Ana Sayfa Blog Sayfa 5109

Hükümetin modası geçmiş kalkınma modelleri- Cengiz Aktar

2. AK Parti hükümetindeki Çevre ve Orman Bakanlığı’nın, görev tanımındaki çevreye karşı olan ilgisizliği ve husumeti üzerine epey yazmış, dikkat çekmiştik. Bakanlık icraatlarıyla çevreden ziyade enerji bakanlığı gibi çalışırdı. 3. AK Parti hükümetinde bu sorun giderildi ve bakanlık aslına rücu etti. Bakanlığın adındaki ‘çevre’ düştü ve yerine ‘su’ geldi. Bu dürüstlükten ötürü hükümeti kutlamak gerekiyor. Zira bakanlığın temel yaklaşımı su ve orman rezervlerinin iktisaden nasıl değerlendirileceği üzerine bina edilmiş bir yaklaşımdır. Bu çerçevede öncelik kat’iyen çevre korumada değildir. Pekâlâ, yeni hükümette çevre işleri kimden sorulacak? Yeni kurulan ve genel itibariyle TOKİ bürokrasisinden müteşekkil Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak herhalde buna denir. Özünde kırsalı, yeşili, dağ, taş, dereyi çağrıştıran çevre ile beton ve asfaltı çağrıştıran şehrin tek bakanlık çatısı altında toplanması gelişmekte olan ülkelerde görülen bir uygulama. Türkiye gibi bu ülkelerde de amaç doğayı kentsel büyümeye uyarlamak. Dolayısıyla çevre ikincil ve edilgen bir konumda. Nitekim TOKİ’nin bu güne kadar yaptığı inşaatlar bu yaklaşımın açık örnekleri. Çevreden vazgeçtim, kentsel işlevi dahi tartışılır. Gelişmiş ülkelerde 1945 sonrasında kalkınma ve tüketim furyasında denenmiş ve yıllar önce terk edilmiş bir kentleşme modeli. Tecrit edilmiş, işyerlerine uzak, hayata uzak, toplumsallık dışı, içinde oturanların kredilerini ödeyemediği, beşerì ve iktisadì anlamda sürdürülebilir olmayan beton bloklar. Gelişmiş ülkeler, ekonominin toplumun kıyısına mahkûm ettiği insanların üşüştüğü bu banliyöleri yıllardır bombalarla imha ede ede bitiremedi.

Bu çağdışı şehircilik anlayışıyla hareket eden ve son tahlilde sürdürülebilir dahi olmayan bir rant üreten bu bakanlık bir de çevreyi koruyacak, gözetecek. Bu görev tanımına kargalar güler. Nitekim Bakan Bayraktar geçen hafta, habere göre 23 stk ile çevre koruma konusunda istişarede bulunmuş. Saydım, 16 kuruluşun çevreyle filan ilgisi yok ama sanayi ile var. Bakan da konuşmasında ‘korumanın kullanma ile birlikte düşünülmesi gerekiyor’ derken işin rengini zaten açık etmiş. Şunu bilmek önemli hem HES’e hem gürül gürü akan derelere sahip olmak mümkün değil.

Çevre bürokrasisini yakından tanıyanlar ‘çevre’ dosyasının adı artık Orman ve Su işleri Bakanlığı olan eski bakanlıkta kalacağını söylüyorlar. Adından ‘çevre’ düşmüş olsa da. Nitekim tipik bir çevre uzmanlığı olan ‘Doğa Koruma ve Millì Parklar Genel Müdürlüğü’ bakanlığın altında göreve devam ediyor.

Çevre engelinden kurtulmuş bir görev tanımı

Yeni ama eski bakanlığın geçen dönemde temel işlevi olan hidroelektrik santraller (HES) konusunda ‘çevre’ ipoteğinden kurtulmasıyla birlikte rahatladığını ve artık enerjisini temel işlevine adadığını görüyoruz. Veysel Eroğlu’nun ‘ümmì halka’ HES’in yararlarını anlatmak için, HES’lerin zararı konusunda farkındalık yaratmak için kolları sıvamış olan Tarkan’dan şarkı istemesine kadar uzanan hummalı bir PR çalışmasına şahit oluyoruz.

