın görülecek. Duruşma öncesi dosyaya giren bilirkişi raporunda, bölgedeki kirliliğe yönelik haberlerin daha önce de yayımlandığına işaret edildi. Yarınki duruşmada, savcılığın esas hakkındaki görüşünü açıklayabileceği belirtiliyor.

T24’ten Gökçer Tahincioğlu’nun haberine göre, akademiden KHK ile ihraç edildikten sonra Cumhuriyet gazetesinde halk sağlığı konulu yazılar kaleme alan Bülent Şık, Kocaeli, Ergene Çayı havzasında yer alan Kırklareli, Edirne, Tekirdağ ile Antalya’da yapılan, Sağlık Bakanlığı’nca sonuçları kamuoyuna açıklanmayan araştırmanın bulgularını halka duyurdu. Bu nedenle Şık hakkında 5 yıldan 12 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.

Araştırma, 8 milyon insanın yaşadığı bölgedeki çevre kirliliğinin gıdalarda ve suda kanserojen etkiler yarattığını ortaya koyuyor. Raporu, önlem alması gereken kamu kurumlarına bile göndermediği ortaya çıkan Sağlık Bakanlığı’nın şikayeti üzerine Şık’ın TCK 258 uyarınca “göreve ilişkin sırrın açıklanması” ve TCK 334 ile TCK 336 uyarınca “açıklanması yasaklanan bilgileri temin etme ve açıklama” suçlarını işlediği iddia edildi.

Zaten biliniyor

Davanın ilk duruşması 7 Şubat’ta görüldü. 30 Mayıs’ta görülecek ikinci duruşma öncesi hazırlanan bilirkişi raporu Bülent Şık’ın açıkladığı bilgilerin daha önce de başka haber sitelerinde yer aldığını ortaya koydu. Raporda, çeşitli tarihlerde çeşitli sitelerde Kocaeli, Ergene Çayı ve Antalya ile ilgili çıkan haberlere yer verildiği kaydedildi. Bu haberlerin Şık’ın yazısından önce olduğuna dikkat çekilerek, “İnternet ortamında yapılan araştırmalarda suça konu bölgeler ile ilgili suç tarihi olan 16 Nisan 2018 tarihinden önce de haber sitelerinde ve gazetelerin internet sitelerinde benzer haberlerin yapıldığı kanaatine varılmıştır” denildi.

 

Kategori: Manşet

Uncategorized

Zehirsiz gıda mümkün

Buğday Ekolojik Yaşam Derneği, endüstriyel tarımda büyük miktarda ve denetimsiz olarak kullanılan pestisit’ten arındırılmış ‘Zehirsiz sofralar’ için harekete geçti.

Buğday Ekolojik Yaşam Derneği, endüstriyel tarımda mantar, böcek ve yabani otlara karşı kullanılan kimyasallara (pestisit) karşı bir kampanya başlattı. Kampanyanın başlangıç noktası,  1 Nisan’da, PAN Europe (Avrupa Pestisit Eylem Ağı) ortaklığıyla başlatılan Zehirsiz Sofralar projesi. Proje, pestisizlerin zararları konusunda farkındalık yaratmak ve Türkiye’deki pestisit kullanımını azaltmayı hedefliyor.

Bir yıl sürecek proje kapsamında,  kimyasallara alternatif doğa dostu yöntemler (kültürel, biyolojik ve biyoteknik mücadele, organik tarım, biyodinamik tarım, agroekoloji, onarıcı tarım vb.) hakkında üretici ve tüketiciler bilgilendirilecek, Türkiye ve AB’de pestisitlerle ilgili STK’lar arasında işbirliğini artırılacak ve pestisit kullanımını sınırlamak için diğer STK’larla da işbirliği yapılarak kampanyacılık ve lobicilik çalışmaları güçlendirilecek.

Konuyla ilgili STK’ların bir araya geldiği  ‘Zehirsiz Sofralar Ağı’nda yer alacak kuruluşları bir araya getirecek toplantılardan ilki,  16 Mayıs’ta İzmir’de. Diğer iki toplantı ise Haziran ayında İstanbul ve Ankara’da düzenlenecek.

