Ana Sayfa Blog Sayfa 5087

Galatasaray Başkanı Ünal Aysal’dan gündem yaratacak açıklama

0

Galatasaray Spor Kulübü Başkanı Ünal Aysal son dönemde spor kamuoyunun gündeminden düşmeyen gelişmelerle ilgili www.galatasaray.org sitesinden bir duyuru yayınladı. Kulübün divan kurulu üyesi Hayri Kozak‘ın Radikal gazetesinden Ezgi Başaran ile yaptığı röportajına cevap mahiyetinde olduğu ilan edilen duyuru metninin içeriğine bakıldığında aslında tüm spor kamuoyuna Galatasaray Spor Kulübü’nün görüşlerini iletmek maksadı taşıdığı anlaşılıyor.

Duyurudan satır başları:

Dünya ve Türk Futbolu Uzun Bir Süredir Gözetim Altında

“Şike soruşturmaları uzun bir süreden beri FIFA ve UEFA’nın gündeminde en üst sırada yer almakta. Sepp Blatter, özellikle Antalya’da 2009’da yapılan uluslararası turnuva sonrasında ortaya çıkan şike dedikoduları üzerine 9 Mayıs 2009’da yaptığı konuşmada FIFA’nın yeni “anti-corruption” programına 17,5 milyon poundluk ek bir bütçe ayırarak bu konudaki mücadelesini pekiştireceğini açıklamıştı. Aynı konuşmada Blatter: “Şike olayları sporun temelini oluşturan fair-play, saygı ve disiplini sarsmaktadır. Bu nedenle FIFA bu değerlere tecavüz edilmesi karşısında sıfır tolerans prensibini benimsemiştir” diyerek uluslararası futbol organizasyonlarının” hassasiyetini açıkça dile getirmişti.

BBC, Mart 2010’da Türkiye’deki  şike söylentilerine dikkat çekmişti

24 Mart 2010’da BBC muhabirlerinden Jonathan HeadTürk futbolunda uzun yıllardan beri şike söylentileri dolaşmakta ancak bu konuda herhangi bir yasa olmadığı için tevkif gibi olaylara pek rastlanmamaktadır” diye yazmış ve Türk futbolundaki yaraya dikkat çekmişti. O günlerde aralarında İBB sportif yöneticilerinden eski sporcumuz Arif Erdem’in de yer aldığı soruşturma dalgasını hatırlayacaksınız.

UEFA Başkanı Platini ve UEFA Disiplin Kurulu Başkanı Peter Limacher’in beyanları

20 Kasım 2009’da, Şampiyonlar Ligi de dahil olmak üzere 12 Avrupa Ligi ile ilgili şike soruşturmalarının başlatılması üzerine bu kez UEFA Başkanı Michel PlatiniAvrupa futbolundaki her hangi bir sahtekarlığa sıfır toleransla yaklaşacağız. UEFA, ilgili mahkemelerden bu işlere karışan kişi, kulüp ya da yetkilinin kim olduğuna bakılmaksızın en ağır cezayı vermesini talep edecektir” diyerek bir kez daha futbol camialarının dikkatini çekmişti.

UEFA’nın aynı toplantısında Disiplin Kurulu Başkanı Peter Limacher, “şike olaylarının Avrupa futbolunu vuran en büyük olay” olduğunu belirtmiş ve “şimdi bu işlere karışan hakemler, oyuncular ve yetkililerin adalet önüne çıkarılmaları için elimizden gelen her şeyi yapacağız”açıklamasını yapmıştı.

“Türkiye’de şike” konulu türkçe 7 milyon, ingilizce 522 bin haber

FIFA ve UEFA’nın böylesine hassas olduğu, Türk futbolunun kaçınılmaz olarak yakından takip edildiği bir dönemde tüm dünya gibi bizler de tüm ulusal ve uluslararası basın organlarında yer alan bir haberle geniş bir savcılık soruşturmasının başladığına tanık olduk. 3 Temmuz’daki operasyonun ardından haberler, telefon konuşmaları, bir takım fotoğraflar peş peşe medyada yer aldı.

Son dönemde sadece internet dünyasında “Türk futbolunda şike” konulu Türkçe haber sayısı 7 milyon 322 bini buldu, aynı konuda İngilizce yayınlanan haber sayısı da 522 bin.

Bizim söylemek istediğimiz

Galatasaray Spor Kulübü’nün ve kişisel olarak benim açıklamalarımı dikkatle okuyanlar göreceklerdir ki, Galatasaray Spor Kulübü olarak ilk günden beri TFF’nin alacağı kararları hiç bir surette etkilemeye çalışmadık. Tüm endişelerimiz ve uyarılarımız, karar almamanın çok kötü sonuçlara gebe olduğuna dikkati çekmekten ibaretti. Yine ilk günden itibaren soğukkanlılığımızı koruma ve rekabet duygularıyla hareket etmeme çağırılarını biz yaptık. TFF’ye “karar alın, alacağınız kararı desteleyeceğiz” sözünü biz verdik. Rekabet, fırsatçılık, bu ortamdan çıkar sağlamak aklımızın ucundan bile geçmedi.

