Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Romanlar, sürdürülemeyen hayatlar ve umudun titrek alevi

0
Resim: Banksy

Üç güzel roman, üçü de diktatörlüğün ve faşizmin bir zamanlar hakim olduğu üç farklı ülkeyi kendine mekan edinmiş. Finzi Contini’lerin Bahçesi, Rüzgarın Gölgesi ve Lizbon’a Gece Treni. İlki İtalya’da, ikincisi İspanya’da, üçüncüsü ise Portekiz’de sırası ile Mussolini, Franco ve Salazar zamanında yaşanan diktatörlükleri ve etkilediği hayatları şiir tadında anlatır. Üç roman da okuyucuyu sarsar hem de pek derinden. Finzi Contini’lerin Bahçesi ve Rüzgarın Gölgesi’ni okuyalı yıllar oluyor. Portekiz’e Gece Treni’ni ise geçtiğimiz yaz okudum. Roman ile duygusal bir bağ kurmak için pek çok nedenim var.

Schubert’in ve Schubert’in piyano için yazdığı eserleri en iyi yorumlayan piyanist Maria Joao Pires’in isimlerini satırlarda görmek, ilk gördüğüm anda vurulduğum Lizbon’un mekan olması, “Karanfil Devrimi” öncesi karanlık yıllar… Yaşamın kutsallığını, diğer her şeyden üstün tutan, Salazar için çalışan işkenceciyi ölümden kurtaran, bu nedenle hastaları ve mahalle sakinleri tarafından lanetlenen doktor Amadeu Prado’nun hüzünlü hikayesi. Hayatta bazen rastlantı sonucu duyduğumuz bir tek kelime bizi baştan çıkarabilir. Bern’de eski diller öğretmeni Raimund Gregorius, Portekizli bir kadından tesadüfen duyduğu bir kelimenin büyüsüne kapılarak ve hayatın rutinini geride bırakarak Lizbon’a doğru yola çıkar ve Prado’nun bir zamanlar yaşadığı hayatın izini doktorun ölümüne kadar sürmeye başlar. Okuyucular da onunla birlikte sürer bu izi. Devamını yazmayacağım. Neden bu üç romandan bahsetme ihtiyacı hissettim, daha çok bunun hakkında yazmak istiyorum.

2015 yılında Birleşmiş Milletler tarafından benimsenen ve her biri farklı hedeflerden oluşan “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri”nin 16. hedefi barış, adalet ve güçlü kurumlara vurgu yapmakta. Aslında diğer 16 hedefin her birinde de adalet dolaylı olarak vurgulanmakta. Bu hedefler, artık herkes tarafından, her yerde sürekli anlatılmakta, iş dünyasında yeni bir kariyer alanı olarak görülmekte, konuşulmakta, toplantılar yapılmakta. Özellikle sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin görsel olarak arka planda yer aldığı dekorların önünde. Gün geçmiyor ki sürdürülebilirlik ile ilgili bir konuşma, toplantı, panel vs. gibi etkinlikler olmasın. Artık bu kadar çok konuşmanın ötesinde bu konuda ne kadar yol aldık sorusunu sormanın zamanı geldi.

Son dört yılda dünya genelinde yaşanan olaylardan bazılarına bakalım. Önce Kovid-19 pandemisi, sonra Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı savaş, arkasından yüzyılın felaketi diye adlandırılan Maraş depremleri ve son olarak önce Hamas’ın İsrail’e Ekim 2023’te düzenlediği gece yarısı baskını ve karşılığında İsrail’in katliam boyutuna varan ve bir türlü dinmek bilmeyen öfkesi! Aşırı hava olaylarında çeşitli ülkelerde yaşanan can kayıpları ve olumsuz gelişmelerden bahsetmiyorum bile.

Geçen hafta Salı günü Bilgi Üniversitesi’nde Gazze’de yaşananları konuşmak üzere bir panel düzenlendi. “Öğrenilmiş Sessizliği Bırakıp Gerçeği Konuşmak: Filistin’de Baskılarla Başa Çıkmak ve Barışı Sağlamak” başlıkla panel, yıllardır bu konularda çalışan uzmanların katılımı ile 2023 yılı Ekim ayından beri İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarını farklı açılardan tartışmaya açtı. Ben de dahil dinleyicileri en çok sarsan konuşmayı tıp doktoru İzzeldin Abuelaish yaptı. Üç kızını ve yeğenini (ve aslında başka yakınlarını da) İsrail’in 2009 Gazze saldırısında evine isabet eden top mermileri ile kaybeden ve hala barışa olan inancını yitirmeyen, “Nefret Etmeyeceğim” kitabının yazarı Abuelaish, Gazze’de yaşananların ekranlarda ve gazetelerde görünenin çok daha ötesinde, çok daha can yakan gerçekler olduğunu anlatıyordu. Tıpkı Maraş depremleri gibi. Bu tür trajik olaylar, olay mahallinde her zaman daha gerçek olurlar, hakikatin ta kendisi olurlar. Ekrandan izlemeye, ekrandan okumaya hiç mi hiç benzemez. Tam olarak neler olduğunu anlayabilmek, hissedebilmek için orada olmak, o havayı solumak gerekir.

