Ana Sayfa Blog Sayfa 5383

Lambdaistanbul’da LGBTT ve askerlik üzerine

Lambdaistanbul’da bu Pazar “Çürüğüm,Askerim, Reddediyorum” isimli film ve ardından da söyleşi var. Yaklaşık 30 dakika süren filmi Aydın Öztek yönetmiş. Eşcinsel, biseksüel ve transgender bireylerin askerlik yükumlülügü ve ordu ile karsılaşma hallerini anlatan film, taniklıklar yoluyla LGBTT hareketinin ve bireylerin “zorunlu askerlik” konusundaki iç tartismasina isik tutuyor.

Söyleşinin konu çerçevesi ise şöyle: Zorunlu askerlik hizmeti ile yuzlesme halindeki bireylerin haklari nelerdir? Askerlik hizmeti veya “curuk” raporu alim surecinde olasi hak ihlallerini en aza indirme yollari nelerdir? Vicdani red tutumu nedir?

Tarih: 31 ekim 2010 pazar

Saat: 16:00 – 18:00

Yer: Lambdaistanbul Kultur Merkezi

Lambdaistanbul LGBTT Dayanisma Dernegi

(Yeşil Gazete)

Iverson imzayı attı

0

Günlerdir konuşulan transfer gerçekleşti ve dünyaca ünlü NBA yıldızı Allen Iverson, Beşiktaş Cola Turka ile 2 yıllık resmi sözleşmeye imza attı.

Beşiktaş Cola Turka, son yılların en büyük transferlerinden birine imza atarak Allen Iverson’ı renklerine kattı. Transferi bitirmek için Amerika’nın New York şehrinde bulunan Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören ve yönetim kurulu üyesi Şeref Yalçın, Amerikalı yıldıza resmi imzayı attırdı.

Iverson’un 2 yıllık resmi sözleşmeye imza attığı ve bu akşam TSİ 21:00’de basın toplantısı düzenleyeceği açıklandı.

Futbol İngiltere ve Rusya’nın söz düellosu

0

2018 Dünya Kupası finallerine evsahipliği yapacak ülkenin belirleneceği oylama öncesinde adaylardan İngiltere ile Rusya arasındaki söz düellosu derinleşiyor.

İngiltere, Rusları kurallara aykırı hareket etmekle, Rusya ekibinden üst düzey bir yetkili de, İngiltere’yi ”ilkellikle” suçladı.

FIFA İcra Komitesi, ülkelerin başvuru dosyasına ilişkin raporları perşembe günkü toplantısında incelemeye başlayacak.

Ancak İcra Komitesi, bazı üyelerin ülkeler adına lobi yapan gruplardan rüşvet istedikleri iddiaları nedeniyle usülsüzlüklerin gölgesinde.

FIFA etik komitesi, iki aktif üye, dört eski üye ve iki başvuru sahibi hakkında 2018 ve 2022 oylamaları öncesinde rüşvet kuşkusu yaratan olaylarda adları geçtiği gerekçesiyle soruşturma yürütüyor.

İki aktif üyenin görevleri askıya alınmış durumda.

FIFA’nın iki gün sürecek toplantısında ayrıca 2018’de yapılacak finallerin favori evsahibi adaylarından İngiltere ve Rusya arasında yaşanan çatışmanın da gündeme gelmesi bekleniyor.

Rusya’nın başvuru ekibinin lideri Alexander Sorokin, Koloskov’dan önce bir başka tartışmanın fitilini ateşlemiş ve İngiltere’nin başvurusunu değerlendirirken, ülkedeki yüksek suç oranları ve başkent Londra’daki gençlerin alkol alışkanlıklarını eleştirmişti.

FIFA, rakiplerin birbirlerinin başvuru dosyalarını eleştirmesini engelleyen katı kurallara sahip.

Tepkiler üzerine Sorokin, ”eğer yanlış anlamalara neden olacak bir şeyler söylediyse özür dilemeye hazır olduğunu” söyledi.

İngiltere’nin FIFA’ya şikayet ettiği Rusya’dan bu kez başvuru ekibinde yer almayan, ama ülke futbolunun önde gelen isimlerinden, Koloskov’dan bir yanıt geldi.

Koloskov, İngiltere’nin girişimini gereksiz bir adım diye niteledi.

Rusya’nın herhangi bir yaptırımdan endişe etmemesi gerektiğini kaydeden Koloskov, ”Bir inceleme yapılacağını bile sanmıyorum. Komik bir durum. İngilizler, başvurularının gidişatından endişe ediyorlar. Kendi avantajlarından söz etmek yerine rakiplerinin dikkatini dağıtmaya çalışıyorlar” dedi.