Türk futbolu büyüktür çünkü Türk futbolunun Galatasaray’ı, Fenerbahçe’si, Beşiktaş’ı, Trabzonspor’u vardır. Onların olmadığı bir rekabet, sporun ruhuna aykırıdır.

Kolumuz keserler dedik, kestiler

Yukarıda bir kaç örneğini verdiğim son derece önemli nedenlerle karar almamanın karşımıza bir karar olarak çıkmasına tepki verdik.  TFF’nin “Ligleri ertelemiyoruz, iddianameler elimize geçinceye kadar bir karar almayacağız” ve ardından etik kurulunun incelemesinden sonra“yeterince ikna olamadık” tavrına Türk futbolunu daha büyük tehlikelere sürükleyebileceği için karşı çıktık. Ve ne yazık ki, haklı çıktık.

Biz parmağımızı kesmekten çekinirsek dışarıdan gelip kolumuzu keserler dedik, kestiler. Daha da kötüsü, kendimizi yönetemez duruma düşeriz, inisiyatif elimizden alınır dedik, aldılar.  Zamanlamasını göz önüne aldığınızda “Bu ateş üflemekle sönmez, çözüm zamana yayılamaz” açıklamamızın ne denli yerinde ve erken bir uyarı olduğu, örneğin süreç sonuçlanıncaya kadar yapılacak bir kupa iadesinin ya da bu tarz geçici bir tedbirin bile bu noktaya gelmeyi ne denli önleyebileceği ortaya çıkar.

Ne Yazık ki Süreç Bitmedi, Yeni Başlıyor

29 Ağustos’ta FIFA Güvenlik Kurulu Başkanı Chris Eaton medyamızda fazla yer bulmayan bir demeç verdi ve “Türkiye’deki şike olaylarının uluslararası bağlantıları olduğuna ilişkin elimizde deliller var” dedi.

Bu derhal FIFA yetkilileriyle görüşüp, gerekenleri yapmamız için büyük bir uyarı. Niyetlerimiz konusunda oluşan kuşkuları ortadan kaldırmak için aynı zamanda da büyük bir fırsat. Umarım bu kez çabuk hareket eder, işi zamana bırakmayız.

Mesele Fenerbahçe, Beşiktaş ya da Bilmem Ne Spor Meselesi Değildir, Mesele Türk Futbolu hatta Türk Sporu Meselesidir

Biz şike yapmış isek gereği yapılsın

Sayın Kozak söyleşisinde Galatasaray’ın da bir zamanlar şike olayına karışmış olabileceğini ima etmiş. Doğrusu işlerimin yoğunluğu nedeniyle ve henüz o tarihlerde kulüp üyesi olmadığım için gelişmeleri yakından takip etmemiştim. Ama bu konuda bilgisi ya da belgesi olan varsa hemen ortaya çıksın diyebilecek kadar kendimize karşı da dürüst olduğumu belirtmek isterim.

Ben, böyle bir anlayışın liderliğini yapmak için oylarınızı istedim. Yanlış bir intiba verdiysem kusura bakmayın.

Ekler:

Radikal Gazetesinden Ezgi Başaran’ın Galatasaray Divan Kurulu üyesi Hayri Kozak ile yaptığı röportaj

Galatasaray Spor Kulübü Başkanı Ünal Aysal’ın resmi internet sitesinden yaptığı açıklama

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

Bir oğlum asker, bir oğlum dağda ben nasıl ağlamayayım?

Akşam Gazetesi’nden Şenay Yıldız’ın Hakkarili anne Cevahir Kaçar ile yaptığı röportajı aynen aktarıyoruz. Bir Türkiye gerçeği olarak Kaçar’ın bir oğlu dağda, bir oğlu ise askerde. Şenay Yıldız’ın röportajı:

***

Hakkarili anne Cevahir Kaçar ‘ Yeter artık, bu kan dursun. Oğullarım eve dönsün’ diye haykırıyor. Kaçar, ‘Analar ağlamasın diyorlar. Bir oğlum asker, bir oğlum dağda. Ben onu ne zorluklarla büyüttüm, dağa çıktı. Gittiği yol ölüm yolu. Nasıl ağlamayayım? Asker annesi de benim. Ne olacak bizim halimiz?’ diye soruyor