Konuşmacılardan Omer Bartov da katliamların bu çağda hala yaşanmasına, geçmişten dersler alınamamasına vurgu yaptı. Uğur Özdemir’in konuşmasında ise dikkatimi çeken alıntılardan biri, saldırılar esnasında Filistinlilerin yüzde 95’inin suya erişimde yaşadığı zorluklardı. Tam olarak bu yaşananlar, sürdürülebilirlik önünde en büyük engellerden biri değil mi? Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması sonucunda Avrupa’ya doğalgaz akışında yaşanan sıkıntılar, kömür kullanımını gerekli kılarak Avrupa Birliği’nin iklim politikalarını tehdit etmesi de başka bir gerçek dünya örneği. Yine aynı savaştan başka örnek ise, bu bölgeden dünyanın diğer bölgelerine yapılan tahıl sevkiyatının aksamasıydı. Can kayıplarının yanı sıra yaşam için son derece elzem olan su ve enerji güvensizliği, saldırılar esnasında kullanılan silahların neden olduğu kimyasal atıklar, enkazlar, çevreye verilen ve etkileri on yıllarca sürebilecek zararlar. Sürdürülebilir hayatları sağlamadan önce sürdürülebilir kalkınmaya ulaşmamız mümkün değil. Şirketlerin sürdürülebilir iş modellerini benimsemelerinden daha çok bunların konuşulması gerekir.

Yazımın başında bahsettiğim Lizbon’a Gece Treni romanındaki doktor Amadeu Prado’nun Salazar karşıtı olmasına rağmen işkencecinin hayatının kutsal olduğunu düşünmesi ve dışlanmak pahasına onu ölümden kurtarması gibi İzzeldin Abuelaish da yaşadığı korkunç trajediye rağmen, kim olursa olsun, ne yapmış olursa olsun hayatın kutsallığına inanıyor. O, çatışmalar sonrası iki tarafın da yaralılarını tedavi eden, kendini insanlığa adamış bir doktor. İnsan saygı duymadan edemiyor. Abuelaish, barışa inanıyor, barışın sonunda galip geleceğine inanıyor. En kolay olanı, nefret etmeyi seçmek yerine en zor olanı, nefret etmemeyi seçiyor. Amin Maalouf, Abuelaish’ın yazdığı kitap için “Nefret etmeyi reddetmek ve intikamdan kaçınmak cesaret ister… Bu kitap, dünyadaki vahşet karşısında düşünmemizi ve bunun yanı sıra insanlığın en değerli parçasını görmemizi sağlıyor: Umudun titrek alevini…” demiş.

Kısaca küreselleşmenin bu kadar hız kazandığı dünyada, artık her şeyin birbirine daha sıkı bağla bağlandığı zamanlarda barış olmadan, bütün canlı hayatlarının sürdürülebilirliği sağlanamadan, katliamlara son vermeden sürdürülebilir kalkınma gerçekleşemez, gerçekleşmeyecektir. Son olarak, yazının başında bahsettiğim Finzi Continiler’in Bahçesi, II. Dünya Savaşı esnasında İtalya’da toplama kamplarına gönderilen Yahudileri anlatır. Nerede ise, yüzyıl önce yaşanan olaylara benzer katliamı bu çağda tekrar yaşamak sürdürülebilirlikle çelişkili değil mi! Filistinliler toplama kamplarına gönderilmiyor. Ama aylardan beri süren saldırılar sonucunda verdikleri kayıplar sürekli arttığı gibi güvenli hayat alanları da gittikçe daralıyor. Yaşamak böyle bir şey olmamalı, yaşamak titrek alevden daha büyük olmalı. Umudun titrek alevinin harlanarak, güçlenmesi dileğiyle…

More in Hafta Sonu

You may also like

Comments

Comments are closed.