E-posta kutularına HES’lerin güzelliği ve yararlarıyla ilgili Bakan ve bakanlık mahreçli bilgilendirme notları düşüyor. ‘Her akan suya bir HES’ diye özetleyebileceğimiz bu cevvaliyet karşısında durmak öyle kolay değil. Her ne kadar mahkemeler peşi sıra HES projelerini iptal kararları alsa da sesini çıkarana tolerans sıfır. HES’i sorgulayana vatan haini, satılmış, romantik entel muamelesi var. Önemli kot farkına sahip Karadeniz bölgesi akarsularına karşı başlatılan topyekûn taarruza karşı kurulan Derelerin Kardeşliği Platformu üyeleri baskı altında. Hopa, Başbakan’ın şimşeklerine maruz kalan ve Metin Lokumcu’nun ölmesiyle sonuçlanan HES karşıtı gösteriden bu yana durulmuyor. Doğa Derneği Başkanı Güven Eken ve beş çevreciye geçen Eylül’de kendilerini, artık sular altında kalan Allianoi’da iş makinelerine zincirledikleri için izinsiz gösteri ve devlet malına zarar vermek suçlarından açılan davaya başlandı.

Tekrarda yarar var. HES’ler yenilenebilir dolayısıyla sürdürülebilir değil zira ömürleri sınırlı, kullandıkları suyun debisine verdikleri zararı da katınca sürdürülemezliğin boyutları katlanıyor. Kısa ömürleri boyunca civarda yaşayan tüm canlılara verdikleri biyolojik ve ekonomik zarar, astarı yüzden çok pahalıya getiriyor. Temiz olmasına temizler, herhangi bir yakıt yakıp atmosfere sera gazı salımı yapmıyorlar ama inşaat evresinde ve hurdaya çıktıklarında çevreye verdikleri başka zararlar çevresel etkide aynı kapıya çıkıyor.

AK Parti hükümetinin idaresinde Türkiye gelişmiş ülkelerde denenmiş, toplumsal ve çevresel büyük hasarlara sebebiyet verdikten sonra gözden düşmüş kalkınma modellerini gözünü kırpmadan taklit etmekte sakınca görmüyor. Hâlbuki araştırma-geliştirmenin, yeni tekniklerin ve bu coğrafyanın sürdürülebilir enerji kaynaklarının sunduğu olanakları değerlendirerek, yani kolaya kaçmadan, kafa yorarak ve dolayısıyla geleceğimizi düşünerek iş yapmak mümkün.

Cengiz Aktar – Vatan

Hiroşima’dan Fukuşima’ya Japonya’nın Nükleer Trajedileri – Amy Goodman

Son haftalarda Japonya’daki nükleer reaktörlerde ölçülen radyasyon düzeyleri, bir noktada saatte (mSv/saat) 10,000 millisievert olmak üzere aniden artış gösterdi. Bu rakam reaktörün güvenilmez sahibi Tokyo Elektrik Şirketi (TEPCO) tarafından bildirildi, ancak bu Geiger sayacının ölçebileceği en yüksek rakam.

Diğer bir deyişle, radyasyon oranları standartların üzerinde. 10,000 millisieverte çok kısa süreliğine bile maruz kalmak, haftalar içinde oluşabilecek bir ölüme neden olabilir. (Bir karşılaştırma yaparsak, diş rontgeninden çıkan bütün radyasyon 0.005 mSv’dir). The New York Times, Japonya’da hükümet yetkililerinin, felaketten sonra radyoaktif serpintinin rüzgarla ve havayla taşınacağı potansiyel yerlerde yaşayan yüzbinlerce insanın yüksek maliyete neden olacak tahliyesini engellemek için, bu yerlerin belirleneceği tahminleri önlediğini yazdı.

“Gizlilik bir kere kabul edildiği zaman bağımlılık yapar”. İlk iki atom bombasının kilit öneme sahip yaratıcılarından olan atom bilimci Edward Teller tarafından söylenen bu sözler Japon Hükümeti’nin nükleer felaketle başa çıkma yöntemini açıklıyor. “Little Boy” denilen uranyum bombası Hiroşima’ya 6 Ağustos 1945 tarihinde atıldı. Üç gün sonra, ikinci olarak “Şişman Adam” denilen plütonyum bombası Nagazaki şehrine atıldı. Büyük patlama ve hemen ardından gelen etkilerde 250 bine yakın kişi öldü. Hayatta kalan binlerce insanın yaşadığı acı dolu yanıkların, radyasyondan kaynaklı kanser ve hastalıkların, ölüm ve felaketin boyutunu kimse tam olarak bilemiyor.

