Yeşeriyorum

Suyun Ticarileşmesi ve Sonuçları (2)

SU DOĞAL BİR HAKTIR

Erhan İçöz

Anayasa‘nın 56. maddesine göre ;”… Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.

Yine Anayasa’nın 168 Maddesi, “Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için, gerçek ve tüzelkişilere devredebilir. Hangi tabii servet ve kaynağın arama ve işletmesinin, Devletin gerçek ve tüzelkişilerle ortak olarak veya doğrudan gerçek ve tüzelkişiler eliyle yapılması, kanunun açık iznine bağlıdır. Bu durumda gerçek ve tüzelkişilerin uyması gereken şartlar ve Devletçe yapılacak gözetim, denetim usul ve esasları ve müeyyideler kanunda gösterilir.” Demektedir.

Anayasa‘nın 17‘nci maddesine göre de; “Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir…”

Bu Anayasa maddeleri, çevremize sahip çıkmamızı, yaşamı korumamızı emretmektedir. Tabii servetler kapsamındaki “su” da devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bu Anayasa maddelerinde tek karşı çıkılacak yan, bu tabii servetlerin aranma ve işletilme hakkının devredilebilir oluşudur. Oysa, “bu tabii servetler, yalnız kamu çıkarları için kullanılması koşuluyla” denmesi gerekirdi.

Suya kamu değeri haricinde piyasa malı bakışının yüklenmesi ile su hakkının yanında aynı zamanda sağlık hakkının da ihlali gündeme gelmektedir.

Temiz sudan yararlanma bir insan hakkı/kamusal bir hak iken, ancak bedelini ödeyebilenin “hakkı” haline gelmiştir ve artık su kullanıcısı, su satan firmaların müşterisidir. Suyun ticarileştirilmesi, özelleştirilmesi, metalaştırılması çabaları yalnızca yoksul­ların temiz suya erişim hakkını tehdit etmekle kalmamakta, yeni baraj ve santral inşaatları yüzünden dünya halklarını ve gelecek nesilleri mevcut su havzalarının tümüyle kaybedilmesi, havzalardaki canlı yaşamın ve gen kaynaklarının tahrip edilerek ekosistemlerin sona ermesi, tarihi ve kültürel mirasın yok edilmesi gibi telafisi mümkün olmayan tehlikelerle karşı karşıya bırakmaktadır. Oysa, su mutabakatında ne diyordu “biyolojik çeşitliliğin korunması”.

Temiz suya ulaşılamadığı zaman suyla ilişkili hastalıklardan bahsetmek gerekir. Suyla ilişkili hastalıklar suyun sağlıklı ve güvenli olmadığı, suyun organik (benzen, akrilamid, vb) ya da inorganik (arsenik, kurşun, nitrat, vb) maddeler, insan ya da hayvan dışkısıyla kirlendiği durumlarda ortaya çıkar. Bu hastalıklar kısa, orta ve uzun vadede görülebilir. Gerek Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’nün yıllar önce ifade ettiği gibi, gerekse Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında sosyal devlet anlayışının da bir uzantısı olarak her birey için eşit, ulaşılabilir ve ücretsiz olarak sağlanması öngörü­len sağlık hizmetlerinin arasında “sağlıklı ve güvenli su” kavramı da yer almaktadır. Satılabilir ve denetlenemeyen bir gereksinim haline dönüştüğünde su; her birey için ulaştırılması gereken bir hak olmaktan uzaklaşır. O zaman da herkes için sağlık hedefinin birinci adımı en önemli gereksinim üzerinden sağlanamamış olur. Yine, 5. Dünya Su Forumu sonuç bildirgesi ve İstanbul Su Mutabakatı’nda, sağlığın korunmasına verilecek önem vurgulanmaktayken sağlıklı ve temiz suya erişimi yoksul halk için kolaylaştırmaktan başka bir vaat yer almamaktadır. Ücretsiz erişimin ise yanından bile geçilmiyor.