FIFA’nın Zürih’teki toplantısını izleyen BBC spor muhabirlerinden James Pearce, ”söz düellosunun İngiltere’ye zarar verdiğini” söyledi.

Kısa zaman öncesine kadar İngiltere’nin ağırbaşlı bir sessizlik içinde olduğunu ve tartışmalara girmekten kaçındığını kaydeden Pearce, ama son dönemde İngiltere’nin de polemiklere girmesinin FIFA’nın bazı üyeleri arasında memnuniyetsizlik yarattığını belirtti.

FIFA İcra Komitesi toplantısına, haklarında oylarını satmaya çalıştıkları iddiasıyla yürütülen soruşturma nedeniyle üyelikleri dondurulan Nijeryalı Amos Adamu ve Tahiti’li Reynald Temarii katılmıyor.

2018’de düzenlenecek Dünya Kupası finallerine evsahipliği yapmak için Rusya ve İngiltere’nin yanısıra İspanya-Portekiz ve Belçika-Hollanda ortaklıkları da aday. (BBC)

Yalanlarla Dolu Bir Cadde’de Yürüyüş

Ihlamur Sanat Galerisi / 3 Kasım – 3 Aralık

Son dönemin yenilikçi ressamlarından Tuncay Takmaz yeni bir sergi açmaya hazırlanıyor. 15 yeni tablonun yer aldığı sergide, Bedri Baykam, Picasso, Georg Baselitz Ekrem Kahraman, Fikret Mualla, Matisse, Chagall gibi sanatının referans kaynağı olarak gördüğü sanatçıların esintilerini de görmek mümkün. 3 Kasım’da Galeri Ihlamur’da açılışını gerçekleştirecek olan sergi, 3 Aralık’a kadar farklı ve yaratıcı bir sergi ile buluşmak isteyenler için ideal bir seçim olacak.

Ümit Şahin: “Bu gözdağı girişimini kabul etmiyoruz”

Nükleer karşıtlarına üç yıla kadar hapis istemiyle açılan ve dün Ankara’da ilk duruşması yapılan davada yargılanan aktivistlerden biri olan Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Ümit Şahin yaptığı açıklamada “nükleer karşıtlarının yargılanması, hangi yasa maddesine dayandırılırsa dayandırılsın, aslında nükleer karşıtlığının da yargılanmasıdır” dedi. Ümit Şahin’in açıklamasının tam metni şöyle:

“Hükümet tarafından bütün itirazlara rağmen ısrarla devam ettirilen Akkuyu Nükleer Santral projesini protesto etmek ve projenin duyurulmasından itibaren buna ‘hayır’ diyen 170 bin imzayı muhatabı olduğuna inandığımız hükümet üyelerine ve iktidar partisinin milletvekillerine iletmek için 6 Temmuz tarihinde TBMM’ye gittik.

Anayasa’nın 56. maddesinde açıkça ifade edildiği gibi “Herkes  sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek  çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir”.

Nükleer santrallere karşı olmanın sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını korumanın en önemli unsurlarından biri olduğuna inanıyoruz. Nükleer santraller bilinen en tehlikeli, en kirletici ve en pahalı enerji üretim biçimidir. Pek çok ülkenin artık yeni nükleer santrallerin yapımına izin vermediği bir dönemde Türkiye’nin hala nükleer santral yatırımlarının peşinde koşması hem bugünkü ve gelecek kuşakların yaşamsal haklarını tanımamak, hem de ülkeyi mali ve çevresel olarak ağır bir yük altına sokmak demektir.

Mersin – Akkuyu’da yapılmak istenen nükleer santral projesi yanlışlarla doludur. Nükleer santralin yer lisansı 35 yıl önce verilmiş olmasına ve hem bilimsel, hem de hukuki gerekçelerle zaman aşımına uğramasına rağmen geçerli kabul edilmektedir. Üstelik proje onay aşamasındayken santralin Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği’ne uygun olarak çevreye, denize, havaya, bitki örtüsüne, insanlara ve diğer canlılara verilecek zararların etkileri ile sosyal ve ekonomik sonuçlarının, toplumsal maliyetlerinin neler olacağına dair ciddi ve kapsamlı bir araştırma yapılmamıştır.

Öte yandan nükleer enerji üretiminin 60 yıllık geçmişi nükleer teknolojinin zorunlu sonucu olan kazaların ağır bir çevre kirliliğine ve toplumsal yıkıma sebep olduğunun kanıtıdır. Çernobil felaketi ve onlarca daha küçük çapta kaza nedeniyle binlerce insanın ölümüne, hastalanmasına ve çocukların sakat doğmasına neden olan nükleer santral teknolojisi sabıkalıdır.