Hiroşima ve Nagazaki’nin bombalanma tarihi, ABD askeri sansür ve propaganda tarihinin ta kendisidir. Engellenen film görüntülerinin yanı sıra, ordu patlama bölgelerini muhabirlere kapattı. Pulitzer ödüllü gazeteci George Weller Nagazaki’ye girmeyi başardıktan sonra, hikayesi bizzat General Douglas MacArthur tarafından yok edildi. Avustralyalı gazeteci Wilfred Burchett patlamadan kısa süre sonra Hiroşima’ya sızmaya başardı ve “atomik veba” dediği yaygın hastalıkları “dünyaya bir uyarı” şeklinde açıkladı.

Greg Mithcell on yıllardan beri Hiroşima ve Nagazaki’nin tarihi ve sonrasıyla ilgili yazıyordu. Nagazaki’nin bombalanmasının yıl dönümünde Mitchell’e son kitabı “Atomic Cover – Up: Two US Soldiers, Hiroshima ve Nagasaki, and the Greatest Movie Never Made” (Atomik Örtbas: İki ABD Askeri, Hiroşima ve Nagazaki ve Asla Yapılmayan En Müthiş Film) hakkında sorular sordum.

Bana “nükleer silahların ya da nükleer enerjinin dokunduğu her şey baskıya ve toplum için tehlikeye yol açıyor” dedi. Mitchell yıllardan beri ABD ordusunda patlamayı izleyen aylarda çekilmiş görüntüler aradı. Yaşlanan film yapımcılarının ve yıllarca öncesinin devlet sınıflandırmalarının izini süren Mitchell, inanılmaz renkli film arşivlerine sahip gazetecilerden biri. ABD’nin “stratejik bomba araştırmalarının”  parçası olarak; film ekipleri sadece şehirlerin tahribatını değil, yakın çekimlerle çocuklar da dahil olmak üzere sivillerin yaşadığı fiziksel şekil bozukluklarını ve ciddi yanıkları belgeledi.

Görüntülerden birinde genç bir adam sırtı tamamen kırmızı yaralarla tedavi olurken görülüyor. Büyük yanıkları ve aylar sonra tedavi olmasına rağmen, o adam hayatta kaldı. Şimdi 82 yaşında olan Sumiteru Taniguchi Nagazaki Atom Bombasından Kurtulanlar Derneği’nin yöneticisi. Mitchell, bir Japon gazetesinde Taniguchi’nin Fukushima felaketini atom bombalarına bağladığı son yorumlarını buldu:

“Nükleer güç ve insanlık birlikte var olamaz. Biz atom bombasından sonra hayatta kalanlar bunu başından beri söylüyoruz. Fakat nükleer enerjinin kullanılması “barışçıl” olarak kamufle ediliyor ve artmaya devam ediyor. Hiçbir zaman doğal bir felaketin ne zaman yaşanacağını bilemezsiniz. Hiçbir zaman asla nükleer bir kaza olmayacak diyemezsiniz”.

Eski ve yeninin bu acı dolu birleşmesinde, her ikisinin de hayatta kalan mağdurlarına kulak vermeliyiz.

(The Guardian – 10 Ağustos 2011)

İran Dışişleri Bakanı: Bu bilgi bizde yok

Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun bilgi almak için telefonla aradığı İran Dışişleri Bakanı, Murat Karayılan’ın yakalandığına dair bir bilginin kendilerinde olmadığını aktardı.

(Yeşil Gazete, Ntv)

Son Dakika: İçişleri Bakanlığı beklenen açıklamayı yaptı

İçişleri Bakanlığı’ndan Murat Karayılan’ın yakalandığı yönündeki iddialara ilişkin ilk açıklama geldi.
Açıklamada, “Bu bizim açımızdan teyit edilmiş bir bilgi değil” denildi.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehmet Mehdi Eker de, PKK liderlerinden Murat Karayılan’ın yakalandığı iddiasıyla ilgili olarak, “Kurumlarımızca teyit edilen bir bilgi şu anda değil. Sadece İran’ın kendisinin yaptığı bir açıklamadır. Gelişmeleri bekliyoruz, şu anda görüşmeler yapılıyor” dedi.