Kavramsal açıdan bakıldığında suya erişim hakkının insan haklarından biri olduğu açıktır. Çünkü insanca yaşamak için gerekli en temel koşuldur. Sosyal adaletin sağlanması temelinde su, kamunun kullanacağı ve denetleyeceği kamusal bir sudur. Öncelikle insan hakkı ve kamusal su bağlamında kurgular oluş­turulmalıdır. Bu kodlama içinde su ele alındığında, ulusal devletlerin kamu hizmeti anlayışında yurttaşları için yeterli, temiz ve ulaşılabilir bir su miktarını sağlayacak hizmetleri yerine getirmesi gerekmektedir.

Su haktır! Bir yaşam hakkıdır. Ücretini ödeyemeyenlerin elinden alınabilecek ticari bir mala dönüştürülemez. Çokuluslu şirketlerin eline bırakılamaz. Dünya literatüründe bir kişinin minimum su ihtiyacı olarak belirlenen değer baz alınmalı ve bu miktar kadar su yurttaşlara ücretsiz verilmelidir. Sularımız şirketlerin eline bırakılmamalıdır.

Mevcut kanun ve yönetmeliklerin gücünü kullanamayan kurumlar yeni yasaları kurtuluş olarak görmektedirler. Oysa her yeni yasa suyun ticarileştiril­mesi için gerekli yapıları oluşturmaktadır.

Her şeye karşın devlet yurttaşların anayasal hakkını çiğner ve yükümlülüklerini yerine getirmezse, toplum çareyi 1793 Yurttaşlık Hakları Bildirgesinin 35. maddesinde yer alan; “hükümet toplumun bir kısmının ya da tamamının aleyhine karar alırsa halk, haklarını korur” hükmünde bulacaktır.

DÜNYA SU PAZARI VE DEVLET

AB, DB ve IMF, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde yapılması gereken su ve kanalizasyon işleri için kredi verme koşulu olarak, bu işlerin özelleştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Su sektöründe kamu ve özel sektörün rollerinin belirlenmesine yönelik müzakereler, Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ve Hizmetlerin Mübadelesine İlişkin Genel Anlaş­ması (GATS) çerçevesinde sürmektedir.

Bugün dünya su pazarını üç Avrupa şirketi kontrol altına almıştır. Bunlar Suez, Vivendi ve RWE dir. Bu şirketler, bütün dünya ülkelerinde kentlerin su ve kanali­zasyon işlerinin özelleştirilmesinden aslan payını almışlardır ve almaktadırlar.

Dünya nüfusunun henüz %5’inin suyunu uluslararası şirketlerden aldığı ve su satışlarından elde edilen gelirin şimdiden petrol gelirlerinin yarısına ulaştığı gö­rüldüğünde, bu alanda ne kadar büyük bir kâr potansiyeli olduğu anlaşılabilir. Bu şirketler suyu yaşam için gerekli sosyal bir varlık olarak değil, pazar mekanizmalarıyla yönetilecek ekonomik bir kaynak olarak görmektedirler.

Bu süreçte, kamu yönetimlerine ise su sektörüne yatırım yapacak şirketlerin kârlarını garanti altına alma ve karşılarına çıkabilecek riskleri en aza indirme, yani garantörlük görevi verilmektedir. Örneğin Şili, DB’nın koyduğu bir koşul olarak Suez Lyonnaise des Eaux şirketine %33 kâr payı garantilemiştir. IMF, AB, DB, BM, su şirketleri ve hükümetler arasındaki işbirliği bu şirketlerin hükümet politikalarını kendi çıkarları doğrultusunda etkilemelerine neden olmaktadır. Yurttaşlar ise bir kalkan olarak şirketlerin önüne atılmakta ve zamlarla boğuşmaktadır.