Nükleer enerji tesislerinin hiçbir kaza olmasa bile çocuklarda lösemi oranlarını arttırdığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bazıları 250 bin yıl boyunca radyoaktivite yaymaya devam eden radyoaktif atıkların doğaya ve insanlara vereceği zararın giderilmesinin bir yolu, bir başka deyişle atık sorununa bir çözüm bulunabilmiş değildir.

Akkuyu’da yapılmak istenen nükleer santralin verildiği Rusya’nın Türkiye’ye getireceği teknoloji de ciddi soru işaretleriyle doludur. İlk kez Türkiye’de inşa edilecek olan bu nükleer santral tipinin ülkenin ve çocuklarımızın geleceğine ne gibi tehditler oluşturacağı belli değildir. Rus şirketi Rosatom’un Çin, Beyaz Rusya ve Rusya’da yapımını gerçekleştirdiği projelerdeki sicili durumu daha da vahimleştirmektedir.

Bu nükleer santral projesi aynı zamanda bizi kirli, dışa bağımlı ve pahalı bir enerji sistemine mahkum edecek, iklim değişikliğini önlemek ve doğayı korumak için zorunlu olan yenilenebilir enerjiye dayalı enerji politikalarına geçişi engelleyecektir. Bütün bu risklerine rağmen hükümetin gerek kanunları, gerekse imza attığı uluslararası sözleşmeleri ihlal ederek Rusya Devleti ile nükleer santral yapımı konusunda anlaşması, toplumsal tepkiyi göz ardı etmesi ve kamuyu zarara uğratacak olması Anayasa’nın kendisine verdiği görevleri yerine getirmediğini ortaya koymaktadır.

Türkiye’de nükleer enerjiye kendisini, çocuklarını, doğasını, çevresini ve ülkenin ve dünyanın geleceğini düşünerek karşı olan milyonlarca insanın tepkilerinin kamuoyuna ve yöneticilere duyurulması demokrasinin bir gereğidir. Mersin’de, Akkuyu’da ve Sinop’ta yaşayan insanların çoğu kendi topraklarında kirli nükleer enerjiyi istemiyor. Türkiye’de yaşayan insanların nükleer santrallerin tehlikeleri konusunda bilgilendirilmeye hakları var. Zaten Meclis’e taşımaya çalıştığımız 170 bin imza, insanların büyük çoğunluğunun nükleere karşı olduğunun kanıtlarından biridir.

Demokrasi her şeyden önce yönetimlerin aldığı kararlar konusunda doğru bilgilendirilmek, seçme şansına sahip olmak ve karşı çıkma hakkını kullanabilmektir. Nükleer santral yapımı konusunda ne yazık ki halkın doğru bilgilendirilmediği, şeffaflıktan uzak bir süreç yaşanmaktadır. Hükümet kapalı kapılar arkasında yapılan anlaşmaların halk tarafından sorgusuz sualsiz kabul edilmesini istemekte, hukuksal denetimden bile kaçmaktadır. Nükleer santrallerin tehlikeleri konusunda kamuoyunu uyaracak, yönetime halkın tepkisini yansıtacak her çalışmanın demokrasinin ve açık toplumun gereği olduğunu düşünüyoruz.

Nükleer karşıtlarının yargılanması, hangi yasa maddesine dayandırılırsa dayandırılsın, aslında nükleer karşıtlığının da yargılanmasıdır. Bu gözdağı verme girişimini kabul etmiyoruz.

Nerede ve ne zaman olursa olsun, nükleer enerjiye karşı olmaya, Türkiye’yi ve dünyayı nükleer tehlikeden koruma görevimizi sonuna kadar kullanmaya devam edeceğimizi kamuoyuna duyuruyoruz.

Dr. Ümit Şahin
Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü”

Ankara’da kişi başına düşen AVM İstanbul’u geçti

Ankara alışveriş merkezlerinde kişi başına düşen metrekare alanında İstanbul’u geçti.

