Ana Sayfa Blog Sayfa 5079

Arap baharı İsrail’de, 450 bin kişi sokaklarda

İsrail’de 50 gündür kesintisiz süren protestolar Cumartesi gecesi doruk noktasına vardı. Ülke tarihinin en büyük gösterisinde 450 bin kişi sokaklara döküldü.

“1 milyonluk yürüyüş” hedefiyle yola çıkan protestolar, Tel Aviv, Kudüs, Hayfa, Afula gibi büyük kentler başta olmak üzere, ülkenin kuzeyinden güneyine 20’ye yakın merkezde yapıldı. Gösterilerin en büyüğünün düzenlendiği Tel Aviv’de, en büyük meydanlardan “Medina”yı dolduran kalabalık içinde pek çok gösterici, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu‘yu istifaya davet eden posterler yanı sıra Netanyahu’yu elinde puro ile resmeden afişler taşıdı.

Meydanı ve meydana açılan ana caddeleri tümüyle dolduranlar İsrail Parlamentosu uyanıncaya kadar protestoların süreceğini bildiren sloganlar attı. Sık sık “halk sosyal adalet İstiyor”, “Sadaka değil, sosyal adalet istiyoruz” sloganlarını tekrarladılar.

Meydanda kurulan stantta, protesto hareketinin öncülerinden, İsrail Ulusal Öğrenci Derneği Başkanı İtzik Şmueli, gösteriye katılanları “Yeni İsrailliler” diye tanımlayarak, “Biz yeni İsraillileriz. Tek istediğimiz bu ülkede onurlu bir şekilde yaşamak. Bırakın da bu ülkede yaşayalım” derken, Netanyahu’ya “Bize gerçek çözümler getirene kadar bu protesto sürecek” diye seslendi.

“Artık yeter!”

Kurduğu çadırla, sosyal protesto hareketlerinin ilk kıvılcımını ateşleyen Dafni Leaf de “İsrail toplumunun kırmızı çizgisine vardığını” ve “artık yeter” dediğini belirtti. Leaf, gösterileri, “Bu 2011 yazının bir umudu” diye de tanımladı.

Polis, Tel Aviv’deki gösteride büyük güvenlik önlemleri alırken, birçok yolu akşamın erken saatlerinde barikatlar kurarak  kapattı. İki polis helikopteri meydanın üzerini turlarken, bir zeplinle gösteri havadan kameralarla denetlendi.

Protesto liderleri, gösteriler öncesinde Tel Aviv’de Rothschild Caddesi’nde kurulan çadır kentin yarından itibaren kaldırılacağını ve bundan sonra kamuya açık konferanslar dışında, caddenin barınma alanı olarak kullanılmayacağını ilan ettiler.

Sosyal adalet çağrısı

Protesto gösterisine saatler kala, İsrail muhalefetinin lideri, Kadima Partisi başkanı Tzipi Livni, Facebook’tan partililerine gösterilere katılma çağrısı yapmış ve protestocuların, İsrail’in ihtiyacı olan değişikliği getirdiğini belirtmişti.

İsrail parlamentosunun Arap milletvekillerinden Ahmed Tibi‘nin de partisi Ra’am Ta’al’ın destekçileri ile protesto gösterilerinde yer aldığı bildirildi.

Tibi’nin “Sosyal adalet, öncelik verilen konularda bir değişiklik yapmayı ve azınlıkla çoğunluk arasındaki uçurumu kapatmayı gerektirir” dediği de kaydedildi.

Netahyahu: “Mesaj alındı”

İsrail’in Kanal 10 televizyonu da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yardımcılarıyla birlikte gösterileri değerlendirdiğini belirtti ve Netanyahu’nun “Mesaj alınmıştır” deyip, gerekli düzenlemelerin yıl sonuna dek yapılacağını söylediğini kaydetti. Televizyon, yapılması beklenen düzenlemeler arasında dolaylı vergilerde indirim ve genç çiftlerin ev sahibi olmalarına katkı sağlanmasının yer aldığını kaydetti.

Medya organları, polis tahminlerine dayanarak Tel Aviv’deki protesto gösterisine katılanların sayısını 300 binden fazla olarak belirtirken, Kudüs’te yapılan protestoya katılanların sayısı 40 bin, Hayfa’dakilerin sayısı da 30 bin kişi olarak tahmin edildi.

