Dış Köşe

Tanrı’nın aklından geçenler ve Stephen Hawking – Pınar Doğu

Bu yazı t24.com.tr sitesinden alındı

Stephen Hawking 14 Mart 2018’de hayata gözlerini yumdu. 14 Mart manidar bir gün, hem Tıp Bayramı hem de Pi günü. Malum pi sayısı sonsuza gider, o da sonsuzluğa yolcu oldu.

8 Ocak 1942’de, Galileo’nun 300. ölüm yıldönümünde doğması da tesadüf değildi belki.

Henüz 21 yaşındayken motor nöron hastalığı ALS teşhisi konulan Stephen Hawking’e doktorlar iki yıl ömür biçmişlerdi. Nöronların kaybı, kaslarda zamanla güçsüzlük ve erimeye yol açsa da zihinsel faaliyetler ve hafıza bu durumdan etkilenmiyor. Hastalar günümüzde bile, teşhis konulduktan sonra 3 ila 5 yıl yaşayabiliyorken, S. Hawking’in azmi ve dirayeti sayesinde ömrünü 76 yaşına dek sürdürebilmesinde özenli bakımın ve aile sevgisinin payı yadsınamaz muhakkak. Ancak bu durum,  asıl mucizenin; yani insanın düşünce gücünün, yaşama sevincinin, sonuna dek gidebilme kararlılığının bilimsel ispatı değilse nedir?

Bugün kuantum fiziği ve kara delikler söz konusu olunca akla ilk onun adı geliyor. Hatta her şeyin başlangıcının bir tekillik olduğunu ispatladığı için dini içerikli eserlerde açıklamalarına en çok yer verilen, adı en sık geçen bilim insanı aynı zamanda. 1962’den beri çalışmalarına Cambridge Üniversite’sinde devam eden S. Hawking’in 24 yaşındayken yazdığı 134 sayfalık doktora tezi erişime açık hale getirildikten sonra iki milyondan fazla kişi tarafından okunmasına aslında şaşırmamalı.

25 Aralık 1999’da Larry King kendisiyle yaptığı bir röportajda Tanrı’ya inanıp inanmadığını sormuştu. “Evet,” demişti Stephen Hawking, “Eğer Tanrı’yla kastedilen evrenin kurallarının bir bütünüyse, ona inanıyorum.”

Bir başka röportajda ise, bunca yıllık çalışmaları boyunca Tanrı’nın varlığına dair bilimsel bir ipucu elde edip edemediğini, Tanrı’yı görüp görmediğini sorduklarında şu cevabı vermişti: “Hayır, evrende Tanrı’yı görmedim… Ama hissettim!”

Nüktedan kişiliği manidar sözlerine de yansımıştı daima: “Dikkat ettim de, her şeyin kaderde yazılmış olduğunu ve kaderi değiştirmek için hiçbir şey yapamayacağımızı iddia edenler bile, karşıdan karşıya geçmeden önce sağa sola bakıyor,” derken de  “Tanrı zar atmaz” diyen Albert Einstein’a “Tanrı evrenle zar atmakla kalmaz, bazen de zarları bizim göremeyeceğimiz yerlere atar”  diyerek nazire yaparken de o hep önem verdiği ilkenin adeta altını çiziyor, bir bilim insanı olarak herkesin anlayabileceği dille konuşmaya özen gösteriyordu.

“Her şeyin Teorisi” adını verdiği, diğer adıyla M- teorisi üzerinde uzun yıllardır çalışıyordu. Aynı adlı kitabında herkesin anlayabileceği bir dille anlatmıştı. Makro evrende Einstein’in görelilik ve kütle çekim teorisi geçerli olduğu halde planck ölçeğinden daha küçük olan mikro evrende Newton ve Einstein’ın fizik kuralları geçerli değil. Bu duruma açıklık getiren iki teoriden biri sicim teorisi, diğeri de atomsal kütle teorisi ve ‘her şeyin teorisi’ ise bu iki teoriyi birleştirip geçerliliğini kanıtlama çabasını ifade ediyor aslında. Böylece her şey açıklanmış olacak.

Her teori biraz hayalperestlik, çokça muamma ve her daim huzursuzluk barındırır, ta ki peşin hükümlü itirazcıların, sessiz kalıp burun kıvıranların ağzını tıkayacak ve geçerliliğini/ doğruluğunu görmeyi cılız bir ümitle zamana bırakanların yüreğine su serpecek o bilimsel ispat bulununcaya dek.

Bunun içindir ki, yerleşik algının dışına çıkabilmek, uçsuz bucaksız bir imgelem yetisine sahip olmak, şüphe ve kararlılığı elden bırakmayıp çalışmaya devam etmek gerekir. Bilim, çağlar boyunca ayağına takılan tüm taşlara rağmen bazen ağır aksak bazen akıl almaz bir hızla hatırı sayılır bir yol kat etti. Zaman zaman yanlışa düştü, bazen kötüye kullanıldı, ama insanlığın başındaki kutsal bir hale olarak varlığını koruyup hükmünü her şeye rağmen sürdürdü.

Her şey bir toz bulutuyla başladı, evet. Ve ‘o toz bulutunun’ gizemini çözmek, insanlığın tüm kutsal değerlerini yerle bir edecekti belki. Skolastik düşünce yerini pozitivizme bırakmış gibi görünse de kutsal kitapların ve onların bağnaz savunucularının toplumu şekillendirmedeki üstün başarısı, bugün gösteriyor ki, teknoloji ve bilim, insanlığın akıbetini belirlemede umulduğu kadar başat olamadı. Çünkü dogmatik bakış açısı, eleştirel düşüncenin hâlâ önünü tıkıyor. Hem de tarih boyunca hiç olmadığı kadar belki.

