Ana Sayfa Blog Sayfa 4973

Manchester Düşler Tiyatrosu’nda “Mavi kabus”

0

Premier Lig‘in 9. haftasında Manchester City, Manchester United‘ı Old Trafford‘da 6-1 mağlup ederek rakibiyle arasındaki puan farkını beşe çıkarttı. City böylelikle rakibine karşı en farklı galibiyetini almış oldu.

Premier Lig’in 9. haftası Manchester’ın devlerini karşı karşıya getirdi. Lig ikincisi United, zirvenin sahibi City’yi Old Trafford’da konuk etti.

Yaklaşık 130 yıllık bir rekabeti içinde barındıran derbi bu sene ayrı bir önem taşıyordu. Sir Alex Ferguson rakiplerine ilk kez bu kadar değer verdiklerini, sezonun kilidinin bu maçla çözülebileceğini söylüyordu. Roberto Mancini ise bu kadar işinin arasında bir de Carlos Tevez ile uğraşıyordu.

Karşılaşmaya Sir Alex Ferguson, Hernandez’in yerine Welbeck’i ilk 11’e alarak başlarken aklında belki de Community Shild’de ikinci yarıda yaptığı değişikliklerle gelen zafer vardı. Mancini ise Dzeko’yu biraz da ha harcamak istercesine yedek kulübesine mahkum etmişti yine. Onun yerine iki gün önce evini yakarak “Bu hayatta yapmadığım ne kaldı?” mesajını bir kez daha veren Balotelli Düşler Tiyatrosu’nda sahne alıyordu.

Mücadeleye beklentilerin üzerine iyi başlayan taraf Manchester City’di. Kırmızı Şeytanlar, Nani ve Ashley YOung ile kanatlardan verim almayı başarmazken konuk takım orta sahada hâkimiyetini kurdu.

22. dakikada David Silva’nın müthiş zekasıyla başlayan Manchester City atağında son haftaların formda isimlerinden James Milner içeriye çevirdi. Balotelli ceza saha çizgisi üzerinden çok şık vurdu ve takımını öne geçirdi. İtalyan futbolcunun gol sevinci ise görülmeye değerdi. Aslında bir sevinç de yoktu ortada. Sorunlu futbolcu formasının içine giydiği “Neden her zaman ben?” tişörtüyle Robeto Mancini’ye, basına, takım arkadaşlarına veya herkese gider yaptı.

İlk yarının kalan kısmında da United adeta kendinde değildi. Gol pozisyonuna dahi giremeyen ev sahibine karşı Manchester akıllı paslaşmalarla kontrolü elinde tuttu.

İkinci 45 dakika ise ManU için kâbus gibi başladı. 46. dakikada Agüero’nun pasında Johnny Evans uyuyakaldı. Top hareketlendiğinde Balotelli gol pozisyonuna girmişti bile. Yayın üzerinde faulü yapmak zorunda kalınca da cezasını kırmızı kartla ödedi.

Kırmızı karttan sonra garip bir şekilde Manchester United 11 kişiyle hiç bulamadığı pozisyonları bulmaya başladı. Ama lale devri yalnızca 10 dakika sürdü. 60. dakikada yine David Silva’nın üstün zekası sahneye çıktı. Onun müthiş pasında James Milner sağ kanattan ceza sahasına girdi. İçeride Balotelli vardı. Milner da Balotelli’yi gördüğünde iş bitmişti.

69’da ise yine harika paslaşmalar, yine sağ kanattan gelişen bir atak… Bu sefer Micah Richards yerden ortaladı. Agüero altıpasa doğru koptu geldi. Şık dokundu. Fark üçe çıktı. Bundan sonrası ise Manchester City taraftarlarının, Unitedlı taraftarlarla bütün sosyal iletişim platformlarını kullanarak dalga geçmesiyle geçti. City sahada oyunu şova dökerken, Mancini kendisi hakkında yapılan eleştirilerin üzerini kırmızı bir kalemle çiziyordu.

Ev sahibinde Darren Fletcher Citylileri rüyadan uyandırdı. Orta saha oyuncusu 81. dakikada ceza sahası dışından müthiş bir plaseyle United’ın şeref golüne imza atarken belki de farkın büyümesine neden oldu. Dur durak bilmeyen City, 90’da sağ kanattan kullanılan kornerde kafalardan seken topu arka direkte Lescott çevirdi. Edin Dzeko’ya çarpan top ağlarla buluştu. Golün santrasını bekleyen Cityli oyuncular United oyuna başladığı anda topu kaptı. Dzeko’nun geliştirdiği atakta sağ kanatta topla buluşan maçın en iyilerinden Sillva, derbiye beş yakışır demişti. İspanyol yıldızın bulduğu Dzeko, uzatmaların dördüncü dakikasında skoru ilan etti: 6-1.

Tarihi galibiyetle birlikte lider Manchester City, puanını 25’e çıkararak rakibiyle arasındaki puan farkını beşe yükseltti.

200’e yakın mahkum firar etti

Van’da meydana gelen 7.2 şiddetindeki depremden sonra M tipi cezaevinde bulunan 200’e yakın mahkumun firar ettiği iddia edildi.
Edinilen bilgiye göre Van’da meydana gelen 7.2 şiddetindeki depremden sonra M tipi cezaevinde bulunan 200’e yakın mahkumun firar ettiği iddia edildi.

Meydana gelen deprem sonrasında Cezaevi kapılarının açıldığı ve mahkumların firar ettiği iddia edildi.

Firar eden mahkumların bazılarının ailerini gördükten sonra teslim olduğu belirtildi.

(Yüksekova Haber)

Her üç kadın askerden biri tecavüze uğruyor

0

ABD’nin Irak İşgali‘nin bitmesine günler kala savaşın bilançosu da netleşiyor. Ordunun içinde yaşananlarla ilgili gün yüzüne çıkan gerçekler, ABD’lilerin Irak İşgali’nda gördüğü zararın ölen 4 bin 400 civarında askerle sınırlı olmadığını gösteriyor. Bunlardan biri de ABD’li kadın askerlerin uğradıkları cinsel saldırı ve tecavüzler.

Virginia bölge mahkemesinde, Şubat ayında 16 muvazzaf ve yedek asker tarafından ABD’nin eski savunma bakanları Donald Rumsfeld ve Robert Gates’e karşı bir dava açıldı. Hatta kısa bir süre önce şikayetçi sayısı 30’a yükseldi.