Dafni Leaf sağcıların hedefinde

Protesto hareketinin öncülerinden Dafni Leaf ise halihazırda bazı medya kuruluşlarının ve sağ örgütlerin hedefi haline gelmiş bulunuyor. Geçtiğimiz haftalarda, askerlik hizmetini yapmadığı ortaya çıkarılan Leaf, ayrıca “aşırı solcu” damgasını da yemişti. Leaf, askerliğini sara hastası olması nedeniyle yapmadığını savunurken, bazı sağ gruplar, 16 yıl önce, vicdani retçilerin bir dilekçesine imza attığını gündeme taşımışlardı. (Ajanslar)

Yeşil Gazete

“Boz ayıların yuvalarının olduğu yerde HES inşaatı var”

İspir'in Yeşilyurt köyü

Avcılar, Erzurum’un İspir ilçesine bağlı Yeşilyurt köyünde iki gün önce iki kişiyi öldüren boz ayının peşine düşerken, ayının neden saldırganlaşmış olabileceğine dair farklı iddialar ortaya atılmaya devam ediyor. İlk akla gelen, ama basında pek fazla dillendirilmeyen ihtimallerden biri, bölgede süren HES inşaatlarının boz ayıların yaşam alanlarına zarar vermiş olması.

Konuyla ilgili olarak olayın yaşandığı Yeşilyurt’a yakın bir başka köy olan Çamlıkaya’dan Murat Çimen’in görüşlerini aldık. Çoruh Havzası Koruma Birliği Derneği üyesi olan ve bölgede yapılan HES’lere karşı mücadele eden Çimen’e göre HES inşaatlarının bu son olayın yaşanmasında sorumluluğu olabilir.

Murat Çimen’in verdiği bilgiye göre bölgede halen 51 HES projesi var. Bunlardan bir kısmı Aksu, bir kısmı Çoruh nehirleri üzerinde. Aksu üzerinde yapımı bitmek üzere olan 2 HES bulunuyor.

Güllübağ HES inşaatında yapılan bir tünel

Olayın meydana geldiği Yeşilyurt köyünün çok yakınında ise, Çoruh nehri üzerinde Soyak Holding tarafından yapılmakta olan Güllübağ HES projesinin inşaatı sürüyor.

Çimen’in verdiği bilgiye göre HES projesi için açılan 7-8 kilometre uzunluğundaki tünel, ayıların da yuvalarının bulunduğu ormanlık bir bölgeden geçiyor. Murat Çimen şunları söylüyor: “Çoruh’un karşı kıyısında bizim gitmeye korktuğumuz bir dere vardır, oldukça kuytu olan bu ormanlık alanda kalabalık bir ayı nüfusunun ve diğer yabani hayvanların yaşadığını biliyoruz. Orada yuvaları var. HES inşaatı başlamadan önce nehrin karşı kıyısında oturup bu ayıları seyrettiğimiz olurdu. Şimdi bu HES inşaatı nedeniyle tam da boz ayıların yaşadığı bu bölgenin yakınında çalışmalar yapılıyor. Ben bu inşaatlar nedeniyle ayıların yaşam alanlarının zarar gördüğünü düşünüyorum. Bu son ayı saldırısı da %70-80 bu nedenledir.”

Çevre İl Müdürlüğü şirketi koruyor

İspir ilçesinden geçen Çoruh nehri

Murat Çimen şirketin HES inşaatlarında projeye ve ÇED kararlarına da uymadığını söylüyor: “2 yıl öncesine kadar bu hayvanların bir yaşayış tarzı vardı. Ama bu projeler öyle yoğun ve hızlı yapılmaya başlandı ki, yaşam alanları bozuldu. Çok hızlı gidiyorlar, yol yapımında 10 kg dinamit kullanmaları gerken yerde 10 ton kullanıyorlar, çıkan kayaları büyük cezası olmasına rağmen dere yataklarına boşaltıyorlar. Çevre İl Müdürlüğü de hep şirketin işini kolaylaştırmak için çalışıyor.”

Murat Çimen’e daha önce ayıların benzer saldırılarda bulunup bulunmadığını, HES inşaatı başlamadan önceki yıllarda böyle olaylar yaşanıp yaşanmadığını soruyoruz. Çimen şöyle diyor: “Hayır olmazdı, olduğunda da ancak bir insan ayıyı rahatsız etmişse, tüfek doğrultmuşsa veya yaralamışsa olurdu. O durumlarda bile ayının insanın tüfeğini alıp kırdığı ama adama dokunmadığı hikayeler anlatılır. Bu tür olaylar eskiden görülmezdi.”

Murat Çimen bugün Yeşilyurt köyüne gittiğini, orada gördüğü Erzurum İl Çevre Müdürlüğü’nden bir şube müdürüne HES inşaatlarını yeterince denetlemedikleri için bu tür olayların yaşandığını söylediğini, ancak yetkilinin “sana ne” diyerek kendisini terslediğini de anlatıyor. Çimen’e göre Çevre İl Müdürlüğü yetkilileri daha önce Aksu üzerinde yapılacak bir HES projesinin ÇED toplantısına şirket yetkilileriyle birlikte gelerek ve şirketin işlerini kolaylaştırmaya çalışarak zaten tarafını belli etmiş durumda.

