Dış Köşe

Yeni iklim rejimi ve Türkiye – Dr. Ethemcan Turhan, Arif Cem Gündoğan

Türkiye’nin yeni iklim rejiminde geçmişte yaşanan stratejik sorunların tekrar etmesini istemiyorsak değişimin anahtarı iklim politikası yapıcılarının elinde. OECD ve G-20 üyesi, AB aday ülkesi Türkiye aralık ayında 21. Taraflar Konferansı’nda (COP21) netleşecek yeni iklim rejiminde yer almalı. Bu da enerji, madencilik ve kentleşme gibi son yıllara damga vuran ekolojik ihtilafların sebeplerine dikkatli bir bakış gerektiriyor.

37

2015 yılı kalkınma ve çevre konularına kafa yoranlar için yoğun bir gündem barındırıyor. 13 Temmuz itibarıyla Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’da “3. Uluslararası Kalkınma Finansmanı” toplantısı başladı. Bunu, eylül sonunda Binyıl Kalkınma Hedefleri’nin yerini alacak Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ni kabul etmesi beklenen BM Genel Kurulu izleyecek. Aralık ayında ise Paris’te Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (BMİDÇS) kritik öneme sahip 21. Taraflar Konferansı (COP21) gerçekleşiyor. İşte bu yoğun kalkınma-çevre gündemi öncesinde iklim bilimine dair toplantılardan biri “İklim Değişikliği Altında Ortak Geleceğimiz” başlığıyla 7-10 Temmuz tarihlerinde Paris’te UNESCO ve Fransız hükümeti desteği ile gerçekleştirildi.

İklim değişikliği ile mücadele, uyum ve sürdürülebilir kalkınma konularına disiplinlerarası, bilimsel verilere dayalı çözüm önerileri geliştiren ve kritik COP21 zirvesi öncesinde bilim-toplum-politika arasındaki diyaloğa katkıda bulunan bu sürecin tüm dünya gibi Türkiye’de de dikkatle izlenmesi gerekir. Özellikle de IPCC başyazarlarından Prof. Thomas Stocker‘ın konferansta hatırlattığı gibi küresel ortalama sıcaklık artışını 2°C ile sınırlandırmak istiyorsak 2050’ye kadar sera gazlarını en az yüzde 40 ile yüzde 70 arasında azaltmamız gerektiği akılda tutulduğunda. IPCC’nin var olan iklim biliminin en rafine halini sunduğu AR5’teki analizlerine göre ise 2°C’yi tutturamayıp 4°C ve belki daha ötesinde bir artışa yol açma riskimiz mevcut. Bu tip bir köklü değişiklik insanlık tarihinde benzerini görmediğimiz bir dünyaya yol açabilir.

İklim değişikliği ve uyum stratejileri

İklim değişikliği etkileri ve sebepleri itibarı ile 21. yüzyılın en belirleyici sorunu. Yerel ve küresel ölçekleri bağlayan bu problemin ana sebepleri ise enerji sistemlerimiz, üretim biçimlerimiz, mekanlar ile etkileşimimiz, eşitsiz coğrafi gelişim ve tüketim alışkanlıklarımızda yatıyor. Küresel olan bu sorunları en hızlı ve adil biçimde çözerken de hiçbir ülkenin sorumluluktan kaçmaması gerekiyor. Zira iklim değişikliğine yol açan sera gazlarını zamanında, etkili, adil ve eşitlikçi bir biçimde azaltamazsak yıkıcı etkiler eşit olmayan bir biçimde dağılacak. Bu yıl sonunda imzalanacak olası bir iklim anlaşmasının da bu anlamda tarihsel sorumluluklar kadar, ülkelerin teknik ve finansal yeterlilikleri de göz önüne alması gerekiyor. Diğer senaryolara göre görece güvenli kabul edilen küresel sıcaklık artışını 2°C ile sınırlama hedefini gerçekleştirmek istiyorsak adalet bilinciyle hareket etmeliyiz. Bu da Oslo Üniversitesi’nden Prof. Karen O’Brien‘ın altını çizdiği gibi iklim değişikliği risklerini ve toplumsal sistemimizin altında yatan bazı önkabulleri ve değer yargılarını (örneğin üretim-tüketim ilişkilerimize, kentleşmeye, enerji ihtiyacına dair) sorgulamamızı gerektiriyor. Bu bağlamda iklim değişikliği ile mücadele ve uyum konularında sosyal ve beşeri bilimlerin rolünün hızla belirginleşmesi kritik görülüyor.