İyileştirmeler var ancak yetersiz

Dernek ayrıca üreticiler, sivil toplum kuruluşları, kamu kurumları, bilim insanları, tüketiciler ve konu ile ilgili tüm tarafların katılacağı, pestisitlerin zararları ve alternatifleri üzerine bir de konferans düzenleyecek. Konferansı takiben ağa katılan tüm sivil toplum örgütleri ile birlikte proje hedefleri doğrultusunda yetkililerin ve toplumun ilgisini çekmek için de kampanya başlatılacak.

Buğday Derneği’nden yapılan açıklamada; AB sürecinde Türkiye’de 200’e yakın tarım zehiri etken maddesi yasaklandığı ve yasaklanmaya devam edildiği hatırlatıldı. Buna göre, “Bu süreçte ikincil düzenlemeler dahil 250’ye yakın mevzuat değişikliği yapıldı. Gıda Güvenlik Bilgi Sistemi ve Ulusal Gıda Referans Laboratuvarı kuruldu. Ayrıca gıda kontrol hizmetleri kapsamında pek çok kapasite artıcı çalışma yapıldı, denetim faaliyetleri arttırıldı ve zehirlerin reçete ile satılması ve ruhsatlandırma dahil piyasa kontrolünü sağlayacak pek çok mevzuat ve uygulama değişikliği yapıldı.”

Dernek başlattığı kampanya ile gösterilen çabaların ve iyi örneklerin yaygınlaştırılmasını amaçlıyor. Kampanya kapsamında, güvenilir  bilgi kaynağı oluşturmak üzere bir web sitesi hazırlayanacak, Türkiye’deki doğa dostu geleneksel ve alternatif uygulamalar belgelenerek erişime açılacak.

Pestisit nedir?

Pestisit, endüstriyel tarımda mantar, böcek, yabani otlara vs. karşı kullanılan kimyasalların genel adı. Bitkilere uygulanan ve toprağı, suyu, havayı, insanları ve  hayvanları zehirleyen pestisitlerin sadece yüzde 2’si uygulandığı alanda kalıyor; geriye kalan yüzde 98’lik kısım havaya, toprağa ve suya karışıyor.[1]

Günümüzde yaygın olarak kullanılan bazı pestisitler hayvan deneyleri dikkate alındığında, insanlar için ”kanserojen olması kuvvetle muhtemel olanlar” ya da ”muhtemel kanserojen” olarak sınıflandırılıyor. Pestisitler üzerine yapılan çalışmalar, çiftçiler ve tarım işçileri üzerindeki AKUT etkileri dışında, alınan miktarlar görece küçük olsa da, uzun süre boyunca maruz kalındığında insanlarda kronik hastalıklara da neden olabildiğini gösteriyor.  Pestisitlerin insanların sinir ve hormonal sistemine zarar verdiği biliniyor. Ayrıca araştırmalar pestisit kullanımı ile sarkomlar (bir tümör grubu), multipl miyelomlar, prostat, pankreas, akciğer gibi kanser türleri, beyin tümörleri, bilişsel ve psikomotorik fonksiyonlarda bozulmalar ve depresyon arasında bağlantı olduğunu gösteriyor.[2] Çocuklarda öğrenme ve dikkat eksikliği, duyusal eksiklikler veya gecikmiş gelişim, pestisite maruz kalma sonucu en sık görülen nörolojik bozukluklar arasında yer alıyor.

Sağlığa etkilerinin yanı sıra su, toprak, biyolojik çeşitlilik, iklim üzerinde de olumsuz etkileri bulunuyor.

Türkiye’deki durum

Helvetas’ın raporuna göre, 2015 yılında dünya genelinde kullanılan pestisit miktarı 3,5 milyon ton olarak açıklandı.[3] Türkiye’de Tarım ve Orman Bakanlığı’nın verileri, 2009 yılında bayilere satılan bitki koruma ürünleri aktif madde  miktarının 37 bin 651 ton iken, bu sayının 2017 yılında 54 bin 098 tona ulaştığını gösteriyor.[4]

Sağlık Bakanlığı’nın 2011-2016 yılları arasında yaptığı araştırmaya dair Bülent Şık’ın Cumhuriyet Gazetesi’inde yayımladığı habere göre[5], “Kocaeli’nden alınan toplam 283 örneğin yüzde 38’inde, Antalya’dan alınan 572 örneğin yüzde 60’ında ve Ergene bölgesinden alınan 463 örneğin yüzde 14’ünde pestisit kalıntısı tespit edildi. Gıdalarda en çok pestisit kalıntısı çıkan il Antalya oldu. Pestisit kalıntı analizi yapılan 1318 gıda örneğinin yaklaşık yüzde 60’ında pestisit kalıntısı çıkmadı; yüzde 40’ında ise en az bir pestisit olmak üzere 73 çeşit pestisit kalıntısı belirlendi.”