Öte yandan Çimen, Çevre İl Müdürlüğü yetkililerinin basında yer alan “Bakanlık ayıya vur emri verdi” haberlerinin de gerçeği yansıtmadığını söylediklerini, ancak Bakanlık bir yandan bu emri inkar ederlerken, bir yandan da avcıların kalabalık gruplar halinde ayının peşinden gönderildiğini anlatıyor.

İspir’de yaşanan olaya nelerin yol açmış olabileceğine dair haber dizimize uzman görüşleriyle devam edeceğiz.

Konuyla ilgili ilk haberimizi okumak için TIKLAYIN

(Yeşil Gazete)

Bolt 200 metrede şampiyon

0

Erkeklerde 200 metre finalinde Jamaikalı Usain Bolt, 19.40’lık derecesiyle şampiyon oldu.

Dünya Atletizm Şampiyonası, erkekler 200 metrede altın madalyayı Jamaikalı atlet Usain Bolt kazandı.

Jamaikalı atlet, 100 metre finalinde hatalı çıkış yaparak diskalifiye olmuştu. Bolt, 200 metre finalinde ise bir sürprize daha izin vermedi ve iyi çıkış yaptığı yarışı Amerikalı rakibi Walter Dix‘in ve Fransız atlet Christophe Lemaitre‘in önünde şampiyon bitirdi.

100 metre finalinde Jamaikalı genç yetenek Yohan Blake’in ardından ikinci olan Walter Dix 19.70 ile 200’de de gümüş madalyayı kaparken, Fransız atletizminin yeni yıldızı Christophe Lemaitre 19.80 ile üçüncü oldu. Annecy doğumlu Fransız atlet, 200 metre finali öncesi mütevazı açıklamalar yapmış, finalde Bolt’a rakip olamayacağını ama madalya peşinde koşacağını ifade etmişti. 100 metre finalinde bu hedefine ulaşamayan Lemaitre, 200’de bronz ile tanışmış oldu.

Usain Bolt, böylece 200 metrede Dünya Şampiyonu ünvanını korudu.

Fenerbahçe 45 milyon avro tazminat istedi

0

Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi‘nden ihraç edilmesini, CAS‘ın gündemine taşıdı. Kulübün resmi internet sitesinden, UEFA ve TFF aleyhine, 45 milyon avroluk tazminat talebi de dahil olmak üzere dava açıldığı açıklandı.

Fenerbahçe Kulübü, futbol takımının UEFA Şampiyonlar Ligi’nden ihraç edilmesiyle ilgili olarak Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi’nde (CAS) UEFA ve Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) aleyhine dava açtı.

Sarı-lacivertli kulübün internet sitesinden yapılan açıklamada, Fenerbahçe Futbol Takımı’nın Şampiyonlar Ligi’nden ihraç edilmesiyle sonuçlanan gelişmelerle ilgili olarak avukat Emin Özkurt ve avukat Jean-Louis Dupont tarafından yürütülen hukuki çalışmaların neticelenmiş olduğu belirtilerek, ”Vekillerimiz aracılığı ile Fenerbahçe Spor Kulübü adına, 1 Eylül tarihi itibarıyla Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi’nde (CAS), UEFA ve Türkiye Futbol Federasyonu aleyhine dava açılmıştır” denildi.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi: ”Fenerbahçe Kulübü olarak davamızı, söz konusu ihraç kararı nedeniyle yaşadığımız maddi kayba istinaden ve fazlaya dair haklarımız saklı kalmak üzere, şimdilik 45 milyon Avro talepli olarak açmış bulunmaktayız. Dava dilekçemizde, sözünü ettiğimiz zararımızı en aza indirmek maksadıyla CAS’dan, Şampiyonlar Ligi’ne yeniden dahil edilmemize ilişkin bir geçici tedbir talebimiz de söz konusu olmuştur.

CAS Sekretaryası aracılığı ile gönderilen 2 Eylül tarihli dilekçede, tahkim sürecinin resmen başlatıldığını taraflara bildirmiştir. Sözü edilen bildirim yazısında, davalı taraflar olan UEFA ve TFF’den, 6 Eylül günü gece yarısına kadar, talep olunan geçici tedbir talebine dair cevaplarını yazılı olarak iletmeleri istenilmiştir. İş bu geçici tedbir talebimiz ile ilgili olarak CAS’ın önümüzdeki hafta sonuna kadar bir karar vermesi beklenilmektedir. Herhangi bir yanlış anlaşılmaya sebep olmamak adına özellikle belirtmek isteriz ki, tedbir talebimizin görüşülmesi, ana davamızın görülmesinden ayrı bir konudur. Açmış olduğumuz davamız, tedbir talebine ilişkin çıkacak ara karardan bağımsız olarak CAS’da görülmeye devam edecek olup, bu çeşitli aşamaları olacak hukuki bir süreçtir.

