Ana Sayfa Blog Sayfa 4929

Türkiye, 1614 yıllık Mor Gabriel Manastırı’nı ‘işgalci’ saydı

Türkiye, 1614 yıllık Mor Gabriel Manastırı‘nı ‘işgalci’ saydı. Mülklerinin 70 yıldır vergisini ödeyen manastır, hakkını AİHM’de arıyor.

Süryaniler için ‘ikinci Kudüs’ sayılan Midyat’taki 1614 yıllık Mor Gabriel Manastırı’nın topraklarının önemli bir bölümü ‘kadastro kurbanı’ oldu. Mor Gabriel Manastırı Vakfı, Türkiye’deki yargı sürecinin tamamlanmasının ardından geçen günlerde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ön başvuru yaptı. Amaç, Türkiye’ye manastırın işgalci olmadığını, 1614 yıldır orda olduğunu kabul ettirmek.

SINIR 1938’DE ÇİZİLDİ
Mor Gabriel Manastırı, Güngören Köyü’ne bağlı ve mezra statüsünde. 2 bin 200 dönüm araziye kurulu. Üzerinde meşe ormanı, tarlalar ve bağlar olan manastırın Cumhuriyet döneminde ilk resmi sınırları, 1938’de çizildi. 1950’de devlet bu kez uçaktan fotoğraflayıp haritaları çizdirdiğinde 1938’de çizilen krokiyle örtüştüğü görüldü. Manastır, bu sınırlar içinde kalan gayrimenkulleri için 70 yıldır devlete vergi ödüyor.

 

KADASTRO SAVAŞLARI
Ancak 2008’in ağustos ayında daha önceden tespit edilen sınırlarda ilk kez kadastro çalışması yapılınca gerilim de zirve yaptı. Manastıra komşu Yayvantepe, Eğlence ve Çandarlı Köyü, manastırın topraklarını genişlettiğini iddia etti. Peş peşe davalar açıldı. AB’nin de yakından takip ettiği davalarda, komşu köylerin muhtarları, kendilerine ait arazilerin manastır idaresi tarafından ‘işgal edildiğini’ savundu. Üç köyün muhtarı savcılığa başvurarak, “Dünyanın hiçbir yerinde bir ibadet yerinin sınırları bu kadar geniş değil” dedi. Muhtarlar, manastırın ‘işgal ettiği’ ormanlık alanda daha önce köylülerin hayvanlarını otlattığını, ancak artık yapamadıkları için mağdur olduklarını söyledi. Eğlence Köyü’nden Mahmut Düz dilekçesinde “Sizler, ‘Ormanlarımdan bir dal kesenin kafasını keserim’ diyen Fatih’in torunlarısınız. Bir piskopos papazın kafasını kesmek değil de işgal ve talanına engel olmalısınız” dedi.
Kadastro, bir ‘orta yol’ buldu. Manastır, ihtilaflı bölümünün yüzde 33’ünü Eğlence Köyü’ne, yüzde 70’ini Yayvantepe Köyü’ne verecekti. Çandarlı Köyü ise manastırla ayrı anlaşma yaptı, Mor Gabriel’den arazi aldı. Bunun üzerine Manastır Vakfı, Kadastro’nun aldığı toprakların geri alınması için dava açtı. Mahkemede ‘haksız’ bulunan vakıf, Yargıtay’a başvurdu. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi de 9 Aralık 2010’da Midyat Kadastro Mahkemesi’nin kararını onaylayınca AİHM’ye başvuruldu.

 

YILDIRMAK İSTİYORLAR
Türkiye’deki yargı yolu kapanınca Manastır Vakfı, AİHM’ye önbaşvuru yaptı. Önbaşvuruya olumlu cevap beklediklerini söyleyen Mor Gabriel Manastırı Vakfı Başkanı Kuryakos Ergün, “Haksız suçlamalarla karşı karşıyayız. Biz sadece topraklarımızda dinimizi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları gibi özgürce yaşamak istiyoruz. Biz işgalci değiliz. Manastırımız 1600 yıldan fazla zamandır orada. Ancak bölgede Süryani varlığına tahammül edemeyen ciddi bir kesim var. Manastırın bizim için anlamını bildikleri için davalar açarak topraklarımızı alarak yıldırmaya çalışıyorlar. Ama gitmeyeceğiz, hakkımızı her platformda aramaya devam edeceğiz” dedi.

 

Adı ‘4 ölüyü dirilten’ azizden geliyor Süryanilerin anayurdu olarak bilinen Turabdin bölgesinin kalbi konumundaki Mor Gabriel Manastırı Midyat’a 23 km. uzaklıkta. 397’de Mor Şmuel ve Mor Şemun tarafından inşa edilen manastırın ünü o kadar yayıldı ki Roma imparatorları Arcadius, Honorius, II.Theodosios ve Anastasius bağışlarda bulundu. Dini merkez olmasının yanı sıra mimari olarak da dikkat çeken manastır Süryani kilisesi tarafından ‘ikinci Kudüs’ olarak ilan edildi. ‘Rahiplerin Meskeni’ anlamına gelen ve Süryanicede ‘Dayro d’Umro’ isminden türetilen Deyr-el-Umur (Deyrulumur) ismiyle de biliniyor. Manastır, dönem dönem farklı isimlerle anıldı. İlk dönemlerinde, kurucularının isimlerine izafeten Mor Şmuel ve Mor Şemun Manastırı olarak tanındı. Mor Gabriel ismi ise 7. yüzyılda yaşayan ve “4 ölüyü dirilttiği için” azizlik mertebesine yükselen Turabdin Metropoliti Mor Gabriel’den geliyor. Manastır inşa edildiğinde İslamiyet henüz yoktu. 1071’deki Malazgirt Savaşı’na daha 674 yıl vardı.