Söz konusu davanın gerekçesi ise Rumsfeld ve Gates’in bakanlıkları döneminde, askerlerin cephede uğradıkları cinsel saldırıları önlemek ve soruşturmak için gerekenleri yapmamış olması.

Bu davacılardan biri olan Jessica takma isimli Irak gazisi deniz piyadesi, El Cezire’ye uğradığı saldırıyla ilgili şikayette bulunduktan sonra yaşadıklarını anlattı.

Jessica, “Uğradığım baskı saldırının kendisinden çok daha kötüydü. Komutanların cinsel saldırı kurbanları üzerinde çok büyük gücü var. Aynı anda hem yargıç, hem jüri, hem cellat hem de belediye başkanı gibiler. Şikayette bulunursanız sizi ezer geçerler” dedi.

Aslına bakılırsa ABD ordusundaki cinsel saldırı ve tecavüz olaylarıyla ilgili tartışmalar yeni değil. Örneğin bir araştırmaya göre, ABD ordusundaki her üç kadın askerden biri, cephede geçirdiği süre içinde tecavüze uğruyor.

Özellikle 10’uncu yılını dolduran Afganistan Savaşı ve 2003’ten bu yana devam eden Irak Savaşı bu rakamı çok yukarılara taşıdı.

Afganistan ve Irak cephelerinde savaşan ABD’li askerlerin yüzde 11’i kadınlar. Ordunun genelinde ise bu oran yüzde 15’in üzerinde. Özetle 200 bin kadın askerden bahsediyoruz.

Ancak saldırı ve tecavüz olayları sadece kadınları da etkilemiyor. Muvazzaf ve yedek kadın askerlerin yüzde 60’ı, erkek askerlerin ise yüzde 27’si Askeri Cinsel Travma’dan (MST) muzdarip.

Saldırganlar ise emir-komuta zincirinin, daha üst basamaklarında olmanın kendilerine verdiği rahatlıkla hareket ediyor.

Savunma Bakanlığı daha önce defalarca bu sorunla başa çıkmak için çalışmalar yürüttüğü yönünde açıklamalar yaptı. Ancak bu “salgın”ın yayılması, bakanlığın pek de başarılı olmadığına işaret ediyor.

Bakanlığın en önemli adımlarından biri, 2005 yılında kurulan Cinsel Saldırıları Önleme ve Yanıtlama Dairesi (SAPRO) oldu. Ancak SAPRO’nun kurulması da çözüm olmadı. Çünkü ABD Devlet Hesap Verebilirlik Dairesi’nin raporlarına göre SAPRO ile Savunma Bakanlığı’nın disiplin kolu arasında işbirliği kurulamadı.

Dahası SAPRO’nun finansman sorunları yaşadığı da belirtildi.

SAPRO’nun hayata geçirdiği “sınırlı ihbar” sistemi saldırıya uğrayan askerlerin kimliklerinin gizli tutulmasına fırsat veriyor.

Bu uygulamayla ihbar sayısında bir artış yaşanmış ve saldırıya uğrayanların sesini çıkarması için bir fırsat doğmuş olsa da doğrudan soruşturma başlatılmıyor. Eski bir deniz piyadesi ve Ordu Kadınları Hareket Ağı (SWAN) politika direktörü olan Greg Jacob, “Sınırlı ihbar ordunun saldırıların suç boyutlarını göz ardı etmesine izin veriyor” dedi.

Ordu yetkilileri ise 2009’dan bu yana ilerleme kaydedildiğini iddia ediyor. SAPRO Basın Sözcüsü Cynthia Smith, “Savunma Bakanlığı cinsel saldırı konusunda sıfır hoşgörü politikası uyguluyor” dedi.

Ancak saldırıların soruşturulma oranı hala yüzde 8 civarlarında. Kadınların sivil mahkemelerinde açtığı tecavüz davalarının oranının yüzde 40 olduğu düşünüldüğünde, görünen o ki birçok saldırgan elini kolunu sallaya sallaya barakaların arasında dolaşmaya devam ediyor.

(Ajanslar)

“Chicago’yu işgal et” eyleminde 100 gözaltı

0

ABD‘nin Chicago eyaletinde bir parkta “Chicago’yu işgal et” eylemine katılan 100 göstericinin gözaltına alındığı bildirildi.

Associated Press haber ajansında yer alan habere göre, polis memurları sabah saatlerinde göstericileri teker teker kamyonet ve otobüslere bindirerek gözaltına aldı ve Chicago Grant Park’ta Congress Plaza olarak bilinen yerin etrafına metal barikatlar kurdu.

Eylemin sözcüsü Joshua Kaunert de AP’ye yaptığı açıklamada, “Hiçbir yere gitmiyoruz” dedi ve göstericilerin kısa sürede aralarına tekrar döneceği sözünü verdi.

Van’a destek için bir nokta da Beyoğlu Yeşil Ev

Yeşiller Partisi de, ülke genelinde hızla yayılan ve amacı Van’da depremden zarar gören yurttaşlara yönelik destek olan kampanyaya bir ekip kurarak katılıyor.

Destek için Beyoğlu Yeşil Ev’e gelecek olan yardımların, deprem bölgesine ulaştırılmasını sağlayacak olan ekibin mesajı ise şu şekilde:

23 Ekim 2011 günü Van’da meydana gelen 7,2 büyüklüğündeki deprem nedeniyle derin üzüntü içerisindeyiz. Depremde yakınlarını kaybedenlere ve herkese başsağlığı, yaralılara acil şifa diliyoruz. Umarız en kısa zamanda yaralar sarılır.

Bugün en acil ihtiyaç ise; dayanışma.

Biz de Yeşiller olarak İstanbul Beyoğlu’da bulunan Yeşil Ev’e getirdiğiniz yardımlarınızı günlük olarak bölgeye gönderecek bir ekip kurduk.

Aşağıda öncelikli ihtiyaçlar olarak listelediğimiz türde ayni yardımlarınızı Van`a iletilmek üzere Yeşil Ev`e getirebilirsiniz.

YESIL EV ADRES: İstiklal Caddesi Balo Sokak NO: 21/1 Beyoğlu İstanbul

İRTIBAT TELEFON NUMARALARI: (0212) 244 77 80 – (0541 693 89 94)

Yardımlarınızı saat 11:00 – 22:00 arası bırakabilirsiniz.