Netice itibarıyla, kulübümüzün haklarını her türlü yasal mecrada kararlılıkla aramayı sürdüreceğimizi taraftarlarımızın ve Türk spor kamuoyunun dikkatine sunar, yaşanacak gelişmelerle ilgili sağlıklı bilgilendirmenin internet sitemizden yapılmaya devam edeceğini bu vesileyle bildiririz” ifadeleri kullanıldı.

İspir’de boz ayının insanlara saldırmasının nedeni HES’ler mi?

İspir'in Aksu deresinde yapılan bir HES inşaatını protesto eyleminden

Erzurum’un İspir ilçesinde 2 kişiyi öldüren bozayı için “vur emri” çıkartılması doğasverlerin tepksine neden olmaya devam ediyor. Kürke Hayır Platformu boz ayının saldırganlaşmasının nedeninin Aksu deresindeki HES’ler nedeniyle ayıların su yataklarının yok edilmesi olduğunu iddia etti. Uzmanlar da ayıların ancak insanlar kendilerine bir zarar verirlerse saldırganlaşacaklarını söyledi.

Milliyet gazetesinin haberine göre Hayvan Hakları Federasyonu Başkanı Av. Ahmet Şenpolat iki insanın ölümünden büyük üzüntü ve endişe duyduklarını belirterek ayının canlı yakalanmasının ve rehabilitasyon merkezine götürülmesinin gerektiğini söyledi.

Vahşi Hayat Derneği Başkanı Cemal Gülas da olay öncesinde insanların ayıya mutlaka zarar vermiş olmaları gerektiğine dikkat çekti. “Olayın nedeni araştırılmalı” diyen Gülas şöyle devam etti:

“Hiçbir memeli hayvan doğrudan insanı hedef almaz. Bu hayvan insanı hedef aldıysa, arkasındaki nedene bakmak gerekiyor. Saldırıdan bir süre önce bu ayıya mutlaka büyük bir zarar verdiler. Yavrusunu öldürmüş olabilirler ya da kendisine kalıcı zarar vermiş olabilirler. Ayının gördüğü zararın üzerine insanı hedef aldığı çok açık. Öç alma güdüsüyle insanı öldürdüğünü, yemediğini görüyoruz. Yani sorumluluğu ayıda aramayalım. Ayıyı terörize eden, onu öç almaya itenler suçludur. Bunu fırsat bilerek, ayı nüfusunun azaltılması için silahlanan kişilere devletin izin vermemesi gerekiyor.”

Kastamonu İl Çevre ve Orman Müdürlüğü Milli Parklar Müdürü Dr. İsmail Menteş de İspir’deki ayı saldırısıyla ilgili olarak, ayıların normal şartlarda insanlardan kaçtığını ve tehdit unsuru olmadığını, zarar görmediği sürece insanlara saldırmadığını söyledi.

İspir'de köylüler bir HES protestosunda

HES’ler mi?

Kürke Hayır Platformu da Twitter üzerinden yaptığı açıklamada basının haberleri veriş biçimini eleştirdi. Açıklamada şöyle denildi:

“Basında son birkaç gündür yayınlanan, İspir’de bir boz ayının 2 kişiyi öldürmesi haberlerini takip etmekteyiz. Üzüntüyle farkediyoruz ki, söz konusu haberlerin dili doğanın bir parçası olan canlıların yaşam hakkını hiçe sayan üsluptadır. Basın kuruluşları, normal koşullarda insandan uzak yaşayan canlıların neden şehirlere yaklaştığını görmezden gelmektedir. Olaylar tek taraflı olarak silahlanan köylülerin ya da daha da vahimi “öldürmeyi spor addeden” avcıların gözünden verilmektedir.”

Hiçbir basın kuruluşunun doğa derneklerine yahut hayvan hakları savunucularına danışmadığını söyleyen Kürke Hayır Platformu suçlunun bölgedeki HES inşaatları olabileceğini iddia etti: “Bu kuruluşlara sorsalar bölgede yürütülen HES çalışmalarının ayıların su yataklarını yok ettiği gerçeğine ulaşacaklardır. Bu vahim gerçeği görmezden gelerek olayı bir ölüm şovuna, bir intikam oyununa çeviren basının bu tek taraflı tutumunu kınıyoruz.”

31 Ağustos’ta İspir’e bağlı Yeşilyurt köyünde kendisine ait bahçede dut toplayan İspir Halk Eğitim Merkezi Müdürü 54 yaşındaki Ömer Yılmaz ile 500 metre uzaklıkta yine bahçede dut toplayan 60 yaşındaki Miyese Yılmaz ayı tarafından öldürülmüştü.