Uludağ Üniversitesi’nden Elif Erbek, Ahmet Özyörük ve Ümit Arslan’ın yapmış olduğu  araştırmanın sonucuna göre ise endüstriyel üretimde 1 armuda 18,3 kez, 1 elmaya 11,3 kez, 1 şeftaliye ise 10 kez pestisit uygulanıyor; yani zehir atılıyor.[6]

[1]    Bülent Şık, “Pestisitler: Sorunlar, Maliyetler ve Mücadele Önerisi http://gidatopluluklari.org/?paged=2

[2]    PAN Germany, “Pestisitlerin İnsan Sağlığına Etkileri ve Pestisit Zehirlenmeleri” http://www.bugday.org/blog/pestisitlerin-insan-sagligina-etkileri-ve-pestisit-zehirlenmeleri/

[3]    HELVETAS Swiss Intercooperation, “Reducing pesticide use and risks” https://www.researchgate.net/publication/318461632_Reducing_pesticide_use_and_risks_-_What_action_is_needed

[4]    http://www.zmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=30892&tipi=5&sube=0

[5]         http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/saglik/958617/Turkiye_yi_kanser_eden_urunleri_devlet_gizledi__biz_acikliyoruz__iste_zehir_listesi.html

[6]    http://www.bugday.org/blog/wp-content/uploads/2019/05/Bursa-__li-G__rsu-ve-Kestel-__l__elerindeki-Meyve-__reticilerinin-Pestisit-Kullan__m__na-Y__nelik-Tutum-ve-Davran____lar__n__n-Belirlenmesi480505-570104.pdf

Kategori: Uncategorized

Dış Köşe

Beka sorununu nerede aramalı – Bülent Şık

AKP ve MHP koalisyonu “milletin” sağlığını tehlikeye atıyor. Plastik çöpü ile birlikte kanser hastalığına, hormonal ve nörolojik sistemlerde bozulmalara yol açan toksik kimyasal maddeleri de ithal ediyoruz.

Greenpeace Doğu Asya bürosu tarafından yayımlanan rapora göre Türkiye dünyada en fazla plastik çöpü ithal eden üç ülkeden biri.

Türkiye’ye plastik çöpü ihraç eden ilk 10 ülke İngiltere, Belçika, Almanya, ABD, Hollanda, İspanya, İtalya, Slovenya, Fransa ve Japonya olarak sıralanıyor.

Plastik malzemeler fitalatlar, bisfenol A ve bisfenol S, dioksinler, organik kalay bileşikleri, kadmiyum ve kurşun gibi ağır metaller başta olmak üzere sağlığa zararlı çok sayıda toksik kimyasal madde içeriyor. Hangi çeşit plastik olduğuna bağlı olarak plastik ürününde bulunan toksik kimyasallar da farklılık gösteriyor. Bu toksik maddeler plastik malzemenin temas içinde olduğu hava, toprak, gıda ve su gibi çeşitli ortamlara geçiş yapabiliyor ya da bulaşabiliyor. Sıcaklık, hava, çeşitli çözgenler, güneş ışığı gibi etmenlere bağlı olarak bulaşan toksik kimyasal miktarı da artış gösterebiliyor.

Bu kimyasallara maruz kalmak insanlarda zaman içinde çeşitli kanserlere, hormonal ve nöral sistem bozukluklarına ve üreme sağlığının bozulmasına yol açabiliyor. En büyük zararı ise bebek ve çocuklar görüyor. Bu kimyasal maddeler bebek ve çocuklarda gelişim bozucu olarak niteleniyor.

Yol açtığı sağlık sorunlarının yanısıra plastik çöpleri yaygın bir çevre kirliliğine de neden oluyor.