Yardımlar günlük olarak deprem bölgesine gönderilecektir.

NOT: Yardım gondermek isteyenler bulundukları yere en yakin yardım noktalarını öğrenmek için: http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com/ sitesini takip edebilirler.

Acil ihtiyac listesi:

  • Battaniye
  • Isıtıcı / Soba
  • Çadır / Mat / Uyku tulumu
  • Bebek bezi
  • Kadın pedi
  • Kışlık ayakkabı
  • İç çamaşırı (erkek, kadın, çocuk)
  • El feneri / Pil
  • Kalın, Kışlık temiz giyecek (termal don, kazak, pantolon, palto, hırka, kalın çorap, bere, eldiven, atkı);
  • Kışlık çocuk kıyafetleri ve çocuk ayakkabısı
  • Katı gıdalar (ekmek, kraker, kuruyemiş vb)
  • Bisküvi, çikolata gibi soğukta enerji verecek yüksek kalorili yiyecekler (Tahin pekmez veya tahin helvası gibi)
  • Kağıt havlu / tuvalet kağıdı / islak mendil / antiseptik el temizleme malzemeleri
  • Sağlık ve ecza malzemeleri (sargi bezi, yara bandı, tenturdiyot, oksijenli su v.b.)
  • Oyuncak

II. Yeşil Ekonomi Konferansı: Yeşil Yerel Seçenekler

Yeşil Düşünce Derneği ve Heinrich Boll Stiftung Derneği tarafından düzenlenen 2. Yeşil Ekonomi Konferansı, 22 Ekim Cumartesi günü İstanbul/Beyoğlu’nda, Cezayir Toplanti Salonu’nda gerçekleştirildi. Yeşil Yerel seçenekler teması altında düzenlenen konferansta yeşil belediyecilik, yeşil enerji, kent tarımı ve yeşil kent planlaması konuları tartışıldı.

Konferans; Heinrich Böll Stiftung Derneği’nden Dr. Ulrike Dufner ve Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Yüksel Selek‘in açılış konuşmaları ile başladı. Ulrike Dufner 2009 yılında düzenledikleri ilk konferansta makro politikalara değindiklerini, bu konferansta ise yerel düzeyde yeşil politikalar üzerinde duracaklarını söylerken Yüksel Selek, ulusal ve yerel düzeyde bütünsel yeşil politikalar geliştirme konusundaki çabaların henüz istenen seviyede bulunmadığını vurguladı. Hamburg Kentsel Gelişim ve Çevre Bakanlığı’ndan Dirka Griesshaber sunumunda Hamburg’un 60’lardan bugüne değişimini ve  2011 Avrupa Yeşil Başkenti ödülünü nasıl aldığını anlattı. Hamburg Almanya’nın ikinci büyük kenti olarak karar alma süreçlerinde etkili. Kentin %40′ının orman, park, tarım alanı ve doğal koruma alanı. Şehirde toplu taşıma yaygın ve yurttaşların %99’u bir metro veya otobüs durağına 300 metre mesafede yaşıyor. Hamburg 1990’dan 2006’ya karbon emisyonlarını %15 azaltmış, 2020 hedefi ise  %40. İklim koruma için harcanan kaynağın büyük kısmı binalara ve ulaşıma gidiyor.  Şehirde rüzgar, güneş ve biyokütle alanlarında çalışan 100’den fazla işletme var  ve bu işletmelerin yıllık toplam cirolarının 5 milyar Avro. Avrupa Komisyonu’nun verdiği Avrupa Yeşil Başkent ödülünin başlıca kriterleri, yüksek çevresel standartlar, çevresel iyileştirme ve sürdürülebilir kalkınma alanında mecut ve gelecek projeler ve diğer şehirlere örnek olma kapasitesi.

Şehrin son 5 ila 10 yıl içinde iklim koruma, atık, ulaşım,gürültü, çevresel yönetim, arazi kullanımı alanlarında neler yaptığı son 5 ila 10 yıl içinde neler yaptığı ve ileride ne hedefler koyduğuna bakılıyor. Türkiye’den Bursa ve Trabzon, 2014 Avrupa Yeşil başkent ödülüne aday.

Planlama metodolojisini tartışmak lazım

Griesshaber’ın sunumunun ardından Yeşil belediyelerin unsurları” başlıklı ilk oturumda Prof. Dr. Haluk Gerçek (İstanbul Teknik Üni. Öğr. Gör.),  Yar. Doç. Dr. Koray Velibeyoglu (İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü),  İkbal Polat ve  Orhan Esen söz aldılar. 3. köprü güzergahının İstanbul’un kuzeydeki orman ve su toplama havzalarının içinden geçtiğini aktaran Prof .Gerçek; yerel yönetim ve yurttaşlar olarak bu projeleri neden durduramıyoruz sorusunu sorarak karşı çıkmak yanında alternatif de sunmak gerektiğini özellikle vurguladı. Gayrimenkul lobilerinin de ulaşım politikasında etkisi olduğunu ve İstanbul’da yapılması planlanan 3. Köprü bir ulaşım projesi değil arazi geliştirme projesi olduğunu ifade etti. Gerçek “3. Köprü ve Avrasya Tüneli’ni yerel yönetime Ankara kabul ettirdi, planlarda yoktu. Kent üzerinde çok büyük etkileri olacak, yapılmamalı” derken günümüzde arazinin kullanım değerinin değil değişim değerinin (rant) önemli olduğunu vurguladı.

60’larda bölücülük olur diye bölgesel planlamanın terkedildiğini anlatan Polat, şehir planlama metodolojisinin demokratik işlemediğini çünkü güçlü çıkar gruplar tartafından yönlendirebildiğini belirtti. Belediye Meclis toplantılarının en büyük gündem konusunun plan tadilatları olduğunu, örneğin tarım yapan çiftçinin dahil edilmediğini ve bu tüm bu sorunlar yüzünden  planlama metodolojisinin tartışılmaya açılması gerektiğini vurguladı. Mimari konusuna değinen Orhan Esen yerelde ciddi izleme mekanizmaları kurmanın elzem olduğunu çünkü ölçek patlaması yaşandığını sözlerine ekledi. İstanbullu’nun su ayak izinin Bulgaristan’dan Düzce’ye kadar uzandığının da altını çizen Orhan Esen, İstanbul’da su tüketiminin körüklenmesinin ana nedeninin İstanbul Belediyesi ne kadar uzaktan su getitirse ihalelerin o kadar çok olması şeklinde yorumladı.

İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nden Yar. Doç. Dr. Koray Velibeyoglu,  yeşil kentin sınırları konusunda yaptığı konuşmasına mahalle kavramının yok olmak üzere olduğu tespiti ile başladı. “Bir kenti ne kadar dolaşıyoruz, ne kadar yürüyoruz, ne kadar anlamaya çalışıyoruz?” sorularını yönelten Velibeyoğlu, kentin algılanabilir bir sınırı olması gerektiğini belirterek Aristo’nun: “Kent nüfusu 10 bin kişi olmalı, antik tiyatroda toplanabilen, yüzyüze gelip siyasi kararlar alabilen insan sayısı kadar” sözlerini aktardı. Velibeyoğlu,  20. yüzyılın ilk yarısında Ebenezer Howard’ın İngiltere’de Bahçekent modelini geliştirdiğini  ve Engels’in de 1857’de kötü konut koşullarını anlatan bir rapor yazdığını anlattı.

Dikili jeotermal ile ısınıyor

3, oturumda “Yeşil Seçenekler” başlığı altında yerel enerji, yerel ekonomi ve tent tarımı uygulamaları ele alındı.  Dikili Jeotermal AŞ. Yönetim Kurulu başkanı Hüseyin Çelik, Dikili’nin jeotermal ile ısıtılmasının bir ütopya olarak görüldüğünü, 2007′de büyük üretim kuyusu açtıklarını ve 2008′de ise 350 konut  ısıtmaya başladıklarını anlattı. Çelik, 2500 konutun ısıtma altyapısının sonuçlandırıldığını; tüm kamu hizmeti verilen alanların ve okulların jeotermal enerji ile ısıtıldığını; 2011 için 1500 konut,  temel hedefin ise 7000 konut olduğunu ekledi. Sözkonusu yatırımların hayata geçirilmesinde en büyük güçlüğün küçük belediye bütçesiyle yapılması olduğunu ve devletten destek alamadıklarını vurguladı.  Jeotermal alanların korunmasının da çok önemli olduğunu belirten Çelik, Dikili’de termal turizm ve seracılık koruma bölgesi oluşturulacağının haberini de verdi.

Kars’tan Tohum İzi Derneği‘nden İlhan Koçulu, gıdanın şiketlerin eline geçtiğini, tohumların kaybolduğunu 2006’dan sonra öğrendiğini belirterek Kars’ta yürüttükleri faaliyeti şöyle anlattı. “Kars’tan göçü nasıl önleriz diye başladık. Gıdamıza, toprağımıza egemen olalım diyerek kültürel ve biyoçeşitliliğin yoğun olduğu köyleri seçtik. 10 köyde kaybolan tohumları ele almakla başladık. Kavılca ve kırmızı buğday başta olmak üzere bir çok çeşidi yeniden ürettik.  Tohum satın alıyorduk, gübre ve ilaç istiyordu, 35-40 litre mazot tüketiyorduk. Yerli tohumda az su kullanılıyor, ilaç istemiyor, mazot tüketimimiz 20 litreye düştü. Yerli tohumları kullanmak daha karlı hale geldiğini gördük. Köyler arası bir dayanışma oluştu. Türkiye, Fransa ve Belçika’dan gruplar köylerimizi ziyaret ediyorlar.  Köyde 1880′de bir yabancı bir mimarın yaptığı binada.Eko-müze kurduk. Yanında 20m2 satış dükkanı açtık. Hastalıklarda şifalı bitkiler kullanır hale geldik. Çocuklarda ishal ve bazı kadın hastalıklarını iyileştirebildik, bununla birlikte sağlık masrafları da azaldı. Bakkallarda ve fırınlarda yerli buğday kullanıldığını görünce mutlu oluyorum”.

Yeryüzü Derneği‘nden Aytaç Timur, dünyada kent bahçeciliği adına neler yapıldığını örnekleyerek konuşmasına başladı. “Küba’nın başkenti 2,2 milyonluk Havana’da, şehirlilerin tükettiği besin maddelerinin % 80’i kent bahçelerinde üretilmiş. Moskova’da yaşayanların üçte ikisinin kent bahçesi var. Kanada’nın Montreal kentinde geçen yıl kent bahçelerinde 80 ton üretim yapılmış. Şanghay’da 2500 kilometrekarelik alan yine kent bahçesi.” Timur, İstanbul’da kent bahçeciliği projelerini duyurduktan sonraki gelişmeleri ise şu sözlerle anlattı.

Başakşehir’den Tuzla’ya kadar olan bölgeden 180 kişi bize başvurdu. Bahçeci adaylarıyla buluştuk, toplantı yaptık, fide dağıttık.İki tane çocuk yuvası kent bahçecimiz var.Cocuklar sebze-meyve nasıl yetişiyor öğreniyorlar. İstanbul Permablitz Grubu ve Slow Food Balkon Bahçeciliği konviviyumu ile çalıştık. Belediyeler bizle uzun görüşmeler yaptılar, herhalde oy çıkmaz diye vazgeçtiler.Bahçeciler artarsa belediyeler buna kayıtsız kalamaz. Bu yıl 800 kilo ürün aldık.”

Türkiye’de yavaş şehirler çoğalıyor.

Konferansın son oturumunda Çanakkale 18 Mart Üni. Öğr. Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Ferah Özkök sorumlu turizm, Çanakkale 18 Mart Üni. Öğr. Görevlisi Prof. Dr. H. Rıdvan Yurtseven yavaş şehirler ve son olarak BM Habitat AGFE temsilcisi Cihan Uzunçarşılı Baysal, kentsel dönüşüm üzerine sunumlarını yaptılar.

Özkök, başka bir turizm mümkün mü  sorusuna yanıt verirken son yıllarda agro-turizm, soft-turizm, sürdürülebilir turizm kavramlarının geliştiğini, eko-turizmin bir turizm çeşidi değil bir yaklaşım olduğunu belirti. Eko-turizmin başlıca kriterleri arasında doğal bir alanı ziyaret, olumsuz etkileri azaltmak, yerele saygılı yapılaşma ve çevresel farkındalığın geldiğini belirtti.