(Yeşil Gazete)

Öğrenciler bu sefer de öpüşerek protesto etti

Şili‘de daha iyi ve parasız eğitim için 3 aydır kampanya yürüten öğrenciler, dün yeni bir ‘protesto’ eylemi için bir araya geldi.

Eğitim sektöründe yapısal değişim ve eğitimde fırsat eşitliği isteyen yaklaşık 100 kadar çift, Eğitim İçin Dünya Öpüşme Maratonu çerçevesinde Santiago’da bir meydanda buluştu. Polisin gözleri önünde “öpüşen” bazı çiftler ellerinde “Kâra hayır”, “Eğitim öpüşmek kadar güzel olsaydı, daha çok ders çalışırdım” yazılı pankartlar taşıdılar.

(Cumhuriyet)

Cezaevinden izinli çıktı, karısını öldürdü!

0

İstanbul Şişli’de apartman görevlisi bir kadın, cezaevinden bayram izniyle çıkan eşi tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

Ergenekon Caddesi 37 numaradaki binada apartman görevlisi olan Zeynep G’den bir süredir haber alamayan komşuları ve Konya’da yaşayan ailesi, polise başvurdu.

Olay yerine gelen polis ekipleri, daireye girdiklerinde kadını bıçakla öldürülmüş halde buldu.

Aynı bıçakla kendisini boynundan hafif yaralayan ve intihar amacıyla evdeki tüpü açtığı belirtilen Zeynep G’nin eşi Hüseyin Korhan G, cesedin yanında televizyon seyrederken polis tarafından gözaltına alındı.

Hüseyin Korhan G’nin, ”adam yaralamak” suçu nedeniyle bulunduğu Eskişehir Açık Cezaevinden bayram izni alarak çıktığı ve cinayetin Ramazan Bayramı’nın ikinci günü olan 31 Ağustos’ta işlendiği kaydedildi.

Zeynep G’in cesedi, yapılan incelemelerin ardından Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi morguna kaldırıldı. Feriköy Polis Merkezindeki ifadesinde, cinayeti namus meselesi yüzünden işlediğini söylediği öğrenilen zanlı, Asayiş Şube Müdürlüğüne götürüldü.

Kadına şiddet artıyor

0

 

Türkiye’de kadına yönelik şiddet olayları sürekli artıyor, bilanço ürkütücü boyutlara ulaşıyor. İl Emniyet Müdürlükleri ve savcılıkların resmi kayıtlarına göre, Türkiye çapında 2011’nin ilk altı aylık bölümünde 26 binden fazla kadın cinayet, yaralama, saldırı, tehdit eylemlerinin mağduru.

Milliyet gazetesinin haberine göre, Ankara Barosu’nun mağdur kadınlara ücretsiz hukuki destek sağlamak amacıyla hayata geçirdiği “gelincik projesi”ne yapılan başvurular çok fazla. Ankara Barosu Başkanı Metin Feyzioğlu, dört ay içinde dört binin üzerinde telefon aldıklarını, başvuranların farklı sosyal sınıflardan kadınlar olduğunu bildirdi. Gelen telefon sayısının fazlalığı karşısında artık rakam veremez hale geldiklerini anlatan Feyzioğlu, şiddet mağdurlarının sadece yüzde 8’inin resmi kurumları aradığını belirtti.

Merkeze dört ay içinde bizzat yapılan başvuru sayısı ise 400. Feyzioğlu bu başvuruların 350’sine avukat tahsis ettiklerini söyledi.

Kadınların 444 43 06 numaralı telefondan kendilerine ulaştıklarını belirten Feyzioğlu süreci şöyle anlattı: “Müracaat yapılır yapılmaz resmi araçlarımızla gidiliyor ve kadın alınıp geliniyor. Önce komuta merkezi dediğimiz merkezde uzman avukatımız kadını dinliyor. Hukuki yardım yol haritasını orada çıkarıyor. Yapılacaklar anlatılıyor ve rızası alınıyor. Sonra komuta merkezindeki avukat arkadaşımız cephede savaşacak olan gönüllü bir başka avukatı çağırıyor. Orada da toplam 300 avukatımız destek veriyor.”

Habere göre, aile içi şiddetin boyutlarına ilişkin bir başka veri de şiddet mağduru olan kadınlara yönelik polis koruması uygulamasına gelen taleplerin fazlalığı. Koruma Hizmetleri Yasası’nda yapılan değişiklikle başlatılan şiddet gören kadınlara koruma polisi verilmesi uygulamasında talep patlaması yaşanıyor. Ancak bu konuda yeterli hazırlık olmadığı için bir dizi sorun yaşanıyor. Sorunların bir bölümünün de Emniyet Genel Müdürlüğü’nün uygulamanın detaylarını henüz belirleyememesinden kaynaklandığı belirtiliyor.

(Kaynak: Bianet)

Militirazimi ve dayandığı değerleri reddediyorum – Zozan Özgökçe

Ben Zozan Özgökçe.

