Hafta SonuManşet

Sanal alem hilelerinden hayvan sömürüsüne 3 BIFED belgeseli – Ekin Doğa Kozak

Bu yıl Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’nin beşincisi düzenlendi ve ben festivale üçüncü gününden itibaren katılma fırsatı buldum. Çevreye dair, insanların yaşamış olduğu çeşitli sorunlar ve bu sorunlarla baş etmeye çalışan kişilerin almış oldukları önlemlere; hatta aktif katılımlarına, bazen ise çaresizliklerine tanık oldum.

Guanabara Körfezi’nde balıkçılar, Madrid’de plastik tüketimini minimuma indirmek için yaratıcı çözümler bulan insanlar, İstanbul’da cinsel yönelimi sebebiyle yaşadıklarını gözler önüne seren genç bir kadın, Papua Yeni Gine’de bir maden alanında yerel halkın yaşadığı acılar, Filipinli bir babanın Milano’da doğmuş olan çocuklarının gözünden değerlendirilmesi üç günde şahit olduğum manzaralardan bazıları.

Dünya genelinde yaşanan ekolojik problemler, insanın doğayı tahribi, doğanın tahribata yanıtı, insanın insana ettikleri gibi farklı açılardan dinamik olarak ele alınmış pek çok belgeseli izleme imkanı buldıum.

Bunlardan üç tanesini içerikleriyle ele almak istiyorum.

***

Dalıp Gidin Şu Parlak Işıklara Güzellerim

(Stare Into The Lights My Pretties)

2018 Uluslararası Yarışma Finalistlerinden olan ve Jordan Brown yönetmenliğinde çekilen belgeseli oldukça etkileyici buldum. Ekranlarla çevrili dünyamızı yakın plandan inceliyor; geçmişle günümüz arasında unutulan bağları hatırlatarak, günümüze ve geleceğe dair sorular oluşturuyor.

1946 yılında üretilen ilk bilgisayar olan ENIAC 170 metrekare alanı kaplayacak büyüklükte ve 30 ton ağırlığındayken şimdi geldiğimiz noktaya ne demeli? Teknolojinin gelişmesinin iki amacı vardı en başından beri; savaşmak ve ticaret yapmak. Facebook’un gerçekten sadece eski arkadaşlarınızı bulmanıza yardımcı olmak, sosyalleşmenizi arttırmak için olduğunu mu düşünürdünüz? Elde ettiğimiz bilgileri yine onları satanlardan elde etmemiz nedeniyle böyle düşünüyor olmak ise pek şaşırtıcı olmayacak aslına bakılırsa.

Eli Pariser’in filter buble yani bilgi kabarcığı olarak kavramsallaştırdığı fenomene göre Facebook, Google, yahoo gibi birçok sosyal medya kanalı ve haber sitesi kullanıcılarına, kişilere özel olarak tasarlanmış bilgileri, haberleri, yayın akışını sunmakta; bu da kişinin daha çok tıkladığı alanlardan seçilmekte, böylece etrafında gördüğü bilgi, fikir çeşitliliği azalmaktadır. Bu ise teyit yanlılığı olarak bilinen insanın kendi inançlarını ve düşüncelerini destekleme eğilimi göstermesine kolaylık sağlar. İnsanlar haklı olduklarını düşündükleri zaman dopamin salgılar (bağımlılıkla yakından ilişkili organik kimyasal) ve böyle hissediyor olmaktan hoşnut olurlar. Bu sebeple farklı görüşler özellikle yok ediliyor, hali hazırda sahip olunan inançların beslenmesi sağlanıyor. Her 5 insandan 4’ü uyandığı ilk 15 dakika içinde telefonunu kontrol ediyorken, ekranda “ne” gördüğümüzün önemi çok önemlidir. Örneğin Google’da aynı kelime üzerinden arama yapıldığı takdirde iki farklı insanın önüne bambaşka sonuçlar çıkmakta. Alternatif argümanların ne olduğundan bile haberimiz yokken gerçeklere ne kadar yaklaşabiliriz?

Daniel Patrick Moynihan’ın belirttiği gibi herkesin kendine ait fikri olabilir ama gerçek aynı kalır bundan haberimiz olsun ya da olmasın. Etrafımızı çevreleyen bu “benzerliklerle” dolu kabarcık içinde ne kadar gerçek bir dünya görüyoruz?

What makes you click (2016) belgeselinden oldukça açıklayıcı bazı parçalara da yer veriliyor Dalıp Gidin Şu Parlak Işıklara Güzellerim’de. Google’da üretim müdürlüğü yapmış olan Tristan Harris büyük şirketlerin hepsinin amacının tüketicinin kısıtlı olan zaman ve dikkatine yönelik olduğundan bahsediyor. Her seferinde yeni bir teknik deneyerek en işe yarar olan teknikleri geliştirdiklerinden ve insanların bir sonraki yönlendirmesinin ve sonraki yönlendirmesinin de yapıldığından bahsediyor. Slot makinesinin mantığıyla çalışır, bazen parayı vurursun bazen de elin boş kalır, tahmin edilemezliği çekici yapar; bazen telefonu eline alırsın ve uzun zamandır hoşlandığın kişiden mesaj almışsındır ve bazen kontrol edersin hiçbir şey yoktur.

