Yeşeriyorum

Türkiye nükleer teknokrasisi: etik, pratik kaygılar.

Bu satırları Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın dün gece CNN Türk’te Ömer Madra’yı anlamamazlıktan gelen reddedici tavırlarından duyduğum derin endişe ile, insana dokunmaktan aciz ve doğanın haklarını hesaba katmaz bir dünya görüşünün hakimiyetinden kalkmış bir mide ile yazıyorum.

Bugün okudum ki geçen Mayıs’ta Japonya parlementosunun alt kanadında yapılan tartışmaların zabıtlarına dönüp bakmış gazeteciler. Bunlara göre, Japon hükümeti Fukuşima’da dış güç kaynağının birkaç saat boyunca kesilmesi durumunda bir çekirdek erimesi olabileceğinin gayet de farkında idi. Nükleer ve Endüstriel Güvenlik Ajansı’nın idarecisi Nobuaki Terasaka bunu zabıtlarda “mantıki bir olasılık” olarak değerlendiriyor. Zabıtlarda, Terasaka soruyu birçok yedekleme sisteminin dahil edildiği savunusuyla güvenle cevaplıyor.  Sonuç ortada.

Aynı şekilde, geçen hafta Yukinobu Okamura isminde bir deprem uzmanı 2 sene önce Fukuşima’da 7.5 büyüklüğünde bir depremin yaratacağı tsunaminin çekirdek erimesine yol açabilecek hasarlar verebileceğine dair bir rapor hazırladığını açıklamıştı. Fukuşima’nın işletmecisi TEPCO’nun bunu gözardı ettiğini söylüyordu. Şirketten konu hakkında bir yorum gelmedi. Sanırım onlar da durumda iyimser olabilecek bir taraf göremediğini açıklayan Japonya hükümetiyle birlikte kafalarını kuma gömmekteler; ama nâçâr, artık yeraltı sularına kadar sızmış vaziyette plütonyum.

Bu örnekler Fukuşima özeline mahsus; eminim daha ortaya çıkacaklar arasında sadece iki küçük anekdot kalacaklar. Nükleer sanayinin gizliliklerle marîz üstü-örtülü tarihine baktığımızda bunlar gibi yüzlerce küçük itirafla karşılaşırız. Bizler ex-post-factum bakınca hafsalamız alamasa da, telaffuz edildiklerinde fevkalade rasyonel, bir o kadar da mağrur, hendese argümanları olarak sunulmuşlar bunlar. Bu tavır nasıl mümkün kılınıyor sorusunun cevabı ise altında yatanın nükleer endüstrinin, onun dayandığı teknokrasinin kaza riskini bir mühendislik hesabına indirgeyen yaklaşımında. Tüm insani, ahlâkî ve ekoloji-savunucusu dürtülerden sıyrılmış bu yaklaşım, nükleer enerjinin, bundan öte, nükleer teknolojinin sorunlar yumağını tekil sorunlar gibi ele alıp, toplumsal boyutundan ayrıştırıp, asgariye indirgeyip bu yanılsama kurgusu içinde güvenle cevaplar verebiliyor. Bu teknofiks hülyâ içinde tabii ki azami deprem riskleri oluyor, minimal sızıntı riskleri, optimal çalışma standartları, öngörülen depolama şartları olduğu gibi.

Ayni yaklaşım  atık sorununda da karşımızda. Nükleer reaktöre taktıkları fişlerinin sadece senede 25ton atık çıkarmasıyla mutlular. Soğutma suyunun vereceği tahribat, periyodik olarak ya da ‘olay’cıkları kontrol altına alabilmek için atmosfere bırakalacak sezyum ve iot izotopları içeren gazlar, soğutma kulelerinden insanların ve doğanın üzerine yağacak ağır metaller, kurşun, cıva ‘hesaplanmış riskler’. Yakıt nereden geldi, nereye gidiyor, umurlarında bile değil. 24.000 yılmış plütonyumun yarı-ömrü, yüzbinlerce yıl, homosapienlerin sathıarzda adım atar olduklarından uzun süre bu atıkların akıbeti, mesuliyetiymiş, bunlar detay. Güvenle sorunu teknoloji tanrılarına tevekkül ediyorlar.  AdemOğluna olan aydınlanmacı, sonsuz ilerlemeci inançları, başka türlüsünü düşünenleri biraz da küçümsemeyi şart koşuyor hani.

Nükleer atıklar sanki bu küçük hacim ancak çok uzun ömürlü atıklarla mahdutmuş gibi davranıyorlar. O 25 ton yakıt çubuğu için nükleer yakıtın üretilme sürecinde yerinden edilen dağlarca maden, bunların işlenmesinin, zenginleştirilmesinin çıkardığı milyonlarca ton düşük ve orta seviyeli radyoaktif atık, yanında daha beter bir toksik kirlilik ve bütün sürecin yaktığı muazzam fosil yakıt, sebep olduğu iklim değişikliği pek de umurlarında değil. Ne de olsa, herşeyden önce Allah’ın Arabının derdi bu (yani madenlerde köle gibi çalıştırılan siyah, fakir, gözden ırak orta-Afrikalı çocukların), bizim gelişmemize mâni mi olacak böyle teferruat? Ne de tükenen nükleer yakıtın akıbeti; onyıllarca reaktörde soğuduktan sonra tekrar kullanılacak olursa, bunun yeniden işlenmesi sırasında ne kadar toksik ve radyoaktif atık üretilmiş, dünyanın hangi köşesine gitmiş ve ayni döngü, tüm riskleriyle nasıl tekrarlanmış, hepsi gözardı edilebilir. Aynen hiçbir şekilde telaffuz edilmemesi gereken nükleer santrallerin ikiz kardeşleri nükleer silahlar gibi. Önemli olan stratejik menfaat, arz güvenliği, Gelişme (büyük harf g ile, bittabii).

Zaten bunun için 442 tane varken bu santrallerden (hayır, aslında reaktörlerden), bizim de birkaç tane yapmamız en doğal hakkımız. Milli bir onur meselesi, boyun borcu belki de. Onlar kapanana kadar ayni ahlâkî çöküntüyü biz de tekrarlamazsak Machiavellian bir dünyada nice olur hâlimiz sonra? Dünyanın tüm ekoloji sorunlarına da yaklaşımımız bu olmalı, önemli olan milli menfaat, küresel sorumluluk değil. Yerkürenin nihai bütünlüğü işimize geldiğinde en önemli sığınağımız, onda da var bunda da deriz. Ancak işimize gelmeyiversin, iklim değişikliğinden bir daha alınmaması gereken nükleer katastrof riskine, gelecek nesillere bırakılmasının altında ezilemeyeceğimiz ahlâkî bir yük olan nükleer atılara kadar ne söz konusu olursa olsun işimiz kolay, önce başkaları tarihsel mesuliyetini alsın! Maazallah, başka bir dünya mümkün oluverir aksi şekilde düşünürsek; ekolojik olarak daha sağlıklı, daha eşit, sürdürülebilir bir dünya.

Kategori: Yeşeriyorum