Bu topraklarda yaşayan feminist anti-militarist bir Kürt kadını olarak militarizmi ve militarizmin dayandığı tüm değerleri reddediyorum. Militarizm, askeri değerlerin ve savaşın yüceltilmesinin yanı sıra erkekliğe atfedilen değerlerin meşruluğu ve üstünlüğüne dayanmaktadır. Bir şiddet örgütlenmesi olarak devlet, doğası gereği yüklemi olan şiddetten bağımsız düşünülemez.

Modern ulus-devletlerin savaş ve güvenlik ihtiyacından doğan zorunlu askerlik, yurttaşlığa kabulün bir gerekliliği olmasının dışında “hegemonik erkeklik” değerlerinin inşasında da önemli bir role sahiptir. Connel’in kavramlaştırdığı Hegemonik erkeklik; yenilmez, korkusuz, sert, disiplinli, bedensel acılara dayanaklı, rekabet ruhu yüksek, sağlıklı ve cinsel gücü yerinde heteroseksüel erkek tipini varsaymaktadır. Bu özellikler aynı zamanda militarizmin de gereksindiği ve üretmeye çalıştığı erkeklik tipini temsil etmektedir. Böyle bir erkeklik tanımı, kadınları ve her türlü kadınlığı dışarıda bıraktığı gibi, engelli, eşcinsel, yaşlı erkekleri de dışlamakta ve erkekler arasında da hiyerarşiler yaratmaktadır.

Bir tür “erkeklik ispatı” haline dönüşen askerlik deneyimi aynı zamanda kadına atfedilen tüm değer ve özelliklerin aşağılandığı, saldırgan erkeklik değerlerinin yüceltildiği ve normalleştirildiği bir deneyimdir. Erkek askerdeyken gördüğü dayak, küfür, hakaret, aşağılanmayı sineye çekerek, askerden sonra başkalarına gösterebileceği şiddeti içinde öfke ile büyütüyor. Ailesi ve içinde olduğu toplumda askerdeyken öğrendiği hiyerarşi kurma, aşağılama ve diğer hegemonik erkeklik pratiklerini uyguluyor.

Militarizmin cinsiyetlendirilmiş güvenlik politikası, erkeklerin savaşçı robotlar, kadınların da pasif, sadık hatta sorgusuz itaat eden destekçileri rolünü oynadığı vatandaş tipini yaratmaktır. Cynthia Enloe’nin dediği gibi, “Militarist siyasette kadınlara düşen rol, asker eşi, oğlunu askerliğe yüreklendiren anne, yaralı askeri iyileştiren hastabakıcı, askerleri eğlendiren fahişe ve cephe gerisi hizmetlerine koşturan görevli kadın olmaktır.”

Bunu sağlamanın yolu da milliyetçi ve dini ideolojiler aracılığıyla hayali “biz” (ulus) kimliğini yaratmaktan geçmektedir. Askerlik süresince disipline edilen, “adam olma” rüştünü ispatlamış olarak topluma dönen erkek, kazandığı ayrıcalıklı konum sayesinde devletin sunduğu imkânlara ulaşmanın avantajlarını kullandığı gibi ailesine ve çevresine de bir çeşit “devlet” olarak dönmektedir. Militarizmin istediği “erkeklik” vatanı ve kadını korumak gibi “kutsal” davalar adına şiddet kullanmak için bir icazet anlamına geliyor. Baba, koca veya ağabey sıfatlarıyla ailenin de askeri olmaya soyunan erkek; kadını korumak, kollamak, cinsel kimliğini denetlemek gibi pratikleri doğal vazifesi olarak görmektedir. Toplumdaki eşitsiz cinsiyet ilişkileri militarizme eklemlenerek kadınları, zayıf, güçsüz ve yönetilmeye muhtaç gören bakış açılarını pekiştirmektedir.