Yurtseven’de, “Yavaş Şehirler” başlıklı sunumunda Citta Slow, sürdürülebilirliği ve örgütlülüğü temel alır. Yavaş Şehirler Slow Food felsefesi üzerine kuruldu. Türkiye’deki yavaş şehirler:Akyaka-Muğla (2011), Gökçeada-Çanakkale (2011) , Taraklı-Sakarya (2011) , Yenipazar-Aydın(2011) ,Seferihisar-İzmir (2009). Baysal da İstanbul’da kentsel dönüşüm ve TOKİ’nin rolü üzerine bir sunum yaptı.

Baysal konuşmasında AKP’nin İstanbul’u uluslararası sermayeye pazarlamak üzere marka kent yapmaya çalıştığını, kentsel dönüşüm adı altında yoksul kesimlerin barınma haklarını ellerinden aldığına dikkat çekti. Kentlerin insan üzerine kurulu birer sosyal organizma olduğunu vurgulayan Baysal insanı göz
ardı eden kent politikalarına karşı çıkmanın yolunun mahalleleri savunmaktan geçtiğini savundu.

Konferans,İstanbul’da kentsel dönüşümü ele alan “Ekümenopolis” belgeselinin gösterimiyle sona erdi. Gösteriden sonra filmin yönetmeni İmre Azem soruları cevaplandırdı.

Konferansın programı için  http://www.yesilekonomi.org/

Avrupa Yeşil Başkenti Ödülü

http://ec.europa.eu/environment/europeangreencapital/index_en.htm

Ekümenopolis

www.ekumenopolis.net/

(Barış Gencer Baykan)

Kimi öldürüyorsun? – Bejan Matur


 

Savaşı bitiren fotoğraflar vardır. Bitirmesi gereken. Söylenecek her şeyi söyleyen fotoğraflar. Tıpkı Vietnamlı Nick Ut’un çektiği ‘Napalm Girl’ fotoğrafı gibi. 

 

Bombalanan bir mahallede, vücudu yanıklar içinde, çırılçıplak koşan ve ‘Su istiyorum!’ diye bağıran 9 yaşındaki Kim Puch fotoğrafını gören herkes savaşın anlamsızlığında buluşmuştu. Böyle fotoğraflar savaşın ‘insan’ olmaya bir itiraz olduğunu hatırlatır.

Türkiye geçtiğimiz günlerde bir örneğini yaşadı bunun. Ajanslara düşen bir fotoğraf söze yer bırakmadı. Benzerliği, acıyı, kaybetmeyi ve ancak Allah’a sığınılarak baş edilebilecek büyük bir kederi anlatan bir kare. Acıdan kaskatı kesilmiş bir annenin artık Allah’ın katında olduğunu gösteriyordu. Tıpkı şehitlik gibi. Bir gazete, o fotoğrafı manşetine çıkarmıştı. Sizler de aynı kareye dikkatlice bakın. Hiç azımsamadan. ‘Aman efendim ne olacak kırk bin ölüden birinin annesi işte’ deyip geçmeden bakın dikkatlice.

Tanıdık bir sahne evet. Hep yoksul evlerine giden acı haberlerden biri daha. Taşrada, iki göz odada oğul bekleyen bir annenin görüntüsü. Bir Chagall resmi gibi, bahçede bir horoz, bir ağaç ve bekleyiş sadece. Günlerce sürmüş, rüyalara girmiş korku. Ya evladım gelmezse korkusu. Ya dönmezse? Bu ihtimalin bir anneyi neye eşitlediğini anne olmayan bilemez. Gücü elinde bulunduran, büyük kararlar alan muktedirlerin anlayamadığını da tahmin etmek zor değil.

Ama biz en azından bir an, o avluda olana sorumluluk hissederek bakalım. Dünyayı bir an için, tıpkı o annenin evladının haberini aldığı andaki gibi kaskatı kalarak unutalım. Dünya o anneyi nasıl unuttuysa biz de dünyayı görmeyelim bir an. Çünkü fotoğrafa bakmanın bize öğreteceği, hatırlatacağı çok şey var.

Anadolu taşrasında bir ev o. Bir avlu, avluda yoksul bir anne. Hangi şehir bir önemi yok. Kürt, Türk olmasının bir önemi de. Aynı sahne kırk bininci defa tekrarlanmış. Kimin muhiti sorusunun bile kıymeti kalmıyor o kare karşısında. Ama ‘muhitin benzerliğinin’ bilinmesi çok önemli. Aynı başörtüsü, aynı entari, aynı anne kalbi. Ve tuhafı saçlarda aynı kına, çalışmaktan yorgun, katılaşmış aynı eller. Hamur yoğurmuş, süt mayalamış anne şefkati. Kına tazelemek için sabırla evlat yolu gözlemiş.

Kimi öldürüyorsun, diye sor kendine. Kime acı vermek için öldürüyorsun? Öldürdüğün biraz da sen değil misin? Acı düşürdüğün her ocak, senin ocağını da karartmıyor mu? Her ölümde eksilen sen değil misin? Buradan bir aydınlık, buradan bir gelecek kurmak ihtimalin sahiden var mı?

O fotoğrafa iyi bakın. Avluya teselli için gelen komşuların, haber veren üniformalı askerin gıcırdayan ayakkabılarının ve devletin hemşiresinin başında toplandığı annenin teselli ediliş biçimine. Bir teselli mümkünmüş gibi! Tesellinin o anne için bir anlamı olabilirmiş gibi. Zaten fotoğrafta yüzünü komşularına dönmüş. Baygınken bile tarafını doğru seçmiş. Çünkü biliyor olmalı, devletin şefkati uzun sürmez. Sonrası büyük bir göktaşı gibi yüreği kavuran evlat acısı. Uykuları zehir bir acıyla bölecek doğanın hakkı sonrası. Kim teselli edebilir o anneyi? Hangi teselli yeter?

Avluya bakıyorum, taşın rengine, bir kuyusu olduğunu tahmin ettiğim o taşra evinin sıradan, küçük mutluluğuna, dengesine. Ve o mutluluğun bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde kaybolmasına. O anne, baygınlığından uyandığında çok muhtemel ki başka bir dünyaya bakacak. Evladının bayraklı ve bol apoletli cenazesinde ‘Bir evladım daha var, onu da göndereceğim…’ demesi, ‘vatan sağ olsun!’ demesi, sonucu değiştirmeyecek.