Alışveriş Merkezi Yatırımcıları Derneği (AYD) ve Akademetre Research tarafından yapılan araştırmada Ankarada bin kişi başına 215 metrekare alan düşerken İstanbul’da 201 metrekare düştüğünü ortaya koydu. Araştırmanın sonuçlarına göre eylül ayında alışveriş merkezlerinin ciro endeksi bir önceki aya göre yüzde 8 artarak 120 puana ulaştı. Türkiye genelindeki AVM’lerde ilk 9 ayda 20 milyar TL ciro yaparken yılsonu hedefleri ise 25 milyar TL olarak açıkladılar. İlk 9 ayda AVM’leri 800 milyon kişi ziyaret etti. Yılsonuna kadar ise bu rakamın 1.1 milyon kişiyi bulacağı tahmin ediliyor. Anadolu’daki alışveriş merkezlerinde ilk 9 ayda yüzde 15, İstanbul’da ise yüzde 5 artış gözlendi. AYD Başkanı Hakan Kodal, “Eylül ayında hem Ramazan Bayramı hem de okulların açılmasının etkisiyle cirolarda yaşanan artış perakendeciyi sevindirdiği kadar AVM yönetimlerinin de yüzünü güldürdü. 2010 ilk üç çeyrek ciro verileri beklentilerimizin üzerindedir, 25 milyar TL ciro hedefini de aşacağız” dedi.

TTB: “Yeni bir polis devleti uygulaması!”

Ankara Valiliği adına İl Sağlık Müdürlüğü imzasıyla özel hastanelerden; “sağlık personelinin çalışma izin belgesi düzenlenmediği, çalışma izinleri olmadığı halde özel hastanelerde çalıştıkları yönünde şikayetler geldiği; hastanede çalışan personelin kimlik tespitinin yapılabilmesi için hastane güvenlik kamera kayıtlarının en az 1 ay süreyle muhafaza edilmesi” istenmiştir.

İl Sağlık Müdürlüğü’nün özel hastanelerdeki çalışanların saptanmasına yönelik olarak kamera kayıtlarını isteyerek bir denetleme yapma yetkisi bulunmamaktadır.

Kişilerin görüntülerinin kaydedilmesi ve bunun kullanılması devlet güvenliğinin korunması ya da kamu güvenliğinin sağlanması gibi zorunlu durumlarda ve hukuken izin verilen hallerde mümkündür. Sağlık personelinin idari bir usul olan çalışma izin belgesinin olup olmadığının denetlenmesiyle amacıyla hastaneye gelip giden hastalar da dahil olmak üzere bütün insanların en temel haklarının ihlal edilmesi söz konusu edilemez.  Kişilerin özel hayatıyla ilgili ve özellikle de sağlıkları ile ilgili bilgilerin korunması üstün hukuk kuralları ile güvence altına alınmıştır. Ayrıca söz konusu veriler ‘kişisel veri’ niteliğindedir. Anayasadaki özel hayatın gizliliğine ilişkin düzenlemeler başta olmak üzere bu alan, ulusal ve uluslararası düzenlemelerle sıkı biçimde korunmaktadır.  Kişilerin hastaneye başvurduklarına ilişkin bilgilerin gizli tutulmasını isteme haklarını de kapsayan başta BİYOTIP sözleşmesi olmak üzere uluslararası sözleşmelerin yanı sıra hasta haklarına ilişkin düzenlemeler bu alana yönelik müdahaleleri yasaklamaktadır.

Hekimlerin ve diğer sağlık personelinin mesai içinde ve mesai dışında meslekleri ile ilgili yükümlülüklere uymaları tabiidir. Ancak hekimleri “her an suç işleyen tehlikeli kişiler” gibi gören, hem hastaların hem de hekimlerin temel haklarını ihlal eden kameralı kayıt sistemi ile takip istenmesine ilişkin tutum kabul edilemez.

Nitekim 30 Ocak 2010 tarih 27478 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Başbakanlık Genelgesi’nde de zorunlu güvenlik ihtiyacı ve kamu yararını gerçekleştirme amacı dışında insan onuru ve temel kişilik haklarına aykırı şekilde kamu görevlilerinin izlenmesine imkan veren uygulamaların önüne geçilmesi hususunda gerekli tedbirlerin alınacağı belirtilmiştir.

Sağlık Bakanlığı Hukuk Müşavirliğinin 17.7.2008 gün ve 13769 sayılı yazısında da, kişisel veriler kapsamında olduğu açık olan ve şahsa mahsus özellikleri yansıtan göz retinası, ses, yüz şekli vb. bilgilerin kaydedilmesi suretiyle mesai denetiminin yapılmasının ancak uygulamaya maruz kalacak kişilerin açıkça rızalarının alınması ile mümkün olduğu ifade edilmiştir.