Plastik malzemeler eskidikçe ya da yıprandıkça daha kırılganlaşıyor ve parçalanarak mikroplastik adı verilen son derece küçük parçacıklara dönüşüyor. Mikroplastikler toprak ve su gibi hayata zemin oluşturan iki fiziki varlık için günümüzde en çok önem arzeden kirleticilerin başında geliyor. Mikroplastiklerin gıdalara ve sulara bulaştığı çeşitli çalışmalarla gösterilmiştir. Toksik etkileri üzerine bilgiler ise henüz sınırlıdır.

Geri dönüşüm sağlanamıyor

Plastik malzemelerin geri dönüşümünü sağlama çalışmaları çok başarısız. Dünya genelinde üretilen plastiğin en fazla yüzde üçü geri dönüşüme sokulabiliyor. Türkiye’de bu oran yüzde birden de az. Geri dönüşüme sokulamayan plastik çöpü katı atık depolama alanlarına konuyor. Bu alanlardaki çöpün zamanla ayrışması, yapısının dağılması ve içerdiği toksik kimyasalları doğaya bulaştırması kaçınılmazdır. Yakma da çözüm değil. Plastik çöplerinin yakılması dioksinler ve PAH’lar (poliaromatik hidrokarbonlar) gibi son derece tehlikeli ve kanserojen kimyasal maddeleri açığa çıkarıyor.

Çok sayıda tehlikeli kimyasal madde içeren ve yaygın bir kirliliğe yol açma potansiyeli olan plastik çöplerinin ülkemize neden ithal edildiği sorusuna makul ve mantıklı bir yanıt bulabilmek imkânsız. Ama yanıtını mutlaka öğrenmemiz gereken bir soru var: İthal edilen plastik çöplerine ne oluyor?

Çok sayıda plastik çeşiti olduğu için sorunun kapsamını daraltıp sadece PVC (polivinil klorür) esaslı plastik çöplere ne olduğu sorusuna odaklanacağım. Plastik çöpü içinde en sorunlu olan çöplerden biri PVC’dir çünkü.

PVC sorunu

Dünya çapında en çok kullanılan üçüncü plastik malzeme PVC’dir.

PVC bünyesinde bulunan yüksek orandaki fitalat bileşikleri başta olmak üzere içerdiği çok sayıdaki toksik kimyasal nedeniyle çevre ve insan sağlığı için en tehditkâr, depolanması en sorunlu ve maliyetli plastik çöplerinin başında geliyor. Yakma bazı ülkelerde uygulanan bir kurtulma yöntemi olsa da PVC çöpünü yakarak imha etmek açığa çıkan kanserojen kimyasallar ve yüksek miktardaki hidroklorik asit nedeniyle çeşitli sorunlar içeriyor. Hidroklorik asit çok kuvvetli bir aşındırıcı madde olmasının yanısıra asit yağmurlarına da neden oluyor.

2018 yılı içinde Türkiye’nin sadece İngiltere’den ithal ettiği plastik çöpü miktarı 100 bin ton civarında.

Çöpünü başka ülkelere gönderen pek çok ülke için olduğu gibi İngiltere için de PVC esaslı çöp büyük bir sorun. İngiltere PVC esaslı plastik malzemelerin yol açtığı sağlık sorunları nedeniyle PVC üretimini azaltmaya ve PVC kullanımını sınırlamaya yönelik yaptırımları hayata geçirmeye çalışan bir ülke. Ülkede bu konuda ciddi bir tartışma var ama henüz bir çözüm yolu bulunabilmiş değil. Ancak PVC’nin yol açtığı sorunları çözmenin ahlaksızca ancak yasal bir yolu da açığa çıkan PVC çöpünü başka bir ülkeye göndermek. Hele de çevre koruma konusundaki icraatları yerlerde sürünen ve çöp almaya hevesli Türkiye gibi ülkeler de varsa.

Yanıt bekleyen sorular

Meseleyi daha da uzatmadan şu soruların yanıtını aramalı: İthal edilen plastik çöpüne ne oluyor? Türkiye bu çöple ne yapıyor?

İthal edilen plastik çöpü içinde PVC esaslı plastik malzemelerin miktarı nedir?

Depolanması maliyetli olan ve geri dönüşüm oranı da son derece düşük olan PVC esaslı plastik çöpüne ne oluyor?

İthal edilen plastik çöpleri hangi yerleşim noktalarında depolanıyor? Yakılıyor mu?

Bütün soruların muhatapları Gümrük ve Ticaret Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’dır.