ANF: “Karayılan bizzat yalanladı”

PKK’ya yakınlığıyla bilinen Fırat Haber Ajansı’nın (ANF) haberine göre, Murat Karayılan bir açıklama yapıp kendi ile ilgili çıkan haberleri yalanladı. Murat Karayılan’ın İran tarafından yakalandığı, İran kaynakları tarafından açıklanmıştı.

Ajansa göre Karayılan bir süre sonra Roj TV’ye çıkıp açıklama yapacak.

İran’dan “Murat Karayılan’ı yakaladık” iddiası

İran Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanı Alaaddin Burucerdi, Fars Haber Ajansı‘na yaptığı açıklamada, PKK’nın iki numarası olan Murat Karayılan‘ın, İran tarafından yakalandığını söyledi.

Konuya ilişkin haberleri değerlendiren Burucerdi, ”Bu haberler doğrudur, İran istihbarat birimleri PKK’nın iki numaralı ismini tutuklamıştır” ifadesini kullandı.

Burucerdi, ”İstihbarat güçlerimiz, Karayılan’ı yakalayarak önemli bir iş başarmışlardır” diye konuştu.

İran Devrim Muhafızlarının, 16 Temmuzdan beri terör örgütü PJAK‘a yönelik operasyonlarında örgüte darbe vurulduğunu kaydeden Burucerdi, ”Bizim, Devrim Muhafızlarından da beklentimiz budur” dedi.

Türkiye hükümetinden ya da PKK’ya yakın haber kaynaklarından ise bir doğrulama gelmedi.

(Ajanslar, Yeşil Gazete)

‘Şikede somut kanıt yok’

Etik Kurul’un raporunda, şike ve teşvik iddialarını net biçimde destekleyecek somut kanıt olmadığı yorumu yer alıyor. Gerekçe olarak da “Gizlilik nedeniyle ifade alımı yapılamamıştır” deniliyor.

Toplam 14 bin belgeyi 21 günde inceleyen Etik Kurul, çalışmasını bitirdi. Yazımına başlanan 150 sayfalık mütalaa yarın TFF yönetimine teslim edilecek.

Etik Kurul’un raporunda, şike ve teşvik iddialarını net biçimde destekleyecek somut kanıt olmadığı yorumu yer alıyor. Gerekçe olarak da “Gizlilik nedeniyle ifade alımı yapılamamıştır” deniliyor.

Ayrıca mütalaanın, aralarında İbrahim Akın ve Ü.Karan’ın da olduğu bazı kişilerle ilgili savcılıktan ek bilgi talebinin karşılık görmemesi nedeniyle bu bilgiler olmaksızın yazıldığı belirtiliyor.

TFF yönetimine şike ve teşvik primi iddiaları konusunda “yol haritası“ hazırlayan Etik Kurul, 26 klasör içinde yer alan 14 bin belgeyle ilgili çalışmalarını dün tamamladı. Kurul, yazımına başlanan ve yaklaşık 150 sayfayı bulması beklenen mütalaasını yarın TFF Başkanı Mehmet Ali Aydınlar’a elden teslim edecek. Etik Kurul’un kendisine ulaştırılan tüm iddialarla ilgili tek tek değerlendirme yapıp tavsiyelerde bulunduğu raporunda, iki tane can alıcı yorumu yer alıyor. Bu yorumlar mealen şöyle:

-“Öncelikle gizlilik nedeniyle ifade alımı yapılamamıştır. Ayrıca 25 klasör incelendiğinde çok sayıda ifadenin eksik olduğu ortaya çıkmış, savcılıktan istenen bu ek bilgiler ise gönderilmemiştir. Bu nedenle şike ve teşvik primi iddialarını çok net biçimde destekleyecek somut kanıtlar yeterli değildir.”

-“Ancak dellillerin yeterli olmaması şike ve teşvik ihlali olmadığı anlamına gelmemelidir. Bu nedenle gizlilik kararı kalkıp iddianame yazıldıktan sonra Etik Kurul olarak bu dosyayı yeniden açacağız“

-KOZMİK Oda’daki resmi çalışmalarına 25 Temmuz tarihinde başlayan ve 21 gün aralıksız çalışan Etik Kurul, 14 bin belgeyi sağlıklı bir biçimde inceleyip değerlendirebilmek için şöyle bir yöntem belirledi. Kurul savcılıktan gönderilen belgeleri, kulüp adı, şahıslar, oynanan müsabakalar gibi kategorilere ayırdı. Daha sonra her kurul üyesi kendisindeki dosyalarla igili değerlendirmeleri diğer üyelerle paylaştı. Bu paylaşımın ardından da üyeler kendilerindeki dosyalarla ilgili rapor hazırladı.