İnternet tipi bir düşünme” tarzından söz ediliyor günümüzde. Ergenleri etkilediği kadar günümüz yetişkinlerinin de bu düşünme çeşidine adapte olduğundan bahsediliyor. Derin bir düşünce ve akıcı bir konuşmadan ziyade kes-yapıştır tarzında, kendine ait bir fikir üretme gerçekleşmeksizin. Peki derin düşünme neden önemli? Yavaşladıkça, derin düşündükçe zenginleşiyoruz aslında.  İletişim cevaplara ihtiyaç duyar. Bu hızda yaşarken birbirimize 2 saniyede cevaplanacak sorular soruyoruz. Cevap verme süremiz kısaldı artık, hemen cevap vermek gerekiyor. Sadece bize ait olan bir kişilik oluyor kendimize ait düşünceler olunca, dış dünyanın sağladıklarını edinmekten ziyade.

Kapitalizmin bundan sonraki hedefi belki de demokratik olmayan bir toplum yaratmak olabilir mi?

Gerektiği kadar yavaş olunursa kendine zemin bulan değişimlerin büyük çoğunluk tarafından kabul edildiğinde normalleşebileceğini de biliyoruz. Böyle zamanlarda, etrafımızda olup biten, dahil olduğumuz aktivitelerin bir parçası olunabileceğini sorgulamayı da unutuyoruz.

Bu belgesel yarattığı önemli sorularla ve harekete geçirecek gerçekçi tedirginliklerle aklımda yer etti.

***

Ütopya Zamanı

(Utopia Revisited)

Ütopya Zamanı’nın tanıtıcı yazısında “Adil bir toplum için bir yerlerde kapitalizme alternatif bir model var mı acaba?” sorusu dikkatimi çekti. Belgesel boyunca akıllı telefonların yapımında önemli yeri olan kobalt üretimi ile kapitalizmin çiftlikler üzerinde kurduğu baskı ve buna direnmeye çalışan ya da bu baskıya ayak uydurmaya çalışan alternatifleri izliyoruz.

Bu belgeselde “daha adil” diye çizilmeye çalışılan çerçeve, tüketicilerin büyük kısmına uygun fiyat sağlayıcılığıyla egemen olan firmalara karşı küçük çiftliklerin duydukları hasetten ne kadar ayrıştırılabilir? “Daha adiliz, gelin bizden alış-veriş yapın” reklamıyla tüketicilerin “aklını çelme” çabasında olmadıklarını, farklı bir kulvardan girmeye çalışarak amacın yine o pastadan kendilerine ayrılan ve günden güne daralmakta olduğunu iddia ettikleri paylarını büyütmeye çalışmadıklarını nasıl bilebiliriz? Evet, bazı koşullar diğerinden daha kötü, ama görece az kötü olana “ütopya” demek, kapitalizmin gözü dönmüşlüğüne nasıl bir alternatif oluşturabilir? Başka bir canlının yaşamı üzerinden, onun ürettikleri üzerinden, onun ilişkileri üzerinden para kazanmaya devam edildiği bir düzen nasıl olur da ütopya olabilir ki?

Üzerinde yükseldikleri temel aynıyken, birbirinden bu iki sistem nasıl ayrışabilir?

Eğer bir ütopyadan bahsedeceksek tüm “canların” sadece dünyaya gelmiş olmalarından dolayı yaşamı hak edişlerini canlandırmak isterim gözümde. Tüketicinin, ineğin yaşam koşullarına göre ürünü değerlendirmesinden ziyade; ineğin -olabilecek en iyi şartlar altında dahi- taşıdığı can hiçe sayılarak, üzerinden para kazanılacak bir meta olarak değerlendirilen bu sistemi görüp satın alınan her ürünün üretim sürecine katkı sağladığını kabul etmeye cesaret etmelerini isterim.

Biraz daha uzun süre kullanılabilen telefonlarla, biraz daha uzun süre yaşayan ineklerin günümüz kapitalizmine alternatif olabileceğine inanmıyorum.

Bu belgeselde iddia edildiği gibi bir düzenin ütopya değil, daha fazla fiyat ödenerek hayvan sömürüsünün daha iyi koşullarda yaşadığı iddia edilen hayvanlar üzerinden yükselmeye devam ettiği bir düzen görüyorum.