Militarist devlet politikalarının kadına biçtiği roller; Ulusun devamını sağlayan kutsal anne, geleneğin bekçisi, kültürün aktarıcısı, modernleşmenin gösterenleri, ulusal savaşlarda katılımcı ve aynı zamanda militarizmin ideolojik üretiminin parçası olmak şeklinde özetlenebilinir. Ayrıca vatanın, uğrunda savaşılacak ve ölünecek bir kadın bedeni olarak kurgulanması, kadını erkeğin korumasına tabi kılan zihniyeti güçlendirmektedir. Erkeğin aile içinde namus, şeref, ahlak gibi değerler adına kullandığı şiddet, devletin başka milletlere yönelik kışkırttığı savaşların da dayandığı ilkelere dönüşmektedir. Ceberut devlet geleneğinin güçlü olduğu Türkiye’de, “Her Türk asker doğar” veya “Türklüğün bağrından çıkmış silahlı kuvvetler” gibi söylemlerle askerlik adeta bir milli özellik haline getirilerek sorgulanamaz kılınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu anlatılarından biri olan “Türk Milleti Ordu Millettir” miti yıllarca ülkeyi darbelerle, olağanüstü hallerle yöneten bir vesayet rejiminin de harcını oluşturmuştur. Devletin Kürt halkına karşı yıllardır yürüttüğü savaş, militarist siyasetin gücüne tapmanın bir sonucu olarak süregelmektedir. Şiddeti, hiyerarşiyi, otoriteyi, güçlü olmayı ve ölümü kutsayan militarist ideoloji, gündelik hayatın deposunda biriken eril şiddetin de kaynağıdır. Ulusal savaşlarda veya etnik soykırımlarda birer ölüm makinasına dönüşen modern orduların değişmeyen kurbanları ve savaş ganimetleri yine kadınlardır. Militarist şiddetin, fethedilmesi gereken bir düşman olarak gördüğü kadın bedeni, her savaşta tecavüz, zorla hamile kalmak, işkence ve her türlü aşağılanmaya maruz kalmaktan fazlasıyla nasibini almaktadır. Eril tahakküm, hiyerarşiyi, tabi kılmayı ve bütün bunlar için de doğal olarak zor kullanımı gerekli kılmaktadır. Militarizm, aynı zamanda toplumsal kaynakların canavarca sömürülmesi demektir, savaş ekonomisi için harcanan bütçeler, insanlığın sosyal ve ekonomik refahından çalınmaktadır. ABD’nin orduya ayırdığı 1.3 trilyon dolarlık bütçe, toplam dünya ülkelerinin ayırdığı bütçeye eşittir. Türkiye’de otuz yıldır sürdürülen iç savaşa ve Savunma Bakanlığı’na ayrılan bütçelerle tüm sosyal ve ekonomik sorunları çözebilirdik.

Sözün özü,  feminist ve anti-militarist bir kadın olarak, her türlü otoriteyi, savaşı, hiyerarşiyi ve cinsiyetçi politikayı red ettiğimi belirterek vicdanıma ve politik kanaatlerime dayanarak vicdani reddimi açıklıyorum. Bir kadın olarak askere gitmiyorum ancak yukarıda bahsettiğim nedenlerle militarizmin kadınların gündelik hayatlarına olan olumsuz etkileri açısından vicdani reddimi sadece Türkiye’de devam eden bu savaştan dolayı değil tüm iktidarların savaşlarına karşı olduğum için açıklıyorum. Hepimizi kapsayacak bir özgürlük, otoritenin, mülkiyetin, cinsiyetçiliğin ve şiddetin lağvedildiği bir dünyada ancak mümkündür…

* Zozan Özgökçe’nin vicdani red açıklaması http://www.zozanozgokce.blogcu.com/ adresinden alınmıştır.

Galata’daki fecaat ‘bobo’lardan mı kaynaklı? – Esra Sarıoğlu

Günlerdir mektup okuyoruz, zira “Galata sakinleri” medyaya mektup yağdırıyor. Şikayet şikayet şikayet. Türkiye’nin bohem yüzü Galata geceleri bir batakhaneye dönüşüyormuş. Yarı çıplak kızlar ve erkekler sarhoşluktan kırılıyorlar, kah yerlere işiyor, kah kusuyorlarmış. Tacizciler, tinerciler, yankesiciler meydana çöreklenmişler. Kavga, gürültü ve kapkaççılık almış başını yürümüş. Halbuki, birkaç ay önce Galata ne kadar güzelmiş. Sanatçılar, üniversiteliler, jonglörler meydanda salınıyorlarmış. Galata o zamanlar ne kadar medeni ne kadar Avrupai gözüküyormuş.

Mektuplar bizim (kamuoyu) dikkatimizi çekmek için yazılmış. Ancak, mektupları okurken benim dikkatimi çeken Galata sakinlerinin yaşadığı rahatsızlık değil, bu rahatsızlığa gösterdikleri tepkinin içler acısı düzeyi oldu. Bu tarz bir tepki güvenlikli-kapalı sitelerde yaşayan Beyaz Türklerden gelse, yadırgamazdım. Ama şikayetler adı bohemlikle anılan Galata mevkiinden geliyor. Ve neresinden tutsan elinde kalacak bir zihniyeti yansıtıyor. Ben de, haliyle, bu nasıl bir bohemlik, hangi tür bohemler “mahallemizi hapçılardan temizleyin” veya “ aile terbiyesi almamış insanlar Galata’da toplanmış” düzeyinde tepki verir, diye düşünüp durdum.