RAPORUN ANA HATLARI
PROF. Dr. Oğuz Atalay’ın başkanlığını yaptığı ve Prof. İlyas Doğan, Doç. Dr. Burak Oder ve avukatlar Kemal Işkın ile Mertay Kugay’dan oluşan 5 kişilik Etik Kurul’un merakla beklenen tarihi raporunun ana hatları ise şöyle:

– Gizlilik kararı nedeniyle ifade alamayan kurul, iddianamenin açıklanıp gizlilik kararının kaldırılmasıyla birlikte bu dosyayı yeniden açacak. İkinci çalışmasında çok sayıda futbolcu, teknik adam, gazeteci, hakem ve temsilcinin ifadesine başvuracak olan Etik Kurul, kesin kanaatini ek bir raporla TFF yönetimine iletecek. Kurul bu dönemde ismi şu ana kadar hiç ortaya çıkmamış, gözaltına alınmamış çok sayıda kişiyi ifadeye çağıracak

– Kozmik odada Hukuk Kurulu üyeleriyle birlikte çalışan Etik Kurul’un yarın TFF Başkanı M.Ali Aydınlar’a elden telim edilecek raporunda, şike ve teşvik primi iddialarını çok net biçimde destekleyecek somut kanıt olmadığı yorumu yer alıyor. Buna gerekçe olarak da “gizlilik nedeniyle ifade alımı yapılamamıştır” deniliyor. Ama “Şike ve teşvik primi” yoktur da denilmiyor.

– Raporda ayrıca, “Belgelerde adı geçen ama ifadeleri savcılıktan gelen klasörlerde yer almayan bazı kişiler ile ifadesini reddeden İbrahim Akın ve ifade yenileyen Ümit Karan için savcılıktan ek bilgi talebimiz karşılık görmemiş ve mütalaamız bu bilgiler gelmeden yazılmıştır” değerlendirmesi de yer alıyor.

Aynı dosyayla ilgili olarak Hukuk Kurulu da çalışmalarını tamamladı. Prof. İlhan Helvacı ve Avukat Ömer Bedük başta olmak üzere çok sayıda kurul üyesi, ‘Kozmik Oda’daki belgeleri inceleyip disiplin yönünden raporlarını hazırladılar. Hukuk Kurulu’nun da birçok kişiyi PFDK’ya sevk etmesi bekleniyor. (Ajanslar)

“Süper Kupa sezonun en önemsiz kupası”

0

Real Madrid Teknik Direktörü Jose Mourinho, Barcelona ile oynayacakları Süper Kupa karşılaşmaları öncesinde “Süper Kupa, yazın en önemli; ama sezonun en önemsiz kupası” değerlendirmesinde bulundu.

Real Madrid,  Barcelona’ya karşı oynayacağı İspanya Süper Kupası ilk maçı öncesindeki son antrenmanını 40 bin taraftarı önünde Santiago Bernabeu Stadı‘nda yaptı.

İlk defa bir El Clasico öncesinde Santiago Bernabeu Stadı’nda taraftarlarına açık antrenman yapan Real Madrid’de futbolcular, sahanın her köşesinde topla oynarak kendilerini görmek isteyen tüm taraftarlarını memnun etmeye çalıştı. Real Madrid’in yeni transferleri olan milli futbolcular Nuri Şahin ve Hamit Altıntop sakatlıklarının devam etmesinden dolayı bugünkü idmana çıkmadı.

Antrenmanı izleyebilmek için erken saatlerde stat önüne gelen taraftarlar, futbolcuların arabalarıyla stada girişini de meraklı gözlerle izleyip, fotoğraflar çekti.

Bu arada, Real Madrid teknik direktörü Jose Mourinho uzun bir aradan sonra ilk defa basın toplantısı düzenledi. Geçtiğimiz sezonki Şampiyonlar Ligi’nde, Barcelona’ya karşı oynadıkları çeyrek final maçı öncesindeki açıklamalarından dolayı UEFA tarafından 5 maç men ceza alan Mourinho, UEFA Disiplin Kurulu’na verdiği ifadenin ardından cezasının 2 maça indirilmesine  rağmen, UEFA’ya karşı protestosuna devam ederken, “cezam bitmeden Şampiyonlar Ligi hakkında konuşmayacağım” dedi.