Bu öğrenilmiş çaresizlikte kabahat hiçbirimizin değil. Bize iktidar adına değerler öğretilir. Sahip olduklarımız ustalıkla unutturulur. Bir bakarız, bin yıllar içinde kazandığımız incelikleri, bizi birbirimize bağlayan kültürel kodları farkında olmadan ötelemiş, yok seviyesine indirmişiz. Unuttuğumuzun ‘biz’ olduğunu fark etmemişiz bile. Bırakın fark etmeyi, ‘biz’ üzerine düşünmemişiz hiç. Bizi ‘ben’in bencilliğine kurban etmişiz. O avludan, o kınadan, o benzer ninniden ve anneden uzağa düşürüldüğümüz ideolojilerin yalan bahçesinde sahte ‘ben’in kodlarıyla yetinmişiz.

Belki de bütün bu acı, o benimseyişteki sorgulamama hali yüzünden dikiliyor kapımıza. Sonradan üretilen kimlik kodlarını hakikat zannetmenin bedeli belki de yaşanan. Hâlbuki avlunun, kınanın, ninninin aynı kıldığına gölge eden tek şey, sonradan sahiplenilene yüklenen anlam. Dikkat ve yüzleşmeyle ona bakılmalı. O anlam sorgulanmalı. Kutsal bayrağın altında yıllarca haksızlık yapıp millet adına suç işleyenlere, milleti oluşturması gerekenlerin içinden birileri çıkıp itiraz eder. ‘Beni öldürme’ diyecek gücü bile bulmadan sustuğu yerden intikam duygusuyla dolar. Bugün olan da benzer bir hal.

Kendini duyurmanın yolu olarak öldürmeyi seçmiş bir örgütün verdiği acıdan kendimiz adına öğreneceğimiz çok şey var. Bir ‘biz’ varsa eğer ki avluda duran anne o benzerlik demek. O ‘biz’i yeniden düşünmenin, yeniden tasarlamanın bir vesilesi olmalı o fotoğraf. Çünkü evladını kaybetmiş bir anne o saatten sonra sadece annedir. Birilerinin göstermek istediği gibi Türk ya da Kürt değil.

 

Bejan Matur – Zaman

Neden Savaşmak Zorundayız?- Chris Hedges

Üç yaşındaki oğlumun en sevdiği kitap, Mavinin Derinliklerinden başlığını taşıyor. Planktonlardan palyaço balıklarına, oradan orkalara varıncaya kadar deniz hayvanlarının bir sürü kocaman renkli fotoğrafı var kitapta. Sabahları oğlumu sık sık, pijamalarını giymiş, odasında yere oturmuş, kitabın sayfalarını özene bezene çevirirken buluyorum. Önündeki muhteşem deniz yaratıklarının adlarını söylediğini ne zaman duysam, kalbim parçalanıyor. Oğlumun ömür süresi içinde, eğer insan davranışlarında radikal bir geri dönüş olmazsa, dünyanın okyanusları ve onların desteklediği hayat sistemleri ölmüş olacak.

Ben çocuklarım için mücadele ediyorum. Bu benimle ilgili birşey değil. Onlarla ilgili. Önümüzde göreceğimiz feci kopuş ve kırılmalarla yüzleşmek şöyle dursun, bunları kabullenme konusunda bile gösterdiğimiz toplu kifayetsizlik ve yetersizlik karşısında duyduğum derin ümitsizliği, insanları ve doğal dünyayı tükenişe ya da çöküşe götürecek kadar istismar eden şirket sistemlerine kafa tutmak için tüm enerjimi ve direncimi seferber etme konusunda bir baba olarak duyduğum müthiş arzu telafi ediyor. En azından, umuyorum ki, çocuklarım geri dönüp baktıklarında, ekosistem kâr adına mahvedilirken, dünya şirketler tarafından korkutucu bir neofeodalizme, bir tür totaliter kapitalizme dönüştürülüp yeniden biçimlendirilirken, babalarının pasif bir seyirci olarak kalmamış olduğunu görecekler. En azından, umuyorum ki, babalarının başını eğmeden tutuklanıp hapishaneye götürülüşüne tanık olacaklar. Benim direnişim nefretten değil, sevgiden kaynaklanıyor: Şirketlerin çarpık kâr kültürünün anlamsız ve aşırı duygusal bulduğu şeylerin hepsine duyduğum sevgiden: Çocuklara, göllere, ağaçlara, ötücü ardıç kuşunun ormanın derinliklerindeki şarkısına…

Şiddetli iklim değişikliğinin sonuçları kaçınılmaz olacaktır. Tuhaf hava olayları, yani örneğin Amerika’nın Ortabatı eyaletlerindeki orman yangınları ve kasırgalar, bunların yanı sıra Çin’de, Pakistan’da, Bangladeş’te ve Avustralya’da şiddetli seller, yanı sıra yeryüzünün dört bir yanında artıp duran sıcaklar … Bunların hepsi birden üstümüze çullanmış durumda. Ve bu sadece başlangıç. Asıl en korkutucu olan şey ise ekosistemin çehresini, daha birkaç yıl önce yapılmış en iç karartıcı bilimsel araştırmaların öngördüğünden dahi daha hızlı bir tempoda bozan ve onu şekilsizleştiren küresel ısınmanın âni ve dehşet verici hızlanışının topluca inkâr ve kendini kandırma dalgası ile karşılanmakta olması. Küresel sıcaklık daha şimdiden bir derece yükselmiş ve Kuzey Kutup bölgesinin hızla erimesini başlatmış durumda. Her bir derece Celsius sıcaklık artışı, tahıl rekoltesinde yüzde onluk bir azalma anlamına geliyor. Tüm karbon salımlarını bugün durdursak, sıcaklık en az bir derece, hatta belki daha da fazla artmaya devam edecek. Göklerden âniden inecek bir mucize dahi bizi köklü iklim değişikliklerinden, büyük çaplı insan göçlerinden, yükselen deniz seviyelerinden, kıtlıklardan ve yaygın yiyecek sıkıntılarından kurtaramaz artık. Cesur yeni dünyamıza hoş geldiniz.