Satır arası…
Farkli siyasi yelpazelerden isimleri aynı platformda bir araya getirip, sorunların çözümüne ilişkin tartışma ortamı yaratmayı amaçlayan Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Derneği (EKOPOLİTİK)’in Türkiye’nin Büyük Çatısı toplantılarının Hakkari’deki ayağını izlemek üzere çarşamba günü şehirdeydim. EKOPOLİTİK’in iftar toplantısı uzun bir aradan sonra Kuzey Irak’a yapılan askeri harekatın hemen arkasından gerçekleşti. Kente giderken en çok merak ettiğim, oradan görünen Türkiye idi. Sınırda olması nedeniyle operasyonu günlük hayatın kalbinde hisseden Hakkari kent merkezinde hava kurşun gibi ağırdı. Hakkari’den izlenimlerimi bir annenin iç burkan hikayesiyle beraber aktarıyorum: Bir oğlu dağda, bir oğlu da şu anda askerde olan Cevahir Kaçar. Kuzey Irak’a yapılan son operasyonu ‘Acaba oğlumun kötü haberi gelir mi?’ kaygısıyla izleyen ve ‘başına bir iş gelir’ diye bize asker oğlunun fotoğrafını vermekten çekinen çaresiz bir anne o. Ve ne yazık ki, onun hikayesi bu coğrafyada hiç de sıra dışı değil…

Cevahir Kaçar 42 yaşında Hakkarili bir anne. Onu bu haberin konusu yapan ise şu anda bir oğlunun askerde, bir oğlunun da dağda olması. 20 yaşındaki oğlu Recep bir yıl önce dağa çıkmış, 21 yaşındaki oğlu Önder 7 aydır cezaevinde. Diğer oğlu ise asker. Onu dinledikçe, her şeye çare bulan insanların bazen ne kadar çaresiz kaldıklarını düşündüm. Zaman zaman gözleri doldu, zaman zaman öfkelendi ama günün sonunda o da ben de çaresizdik. Aşağıda ‘Bir oğlum dağda, bir oğlum askerde. Ben nasıl ağlamayayım?’ diyen bir annenin dramatik öyküsünü okuyacaksınız…

Oğlunuz Recep’in hal ve tavırlarından tahmin ettiniz mi örgüte katılacağını?

Hayır, hiç öyle bir şey yoktu. ‘Babası dağa gitti’ deseler inanırdım ama oğlumun gideceğine asla ihtimal vermezdim. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde Elektrik okuyor, spor hakemliği yapıyordu. Hiçbir siyasi eğilimi yoktu, ne partiye (BDP’yi kastediyor), ne Nevruz’a giderdi. Bizim hiçbir maddi sorunumuz da yok, ne istese alırdık.

ŞOKA GİRDİM

– Ne hissettiniz oğlunuzun PKK’ya katıldığını anlayınca?

Ben şoka girdim. Hiç kendimde değildim. Bir yılı doldu, hala şoktayım, hala kendimde değilim. Bundan sonra bir daha oğlumu görebilecek miyim, bilmiyorum. Her zaman rüyamda, hep tereddütteyim. Geçen sene Ramazan Bayramı’nda dağa çıktı.

– Örgüt hiç kontak kurdu mu sizinle?

Hayır, hiç haber almadık.

– Nasıl anladınız peki örgüte katıldığını?

Gittikten 20 gün sonra ANF’de haberini gördük. Haberden Behdinan’da örgüte katıldığını anladık. Ama bizimle hiçbir bağlantısı olmadı.

– Ailede başka kimse var mı örgüte katılmış?

Hayır, kesinlikle kimse yok. Akraba bile yok.

DAĞA ÇIKTIĞI İÇİN KIZGINIM

– Kızgın mısınız peki dağa çıktı diye?

Tabii ki. Ben 20 yaşına getirdim, okutmuştum, bir sene sonra üniversite mezunu olacaktı. Ben onu oraya gitmesi için büyütmemiştim. Aç mı, hasta mı, bilmiyorsun. Ölüm daha iyidir benim yerimde olmaktansa! Gözümü kapıyorum, dağdakini, cezaevindekini, askerdekini düşünüyorum. Ne için yaşıyorum ki ben? Evime bir şey alınca sevinmiyorum. Tek istediğim bu kan dursun, oğullarım eve dönsün.

– Örgüt aklını mı çeldi?

20 yaşına dek ne eve geç gelirdi, ne Nevruz’a ne partiye giderdi. Millete kızardı, niye böyle yapıyorsunuz diye. Nasıl oldu da dağa gitti hiç anlamadık. Kaynım KCK davasından hapiste. 10 yıl önce lise 2’de iken gözaltına alındı. 8 yıl mahkemesi sürdü ve ömür boyu hapse mahkum edildi Oğlum ondan etkilendi, bir şey yapmadan kaynım bu kadar ceza aldı diye kızdı, dağa çıktı sanırım, bilmiyorum ki…

DÖNSE DE ÖLSEM!

– Oğlunuz dönsün istiyor musunuz?

Keşke, kim istemez ki! 20 yaşına ne zorluklarla getirdim. Bir daha görüp göremeyeceğimi bilmiyorum. Bir daha oğlumu görsem de, o gün ölsem! Nasıl dönmesin? Bir yıldır her gece rüyalarıma giriyor. Keşke dönse…

Başbakan çözüm bulabilir

– Birkaç gündür Kuzey Irak’a Türkiye operasyon düzenliyor. Sizin için zor olmalı. Ne hissettiniz?