Son 20 yıllık süreçte gelişen ve suyu metalaştıran küresel politikalar sonunda dünya nüfusunun yaklaşık %5’inin kullandığı suyun yönetimi uluslar arası şirketlere geçmiştir. 2000’li yılların başlarında dünyadaki su piyasasına hakim iki su şirketin yıllık gelirleri VİVENDİ’nin su ile ilgili bölümünün 12.9 milyar Eouro, SUEZ’de 1.9 milyar Eouro’dur.

Su hizmetlerinin yanı sıra paketlenmiş su sektörüde hızlı bir gelişme göstermektedir. Şebeke suyunun sağlıksız olması durumunda paketlenmiş su sektörünün gelişiminin de önü açılmaktadır. Ülkemizde paketlenmiş su tüketiminin % 48’i Marmara, % 19’u Ege, % 14’ü İç Anadolu, % 12’si Akdeniz, % 4’ü Karadeniz ve % 3’ü de Doğu Anadolu’da gerçekleşmektedir

Paketle taşınan suların yanı sıra tarımsal sulama içinde geniş bir hacim oluşturan sulama suyunun ticareti de ekonomik anlamda önemli yer tutacağının farkına varılmış durumdadır. Paketle taşınan suların yanı sıra tarımsal sulama içinde geniş bir hacim oluşturan sulama suyunun ticareti de ekonomik anlamda önemli yer tutacağının farkına varılmış durumdadır. Bunun anlamı, artık sulama suyuna da sayaç takılarak ücretlendirileceğidir. Kısaca, parası olmayan .,ftçi sulama yapamayacak ya da kredi alacaktır. Son dönemlerde, banka reklamlarında çiftçilerimize yönelik reklamlardaki artış dikkatlerden kaçmamıştır. Kredisini ödeyemeyen çiftçinin yapabileceği tek şey, ipotek ettirdiği tarlasından vazgeçmektir. TMMOB Su Raporunda, bu durum çok güzel vurgulanmaktadır.

Türkiye’nin 1980’li yıllarla birlikte yeni liberal politikalara eklemlenme süreci kendini tarım sektöründe de belirgin bir şekilde hissettirmiştir. Sulama alanında bu etkiler DB’nın kredileri vasıtasıyla sulama tesislerinin kullanıcılarına devri şeklinde kendini göstermiştir.

Drenaj ve tarla içi geliştirme projesi kapsamında 1986’da DB’ndan 255 milyon dolarlık bir kredi alınmıştır. DSİ ve kapatılan KHGM tesislerinin devrini kapsayan proje sonunda DB durumu şöyle değerlendirmiştir: “Tesis edilmiş bulunan işlerle ilgili maliyetlerin geri ödenmesi kredinin bir ön şartı olmasına rağmen, bu amaca yönelik çok az sonuç alınabilmiştir. Bu, DB için kabul edilebilir bir durum değildir ve ilerideki projeler için başka bir yaklaşım izlenmesi zorunludur. Dolayısıyla, tarla içi geliştirme çalışmalarının gelecekteki uygulamasında çiftçilerin mali katılımının ve sorumlulukları paylaşmasının zorunlu olduğuna inanılmaktadır. Sonuç, çiftçilere daha fazla işletme ve bakım sorumlu­luğunun verilmesi gereğidir.”

Proje 1986-1992 sürecini kapsıyordu. 1992’de bitmesi gereken projenin uzaması ve biraz para kalması üzerine DB yetkilileri: “Sulama tesislerinin işletme, bakım ve yatırım ücretlerinin tahsilatına ilişkin tedbirler, Haziran 1993’e kadar yürürlüğe konmasa dahi, özellikle tesislerin işletiminin su kullanıcı birliklerine devri ve diğer hususların incelenerek gelecekteki uygulamalara yönelik tedbirler konusunda ça­lışmalara başlanabilmesi halinde, kredi kapanması önlenecektir.” Notunu düşmüş ve böylece projenin devamı için bir esneklik sağlanmıştır.

