Dış Köşe

AB, Tayyip Erdoğan’a Fransız – Aydın Engin

Başbakan Erdoğan Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde (AKPM) konuştu. Tarihi(!) bir konuşmaydı. Yağdı, gürledi. AKP’ye hele hele onun liderine toz konar korkusuyla saçmalıklara bile alkış tutmaya teşne kimi gazeteler, yazarlar “Avrupa’ya ders verdi… Avrupa’nın suratına şamar” gibi başlıklarla bu konuşmaya övgüler düzdüler. Öyle satır aralarında filan değil, paragraflar halindeki apaçık gaflara bile alkış tuttular. “İkinci Van Minut” filan bile dediler.

Konuşmanın üstünden iki gün geçti. Söylenen söylendi, yazılan yazıldı. Şimdi serinkanlı bir değerlendirme mümkün.

Öğrenci argosundan doğup hızla yaygınlaşan “Fransız kalmak” iğnelemesini bir yana koyalım. O sözleri TV’deki canlı yayında duyduğumda aklıma ilk gelen konuşmayı anında çevirmekle görevli AKPM çalışanı çevirmen oldu. Garibim ne yaptı acaba?  Bire bir çevirse saçma, anlamını çevirse zor.

Çevirmeni derdiyle baş başa bıraktım ve ürkütücü düşüncelere daldım. Tayyip Erdoğan konuşmasının devamında acaba “Bırakın bu ayakları, bu ayaklar koktu, koktu” der mi diye ürktüm? Ardından “Bize hareket yapmayın, tamam mı” diye ekler mi? Onun da ardından “Avrupa Birliği işi  böyle habire yokuşa sürerse biz de ufak ufak lacivert oluruz, ağnadın mı “ der mi?..

Dese şaşar mıydınız ?

Dedim a “tarihi” bir konuşmaydı…

*    *    *

Beni irkilten salt bu argo sınırındaki vurgular değil. Konuşmanın bütününe egemen olan mantık da fevkalade sorunluydu.

Bir örnek: Başbakan’a Ahmet Şık’ın basılmadan yasaklanan kitabı soruldu. Cevap “Bombayı kullanmak suçtur ama bombanın hazırlanmasındaki malzemeyi kullanmak da suçtur”.

Cümlenin bozukluğunu bir yana bırakın. Kitapla bomba arasında paralellik kurabilen bir kafa Avrupa’ya ne dersi vermiş olabilir acaba?

Bir örnek daha: “Bütün dini azınlıkların eşit olarak ibaret yerlerine ulaşabilme, dinlerini serbestçe ifade edebilme hakları” üstüne soruldu.

Cevap muhteşem(!) idi.

Hayır muhteşem olan “Soruyu soran arkadaş Fransız galiba. Ama Türkiye’ye de Fransız” cümlesi değil. Cümlenin devamı daha vahim. Başbakan gerine gerine devam etti: “Ülkemizde bulunan ne kadar farklı dini azınlık varsa hepsinin ibadetini yapma noktasındaki garantisi benim, sigortası benim. Onların sigortası durumundayım….”

Nasıl ama?

Tayyip Erdoğan garantisi ile dinsel özgürlük!

Oysa benim bildiğim özgürlüklerin garantisi yasalardır; başbakanlar değil.

Dahası “Garantisi benim, sigortası benim” diye şişinen Başbakan’ın ülkesinde galiba rahip Santora diye biri öldürülmedi. Galiba İzmir’de bir başka Hıristiyan rahip sille tokat hacamat edilmedi. Dahası galiba Malatya’da Zirve yayınevinde “farklı din”den üç kişi boğazları kesilerek öldürülmedi.

*    *    *

Kanımca sorun Başbakanın, Kasımpaşa kaynaklı üslubunda filan değil.

Sorun Tayyip Erdoğan’ın Avrupa Birliği’ni kavrayışında. Yani kavrayamayışında.

Tayyip Erdoğan için Avrupa Birliği anlaşılan Fransız Sarkozy, Alman Merkel, İtalyan Berlusconi demek. Bütün konuşma sanki onlara cevap verir gibiydi. Oysa Avrupa Birliği bu “Bugün var, yarın yok üç siyasetçi” demek değil.

Avrupa Birliği, Dünya barış hareketinin, dünya çevre hareketinin, dünya nükleer karşıtı hareketin doğduğu ve bütün anakaraları etkilediği “düşünsel rahim”dir. “Batı Avrupa demokrasi standartları” dediğimiz ve demokrasinin günümüzde ulaşabildiği optimum (=Mümkün olan en iyi) düzeyi günlük yaşam gerçeğine dönüştürmüş bir anakaranın siyasal ve kültürel birliğine giden yoldur…

Bu bağlamda Avrupa Birliği, anlaşılan Recep Tayyip Erdoğan zihniyetine epey Fransız kalıyor…

T24.com.tr

Kategori: Dış Köşe