Ama başka muhataplar da var.

Beka sorunu nerede?

İçerdiği sorunlar nedeniyle plastik çöpü ithalatına makul bir gerekçe bulabilmek olanaksız.

Her ay on binlerce ton plastik çöpü ithal etmek gelecek nesillerin ve doğal hayatın sağlığını tehlikeye atmak anlamına geliyor.

AKP ve MHP koalisyonu “milletin” sağlığını tehlikeye atıyor.

Plastik çöpü ile birlikte kanser hastalığına, hormonal ve nörolojik sistemlerde bozulmalara yol açan toksik kimyasal maddeleri de ithal ediyoruz.

Plastik çöplerinde bulunan bu toksik kimyasalların en büyük zararı bebek ve çocuklara verdiği, bir başka deyişle yaş küçüldükçe bu tip toksik kimyasalların olumsuz etkilerinin artış gösterdiği genelde kabul gören bir bilimsel gerçektir. Türkiye’deki siyasal iktidar ise bu gerçeği görmezden gelmektedir.

AKP ve MHP koalisyonunun plastik çöpü ithalatına yönelik herhangi bir kısıtlama ya da yasak getireceğine dair bir tartışma ortada yok. İktidarı paylaşan her iki parti de ülkenin gelecek nesilleri üzerinde sağlıksız sonuçlar doğurabilecek bu meseleyi bir beka sorunu olarak görmüyor besbelli.

İktidar partisi ve MHP mensupları beka sözcüğünün “ölümsüzlük, ölmezlik, kalıcılık” anlamına geldiğini biliyor mu gerçekten? Çocukların, gelecek nesillerin sağlığı tehlikeye atılarak mı beka sağlanacak.

Ama muhalefet partilerine de iş düşüyor.

Gelecek nesillerin ve doğal hayatın sağlığını derinden etkileyecek plastik çöpü ithalatı meselesinin bir an önce siyasal gündeme alınması ve bu konuda bir kamuoyu yaratılması gerekiyor.

(bianet.org’dan alınmıştır.)

 

Kategori: Dış Köşe

Dış Köşe

“Peki Şimdi Ne Yiyeceğiz” Sorusuna Bazı Yanıtlar – Bülent Şık

MGeçen hafta yazdığım baharatlarda kanserojen Sudan boyaları olup olmadığına dair yazı hakkında çok sayıda okurdan geri bildirim aldım.

En çok sorulan soru özetle “Artık baharat da mı yiyemeyeceğiz”di. Bu soruyu daha genel bir çerçeveden ele alarak “gıda ve beslenme ile ilgili konularda zaman zaman yapılan kaygı verici haber, yazı ya da yorumlar karşısında bir okur, izleyici ya da tüketici olarak nasıl bir tutum takınmalıyız? Hangi noktalara dikkat etmeliyiz” sorularına dönüştürmek mümkün.

Bu soruların basit bir yanıtı yok. Yani ilk anda akla gelen ve sıklıkla ifade edildiğini gözlediğim “Pul biberlerde de Sudan boyaları varmış onu da yememeliyiz!” gibi bir yanıt ne kadar sağduyuya uygun görünse de doğru değil. Bireysel tercihleri düzenlemeye dayanan bu yanıt, sorunların gerçek nedenlerinin görünürlüğünü azaltma ya da sorunlara neden olan failleri görünmez kılma gibi bir sonuca da yol açabiliyor.

Sudan boyaları ile ilgili sorun üzerinde etraflıca düşünmemizi mümkün kılacak bazı konulara değinerek hem ne söylemek istediğime açıklık getirmek ve hem de benzeri durumlarda nasıl davranacağımıza ya da bu tip konuları nasıl ele alacağımıza dair bazı önerilerde bulunmak mümkün.

Öncelikle medyada gıda ve beslenme sorunlarına dair haber, yazı ve yorumların genel olarak ele alınış şekline, bizlere nasıl sunulduğuna değinmeliyim.

Medya gıda ve beslenme sorunlarına bulunacak çözümlerin bireysel tercihlerimizin değiştirilmesinde ya da yeniden düzenlenmesinde yattığı fikrini işliyor sürekli. Haber, tartışma ve yorum programlarında dile getirilenler  “onu yeme bunu ye!”  ifadesi ile özetlenebilir. Oysa epeyce sorunlu bir tavsiye bu.