Bohem derken, 19. Yüzyıl’da Paris’i mesken edinmiş, orta sınıflardan ölesiye tiksinen sanatçılardan, “Orta sınıfı düşündükçe kusmak istiyorum”, diyen Stendhal’dan bahsetmiyorum. Ya da, 1920’li yılların başında Amerika’daki bunaltıcı şirket kültüründen kaçmak için Paris’in yoksul mahallelerine yerleşen Ernest Hemingway gibi yazarlardan da bahsetmiyorum. Kentsel dönüşümle soylulaşmış Galata’ya konan bohemlerin, ne bahsettiğim bohemlerle, ne de Beat Kuşağı’yla bir alakası var.

Ama Galata’nın yeni sakinlerinin “Bobo”larla bir alakası olduğunu düşünüyordum, açıkçası. Bobo, Bohem Bujuvaziyi anlatmak için türetilmiş bir terim. Bir ayağı kapitalizmin nimetlerinde, diğer ayağı da bohemliğin sığ sularında gezinen melez bir sınıfı tanımlıyor. Bobolar bohem değiller ama, eski usul orta sınıflara da benzemiyorlar. Bohem olamayacak kadar kapitalist nimetlere bağlılar ama, öte yandan orta sınıfın basmakalıp değer yargılarına burun büken bir duruşları da var. Bobolar son 20 yılın mahsulü. Dünyanın pek çok yerinde izlerine rastlanıyor. Eğitimliler, orta sınıftan geliyorlar, yaratıcı endüstrilerde (moda, fotoğraf, medya) çalışıyorlar, aile kurmaya, çoluk çocuğa hemen heves etmiyorlar, bohem muhitlere yerleşiyor, o muhitlerde yaşayan daha yoksul insanları yerlerinden ediyorlar, o semtleri hem daha mutena hem daha cool yerlere dönüştürüyorlar. Galata’da son yıllarda olan şey tam da buydu. Galata’da da bobolar yaşıyordu (diye düşünüyordum).

Fakat sonra, Galata’nın yeni sakinlerinin açıklamalarını okudum ve fikrim hızla değişti. Bu kadar ayrımcı, elitist, köhnemiş, ve basmakalıp bir kafa yapısını son 20 yılın ürünü olan bir sınıfla özdeşleştirmek bir hata. Tamam, Bobo zaten çok olumlu bir ifade değil. Alay etmek için üretilmiş bir pop sosyolojisi terimi. Ama haklarını verelim. Bobolar kültürel bir dönüşüme imza attılar. Eski nesil orta sınıfın ahlak kodlarını, yaşama bakışını köhne buldular, onların bazı değerlerini benimsemediler. Gafsız siyaseti (political correctness) önemsediler. Üstüne üstlük, uzak bir ideal de olsa, “eşitlik” fikri Bobolar arasında kıymet görüyor.

Galata’nın yeni sakinleri ise, belli ki, orta sınıfın en köhnemiş ve en basmakalıp değerleriyle yaşamaya devam ediyor. Bir şeyi beğendiklerini ifade etmek için (hala) “Avrupai” ya da “medeni” sıfatını kullanıyorlar. Cumhuriyet elitlerinden devraldıkları bu kadarla kalsa iyi. Kendilerinin Galata’da bir “medenileştirme projesi” uyguladıklarına inanıyorlar. Galata’yı yaşam ve sanat merkezi yapmaya çalışıyorlarmış, ne var ki “başıbozuk alayı” yüzünden çabaları sekteye uğramış. En feci olan ise Galata’daki intizamın bozulduğuna inandıkları an verdikleri tepki. Yazdıklarını okurken, 1996 1 Mayıs’ı ertesinde anaakım medyayı okuyormuş gibi hissettim. Hatırlarsınız, 1996 yılındaki 1 Mayıs mitingi bayağı olaylı geçmişti. O süreçte, orta sınıf tarzı korkuları körüklemek de medyaya düşmüştü. Televizyonda sürekli, “Varoşlar patladı”, “Sosyal patlama kapımızda”, “Vandal kız laleleri bile sopasıyla parçaladı” tarzı düşmanca haberler çıkıyordu. Eski bir Galata sakininin kaleme aldığı “Galata şiddete gebe. Hemen müdahale edilmesi gerek” satırlarını okurken, 1 Mayıs 1996 sonrasında medyanın sergilediği tavır kulaklarımda çınladı.

Galata’dan gelen mektupları ve yazıları okuyunca şunları öğrendim: Galata’daki sorun “başıbozuk alayı”nın meydanda ve sokaklarda taşkınlık yapıp mahallelileri rahatsız etmesinden ibaret değilmiş. “Galata’nın yeni sakinleri” başlı başına bir sorun, zira verdikleri tepki tam bir fecaat.

Anlaşılan, Galata sakinleri için bohemlik tasarım dükkanlarıyla dolu bir sokakta oturup “mavra” yapmaktan ibaret.

Esra Sarıoğlu –  www. demokrathaber.net