Cezasını düşüren UEFA için “yasal, normal, demokratik bir kurum değil” diyen Mourinho, “Cezamın düşürülmesini korkunç bir şey olarak değerlendiriyorum” şeklinde konuştu. Mourinho, gelecek sezona oranla bu sezon basınla ilişkilerinin değişmediğini “kimsenin kendisini susturamayacağını” söyledi.

Mourinho, Süper Kupa’yı “Yazın en önemli ama sezonun en önemsiz kupası” olarak değerlendirdi. “Barcelona’ya karşı intikam mı arıyorsun?” sorusuna “Hiç bir şey aramıyorum. Benim için diğer takımlar gibi normal bir rakip” diyen Portekizli teknik adam, her iki takımın hem futbolcularına hem de taraftarlarına karşılıklı saygı gösterilmesi temennisinde bulundu.

Sezon öncesi hazırlığın “iyi geçtiğini” kaydeden Mourinho ayrıca, “kısıtlı kadro olsa da yeni transfer olmayacağını düşündüğünü” ifade etti. Real Madrid teknik direktörü, “31 Ağustos’a kadar transfer sezonu açık olsa da benim düşünceme göre transfer Real Madrid için kapandı, kimse gitmeyecek ve gelmeyecek. Dengeli bir takımız, her pozisyon için 2 futbolcumuz ve bazı yerlerde 20 futbolcuya karşılık gelecek önemli futbolcularımız var” yorumunu yaptı.

Mourinho, “Hepimiz aynı gemideyiz ve birlik olursak korkusuzca diyebilirim ki başka futbolcu istemiyorum” şeklinde konuştu.

Mourinho, İspanyol Futbolcular Derneği’nin ligin ilk 2 haftasında greve gitme kararı almalarıyla ilgili yöneltilen bir soruya da “Bu konuda değerlendirme yapmak benim üzerime düşen bir görev değil. Ben sadece en kısa zamanda durumun netliğe kavuşmasını ligin ne zaman başlayacağını bilmek istiyorum. Eğer ilk iki hafta oynamazsak oyuncular her hafta 2 gün, perşembe ve cuma tatil yaparlar” cevabını verdi.

Portekizli teknik adam ayrıca, Nuri Şahin’in sakatlığının devam etmesiyle ilgili İspanyol basınında yazılan yorumların doğru olmadığını söyleyerek, “Nuri’nin Real Madrid’e sakat geldiği gerçek değil. İyileşmiş olarak sağlam geldi ve ABD kampında diğer dizinden sakatlandı. Ve şimdi iyiye doğru gidiyor. Athletic Bilbao maçında olmayabilir ama ligdeki ikinci maçta oynayabilir” açıklamasını yaptı.

Nuri, Barcelona’ya karşı oynanacak Süper Kupa maçının kadrosuna alınmadı.

Alaçatı’da İsviçre üstünlüğü

0

Çeşme Alaçatı‘da yapılan Pegasus Airlines Profesyonel Windsurf Birliği (PWA) Dünya Kupası 6. ayak yarışlarında erkeklerde İsviçreli Bjon Dunkerbeck, kadınlarda aynı ülkeden Karin Jaggi birinci oldu.

Çeşme Alaçatı’da yapılan Pegasus Airlines Profesyonel Windsurf Birliği (PWA) Dünya Kupası 6. ayak yarışlarında erkeklerde İsviçreli Bjon Dunkerbeck, kadınlarda aynı ülkeden Karin Jaggi birinci oldu.

İzmir’in Çeşme ilçesine bağlı Alaçatı beldesinde Çağla Kubat Windsurf Academy’de sona eren yarışlar sonunda kadınlar son ayak yarışını İsviçreli Karin Jaggi kazandı. Erkeklerde ise dünya şampiyonu olan Bjorn Dunkerbeck bu ayağı birinci bitirdi.

Şampiyonada mücadele veren Türk sporculardan kadınlar kategorisinde Lena Erdil 4, Çağla Kubat ise 10. sırada yer aldı. Erkeklerde Enes Yılmazer 21, Ertuğrul İçingir ise 25’inci oldu.