DSİ kurulduğu 1953’ten 1993’e kadar inşa ettiği tesislerden yalnızca işletme bi­rimlerinden uzakta olan veya işletme tesisi kurulması güç olan ve ekonomik olmayan küçük çaplı gölet ve sulama tesislerinin işletmesini devrediyordu. 1993’ten itibaren ise herhangi bir kıstas ve ilke konmadan, yeterli çalışma ve araştırma yapılmadan, bütün tesislerin devri amaçlanmaya başlanmış ve gerekçe olarak da DB tavsiyesi ile özelleştirme uygulamaları gösterilmiştir.

Dönemin, DSİ Genel Müdürü’nün 12 Ocak 1999 tarihinde Zaman Gazetesine projelerle ilgili verdiği demeç; “DSİ özelleştirme uygulamasında bugün %83’lük bir seviyeye ulaştı. Bugün ülkemizde 300’e yakın sulama birliği var. Yenileri de kuruluyor. Mevcudun %83’ü çiftçilerimize devredildi. Böylece Türkiye’nin en büyük gizli özelleştir­melerinden birini gerçekleştirdik. Hedefimiz, 2000 yılına kadar tüm alanların işletmesinin devredilmesi. DSİ’nin bu çalışması dolayısıyla DB, Türkiye’yi örnek ülke olarak gösterdi.” şeklindedir. bu ifade projelerle ilgili çok şeyi ifade etmektedir.

Yapılan bu projenin gerçek amacı, DSİ ve KHGM’nün işletmecilikten sonra plan­lama ve yatırımları gerçekleştirme alanından da çekilmesi, tarifelerin pahalılaşması, su gibi temel bir hizmetten yoksul kesimlerin yararlanamamasıdır.

SUYUN TİCARİLEŞTİRİLMESİNİ SAĞLAYAN ALTYAPININ OLUŞTURULMASI

1- Herhangi bir urunun değerinin piyasada belirlenmesi için öncelikle bir arzın ve talebin yaratılması gerekir. Çünkü piyasadaki değer bu arz ve talebin kesiştiği noktada oluşur. Suya olan talep bellidir: evsel, tarımsal ve sanayi. Ancak bu talebin karşısında bir arzın da yaratılması gerekir ki suyun metalaşmasında en büyük tehlike bununla ilgilidir. Çünkü kendi halinde akan bir nehir  ya da göl veya yer altındaki büyük su rezervleri ekonomik anlamda bir “arz”ı temsil edemezler. Ta ki bu su kaynaklarına bir sermaye ve canlı emek ilavesi olana kadar… Suyun metalaşmasını izleyen dönemde pek çok tekil kapitalist, bu sektöre yatırım yapacağı ve her biri doğal halindeki kaynaklara bentler, barajlar, depolar, rezervuarlarla müdahale ederek kaynakların belirli bölümlerini kendi mülkiyetleri altına alacağı için zaman içinde su çevrimi (hidrolojik çevrim) süreleri uzayacak ve kaynaklar kendilerini yenileyemez hale gelecektir. Dolayısıyla suyun metalaşması su kıtlığını önleyecek bir çare değil, tam tersi, su kıtlığını hızla kronikleştirecek bir gelişmedir.

2- Temiz su kıtlığının artması suyun piyasa fiyatlarını arttıracak, bu da en fazla işçi sınıfını vuracaktır.

3- Suya erişim yüksek piyasa fiyatları yüzünden azaldıkça toplum sağlığı açısından riskler giderek büyüyecek ve salgın hastalıklar hızla yayılacaktır.

“Bunları önlemenin yolu ise özelleştirmedir” anlayışı yerleştirilmeye çalışılmaktadır. 5. Dünya Su Forumu sonuç bildirgesindeki ve İstanbul Su Mutabakatı’nda vurgulanan bazı maddelerin anlamı budur.