Bugün hepimiz Stephen Hawking’in adını çok iyi biliyoruz da Dünya’nın döndüğünü bulan ilk bilim adamı Beyruni’yi, Batı’ya tedavi metotlarını öğreten Ali Bin Rıdvan’ı, çubuklu Güneş Saatini bulan Cabir Bin Eflah’ı, maddenin en küçük parçası atomun parçalanabileceğini bundan tam 1200 sene önce söyleyen Cabir Bin Hayyan’ı, ilk cebir kitabını yazan Harizmi’yi kaç kişi tanıyor? İbni Rüşd’ün, İbni Sina’nın adını kaç kişi anıyor?

Yakın tarihe bakalım. “Genelleştirilmiş İzafiyet Teorisi” adıyla yeni bir teori ortayan atan ve 2003’te hayata veda eden Behram Kurşunoğlu bilimsel çalışmalarını niçin doğup büyüdüğü topraklarda sürdürmedi? Forbes’un hazırladığı “30 yaşından küçük 30 bilim insanı” listesinde yer alan ve bir kalp çipiyle, cilt kanserini teşhis eden bir cihaz geliştiren Canan Dağdeviren’in bilime katkılarına kaç haber bülteni yer verdi?

Bilimsel keşifler söz konusu olunca, dünyanın Doğu’su neyse ki topyekun Batı’nın ağzına bakmıyor diyebileceğimiz gurur verici haberler bunlar ama Doğu’dan Batı’ya beyin göçü, bugün de devam ediyor. Batı’nın imkânlarından yararlanmadan bilimsel alanda bir arpa boyu yol almak mümkün değil artık. Zaten AKM’yi yıkıp yeniden yapmakla modernleşmek mümkün değil, akademisyenleri KHK ile görevden uzaklaştırmakla, haksız yere işten çıkartmakla, Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi üyelerini gözaltına almakla ilerleme kaydedilemez.

*****

Evrenin sınırları olmadığını ispatlayan Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi adlı yapıtında şöyle bir anektoda değinerek şunları söylemişti

“Günlerden bir gün ünlü bilimci (söylentiye göre Bertrand Russell) Gökbilimi üzerine söylev vermektedir. Dünyanın güneş etrafında döndüğünü, güneşin de galaksi denen uçsuz bucaksız yıldızlar kümesi etrafında nesil devindiğini anlatır. Konuşmasının sonunda salonun en arkasında oturan ufak tefek yaşlı bir bayan ayağa kalkar ve “Bütün söyledikleriniz saçma sapan şeyler. Aslında, dünya dev bir kaplumbağanın sırtında bir tepsi gibi durmakta” der. Bilimci ise yüzünde esaslı bir gülümseme ile yanıtlar: “Peki, ya kaplumbağa neyin üstünde duruyor?”

“Sen çok akıllısın delikanlı, çok akıllı” der yaşlı bayan, “Ama ondan aşağısı hep kaplumbağa!”

Günün birinde eksiksiz bir birleşik kuram bulursak, bu, yalnızca birkaç bilimci tarafından değil, genelinde herkes tarafından anlaşılabilir olmalı. İşte o zaman biz hepimiz, feylesoflar, bilimciler ve sokaktaki adam, biz ve evren niçin varız?” sorusunu tartışabileceğiz. Hele bunu yanıtlayabilirsek, insan aklının en yüce zaferi olacak, çünkü o zaman Tanrı’nın aklından neler geçtiğini bileceğiz.”

Dünyanın doğal kaynaklarını hızla tükettiğimizi, genetik kodlarımızın bencil ve saldırgan içgüdüler taşıdığını, uzun vadede var olmak için tek şansımızın uzaya yayılmak olduğunu ifade etmişti çok defa.

2015’te Avustralya’daki bir konferansa 3D teknoloji kullanılarak hologramla gerçek zamanlı olarak katıldığında “İnsanlığın geleceği için uzayı keşfetmeye devam etmeliyiz. Başka gezegenlere gitmeden, üzerinde yaşadığımız bu hassas gezegende bin yıl daha var olabileceğimizi sanmıyorum,” demişti.

Eğer uzaya yayılma imkânı doğarsa, bu fırsata ilk başta zenginlerin sahip olacağını tahmin etmek zor değil. Teknoloji ve bilim alanındaki gelişmeler geçtiğimiz yüzyıldan beri oldukça ivme kazanmasına rağmen, halen bazı bilinmezler açıklığa kavuşturulamıyorsa, bunda bencil ve acımasız insanoğlunun ‘neslini devam ettirme’ şansını hak etmemesinin de payı yok değil zannımca.

Sağlık ve eğitim alanındaki fırsat ve hizmet eşitsizliği, özgür ifade hakkının engellenmesi, şiddetin meşrulaşması, sanatın kolaycılığı prensip edinmiş yığınların zevkine bırakılması vs. Dünyanın 800 yıl içinde tükeneceğini, özellikle yapay zekanın bu yok oluşu hızlandıracağını söyleyen S. Hawking, başka gezegenlerde yeni yaşam alanları bulmamız gerektiğini üstüne basa basa söylemişti. Belki yapay zekadan evvel, insanın kötücül zekası insanlığın sonunu getirecek, kimbilir!

Ne de olsa, gün be gün büyüyen bir kara delik insanlığın vicdanını, sağduyusunu, eşitlik anlayışını, dayanışma ruhunu ve birbirine saygısını yutuyor.

Yoksulluğun, işkencelerin, tecavüzün, cinayetlerin önüne geçilemezken Tanrı’nın aklından geçenleri merak etmemek elde değil.

Çünkü dünya kimsenin birbirini görmediği, duymadığı, anlamadığı bir toz bulutundan farksız hâlâ.

Pınar Doğu – T24.com.tr

Kategori: Dış Köşe