10 gündür orası bombalanıyor. Bizim yediğimiz içtiğimiz zehirdir. Ben bir iş yapamıyorum, kendimde değilim. Dağdakinin kötü haberi gelir mi diye de korktum, askerler için de üzüldüm. Ne polis, ne asker ne dağdaki ölmesin! Hepsi bizim çocuklar, başkasının çocuğu değil. Benim oğlum gittikten sonra (dağdakini kastediyor) bir anne ağladı mı, ben de ağlıyorum. Asker anneleri ağlayınca da ağlıyorum. Nasıl ağlamayayım? İkisi de evladım. Diyorlar ki ‘analar ağlamasın’. Bir oğlum asker, bir oğlum dağda. Anne yüreği hiç dayanır mı bu kadarına? Dağda ortalama 5 yıl yaşarlar. Ölüme gitti benim oğlum. Bir daha görür müyüm bilemem. Askerimin başına bir iş gelir diye de korkuyorum. Ben ne yapayım, nasıl ağlamayayım? Bizim sonumuz ne olacak böyle? Oğlum ölüme gitmiş olabilir. Oğlumun gittiği ölüm yolu olabilir ama Başbakan Erdoğan bunu çözüm yolu yapabilir. Biz Kürt olmaktan gurur duyuyoruz. Kur’an-ı Kerim’de ‘Aslını inkar eden bizden değildir’ der. Bizim aslımız Kürt, inkar edemeyiz. Ama Türk kardeşlerimizle barış içinde yaşamak istiyoruz.

Türk bayrağı altındayız elbet askerlik yapacağız

– Diğer oğlunuzu askere gönderdiniz bu süreçte. Hiç tereddüt ettiniz mi?

Biz Türk bayrağı altında yaşıyoruz. Tabii ki askerlik yapacağız. Olur mu öyle şey? Biz de askerliğimizi yapacağız elbet. Ama tek isteğim bu kan, bu savaş dursun. Bu sadece benim başımda değil, tüm Türkiye’nin başında. Yeter artık, bu kan dursun!

– Askerdeki oğlunuz dağa çıkmayı düşündü mü peki Recep’ten sonra?

Hayır, kesinlikle. Benim oğlum gittikten sonra cezaevindeki Önder dedi ki ötekine ‘Anne-baba yıkıldı, onlara artık biz sahip çıkalım.’ İsterim ki okusun, meslek sahibi olsunlar. Biz onları ne zor büyüttük. Eşim Devlet Köy Hizmetleri’nde işçi. Hiç ister miyiz böyle olalım?

– Oğlunuz doğuda görev yapacak olsa yine gönderecek miydiniz?

Açık söyleyeyim, ona çok karşıydım ama Allah’tan öyle olmadı. Nasıl olacaktı ki? Bir oğlum dağa gitmiş zaten, biri de askerde. Askerdeki elinde silahla onun karşısına geçse… Olur mu, kardeş kardeşi öldürecek? Olur mu öyle? Denizcidir, öyle olmadı. Ama kardeşinin karşısına dikilse, yıkılırdık, yalan yok.

Artık yeter barış istiyoruz

Cevahir Kaçar gibi bir oğlu dağa çıkmış olan Pakize Taş ile de sohbet ediyorum bir süre. 7 oğlu, 5 kızı olan Pakize teyzeye ‘Nasılsın?’ deyince aldığım yanıt şu oluyor: ‘Nasıl olayım? Kaç günlerdir uçak seslerinden uyuyamıyoruz. Benim bir oğlum dağa çıktı ve hayatını kaybetti. Bir oğlum 90’larda Şırnak’ta askerlik yaptı ve çok şükür bir şey olmadı. Burada savaş uçakları ve helikopterlerin gölgesinde büyüyor çocuklar. Artık yeter! Annelerin yüreği yanmasın. Burada bir anne oğlu dışarı çıkınca ya dağa gidecek ve ölecek, ya da polis gözaltına alacak ve ölecek diye korkuyor’. ‘Utandığı için’ benimle tercüman aracılığıyla Kürtçe konuşan Taş, konuşmamızın sonunda Türkçe olarak ‘Artık yeter. Barış istiyoruz!’ diyor.

Akan kan dursun çağrısı

Türkİye 12 Haziran seçimlerinin ardından Kürt sorununun çözümüne yönelik adımların hızlanmasını beklerken, tam tersi bir süreç yaşanıyor. Ülkede tansiyonun yükseldiği ve insanların çözüm ümitlerinin iyice azaldığı bir süreçte Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Derneği (EKOPOLİTİK) geçen hafta çarşamba günü Hakkari’de farklı kesimlerden 150 kişiyi bir araya getiren bir iftar yemeği verdi. Böylesi gergin bir iklimde gerçekleştirilen iftarın en dikkat çeken isimleri kuşkusuz Hakkari Valisi Muammer Türker, Belediye Başkanı Fadıl Bedirhanoğlu, BDP İl Başkanı Orhan Koparan, Hakkari Üniversitesi Rektörü İbrahim Belenli ve ülkücü Musa Serdar Çelebi’ydi. Vali Türker’in ‘Çözüm için önce akan kanın durması gerektiğine’ vurgu yaptığı toplantıda, farklı görüşlerdeki katılımcıların ‘barış dili’ kullanmaya çalıştıklarını gözlemledim. ‘Ramazan ayında kan dökülmesi kabul edilemez’ diyen Belediye Başkanı Bedirhanoğlu, iktidara dökülen kanın engellenmesi çağrısı yaptı.