HUKUK

Uluslararası anlaşmalar ile de su hukukunda değişimlerin yaşanacağı bilinmeli­dir. Ayrıca uluslararası şirketler kendi amaçlarına ulaşmada ülkelerin yasalarında ve anayasalarında gördükleri kısıtları aşmak için, ülkelerin anayasalarını dahi kendi talepleri doğrultusunda değiştirtmektedirler. Bu durumda hukukun ne şekilde de­ğiştirilebileceğinin de işaretlerini vermektedir.

Temiz ve içilebilir su, insanın sağlıklı ve insanca yaşamının en temel koşuludur. Bu nedenle suya erişim hakkı ya da kısaca su hakkı yaşam hakkının zorunlu bir unsurudur.  Bu kapsamda, su hakkı İnsan Hakları Bildirgelerinde ve diğer uluslar arası sözleşmelerde ve iç hukuk metinlerinde bu başlık altında düzenlenmemiş olmasına karşın yaşam hakkını düzenleyen tüm hukuk metinlerinin aynı zamanda su hakkını da güvence altına aldığının kabulü gerekmektedir.

İnsan hakları konusunda kafa yoran bilim insanlarının, araştırmacıların, düşünürlerin hemen tamamı su olgusunu yaşama hakkı içerisinde değerlendirmişler ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 3.Maddesinde yer alan “Yaşamak, hürriyet ve kişi emniyeti her ferdin hakkıdır” ibaresinin suya erişim hakkını da içerdiğini belirtmişlerdir. 1994 Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Programında herkesin yeterli standartlarda yaşama hakkı içinde su ve sağlığın korunması da yer almıştır. 1999’da Genel Toplantı Kararı (53/175) temiz suya erişimi temel insan haklarından biri olarak tanımıştır. Yine Uluslararası Tüketici Örgütünün önerisiyle Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda 9 Nisan 1985 tarihinde oy birliği ve 39/248 nolu Genel Kurul kararı ile kabul edilen Tüketicinin Korunmasına İlişkin Temel Esasların (United Nations Guidelines On Consumers Protection)  40.maddesi kapsamında, “Hükümetler, Uluslararası İçme Suyu İkmali ve Temizlik On Yılı için belirlenen amaçlar ve hedefler dahilinde, içme sularının ikmali, dağıtımı ve kalitesini iyileştirecek ulusal politikaları oluşturmalı veya güçlendirmelidir. Uygun seviyelerde hizmet, kalite ve teknoloji, eğitim programları ihtiyacı ve toplum katılımının önemi gibi seçeneklere önem verilmelidir.” denilmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü de temiz suyun bütün koşullardan bağımsız olarak bireye mutlaka ulaştırılması gereken bir sağlık hizmeti olduğunu ifade etmiştir. Yine evrensel tüketici haklarının başında tüketicilerin en temel gereksinmesi olan yeterli ve sağlıklı suya erişim hakkı vardır.

Su hakkının yasal temelini oluşturabilecek en önemli uluslararası hukuk metni,  B.M. EKONOMİK, SOSYAL VE KÜLTÜREL HAKLAR ULUSLARARASI SÖZLEŞMESİ’NİN 11. ve 12. maddeleri düzenlemeleri  ile 2002’de BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi tarafından yayınlanan 15 nolu Genel Yorumdur. Bu belge Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Konusunda Uluslararası Anlaşmasının bir yorumudur (EK-4: B.M. Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, EK-5: 15 Nolu Genel Yorum; Su Hakkı).

Bilindiği gibi B.M. Ekonomik,Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, B.M. Genel Kurulu’nun 16 Aralık 1966 tarihli ve 2200 A (XXI) sayılı kararıyla kabul edilmiş imzaya, onaya ve katılmaya açılmış ve 3 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, sözleşmeyi 15 Ağustos 2000 tarihinde imzalamış, 4 Haziran 2003 tarihinde TBMM’de onaylanmış, 17 Haziran 2003 tarihinde dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onandıktan sonra Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

Sözleşmenin bu düzenlemelerini yorumlayan  15 Nolu Genel Yorum’un girişinde açıkça; “Suyun, hayat ve sağlığın esası olan kısıtlı bir doğal kaynak ve bir kamu malı” olduğu kabul edilmiş  “Bir insan hakkı olarak su hakkının insanlık onuruna uygun bir hayat sürdürülebilmesi için zorunlu” olduğu belirtilmiş ve “su hakkının, diğer insan haklarının gerçekleştirilmesinin bir önkoşulu olduğu” vurgusu yapılmıştır.