Kişisel verilerin hukuksal bir zorunluluk yokken paylaşılması, Türk Ceza Kanunu’nun 135. maddesinde tanımlanan suçu oluşturur. Özel hastanelerden hizmet alanlar, bunların yakınları ve hizmet sunan kişilerin kişilik haklarına saygı gösterilmesi ve kişisel verilerinin korunması için Cumhuriyet Savcılığı veya mahkeme dışındaki bütün makamlardan kamera kayıtlarının incelenmesine yönelik olarak gelen taleplerin reddedilmesi zorunludur.

Özel hastanelerin, özel hayata ve insan onuruna saygı göstermekle kendilerini denetleyen makamın talebi arasında seçim yapmaya zorlanması doğru değildir. Demokratikleşme konusunda iddiaları olan bir hükümetin hekimleri polisiye önlemlerle takibe alması utanç vericidir. Bu nedenle Ankara Valiliği ve Ankara İl Sağlık Müdürlüğü’nce, hastanelerdeki güvenlik kamera kayıtlarının çalışanların idari denetimi için kullanılması isteğinden derhal vazgeçilmelidir.

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ
MERKEZ KONSEYİ

Türkiye Refah Listesi’nde sonlarda

Merkezi Londra’da bulunan uluslararası düşünce kuruluşu Legatum Institute tarafından yapılan ve 110 ülkenin yer aldığı Refah Listesi‘nde Türkiye 80. sırada yer aldı.

Türkiye listede Cezayir’in altında, Guatemala’nın ise üzerinde bulunuyor.

Legatum, listeyi, ekonomi, fırsat eşitliği ve girişimcilik, idare, eğitim, sağlık, kişisel ve ulusal güvenlik, kişisel özgürlük ve sosyal sermaye kriterleri üzerinden hazırladı.

Refah Listesi’nin ilk üç sırasında ise kuzey Avrupa ülkeleri Norveç, Danimarka ve Finlandiya var.

Listede Amerika Birleşik Devletleri 10, İngiltere 13 ve Almanya ise 15. sırada yer alıyor.

Legatum ülkelerin, bu sekiz kategorinin her biri için ayrı ayrı da sıralamış.

Türkiye’nin 108 ile en kötü performans gösterdiği kategori ise sosyal sermaye.

Legatum, sosyal sermaye, toplumun kendi içinde kurduğu sosyal etkileşim ağları ve sosyal birliktelik olarak tanımlıyor. Kuruluşa göre toplumsal ilişkiler de ülkedeki refahın önemli bir bileşimi.

Türkiye’nin alt sıralarda olduğu bir başka kriter ise kişisel ve ulusal güvenlik. Türkiye’nin 83. sırada yer aldığı bu kriter Legatum tarafından, devlet desteğiyle işlenen siyasi suçlar, iç savaş, toplulukların karşı karşıya olduğu sorunlar, gece korkmadan sokağa çıkabilme gibi alt kriterlerle ölçülüyor.

Türkiye’nin 95’i sırada yer aldığı kişisel özgürlük kategorisinde ise ifade özgürlüğü, kişisel özerklik, toplumun farklılıklara olumlu yaklaşımı ve hoşgörü gibi faktörler değerlendiriliyor.

Listenin en sonunda ise Orta Afrika Cumhuriyeti, Pakistan ve Zimbabwe yer alıyor. (BBC)

Yakup Okumuşoğlu: “Hükümet doğal sit kavramını ortadan kaldırıyor”

Sit alanı ilan edilmesiyle çevrecilerin rahat nefes aldığı İkizdere için tehlike çanları yeniden çalıyor. Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun sit alanı ilanının hemen ardından meclise sunulan “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı”yla mevcut doğal sit ilan edilmiş alanların statüsü sona erdirilecek. Doğal sit ilan etme yetkisi Çevre ve Orman Bakanlığı’na devredilecek. Böylece Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Önümüzü kesiyorlar” dediği İkizdere Vadisi’nin doğal sit ilanı kararının iptal edilmesinin ve 22 HES’in inşasının önü açılacak.

Çevre örgütleri isyan ettikleri düzenleme için “Anadolu’nun ölüm fermanı” diyor. Biz de yıllardır pek çok çevre sorununda başarıyla hukuk mücadelesi veren, “derelerin avukatı” diye anılan avukat Yakup Okumuşoğlu’ndan sıcağı sıcağına tasarıyı  değerlendirmesini istedik. 16 yıldır yaşam alanları için mücadele ettiğini, kendinden önce ömürlerini verenler olduğunu söyleyen Okumuşoğlu “bu tasarıyla malesef tüm doğa koruma mücadelesini, kazanımlarını bir çırpıda ortadan kaldırmış olacaklar” diyor… Ama ekliyor: “Kaldığımız yerden motivasyonu daha güçlü olarak mücadeleye devam edeceğiz”… O’na göre zaten yaşamı sürdürmek için başka bir seçenek yok… İşte Meclis’teki tasarının çevreye etkileri…


– Yıllardır sürdürdüğünüz hukuk mücadelesinde tam rahat bir nefes alınmıştı ki yasa tasarısı meclise sunuldu. Tasarıyı değerlendirir misiniz? İkizdere’de kurulmak istenen santrallerle doğrudan ilgili mi? Yoksa bir olasılıktan mı söz ediyoruz?