UMUT VEREN ÜLKÜCÜ İSİM

Ülkücü hareketin önde gelen isimlerinden Musa Serdar Çelebi ‘Geçmişte zaten çarpışarak hiç birşey olmayacağını gördük. Konuşarak her şeyi çözebiliriz’ diyerek umutlu konuştu. Çelebi, EKOPOLİTİK’in Hakkari’de bir yıl önce gerçekleştirdiği ilk toplantıda kendisiyle aynı masada bile oturmak istemeyen bazı Kürt temsilcilerinin, artık diyaloga daha açık hale geldiklerini ve bunun çözüm arayışındaki bir ülke için son derece önemli olduğunu belirtiyor.

‘Eğer bir toplumda insanların söyleyecek bir sözü kalmamışsa o toplum ölmüş demektir’ diyerek Başbakan Erdoğan’ın ‘Sözün bittiği yerdeyiz’ ifadesini eleştiren yazar Halit Yalçın, PKK’nın elini silahtan çekmesi ve devletin de operasyonları durdurması gerektiğini vurguladı.

Hakkari’de üçüncü toplantılarını gerçekleştiren EKOPOLİTİK Genel Koordinatörü Tarık Çelenk hedeflerinin ‘insanların birbirleriyle iletişim kurması için ortak platform yaratmak ve çözüm sürecine katkı sağlamak’ olduğunu belirtiyor. Hakkari gibi insanların politize olduğu bir şehirde net sonuçları hemen alamasanız da, bu tarz toplantıların toplumsal huzurun sağlanması açısından da çok önemli olduğu aşikar.

Pistorius elendi

0

Erkekler 400 metre yarı finalinde Oscar Pistorius serisinde sekizinci oldu ve elendi.

Doğuştan fibula kemiği olmayan ve karbon liflerinden yapılmış protez bacaklarla koşan 24 yaşındaki Pistorius, şampiyonaya yarı finalde veda etti.

Pistorius’la aynı seride koşan Jamaikalı atlet Jermaine Gonzalez 44.99’la kazanarak finale yükselmeyi başardı.

400 metrenin finali yarın yapılacak. Finalde aşağıdaki isimler yarışacak:

LaShawn Merritt – 44.76
Jermaine Gonzales – 44.99
Kevin Borlée – 45.02
Jonathan Borlée – 45.14
Rondell Bartholomew – 45.17
Kirani James – 45.20
Femi Seun Ogunode – 45.41

Beşiktaş’a bir Portekizli daha geliyor

0

Beşiktaş, Atletico Madrid‘den Julio Regufe Alves için görüşmelere başlandığını borsaya bildirdi.

Kulübün borsaya yaptığı bildirimde, “Julio Regufe Alves’in transferine ilişkin olarak, Alves ve kulübü Atletico Madrid ile görüşmelere başlanmıştır.” ifadeleri yer aldı.

Julio Regufe Alves kimdir?

20 yaşındaki Portekizli futbolcu, Atletico Madrid’e sezon başında Rio Ave‘den transfer oldu. Alves, geçen sezon sadece dokuz maçta forma giydi. Genç futbolcu, Atletico Madrid formasını ise hiçbir maçta giymedi.

Orta saha mevkiinde oynayan futbolcu, 10 kez de Portekiz 20 Yaş Altı Milli Takımı’ı formasını terletti.

Julio Alves ayrıca Portekiz Milli Takımı’nın stoperi Bruno Alves ile Steaua Bükreş’in defans oyuncusu Geraldo Alves‘in kardeşi.

Japonya’da 41 nükleer santral devre dışı

Japonya’da faaliyet gösteren 54 nükleer santralden 41’i devreden çıkartıldı. Nükleersiz Japonya için geriye sadece 14 nükleer santral kaldı.

Greenpeace Japonya Genel Direktörü Junichi Sato; “Fukuşima nükleer felaketinin ardından Japonya Başbakanı Naoto Kan nükleersiz Japonya için hırslı bir vizyon ortaya koydu. Bu vizyon devam ettirilmeli.” dedi.