Bahsettiğimiz değer yargısı çatışmasının en net örneklerinden birisi Paris’teki konferansta Uluslararası Enerji Ajansı’nın yeni direktörü Dr. Fatih Birol ile Potsdam İklim Değişikliği Araştırma Merkezi’nden Prof. Ottmar Edenhofer arasında geçti. Dr. Birol, küresel karbonsuzlaşmayla ilgili iyimserliğini yakın tarihli ABD-Çin iklim mutabakatı, AB’nin 2030 sera gazı azaltım hedefleri ve kalkınmış/kalkınmakta olan ülke ayrımının azaltım perspektifinde ortadan kalkmaya başlamasına dayandırıyor. 2014’te devreye giren enerji yatırımlarının yüzde 50’sinin yenilenebilir olduğunu belirten Birol, hem enerji verimliliğinin meyvelerinin toplanmaya başladığının hem de Çin’in kömür kullanımının azaldığının altını çiziyor. Prof. Edenhofer ise bu iyimserliğe AR5’in şu bulgularıyla yanıt veriyor: 1) 2000-2010 arası sera gazı emisyonlarındaki artış önceki 30 yılda daha fazla, 2) sera gazı emisyon artışı ekonomik büyüme ve nüfus ile doğru orantılı ve 3) küresel enerji tüketiminde karbonsuzlaşma eğilimi sona erdi. Aklın kötümserliği haziran ortasında prestijli akademik dergi PNAS’de yayınlanan J.C. Steckel ve diğerleri imzalı araştırmada belirtildiği gibi bir küresel kömür rönesansı yaşadığımızı gösterirken, iradenin iyimserliği HEAL’in (Sağlık ve Çevre Birliği) Mayıs 2015 tarihli raporunda (The Unpaid Health Bill: How coal power plants in Turkey make us sick) altı çizilen Türkiye’nin 80 yeni termik santral ile 2019’a kadar yerli kömürden enerji üretimini 60 milyar kilovatsaate çıkarma planlarından vazgeçmesi gerektiğini söylüyor. Fosil yakıt sübvansiyonlarının sona erdirilmesi, karbon salımlarına küresel ve bağlayıcı bir vergi getirilmesi ve yatırımların toplum-temelli yenilenebilir enerji altyapılarına kaydırılması gerekmekte. Bütün bunlara rağmen karbona bir fiyat biçilmesi de başlı başına çözüm değil. Şu ana kadar garantilenen iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinden tamamen kaçınmak mümkün olmayacağı için uyum konusuna en az mücadele konusu kadar önem göstermek gerekiyor. Bu da araştırma ve finansmanda iklim değişikliğine uyum için özel stratejiler geliştirilmesi anlamına geliyor.

Türkiye hangi noktada?

Son yıllarda AB ilerleme raporlarında iklim politikalarının yetersiz oluşuyla ilgili eleştiriler alan, OECD ülkeleri arasında sera gazı salımı artış hızında açık ara önde (TÜİK verilerine göre 2013 yılında 1990 seviyesine göre yüzde 110,4 artış) olan Türkiye‘nin COP21’teki pozisyonuna dair net bir bilgiye ulaşmak ne yazık ki henüz mümkün değil. Türkiye’nin iklim değişikliği başmüzakerecisi Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar, 29-30 Haziran’da New York’ta düzenlenen etkinlikte Türkiye’nin COP21’den beklentisinin “eşitlik ve ortaklık fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ilkelerine dayanan adil, etkili ve yasal bağlayıcılığı olan kalıcı bir anlaşmanın elde edilmesi” olduğunu ifade etmiş, Türkiye ulusal katkısının (INDC) Eylül ayına dek netleşeceğini belirtmişti. Öte yandan bu sürecin örneğin Şili’nin yürüttüğü 4 yıllık azaltım stratejisi projesi gibi geniş katılımlı, bilim temelli tüm alternatifleri net olarak ortaya koyan ve kamuoyu önünde şeffaf yürüyen bir süreç olduğunu söylemek maalesef mümkün değil. Türkiye’nin fosil yakıta dayalı enerji projeksiyonlarına bakıldığında yeni iklim rejiminde geçmişte yaşanan stratejik sorunların tekrar etmesini istemiyorsak değişimin anahtarı da iklim politikası yapıcılarının elinde. OECD ve G-20 üyesi, AB aday ülkesi konumundaki Türkiye’nin COP21’de netleşecek yeni iklim rejiminde adaleti her ölçekte uygulayarak yerini alması gerekiyor. Bu da enerji, madencilik ve kentleşme gibi son yıllara damga vuran ekolojik ihtilafların sebeplerine dikkatli bir bakış gerektiriyor. İklim değişikliğinin olumsuz etkilerine en çok maruz kalacak bölgelerden birinde yer alan Türkiye’nin COP21’de çözüme etkin ve ilerici katılımı sadece bu ihtilafları azaltmakla kalmayacak aynı zamanda kuşaklararası adalet, gezegensel sınırlar içinde ekolojik bütünlük ve toplumsal refaha da hizmet edecektir.

 

Bu yazı zaman.com.tr/ den alınmıştır

35. ERthemcan Turhan

 

DR. ETHEMCAN TURHAN – İstanbul Politikalar Merkezi, Sabancı Üniversitesi,

 

 

36. Arif Can Gündoğan

 

ARIF CEM GÜNDOĞAN – King’s College London

Kategori: Dış Köşe