Sağlıklı beslenme diyetimizden falanca gıdayı çıkarıp yerine filanca gıdayı koymakla değil de siyasal iktidarın icraatları ile daha çok ilgili çünkü. Ve o icraata değinmeden bireysel tercihleri düzenlemeye yönelik önerilerde bulunmak meseleleri bilinçli ya da bilinçsiz çok eksik bir çerçeveden kavramak anlamına geliyor.

Ne yiyeceğiz ne yemeyeceğiz listesi değil çözüm

Bilmek bir konuyu ele alış ya da bakış şeklimizi etkiler ve bireysel tercihlerimizi de edindiğimiz bilgilere göre düzenleyebiliriz elbette. Bu konuda bir sorun görmüyorum. Sorun olarak gördüğün nokta meselelerin sadece bireysel tercihlerin düzenlenmesi çerçevesine indirgenmesi. Sağlıklı beslenme ile ilgili konuların aşırı bireysel bir çerçeveye sıkıştırılmış olması.

Elimizde neyi yiyip neyi yemememiz gerektiğini belirten ve sayfa sayısı sürekli artan bir koca liste ile dolaşır ve tercihlerimizi de o listeye göre düzenlersek her şey yolunda gidecek sanıyoruz. Oysa bu mümkün olmadığı gibi gerekli de değil.

Yazılarımda sıklıkla vurguluyorum ama bir kez daha vurgulama ihtiyacı hissediyorum: Gıdalarla ve beslenme ile ilgili olarak bizi kaygı içinde bırakan pek çok soruna kalıcı çözümler bulmak bireysel değil kamusal yaklaşımlarla olanaklı ancak.

Kamusal yaklaşımlar derken kamu kurumlarının işini yapmasını değil (o zaten zorunlu) gıda ve beslenme ile ilgili sorunlara yurttaşların da dâhil -ve müdahil- olabildiği bir durumdan söz ediyorum. Uzmanların ya da bazı kurumların bizim adımıza sorunları çözdüğü bir durum değil de sorunlar hakkında bilgi sahibi olarak önerilen çözümlerin de ne kadar doğru olduğunun yurttaşlar tarafından denetlenebildiği bir durumu kastediyorum. Bunu sağlamanın yollarından biri ise sorunlara dair bilgilerimizin çerçevesini genişletmekten geçiyor.

Bu çerçeveden baktığımızda ülkemizden ihraç edilen bazı baharat ürünlerinde kanserojen Sudan boyalarının tespit edilmiş olmasını kamuoyuna duyurmak bir gerekliliktir. İnsanları hem meseleden haberdar edebilmek ve hem de meseleye dâhil edebilmek için. Bunu yaparak kamuoyunda mevcut kanser paniğini büyütme amacı gütmüyorum ya da “Eyvah! artık baharat da mı yiyemeyeceğiz!” şeklinde bir algıyı beslemek istemem. Aksine bu tip sorunların çözülebilir sorunlar olduğunu meselenin büyük oranda işlemeyen, görevini layığıyla yapmayan bir kamu idaresinden kaynaklandığını ısrarla belirtmeye çalışıyorum.

Bu anımsatmadan sonra Sudan boyaları konusuna tekrar bakalım. Meselenin üretim ve gıda egemenliği gibi boyutlarına girmeden sadece piyasada yapılacak kontrol ve denetim kısmındaki aksaklıklara ve bu aksaklıkları aşmak için ne yapabiliriz kısmına odaklanacağım.

Sudan boyası sorununun çözümü basit

Sudan boyaları plastik ürünlerinin üretiminde ve tekstil endüstrisinde kullanılıyor. Tehlikeli madde kategorisinde sınıflandırılabilecek Sudan boyalarının gerek ülke içi üretimi ve gerekse ithalatı belli usullere ve kontrollere tabidir. Özetle aklına esen Sudan boyası üretip piyasaya sunamaz veya kolayca ithal edemez.