“Fukuşima nükleer santralinde yaşanan çekirdek erimeleri bize nükleerin temel olarak güvenilmez olduğunu gösterdi ve  artık çok açıktır ki Japon çevresi, insanları ve ekonomisi bir nükleer kazayı daha kaldıramaz. Yeni başbakan Fukuşima’da temizleme ve yeniden yerleştirme çalışmaları için hemen bir fon oluşturmalı, kalan nükleer reaktörler de gelecek yıl sonuna kadar tamamen devreden çıkarmalı ve yeni çıkan yenilenebilir enerji yasası ile gerçek bir enerji devriminin nası olacağını göstermeli “ (NTV)

27 Nisan Bildirisi kaldırıldı

2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın “Ben yazdım” dediği 27 Nisan bildirisi, Genelkurmay’ın resmi internet sitesinden kaldırıldı. Bugün itibarıyla yapılan değişiklik, “Genelkurmay internet sitesi güncellenerek kamuoyunun hizmetine sunulmuştur” şeklinde duyuruldu.

Libyalı isyancılar Sirte’yi kuşattı

Libyalı isyancılar, birkaç gün süren çatışmalardan sonra kıyı kenti Bin Cevat’ı ele geçirdi.

Trablus’a 520 kilometre uzaklıktaki bin Cevat, Kaddafi’nin doğumyeri Sirte kentine giden yol üzerinde bulunuyor.

Kenti kuşatmakta olduklarını söyleyen Batıdan gelen isyancı grup aşiret liderleriyle Sirte’nin barışcı biçimde teslim olması için görüşmeler yapıyor.

İsyancıların Trablus’u e geçirmesinden beri görünmeyen Kaddafi’nin Sirte’ye kaçtığı sanılıyor. İngiltere Savunma Bakanı Liam Fox, önceki gün, İngiliz uçaklarının, Sirte’de, Kaddafi’ye ait olduğunu sanılan bir korugana lazer güdümlü füze attığını açıklamıştı.

İsyancılar Tunus sınırı yakınlarında önemli bir mevziiyi ele geçirdiklerini ancak Zuvara’da çatışmaların sürdüğünü bildirdi.

Tunus sınırına 50 km uzaklıkta bulunan kent Kaddafi yanlılarının kontrolünde bulunuyor. İsyancılar stratejik bir yol üzerinde bulunan kenti günlerdir ele geçirmeye çalışıyor. Sınırda, aynı yol üzerindeki bulunan Ras Adjir ise önceki gün isyancıların kontrolüne geçti.

Öteyandan insan hakları grupları Kaddafi kuvvetlerinin kaçarken Trablus’ta en 17 tutuklu ve çok sayıda sivili kurşuna dizdikleri yolunda kanıtlar bulunduğunu bildirdi. (Voa)

Panahi’ye Altın Portakal daveti

Ev hapsinde tutulan İranlı yönetmen Jafar Panahi, 48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali‘ne davet edildi.

Antalya Büyükşehir Belediyesi‘nin destekleriyle Antalya Kültür Sanat Vakfınca (AKSAV) düzenlenen 48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin hazırlıkları sürdürülüyor.

Bu yıl 8-14 Ekimde düzenlenecek festivale dünyaca ünlü İranlı yönetmen Jafar Panahi’nin de davet edildiği bildirildi.

Festival yönetiminden yapılan açıklamada şöyle denildi:

“48. Altın Portakal yönetimi, İran hükümet yetkililerine de başvurarak, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde muhalefeti desteklediği gerekçesiyle 6 yıl hapis 20 yıl sinema yasağı cezası verilen Jafar Panahi için özgürlük talebinde bulunacak.

Ev hapsinde tutulan Panahi’nin 48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne katılabilmesi için hapis cezasının, yurt dışına çıkma ve uluslararası festivallere katılma yasağının kaldırılması istenecek.

İran Yeni Dalga sinemasının etkili isimlerinden, dünyaca ünlü yönetmen-senarist-yapımcı Jafar Panahi, 44. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali (2007) Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nda jüri başkanlığı yapmıştı.

Tutuklu olması nedeniyle jüri üyeliğine davet edildiği 63. Cannes Film Festivali’ne katılamayan Panahi, aynı nedenle bu yıl 61. Berlin ve 67. Venedik film festivallerine de katılamadı. Panahi’nin koltuğu üç festivalde de boş bırakıldı.”

İlk filmi “Beyaz Balon” ile katıldığı Cannes’dan Altın Kamera ödülüyle dönen Panahi, “Daire” adlı filmiyle Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan, “Ofsayt” ile de Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı- Jüri Özel Ödülü kazandı.

Uluslararası alanda 52 prestijli ödülün sahibi olan Panahi, “Kanlı Altın”, “Ayna” gibi filmleriyle dünya sinemasının saygın yönetmenleri arasına girdi.

Altın Portakal’da özel gösterimi yapılacak olan “This Is Not A Film/In Film Nist-Bu Bir Film Değil” adlı filmde Panahi, hapiste temyiz sonucunu bekleyerek geçirdiği günlerini aktarırken İran sinemasının şu andaki durumuna da ayna tutuyor.