“Su hakkının hukuki temelleri” başlığı altında  “…Su hakkının özellikle hayatı idame için en temel koşullardan biri olması sebebiyle, bu hakkın yeterli bir yaşam standardının sağlanması için güvence altına alınan haklar arasında bulunduğu Sözleşmenin 11. Maddesinin 1. Paragrafı düzenlemesine göre su hakkının bir insan hakkı olduğu, su hakkının aynı zamanda, mümkün olan en yüksek seviyedeki sağlık standartlarına sahip olma hakkı  ve yeterli beslenme ve barınma hakkı  ile ayrılmaz bir ilişki içinde olduğu bu nedenle Su hakkının, başta yaşam hakkı ve insanlık onuru olmak üzere Uluslararası İnsan Hakları Bildirgesinde belirtilen diğer haklarla da birlikte düşünülmesi gerektiği…” belirtilmiştir.

15 Nolu Genel Yoruma göre;

Bir insan hakkı olarak su hakkı, herkesin yeterli, güvenli, kabul edilebilir, fiziksel olarak erişilebilir ve karşılanabilir suya hakkı vardır. Yeterli miktarda güvenli su, susuzluktan kaynaklanan ölümleri önlemek, su ile ilgili hastalıkların riskini azaltmak ve her türlü tüketim, yemek pişirme, kişisel veya ev içi sağlık gereksinimlerini karşılamak için gereklidir

“Su hakkı, hakları ve özgürlükleri içeren bir haktır. Su hakkı için gerekli olan mevcut su kaynaklarına devamlı olarak erişebilme hakkı ile keyfi su kesintileri ya da keyfi biçimde su kaynaklarının kirlenmesine maruz kalmama hakkı dahil müdahale edilmeme hakkı da özgürlükler arasında yer almaktadır. Bunun yanı sıra, ilgili haklar, insanların su hakkını kullanabilmelerinde fırsat eşitliği sağlayacak bir su kaynakları sistemi ve yönetimine sahip olma hakkını içermektedir”

Yorumda; taraf Devletlerin yargı alanı dahilinde, su ve suyla ilgili tesis ve hizmetlerin hiçbir ayırım gözetmeksizin herkes tarafından erişilebilir olması zorunlu” olduğu belirtilmekte,. “Ekonomik erişilebilirlik olarak da; Su ve suyla ilgili tesis ve hizmetler herkes tarafından karşılanabilir olması, suyun güvenliğinin sağlanması ile ilgili doğrudan ve dolaylı masraf ve ücretlerin ödenebilir olması ve Sözleşmede yer alan diğer hakların gerçekleştirilmesini tehlikeye atmaması veya tehdit etmemesi gerektiği” vurgulanmaktadır.

Belgede; “Hiçbir hane, konut veya arsanın durumuna bağlı olarak su hakkından mahrum bırakılmaması gerektiği” açıkça belirtilmekte, Taraf Devletlere  “…suyun maddi olarak karşılanabilir olmasını sağlamak için, gerekli birtakım tedbirleri alması, uygun ve düşük maliyetli bir dizi tekniklerin ve teknolojilerin kullanılması;  bu kapsamda ücretsiz veya düşük maliyetli su temini gibi uygun ücret politikaları uygulaması,; görece daha yoksul hane halkları üzerine su giderlerinin oransız bir yük olarak binmemesi için gereken önlemleri alması...” yükümlülüklerini anımsatılmaktadır.

Kategori: Yeşeriyorum