Alaçatı genel klasman sıralamasında erkeklerde birinci olan İsviçre’den Björn Dunkerbeck’in ardından Hollanda’dan Ben Van Der Steen ikinci, Fransa’dan Antonie Albeau üçüncülüğü aldı. Kadınlarda ilk sırada yer alan İsviçreli Karin Jaggi’yi Aruba’dan Sarah Quita Offringa, Fransa’dan Valerie Arrighetti izledi.

Alaçatı’daki yarışın ardından dünya şampiyonası genel klasman sıralamasında erkeklerde Bjorn Dunkerbeck birinciliğini korurken, Fransa’dan Antonie Albeau ikinci, Hollanda’dan Ben Van Der Steen üçüncü sırada yer aldı.

Kadınlarda ise Alaçatı’da ikinci olmasına rağmen Aruba’dan Sarah Quita Offringa ilk sıradaki yerini korudu. Bu kategoride İsviçre’den Karin Jaggi ikinci, Fransa’dan Valerie Arrigetti de üçüncü oldu.

Şampiyonanın erkekler son ayağı 23 Eylül-2 Ekim günlerinde Almanya’da gerçekleştirilecek.

ÖDÜL TÖRENİ YAPILDI
Çeşme Alaçatı’da yapılan Pegasus Airlines Profesyonel Windsurf Birliği (PWA) Dünya Kupası 6. ayak yarışları ile dünya şampiyonası genel klasmanında derece girenlere ödülleri verildi.

Çağla Kubat Windsurf Academy’de yapılan törende Alaçatı genel klasman sıralamasında erkeklerde birinci olan İsviçre’den Björn Dunkerbeck, ikinci olan Hollanda’dan Ben Van Der Steen, üçüncü olan Fransa’dan Antonie Albeau  ile kadınlarda ilk sırada yer alan İsviçreli Karin Jaggi, ikinciliği alan Aruba’dan Sarah Quita Offringa, üçüncü olan Fransa’dan Valerie Arrighetti ödüllerini aldı.

Törende Dünya Şampiyonası genel klasman sıralamasında şampiyon olan erkeklerde İsviçre’den Bjorn Dunkerbeck ile kadınlarda Aruba’dan Sarah Quita Offringa’ya da kupaları verildi.

Dereceye giren sporculara ödül ve kupaları Alaçatı Belediye Başkanı Muhittin Dalgıç, Pegasus Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanı Ali Sabancı, Pegasus Hava Yolları Genel Müdür Yardımcısı Güliz Öztürk tarafından verildi.

Vahşi kapitalizm sokaklarda – David Harvey

“Nihilist ve vahşi gençler” diye tanımladı onları Daily Mail: Sokaklarda düşüncesizce gezinen, polise çaresizce taş, şişe ve tuğla fırlatan, sağı solu yağmalayan ve orayı burayı yakan her kesimden çılgın gençler…

“Vahşi” kelimesi özellikle dikkatimi çekti. Bu, bana 1871’de Parisli komünarların nasıl özel mülkiyet, ahlak, din ve aile kavramlarının kutsallığı adına idam edilmeyi hakeden(ve çoğunlukla da edilen) “vahşi hayvanlar” ve “sırtlanlar” olarak tanımlandıklarını hatırlattı.

Ama diğer taraftan bu tanım bir başka şeyi daha anımsattı: Uzun süre Rupert Murdoch’ın sol cebinde konforlu bir şekilde takılan ve Murdoch’ın sağ cebinden David Cameron’ı çıkarmasıyla tasfiye olan Tony Blair’in medyaya nasıl da “vahşiler” diyerek saldırdığını…

Elbette, ayaklanmaları dizginlenemez ve bağışlanamaz kriminalliğin saf bir sonucu olarak görenlerle, eylemlerden kötü idare, yükselen ırkçılık, gençlik ve azınlıklara yönelik zulüm; genç nüfus içerisindeki yüksek işsizlik; artan yoksulluk; ve ekonomiyle alakasız, tek hedefi bireysel servet ve gücün sağlamlaştırılması ve sürdürülmesi olan aptalca tasarruf politikalarının sorumlu olduğunu öne sürenler arasında alışıldık, ateşli tartışmalar yaşanacaktır.

AZGIN VAHŞİLİK?