Panahi, yönetmen arkadaşı Mojtaba Mirtahmasb’ı tutuklu bulunduğu evinde ağırlıyor, yapamadığı filmini anlatarak senaryosunu okuyor. Panahi’nin çok kısıtlı olanaklarla çektiği film, flaş diskle yurt dışına çıkarılıp Cannes Film Festivali’ne ulaştırılmıştı.

Festivale filmin diğer yönetmeni Mojtaba Mirtahmasb da davet edildi. (CnnTurk)

‘Kötü beslenme gelecekte kalp sağlığını bozuyor’

Hollandalı araştırmacılara göre çok düşük kalorili bir diyetle büyümek, 50 yıl sonra kalp hastalığı riskini artırıyor.

Araştırmada 2. Dünya Savaşı’nın sonundaki kıtlık yıllarında yaşayan Hollandalı kadınlar incelendi.

Ve günde 400-800 kaloriyle beslenen çocuk ve gençlerin, ilerleyen yıllarda kalp hastalığına yakalanma riskinin %27 daha fazla olduğu görüldü.

Avrupa Kalp Dergisi’nde yayınlanan makaleye göre 1944-1945 yıllarındaki kıtlık, araştırmacılara çocuklukta kötü beslenmenin uzun vadeli etkilerini araştırmak için benzersiz bir fırsat sundu.

O dönemde kışın çok soğuk geçmesi, mahsul alınamaması ve savaş faktörleri bir araya gelince Hollanda’nın batısında binlerce kişi yaşamını yitirmişti.

Bu yıllarda 10 ila 17 yaş arasında olan bir grup kadın, 2007’de sağlık kontrolüne alındı.

Utrecht Tıp Merkezi Üniversitesi ve Amsterdam Üniversitesi’nin ortaklaşa çalışmasında, kıtlıktan ciddi derecede etkilenenlerin kalp hastalığı riskinin, yeterince beslenenlere oranla %27 daha fazla olduğu görüldü.

Ekibin başkanlarından Annet van Abeelen, BBC’ye “Çocuklukta ciddi boyutlarda yetersiz beslenme, yalnızca kısa erimli doğrudan sonuçları açısından değil, 50 yıl sonra bile kalp hastalığına yol açabildiği için de önemli” dedi.

İngiltere Kalp Vakfı’ndan Victoria Taylor da araştırmayı kıtlık felaketi yaşamamış olan ülkelerin de dikkatle incelemesi gerektiğini, çocuklar ve gençlerin sağlıklı beslenmesinin öneminin altını çizdiğini söyledi. (BBC)