Tasarı çok önceden biliniyordu ama birden bire jet hızı ile meclise gönderilmesi tabii ki İkizdere nedeni ile oldu. İkizdere’nin sit alanı ilan edilmesi 22 tane HES’i çöpe götüren bir durumdu. Diğer yandan hemen her vadi için sit başvurusu yapılmaya başlandı. Hükümet açısından bunun önüne geçmek ve bu sit alanı ilan işini kendi insiyatiflerine almak lazımdı. Gidişata “dur” demek gerekiyordu. İşte şimdi bunu yapıyorlar. “Doğal sit” denen bir kavramı ortadan kaldırıyorlar. Tasarının yasalaşması ile doğal sit alanları otomatikman ortadan kalkıyor. Kendileri ilan edilmiş olanları değerlendirecek ve en iyi ihtimalle de kanunda tanımladıkları bir başka  koruma statüsüne indirgeyecekler. Bir koruma statüsü verseler bile buralarda “koruma, kullanma ve sürdürülebilirlik” deyip “üstün kamu yararı kavramı” ile HES’lere, madenlere veya neyi planlıyorlarsa ona da izin verecekler… Tasarının 1. ve 9 maddelerinden bunları görmek mümkün.

– Tasarı ile İkizdere sit alanı kalsa dahi HES’lerin inşası söz konusu olabilir mi?

Tasarıya göre artık “doğal sit” denen bir kavram yok. Yasalaşması ile birlikte doğal sit statüsü ortadan kalkıyor.  Başka isimlerde koruma statüleri ihdas ediyorlar. Dolayısı ile hem sit kalması hem de HES inşaası diye bir durum söz konusu değil. Tasarıya göre daha önce sit alanı ilan edilmiş yerler oluşturacakları bir komisyon marifeti ile yeniden değerlendirilip, eğer korunmaya uygun görülürse tasarıda açıklanmış bir koruma statüsüne sahip olacak. Ama ister tasarıya göre değerlendirip bir başka koruma statüsü versinler, ister vermesinler, yine tasarıya göre korunan alanlarda da HES yapılabilecek. Tasarı “her yerde her şey yapılabilir” mantığına göre şekillendirilmiş.

Yani Çevre Kanunu’nun “sürdürülebilir kalkınma – koruma kullanma – kirleten öder” ilkesi aynen bu tasarıda da geçerli. Bunun anlamı “yapacağız ama koruyacağız, kirletirse yatırımcıya parasını ödeteceğiz”dir. Bu anlayışın Türkiye uygulaması ise ortadadır. Kıyılarımız yazlık evlerle, tarım alanlarımız fabrikalarla, ormanlarımız turizm tesisleri ve maden sahaları ile, derelerimiz ise barajlarla ve HES’lerle doldurulmakta.

Bu alanlarda yapılacak faaliyetler için “ekoloji değerlendirmesi” denen bir değerlendirme yapacaklar. Bu değerlendirmede tıpkı ÇED süreçleri gibi işleyecek. Yani değerlendirme sonucunda “yeterli önlemler alındı, planlanan faaliyet minimum zarar verecek” dendiği anda izin verilmiş olacak.

– Bunun ne gibi bir sonucu olacak peki?

Bunun anlamı bu gün yaşadığımız sorunların aynen korunan alanlarda da devam edeceğidir. ÇED süreçleri adeta “copy paste” raporlara dayalı olarak sürdürülüyor. Yatırımcıdan çeşitli taahhütler alınıyor ama yatırımcının sahada yaptıklarını denetleyen yok. Burada da aynı durum yaşanacak. Zaten değerlendirme kurulunun da komisyonun da üyelerini bakanlık belirleyeceğinden, korunan alanlar tamemen bakanlığın insafına kalacak.

Bakanlığın gerçekten çevre korumacı ve samimi olduğu bilsek bir noktaya kadar “evet” de diyebiliriz. Ama bugüne kadar HES, madenler ve ormanlar konusundaki uygulamalara baktığımızdan çevre değil bayındırlık yada enerji bakanlığı gibi çalıştığını gözlemliyoruz. Malesef korunan alanlar da yaşanan bu yıkımdan aynı ile hakkını alacak.