Eğer şanslıysak, Margaret Thatcher yıllarında Brixton ve Toxteth’te söylenenleri tekrarlayan komisyon ve raporlar hazırlanacaktır. “Şanslıysak” diyorum çünkü şimdiki Başbakanın yabani içgüdüleri, tazyikli su araçlarını, göz yaşartıcı gazları ve plastik mermileri devreye sokup ahlaki pusulamızın çökmüşlüğünden, toplumsal nezaketimizin gerileyişinden, serseri gençliğin ahkali değer ve disiplinindeki üzücü yozlaşmadan bahsetmeye daha teşne görünüyor.

Problem şu ki, kapitalizmin kendisinin azgınca vahşi olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Vahşi politikacılar harcamaları konusunda sahtekarlık yapıyor, vahşi bankerler devlet hazinesini baştan aşağı yağmalıyor, CEO’lar, yatırım fonu operatörleri ve özel sermaye dahileri dünyadaki tüm zenginlikleri talan ediyor, telefon ve kredi kartı şirketleri herkesin faturalarına esrarengiz ücretler serpiştiriyor, esnaflar kazıklıyor ve ticari-politik dünyanın en tepesinde üç kağıtçılar ve dolandırıcılar son numaralarını çalışıyor.

Günümüzün düzeni, bilhassa yoksulların, savunmasızların ve yasal olarak güvencesizlerin kitlesel mülksüzleştirilmesi ve herkesin gözü önünde soyulması haline gelmiş durumda.

Artık gerçekten dürüst bir kapitalist, banker, politikacı, esnaf ya da polis komiseri bulunabileceğine inanan var mı? Evet, hâlâ varlardır ama yalnızca geri kalan herkesin “salak” diyerek nitelediği bir azınlık olarak. Akıllı olun! Kolay para kazanın! Üç kağıda getirin ve çalın! Yakalanma riskiniz gittikçe azalıyor. Ve herhalükarda kişisel serveti ticari bir suistimalin maliyetinden koruyacak sürüsüne bereket yol mevcut.

ZİNCİRLERİNDEN KURTULMUŞ THATCHERİZM

Söylediğim kulağa şok edici gelebilir. Çoğumuz bunu görmek istemediğimiz için görmüyoruz. Ve şüphesiz hiçbir politikacı bunları söylemeye cesaret edemez. Basın da ancak yığınları küçümsemek üzere gündeme getirebilir. Ama tahminim o ki, sokaktaki tüm isyancılar neden bahsettiğimi kesinlikle biliyor. Onlar da herkesin yaptıklarını yapıyor. Yalnızca daha göz önünde ve gürültücüler.

Thatcherizm, kapitalizmin vahşi içgüdülerini (ya da onların mahçup nitelemesiyle girişimcinin “hayvani içgüdüleri”) zincirsiz bıraktı ve o günden bu yana onu dizginleyecek hiçbir şey ortaya çıkmadı. Yağma ve yıkma artık yöneten sınıfların hemen hemen her yerdeki apaçık sloganı.

Yaşadığımız günlerin yeni normalliği bu. Bir sonraki büyük soruşturma komisyonunun araştırması gereken şey de bu. Sadece isyancılar değil herkes sorumlu tutulmalı. Vahşi kapitalizm sadece insanlığa değil doğaya karşı işlediği suçlar nedeniyle de yargılanmalı.

Üzücü olan şu ki, bu, akılsız isyancıların göremeyeceği ve talep edemeyeceği bir şey. Herşey bizim bunu görmemiz ve talep etmemizi önlemek üzerine birleşmiş. Bu yüzden, politik iktidar, yüksek ahlakın cübbesini bu kadar aceleyle kuşanıyor ki kimse onun apaçık çürümüşlüğünü ve aptalca mantıksızlığını göremesin.

Ama halen dünyanın çeşitli bölgelerinde umut ışıkları var. İspanya ve Yunanistan’daki öfkeliler, Latin Amerika’daki devrimci dürtüler, Asya’daki köylü hareketleri zincirlerinden kurtularak dünyayı yağmalayan yırtıcı ve vahşi küresel kapitalizmin muazzam sahtekârlığını görebilmeye başladı.

Geri kalanlarımız için bunu görüp harekete geçmek için ne gerekiyor? Nasıl yeni baştan başlayabiliriz? Gideceğimiz yön ne olmalı?

Cevaplar basit değil. Ama bir şeyden eminiz: Doğru cevaplara ancak doğru soruları sorarak ulaşabiliriz.

www.davidharvey.org’dan çeviren Mithat Fabian Sözmen – EVRENSEL