Piyasada kullanılan Sudan boyalarının hangi ürünlerin üretiminde, kimler tarafından ve ne miktarda kullanıldığını tespit etmek zor değildir. Dolayısıyla bu kanserojen boya baharatların boyanmasında kullanılmışsa tedarik zinciri boyunca geriye doğru iz sürerek kimlerin kullandığı ve bu boyanın nasıl temin edildiği bilgisine ulaşmak mümkündür. Ancak bütün bu sorgulamaları yapabilmek için öncelikle piyasada satılan baharatlarda Sudan boyalarının ne oranda olduğunu yani tüketime sunulan ürünlerin ne kadarının Sudan boyası içerdiğini tespit etmek gerekir. Bu tespiti ve geriye dönük sorgulamayı yapacak kurum Tarım ve Orman Bakanlığı’dır. Yapılacak bir dizi araştırma ile hem durum tespiti yapmak ve hem de insan sağlığını tehlikeye atan kişi veya kurumlardan adli çerçevede bir hesap sormak mümkündür. Yapılmalıdır.

Bu işlemlerin yapılıp yapılmadığı bilmiyoruz. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın bu konularda sorulacak bir soruya doğru düzgün bir cevap vereceği bile şüphelidir.

Kamu idaresini işler kılmak

Geçmişte az buçuk var olan kamusal hayat kurumlarıyla birlikte tahrip edildi. Kanımca “eyvah baharat da mı yiyemeyeceğiz!” endişesinde ifadesini bulan kaygının en önemli nedeni de ortada kamu idaresi diye bir şey de kalmadığına dair içten içe hepimizi kemiren bu hissiyattır. Ama bu hissiyatın bizi felç eden bir karamsarlığa dönüşmesine mahal vermeden işleyen bir kamu idaresini ve kamusal hayatı mümkün kılan ilişkileri yeniden nasıl oluşturacağız sorusuna odaklanmak gerekiyor.

Bu sorunun olası ve şimdilik en mümkün yanıtlarından biri gıda, beslenme ve çevre ile ilgili meseleleri dert edinen yerel idarelerin gerekirse yasal mevzuatı esneterek gerçekleştireceği fiili durumlar ve oluşumlar yaratmasında yatıyor.

Bir yerel idarenin Tarım ve Orman Bakanlığı ya da Sağlık Bakanlığı bünyesinde yer alan bazı kamusal görevleri üstlenmesinden söz ediyorum.  Merkezi idare işlemiyorsa bu sorumluluğu yerel yönetimlerin üstlenmesinde bir sakınca görmüyorum. Gidişat böyle olduğu sürece kamusal hayatı dert edinen, kendini yurttaşlarına karşı sorumlu gören bir yerel idare için bunu yapmanın bir zorunluluk olarak belireceğini düşünüyorum.

Ancak kastettiğim şey yerel idarelerin sadece piyasadaki ürünleri denetlemesi değil. O konu işin çok küçük bir kısmı. İnsanların üretici becerilerini artıracak kent bahçeleri kurmaktan, üreticiler ile tüketicileri buluşturan, insanların beslenme sorunlarına çözüm bulabilmek için bir araya gelebilecekleri mekânlar oluşturabilmekten, çeşmeden akan suyun sağlıklı olduğuna dair bir dizi uygulamayı hayata geçirebilmekten söz ediyorum.

Yapılabilecek pek çok şey var bu konularda.

Meseleleri bireysel tercih çerçevesinden çıkararak daha geniş bir bağlama oturtmak, insanları birbirleri ile ilişki içine sokabilmek, bakıp feyz alabileceğimiz ve üzerinde düşünebileceğimiz modeller yaratmak gerekiyor. Dahası gıda ve beslenme sorunlarına dair yaygın kaygıyı da giderebilecek, iyi işleyen bir model oluşturabilmek yerel yönetimlerin yurttaşlarla ilişkisini olumlu ve bambaşka bir çerçeveye taşıyabilir.

Sudan boyaları gıda ve beslenme konusunda yaşanan çok sayıda sorundan sadece biri. Dolayısıyla baharatlarda kanserojen Sudan boyası tespit edildiğine dair haberlerin bizde yarattığı “peki şimdi ne yiyeceğiz ya da eyvah baharat da mı yiyemeyeceğiz?” sorularını bir başlangıç noktası gibi kabul edip bireysel çözüm gücümüzü aşan bu sorunlar karşısında ne yapacağımızı, politik müdahale araçlarını nasıl oluşturabileceğimizi düşünmek gerekiyor. Bir araya nasıl geleceğiz asıl mesele bu.

(bianet.org’dan alınmıştır. )

Kategori: Dış Köşe