***

Süt Sistemi

(The Milk System)

Süt endüstrisine dair oldukça çarpıcı gerçeklerin gösterilmeye çalışıldığı süt sistemi belgeseli, pazara hâkim olan sistemin, çiftlik sahiplerini “sürekli daha fazla” talepleriyle nasıl zorladıklarını gözler önüne seriyor. Çiftlik sahipleri ürettikleri sütün tamamını sadece bir firmaya satabiliyor, litre başına alacakları fiyatı da satışı yaptıktan sonra öğreniyorlar. Üstelik hiç de tatmin edici olmayan fiyatlara satıyor ve satmaya devam ediyorlar.

Normalde 20 yıl yaşayabilen inekler ikinci yaşlarından itibaren aralıksız olarak hamile bırakılarak durmaksızın süt üretmeye zorlanıyor ve yorgun düşen vücutları beş yaşına vardığında artık süt üretiminden verim alınamadığından mezbahaya gönderiliyor. Bu hayvanların daha uzun süre yaşamasının çiftlikler için anlamı daha uzun süre süt üretebilecek olmaları.

Erkek buzağıların yaşamaya devam etmesinin masrafı bazı durumlarda daha çok olacağından 14 günlük olmadan öldürüldüklerini söyleyen bir çiftlik sahibi beyanını da içeren bu belgesel, onları 70 euroya satın alabilecek bir mezbaha bulursa, bu fiyatı emeğini karşılamayacak kadar ucuz bir fiyat olarak değerlendirse de satıyor. Bu beyanlara sahip çiftlik çalışanlarının üzüldüğü ortak bir konu ise ineklere hala sadece “dişi” doğurmalarının sağlandığı bir yolun bulunamamış olması (gelecekten umutlu gibiler).

1 litre süt üretmesine karşılık 3 litre dışkı üreten inekler ise dev üretim merkezlerinde günde litrelerce dışkı üretiyorlar. Havayı ve toprağı çok büyük ölçüde kirleten bu düzenin değişmesi için belgeselde önerilen sistemse daha küçük çaplı üretim merkezleri. Küçük çaplı üretimlerin olduğu yerlerde hayvanların ürettikleri dışkı toprağı besleyebilecek bir malzeme oluyor. Toprak beslensin ki inekler daha iyi beslenebilsin, daha iyi beslenebilsin ki daha lezzetli süt üretsin. Lezzetli süt üretebilmeye mümkün mertebe uzun yıllar devam etsin ve en nihayetinde insanların önüne “yemek” olarak çıkarak döngüsünü tamamlayabilsin. Bu belgeselin önerdiği sistem için de hayvanlar yalnızca sayıdan ibaret.

Hollanda’da yapılan süt üreticileri toplantısından bir röportajda, günde 3 porsiyon süt ürünü tüketilmesi öneriliyor, başka ülkelerde 2 porsiyon da kabul edilebilirmiş. Süt üreticileri başkanı, dünyayı beslemenin ahlaki sorumluluk olduğunu iddia ediyor. Dünyayı ihtiyacımız olmayan ürünlerle, canlıların canlarını hiçe sayarak besleyerek ahlaki sorumluluklarını gerçekleştirdiklerini iddia ediyor. Üretim fazlası süt tozlarını gelişmemiş ülkelere satarak elden çıkaran firmanın başkanı dünyayı beslemenin ahlaki sorumluluğu olduğunu belirtiyor.

Her anne kendi yavrusu için süt üretir ve süt yavrunun büyümesine yardımcı olur. İnsan bebeğinin ihtiyacı olan sütü annesinden temin ettikten sonra süte ihtiyacı var mıdır? Ya da yetişkinlerin süte ne kadar ihtiyacı vardır? Sütün yetişkinlerde kanserli hücrelerin büyümesine yardımcı olduğu çalışmalardan da bahsedilmektedir. Aynı zamanda süt tüketiminin en yüksek olduğu ülkelerde en yüksek kırık oranlarına sahip olunması bilgisi de oldukça şaşırtıcı olabilir.

Sütün sağlığımız açısından tüketmemiz gereken bir besin kaynağı olduğu iddiasının asılsızlığına göndermelerle dolu bu belgeselin, hayvansal tüketim konusuna etik açıdan hiçbir taraf almamış olması beni oldukça şaşırttı.

Belgeseli izlerken önlerine yem konulan ve bunu derhal yemeye başlayan ineklere baktım. Bu sömürünün durmasının iki yolu var: 1) ya inekler bu durumu protesto edecek -yemlerini yemeyerek açlık grevine girmeleri bir ihtimal- ve 2) ya da insanlar hayvansal ürünleri talep etmeye son verecek!

Belgeselin sonunda, “Bu görüntüleri izlerken içi sızlamayan kimse olmamıştır sanırım” diye yorumda bulunan izleyiciyi öğlen saatinde etli yemek menüsü ve yanında ayranıyla görünce o sızlanmayı yaratmanın yapılacak hiçbir şey yokmuş gibi bir izlenim bıraktığını gözlemledim. Yapılması gereken asgari adımın hayvansal gıdaları tüketmeye son vermek olduğunu belgeselin söylemesini dilerdim.

 

 

Ekin Doğa Kozak

Kategori: Hafta Sonu