Pekçok doğa alanı tehdit altında

– İkizdere ile birlikte nereler için tehlike çanları çalıyor?

İkizdere ile birlikte ünlü Fırtına Vadisi, Fındıklı Çağlayan ve Arılı Vadileri, Papart Vadisive Şavşat da HES projeleri nedeni ile en başta etkilenecek korunan alanlar.

– Yasa tasarısı doğal sit alanı ilan etme yetkisini Çevre ve Orman Bakanlığı’na devrediyor.  AB ülkelerinde de uygulama böyle mi?

Avrupa Birliği’nde de böyle ama o ülkelerde çevrenin nasıl korunacağına dair uzun bir mevzuat listesi var. Diğer yandan AB’de çevre bakanlıkları görevini tam olarak yaparken, bizde Çevre ve Orman Bakanlığı mahkemelerin de işaret ettiği üzere elde olan mevzuatların gereğini  bile formalite olarak yerine getiriyor.

– Tasarıya göre 20 kişilik kurulda 4 akademisyen, bakanlığın seçeceği 2 STK temsilcisi yer alacak. Diğer üyeler bürokrat. Bu dağılımı değerlendirir misiniz?

Dağılım sizin de işaret ettiğiniz üzere esasında açıklamaya gerek olmayacak kadar açık. Kararlar salt çoğunlukla alınıyor. Bu da bakanlığın istediği kararı alabileceği anlamına geliyor. Doğal yaşam alanlarında yatırımları bu kadar seven ve destekleyen bir Çevre ve Orman Bakanımız da varken, sonucun ne olacağı ortada. Akademisyenler ve STK’ların da nasıl oluşturulacağını zaten bakanlık kendisi belirleyeceğinden “bozacının şahidi şıracı” diyebileceğimiz bir durum ortaya çıkacak.

– Sizce bölge halkı karar alma mekanizmalarında aktif yer alabiliyor mu? Bakanlığın sürece dahli bunu nasıl etkiler?

Bu görülmüş bir şey değil. Bölge halkının “etkin” olmasını bir yere bırakın, dinlendiği bir karar alma süreci var mı Türkiye’de? Yönetişim bizim bildiğimiz bir uygulama değildir. Bizde Yönetişimsel-imsi gibi durumlar olur en çok, ve olan da budur.

Örneğin ÇED uygulamasının bir nedeni süreç  içinde halkın görüş ve düşüncelerini alma ve bu şekilde halkın kendini ilgilendiren bir konuda görüşünü belli etmesini sağlamaktır. Bu sayede halkın kendisini ilgilendiren konularda karar alma sürecine katılma ve nihayet bu yöntem üzerinden de  demokrasiye hizmet etmek amaçlanır.

Halkın istemediği, bağırıp çağırdığı bunca bilgi verme toplantısının neticesi ise işte ortada: Her vadide onlarca HES. Sanki halkımız “bir yetmez, 22 tane olsun” demiş gibi. Bakanlık şimdi korunan alanlar noktasında da sürece dahil olarak aynı uygulamayı devam ettirecek. Olanı biliyoruz, olacağı da bu.


Çevrecilerin eylem planı ne?

– Çevreciler şimdi ne yapacak?  Eylem planı ne olmalı?

Çevrecilerin en başta yapması gereken aralarındaki tartışmaları bir yana bırakıp, bir araya gelmek. Başta TBMM olmak üzere yasa yapıcılarla bire bir görüşülmeli, AB’nin çevre faslını yürütünlerle bir araya gelinmeli. Alternatif yasa tasarıları oluşturulmalı ve seçim zamanı hesap sorulabilmeli. Konu halkımıza iyi anlatılmalı, ne yapılmak istendiği ve ne olacağı açıklanmalıdır. Türkiye’de herkes olan bitenin farkına varmalı. Yaşam savunucularının birlikte değerlendirme yapması ve bundan sonrası için ortak kararlar alması gerekiyor. Dağınıklığın sona erdirilmesi en büyük dileğimiz. Bu alanda mücadele eden avukatların sayısının artması ise elzem.

– Tasarı öncesi HES’lerle ilgili son durum nedir? Mücadele sizce hangi noktada? Davalar hangi aşamada?