Paşa’nın itirafı, askerin itibarı – Ekrem Dumanlı

Asker, asker olalı böyle itiraf görmedi. Siviller de, en üst rütbeden bu denli ifşaata rastlamadı. Meğer neler neler yaşanmış da hiçbirinin farkına varmamışız. Sokakta duyduğumuzda pek çoğumuzun ‘çirkin dedikodu’ deyip geçeceği iddiaları daha düne kadar Genelkurmay başkanlığı yapan Işık Koşaner dile getiriyor. Terörle mücadelede nasıl korkunç hataların yapıldığını, panik içinde hareket eden askerimizin kendi silah arkadaşını alnından vurduğunu, sınır karakollarını korumada ordumuzun aciz kaldığını, yüksek teknolojiye sahip olmamıza rağmen imkânlarımızın kullanılmadığını; ve daha pek çok acı gerçeği kamuoyu eski Genelkurmay Başkanı’nın ağzından dinlemiş oldu. İnanın, internete düşen ses kaydına Işık Paşa’dan bir itiraz gelmesini çok arzu ettim. Bekledim ki, “O ses kaydındaki kişi ben değilim!” desin. Öyle olmadı. Ve arkasından yeni bir kayıt internete düştü. Bu seferki itiraflar öncekinden geri değildi. Hatta bir bakıma daha üzücüydü. Işık Paşa önce derin bir sessizliğe sığındı. Günler sonra yaptığı açıklama ise tam bir skandaldı. İkinci itiraf kasetlerine göre Paşa “35. madde kalksa bile…” deyip darbe yapma haklarının devam ettiğini telkin ediyordu. Subay arkadaşlarıyla hasbıhal eden bir Genelkurmay başkanının, “Yasalar dışında hareket ettik, hep böyle olacak zannettik.” demesinden daha büyük bir itiraf düşünebiliyor musunuz? Adama demezler mi: “Madem öyle, neden hâlâ 35. maddeden hareketle en büyük insanlık suçu olan darbeyi aslî işiniz zannediyorsunuz?” Ya Sayıştay hakkında söylediklerine ne demeli? Resmen skandal! Paşa, Sayıştay Yasası’nın değişmesiyle ortaya çıkacak denetimden niye bu kadar korkuyor? Neden “Bundan sonra para işleri ciddi!” uyarısı yapıyor. Ombudsmanlık sisteminden duyduğu rahatsızlığın manasını çözmek için “Yasaların dışına çıktık…” lafını doğru anlamak gerekiyor. Işık Paşa’nın itirafları medyada büyük yankı uyandırdı. Bazı meslektaşlarımız, “Vay be! Genelkurmay başkanını bile dinlemişler!” demek suretiyle önce bir saygı duruşunda bulundu; sonra işi biraz da saflığa vurarak Paşa’nın söylediği sözlere satır satır yer verdi. Bazı gazete ve TV’ler önce çekingen davrandı ama ikinci itiraf sonrasında onların da dilinin bağı çözüldü. Çünkü Paşa’nın itiraflarını görmeyen gazete, gazete olamazdı, gazeteci de gazeteci kalamazdı… Onca tartışmadan geriye hayatî bir sual kaldı: İtiraf, itibarı sarsar mı? Yani ‘gözbebeğimiz’ deyip göklere çıkardığımız TSK, bu itiraflardan sonra karizmayı tamamen çizdirmiş mi oldu? Yapılan yanlışların ve beceriksizliklerin kamu vicdanında açtığı yara TSK’nın 2 bin yıllık onurunu kırdı mı? Herkesin kendine göre bir cevabı olabilir; ancak gerçeğin özü şudur: İtiraflar fevkalade ciddi ve üzücü. O vahim itirafları dinlerken insanın kalbi sıkışıyor, damarında kanı donuyor. Ancak uzun süreden beri hasıraltı ettiğimiz gerçeklerle yüz yüze gelmek, yeni bir dönemin başlamasına sebep olacaksa bu utanç tablosuna katlanmak zorundayız. Vaziyet bu! Demek ki malum terör örgütü onlarca yıldır bu yüzden çökertilemiyormuş, demek ki demokratikleşme adına atılan adımlara rağmen hâlâ bu ülkede darbeyi meşru gören Genelkurmay başkanları görev yapıyormuş, demek ki asker-sivil ilişkilerindeki kara delikler kanun dışı yapılanmayı besliyormuş… Kısa vadede itibar kaybı yaşanır şüphesiz; ancak bu saatten sonra doğru adımlar atılırsa hem ordumuz hem ülkemiz uzun dönemde itibar kazanır. İtiraflar, dibe vurmanın son fotoğrafıdır. Bu noktadan sonra hem aslî görevini doğru yapan, hem de demokrasiye ve insan hayatına saygılı bir ordu için canla başla çalışmalar yapılabilir. Siyasetten arındırılmış ve aslî vazifesine sımsıkı sarılmış bir orduyu bu millet bağrına basacaktır. Yeter ki kriz, fırsata dönüştürülsün ve kurumsal itibar ülkenin itibarının önünde gözetilmesin; çünkü siyasete boğazına kadar batmış darbeci bir görüntü veren ordu sadece kendine değil, bütün ülkeye zarar vermektedir… Koşaner Paşa’nın özrü kabahatinden büyük Ses kayıtları internet sitesinde yayınlandıktan sonra Işık Koşaner sessiz kalmayı tercih etti. Ancak konuşmalar manşetlerden inmeyince Paşa açıklama yapma ihtiyacı hissetti. Kayıtlardaki sesin kendisine ait olduğunu kabul eden eski Genelkurmay Başkanı “Sözlerimin arkasındayım!” diyerek meseleye yeni bir boyut kazandırdı. Daha doğrusu Paşa, onurlu bir çıkış yapacağım derken hem kendini hem ordumuzu ateşin içine attı. Paşa ya ne söylediğinin farkında değil; ya da söylediği sözlerin sonuçlarını henüz anlamış değil. Millet infial içinde, Paşa hâlâ üst perdeden ahkâm kesme sevdasında. En tepedeki komutan terörle mücadeledeki aczini itiraf etmiş oldu. Yanlışlıkla bile olsa, kendi yavrularımızı vurduğumuzu kabullendi. Kanun dışına çıkıldığını beyan edip “Hep böyle gideceğini zannettik…” dedi. Ombudsmanlık sisteminin ve Sayıştay’ın yapacağı denetimleri engellemek istediklerini faş etmiş oldu. Darbecilerin, gölgesine sığındığı 35. maddenin gerekliliğini savundu ve o madde olmasa bile görevleri olduğunu (darbe görevi!) söyledi. Madem Işık Paşa, “Sözlerimin arkasındayım!” demiş ona şu basit soruyu sormak şart oldu: Madem samimi itiraflarınız bu kadar açık ve net gerçeklerin altını çiziyor, neden bu itirafları kamuoyu huzurunda yapmadınız? Özel (belki de gizli) toplantılarda söylediğiniz sözlerden gurur duyuyorsanız bu fikirleri canlı yayında kamuoyuyla paylaşın. Şehit yakınlarına ne diyeceksiniz mesela merak ediyorum. Milyonlarca insanın karşısına çıkıp darbelerin meşruiyetini savunun da görelim, fikirleriniz ne kadar tutarlı…

Olmadı Paşa’m! Özrünüz kabahatinizden büyük…

Ekrem Dumanlı – Zaman