İnsan türünü kendini yoketmekten kurtarabilecek tek geçerli seçenek –yani fosil yakıt bağımlılığına son verilmesi– Kyoto’da yapılmış o zayıf anlaşmayı bile yırtıp atmış olan endüstrileşmiş dünyanın kudret simsarları tarafından tamamen yok sayılmaktadır. Durumu düzeltmek ve geri çevirmek adına geriye kalan son cılız umut, aralıksız sivil itaatsizlik eylemlerinden, resmî kudret ve iktidar sistemlerine açıkça karşı koymaktan geçiyor. Bu, gözaltına alınmak, tutuklanmak da demek. Aralarında Wendell Berry ve Bill McKibben’ın da bulunduğu, toplumun en ileri görüşlü ve önemli seslerinden pek çoğunun vardığı sonuç bu.

Sistem içinde kalıp onu içeriden düzeltme işi yattı. Sistemin dışında çalışıp ona baş kaldırma çalışması da başarısız olabilir. Bu konuda dürüst olalım. Kudretin şirketleşmiş yapıları, bırakın gezegeninkileri, sıradan vatandaşların ihtiyaçlarına, haklarına ya da isteklerine karşı tamamen kayıtsız oldukları gibi, kitle iletişim araçlarından seçim politikalarına ve yargı erkine kadar tüm kudret ve iktidar sistemlerini gasp etmiş durumdalar.

Gerçekçi bir insanın ümitsizlik ve yeise kapılması anlaşılabilir birşey. Kendi iç dünyama çekilme yolunu seçecek olsaydım, yaprak üfleyicilerinin sesini bir daha hiç duymayacağım küçük bir toprak parçası edinir, artakalmış ne kadar huzur kırıntısı varsa onları da ailemde, kitaplarımda ve doğal dünyanın fısıltı ve güzelliğinde bulurdum. Ama teslim olmak ahlâken caiz değildir. Teslim olmak ve mücadeleyi bırakmak, Oturan Boğa’nın bizi uyardığı gibi, doğmuşla doğmamışları ve bitkilerle hayvanları –ki Oturan Boğa onları da kutsal sayıyordu– perişanlık, sefalet ve ölüme mahkûm etmektir. Bizim böyle birşey yapmaya hakkımız yok. Dik durmak ve hayatı savunmak için savaşmak zorundayız.

Bizden sonra gelecekler için, şu an itibariyle çok küçük, çok zayıf ve mücadele edemeyecek kadar güçsüz kalmışlar için, doğmuşlarla doğmamışlar için, benim oğlum gibi doğal dünya karşısında hayranlık ve büyülenme yetilerini henüz yitirmemiş olanlar için savaşmak zorundayız. Çocuklarımıza böyle bir borcumuz var. Şu dünyadaki en zor ahlâki duruş ve en büyük cesaret gösterisi, Oturan Boğa’nın yaptığı gibi, karşımızda saf tutmuş ölüm güçlerinin karanlık ve kudretini açık seçik görebildiği halde gene de ona direnme yürekliliğini gösterebilmektir. Oturan Boğa ömrünün son dakikalarında en çok, kendi halkı için yeterince sıkı bir savaş verememiş olmaktan ve ileride halkının kendisini bu yüzden lanetle anması ihtimalinden korkuyordu.

Direnmek, özerk beşerî varlıklar olarak kişisel haysiyetimizi korumaktır. Direnmek, birer nesne olarak sınıflandırılmaya razı gelmediğimiz anlamına gelir. Belirsiz, muğlak varlıklar olarak kabul edilmeye başkaldırmanın bir yoludur direnmek. Hayat kısa. Hepimiz öleceğiz. Adalet uğruna verilen savaşların neredeyse tamamı bizler gittikten çok sonra da devam edecek. Şahsen ben, teselliyi inançta buluyorum. Herhangi bir yerleşik din ya da inanış değil, dediğim: Hepimizin iyilik yapmaya yazgılı ya da çağrılı olduğumuza dair bir iman bu; en azından, kendimize göre en iyi tanımlayabildiğimiz şekliyle iyilik yapmak ve sonra da koyvermek gitsin diye: “iyilik yap denize at, balık bilmezse hâlik bilir” hali. Bu iyiliğin nereye gittiğini bilmeyiz, hatta bir yere gidip gitmediğini de bilmeyiz. Budistler bunu “iyi karma” diye adlandırıyor. Ama direniş eylemlerinin –ki gerçek manevîliğin konusu daima direniştir– asla anlamsız olmadığını gösterir inanç; elle tutulur, gözle görülür tüm işaretler yenilgi ve başarısızlığı gösteriyor olsa bile böyledir bu. İşte bu inanç bana büyük huzur veriyor.

Cyrano de Bergerac’ın, ömrünün son savaşında, hem de kazanmasının imkânsız olduğunu bildiği bir savaşta düşmana hamle ederken dile getirdiği inançtır bu. Ölümcül şekilde yaralanmış, Ölümle yüzyüze gelmiştir, dehşetli bir ürperme ile birdenbire ayağa kalkar: “Hayır! Koltukta olmaz!”

Dostları ona yardım için fırlayıp koşarlar. “Sakın bana destek olmaya kalkışmayın!” der onlara, bir ağaca dayanarak. “Bırakın, ağaç yeter…

“Gelecekse buyursun! Biz de hoş geldin deriz, kendisini ayakta, elde kılıç bekleriz” …

“Ne dedin?” diye bağırır sonra Cyrano, karanlığın içine doğru. “Beyhude mi? O malûm! Sen başla saldırmaya! Mutlaka galip gelmek için çarpışılmaz ya! Evet, hatta beyhude olunca daha güzel! – Nedir bu kalabalık? Bin kişi mi? Mükemmel! Sizi tanıdım şimdi, bizim eski düşmanlar! Yalancılık! Al sana! – Zamaneye uyanlar! Bunlar da hurafeler, alçaklıklar!”…

Kılıcını savurur: “Ha nasıl? Anlaşalım mı? Asla asla!… Ah, işte asıl düşmanım, sen, aptallık! Kibir! Burdasın ha? – Nihayet biliyorum hakkımdan geleceksiniz, evet. Fakat kalbim çarptıkça, sonuna kadar, kinle, ben yine vuruşurum, vuruşurum sizinle!”