Tasarı öncesi durum şu: Bizler vadiler sit alanı değilken de mahkeme kararları ile çevreye zararı olacağını değerlendirdiğimiz faaliyetleri durdurabilmekteydik. İdare ise mahkeme kararlarını aşmak için çareler üretmekteydi. Her seferinde hukuk devleti anlayışında  gedik açma çabası daha aşılamaz olarak görülen sitleri gündemi getirmişti. Şimdi ise sitler kalkıyor. Açtığımız davaların iptal gerekçeleri, “doğal  alanların sit alanı olması gerekçesi” olmadığından bizler kaldığımız yerden daha motivasyonu güçlü olarak mücadeleye devam edeceğiz elbette.

Uygulama ve idarenin tutumu nedeni ile hukuka olan inanç her geçen gün azalsa da bizler  daha çok yargıya başvuracağız. Bu alanda çalışacak yüzlerce avukat yaratma çabamıza ise  hız vereceğiz.

Son olarak söylemek istediğim, bizlerin vatan haini olmadığıdır. Bizler elektrik de istiyoruz refah da, huzur da. “Her şeyimiz olsun, ama tadımız tuzumuz da olsun” diyenlerdeniz.  Ama durum şudur: Var olan uygulama, kurgulanan mevzuatlar çok kötü. Maalesef bu mevzuat ve uygulayıcıların yetersizliği ülkenin tüm kırsal doğal yaşam alanlarının yok edilmesi ile sonuçlanacak bir uygulamayı dayatmakta. Yapılanın yanlış olduğunu söyleyecek idare tarafında bir akil adamın varlığına ihtiyaç var. Bizlerin ise bu uygulamaya karşı çıkmaktan başka çaresi ise yok. Çünkü yok olan bizlerin yaşam alanı. Yok olan çocuklarımızın geleceği. Yok olan atalarımızın parmak izleri… Var edebildiğimiz ise kültürlerimizdir.

Bu sebeplerle  ya bu mücadelemizi yükselterek yaşam alanlarımızı koruyup kurtaracağız ve çıkacağız, ya da  vatansızlaşacak, köleleşecek, taşeronlaşacağız.  Bizim için  durum bu kadar açık olup, maalesef üçüncü bir seçenek şimdilik  yoktur.

RÖPORTAJ: Işıl Sarıyüce – Yeşil Gazete

Eski Arjantin Cumhurbaşkanı Kirchner öldü

0
Nestor ve Cristina Kirchner

Eski Arjantin Cumhurbaşkanı Nestor Kirchner öldü. 60 yaşındaki Kirchner’in kalp krizi geçirdiği belirtiliyor.

Arjantin’in şimdiki Cumhurbaşkanı Cristina Fernandez de Kirchner’in eşi olan Nestor Kirchner, Eylül ayında kalp ameliyatı olmuştu.

Güneydeki El Calafate kentinde ölen Kirchner, 2003-2007 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapmıştı ve 2011’de yeniden aday olmayı planlıyordu.

Nestor Kirchner, 2001’deki mali kriz ardından, ülkede liderlerin arka arkaya istifa etmek zorunda kaldığı çalkantılı bir dönemde iş başına geldi.

Muhalifleri, Kirchner çiftinin, cumhurbaşkanının görev süresini sınırlayan yasaları bypass edebilmek için dönüşümlü başkanlık yöntemini bulduklarını savunuyordu.

Sabah saatlerinde hastaneye kaldırılan Kirchner’in öldüğü sırada eşinin de yanında olduğu belirtildi.

Son üç yıldır sağlık sorunları bulunan eski cumhurbaşkanının durumu bu yıl kötüleşmişti.

Kirchner şubat ayında da beyne giden damarlardan birindeki tıkanıklığın temizlenmesi için ameliyat olmuştu.

‘Arjantin’i diktatörlükten kurtardı’

Ancak Kirchner tüm bu sağlık sorunları ve görevi eşine devretmiş olmasına karşın siyasette aktif olmaya devam etmişti.

Nestor Kirchner milletvekilliğinin yanı sıra Güney Amerika Ülkeleri Örgütü UNASUR’un da genel sekreteriydi.

Kirchner döneminde dış borç yükü azaldı, bölge ülkeleriyle verimli ilişkiler kuruldu, ekonomi toparlandı.

Yüksek Mahkeme’de reforma gidildi; askerî diktatörlük döneminde işlenmiş suçlar yargı önüne getirildi. Silahlı kuvvetlerin komuta kademesi ise büyük ölçüde değiştirildi.

Arjantin’den gazeteci Güneş Çelikkol, “Kirchner, kimilerine göre Arjantin’i askerî diktatörlüklerin gölgesinden kurtararak demokratikleştirmiş, kimilerine göreyse, yakın çevresi dışında kalan herkesi tasfiye etmişti. Ama şurası kesin ki, ülkesinde büyük bir iz bıraktı.” diyor. (BBC)