Nefes nefese durur, artık ölmek üzeredir: “Her şeyimi koparın, bekletmeyin ölümü: Alnımdaki defnemi, göğsümdeki gülümü koparıp alın! Fakat size rağmen, bir şeyim, öyle bir şeyim var ki alıp götüreceğim. Ve bu akşam çıkınca Allahın huzuruna, yedi kat gökyüzünün o masmavi nuruna, eşikten selam verip karışacağım zaman yanımda bulunacak. Allahıma buradan lekesiz, buruşuksuz onu götürüyorum! Evet, ne yapsanız da…”

Kılıcını kaldırarak atılır: “Bu benim…”

Kılıç elinden düşer, sarsılır, dostlarının ve Roxane’ın kolları arasına düşer.

“ … Gururum!”

Dinlemek için:

 

İndirmek için: mp3, 30 Mb.

 

***

Bu yazının aslı Adbusters dergisinin sitesinde 7 Ekim 2011 tarihinde yayınlanmıştır.

Türkçeye aktaran: Ömer Madra

www.acikradyo.com.tr

 

(Edmond Rostand’ın Cyrano de Bergerac adlı oyunundan yapılan alıntıların çevirisinde ağırlıklı olarak Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1945’te yayımladığı Sabri Esat Siyavuşgil tercümesi kullanılmıştır.)


 

Can kaybı 217 oldu, 366 kişi enkaz altında

Depremde enkaz kaldırma çalışmaları ilerledikçe, ölü ve yaralı sayısı da artıyor. Erciş’teki kriz masası deprem nedeniyle ölü sayısının 217 olduğunu, enkaz altında da 366 kişinin bulunduğunu açıkladı.

Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’dan (AFAD) yapılan açıklamaya göre, Van’da meydana gelen 7.2 büyüklüğündeki deprem sonrasında saat: 04.40 itibari ile, 217 kişi hayatını kaybetti, 1090 kişi ise yaralandı.

Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’dan yapılan açıklama şöyle:

“44 il ve 37 kurumdan arama kurtarma, sağlık ve ilk yardım personeli ile ekipmanları, 4 Türk Hava Yolları ve 7 askeri olmak üzere toplam 11 adet uçak ve araçlarla hava ve karadan bölgeye sevk edilmiştir.

Başkanlığımızdan 20 kişilik bir teknik heyet Van’a intikal etmiştir. 3 adet askeri kargo uçağı da personel ve malzeme transferi yapmak üzere, Ankara-Van arasında ring yapmaktadır.

Arama-kurtarma ve ilk yardım çalışmaları kesintisiz olarak devam etmektedir. Bölgeye toplam 1.584 arama-kurtarma personeli, 491 sağlık personeli, 10 arama köpeği, 256 iş makinesi ve araç, 7’si hava ambulansı olmak üzere 75 ambulans, 20 Jeneratör, 95 seyyar tuvalet, 2.546 çadır, 7.648 battaniye, 1.120 gıda paketi,10.040 gıda kolisi ve 500 kumanya gönderilmiştir.”

CHP’den 8 maddelik çözüm tartışılacak

CHP Parti Meclisi’ne sunulan ve görüş istenen raporda Kürt sorununa çözüm için sekiz öneri sunuldu.

Parti Meclisi’ne sunulan ve görüş istenen raporda şu öneriler yer aldı: 1-Eşit anayasal vatandaşlık, 2-Hakikatlerin araştırılması, 3-Temsilde adalet, 4-Anadilin öğretilmesi, 5-Düşünce özgürlüğü, 6-Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, 7-Koruculuğun kaldırılması, 8-Şiddet ve çatışma ortamının sona ermesi.

CHP’nin Kürt politikalarında etkili ismi Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun hazırladığı rapor, üyelerin önerilerini almak için Parti Meclisi’ne sunuldu.

CHP PM’de önceki gün ele alınan ve birçok tartışmanın yaşanmasına yol açan “Kürt sorunu olarak adlandırılan Türkiye’nin Kürt kimlikli vatandaşlarının hak ve özgürlük talepleri ve CHP’nin çözüm yaklaşımları için öneriler” başlıklı rapor medyada geniş yankı buldu. “Kürt Kimlikli Vatandaşlar” ifadesi kullanıldı ve “Kürt Kimlikli Vatandaşların ortaklaştığı” sorunlar 8 ana başlıkta değerlendirildi. 18 sayfalık raporda, SHP’nin 89 raporu, CHP’nin kurultaylarında gündeme getirilen görüşler ve CHP’nin gerçekleştirilmesini isteyeceği reformlar ve gündem yaratacak öneriler yer alıyor.

Raporu PM’ye anlatan Tanrıkulu, “Dünyada buna benzer sorunlarını sol partiler çözdü. ETA, IRA gibi sorunları sol partiler çözdü. Biz CHP olarak harekete geçmezsek bu sorun çözülmeyecek. Bu sorunlar bu raporda yazan politikalarla çözüldü. Bunu değerlendirelim, tartışalım” dedi.

Toplantıda yaklaşık 4 saat tartışılan rapora ilişkin öneriler bir sonraki PM toplantısında ele alınacak.

8 başlıkta talepler

Türkiye’nin Kürt kimlikli vatandaşlarının “homojen” ve “tekçi bir yapıya” sahip olmadığı belirtilen raporda, Kürt vatandaşların taleplerinin BDP gibi partilerin önceliği olsa da CHP açısından bu konuların ele alınmasına engel olamayacağı kaydedildi. Raporda, “Kürt kimlikli vatandaşların siyasal ve kültürel konularda ortaklaştığı talepleri” şu maddelerde ele alındı:

1-Eşit anayasal vatandaşlık /Yeni ve demokratik bir Anayasa

2-Hakikatlerin araştırılması / Faili meçhullerin açığa çıkarılması

3-Temsilde adalet ve siyasal yaşama (kendi kimliği ile) katılım /Seçim barajı ve siyasi partiler yasası

4-Ana dil sorunu / Ana dilin öğretilmesi ve eğitimi / Ana dilde eğitim

5-Düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü

6-Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve yetki ve sorumluluklarında karar alma iradelerinin/özerkliklerinin genişletilmesi

7-Köy Koruculuğunun kaldırılması

8-Şiddet, terör ve çatışma ortamının sona erdirilmesi