25 soruda internette resmî filtre ve sansür – Doğan Akın

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) 22 Şubat’ta aldığı karar uyarınca “güvenli internet için devlet filtresi” dönemi bugün başlıyor. Gönüllülük esasına dayanan uygulama uyarınca, isteyen kullanıcılar internette içeriğini devletin belirlediği “aile” veya “çocuk” filtrelerini (profillerini) ücretsiz olarak kullanabilecekler.

Peki, devlet filtresi uygulamasıyla birlikte gündeme gelen “sansür” tartışması ve BTK’nın eleştirilmesinin nedeni ne? İnternet ortamındaki yayınlara ilişkin temel sorun bugün başlayacak gönüllü devlet filtresi mi, yoksa mevzuatta sorunlu düzenlemeler var mı?

Bu köşede daha önce de ele aldığımız bu konuyu, güncel gelişmeler eşliğinde bir kez daha soru ve cevaplarla irdeleyelim:

1- İnternet ortamında yapılan yayınlar hangi mevzuata dayanarak denetleniyor?
Bu konudaki temel düzenleme, TBMM’de 4 Mayıs 2007’de kabul edilen, 23 Mayıs 2007’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ve tam adı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun” olan yasada bulunuyor. 5651 sayılı bu yasa, tartışmalara neden olan “erişimin engellenmesi” yöntemlerini de düzenliyor.

9 yasa ve 1 KHK ile internete erişim engellenebiliyor

2- İnternet sitelerinin kapatılmasına, cezalandırılmasına, erişimlerinin engellenmesine dayanak olan başka yasalar da var mı?

Devlete internete erişimi engelleme olanağı veren tam 9 yasa ile 1 kanun hükmünde kararname bulunuyor. Temel düzenleme olan 5651 sayılı yasayı aşağıda özel olarak inceleyeceğiz. Bilgi Teknolojileri İletişim Başkanlığı’nın T24’e gönderdiği listeye göre diğer 8 yasa ile KHK’nın adları ve internet sitelerine erişimin engellenmesine ilişkin madde numaraları şöyle:

Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun Ek-4 üncü maddesi; Tütün Ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’un 8. maddesinin beşinci fıkrasının (k) bendi; Türk Ticaret Kanunu’nun haksız rekabete ilişkin hükümleri (eski kanunda 56 ve 58., yeni kanunda 54, 55 ve 56. maddeler); Terörle Mücadele Kanunu’nun 6. maddesinin 4. fıkrası; Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve 25. maddeleri; Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 101. maddesi; Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis Ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un 5. maddesi; Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş Ve Görevleri Hakkında Kanun’un 6. maddesi; Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 9, 76 ve 77. maddeleri.

3- Temel düzenleme olan 5651 sayılı yasa neden eleştiriliyor?
5651 sayılı yasa iki temel sorun nedeniyle eleştiriliyor. Birincisi; internete erişimin hangi durumlarda engelleneceğini belirleyen “katalog suçlar”ın kapsamı. İkincisi de; yargının yanı sıra idareye de yayın durdurma yetkisi veren hükümleri.

4- Katalog suçlar ne anlama geliyor?
Katalog suçlar, 5651sayılı yasa gereğince internet sitelerine erişimin engellenmesine dayanak olarak gösterilen “suç listesi”ni ifade ediyor. Yasadaki listede sayılan bu “suç”ların işlendiğine kanaat getirilmesi durumunda idare ya da yargı internet sitesine erişimi derhal engelleyebiliyor.

İnternete erişimi engelleyen 8 suç

5- Erişimi engelleyen “katalog” suçlar hangileri?
Katalog suçlar 5651 sayılı yasanın 8. maddesinde sayılıyor. “Erişimin engellenmesi kararı ve yerine getirilmesi” başlığını taşıyan bu maddede katalog suç olarak sayılan 8 fiilin 7’si Türk Ceza Kanunu’ndan aynen bu maddeye nakledilen fiiller. Bunlar; 1- intihara yönlendirme, 2- çocukların cinsel istismarı, 3- uyuşturucu ve uyarıcı madde kullanımını kolaylaştırma, 4- sağlık için tehlikeli madde temini, 5- müstehcenlik, 6- fuhuş 7- kumar oynanması için yer ve imkân sağlama.
TCK’da yer alan bu fiiller dışında Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’da yer alan suçlar da 8. maddede “katalog suçlar” arasında sayılıyor.

6- Katalog suçlar ile diğer suçlar nasıl takip ediliyor?
Katalog suçlara ilişkin takibi BTK’ya bağlı Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) yapıyor. Ancak katalog suçlar dışında kalan yayınlara ilişkin başvuru, ihbar ve şikâyetlere ilgili mahkemeler bakıyor. Örneğin “hakaret” suçuna ilişkin bir başvuru ile TİB değil, mahkemeler ilgileniyor. Bu nedenle bazen bir mahkemenin kapattığı bir siteden BTK veya TİB’in haberi olmayabiliyor.

7- Katalog suçlar nasıl tespit edildi?
Çocuk pornosu skandalına ilişkin Bursa’ya uzanan soruşturma sırasında internet sitelerindeki yayını denetleyen hiçbir yasa olmadığından hareketle konu 2007’de TBMM gündemine geldi. Öncelikli amaç, kimsenin tartışma konusu bile yapmadığı çocukların istismarının önlenmesiydi. Ancak daha sonra katalog suçlara “müstehcenlik” ve “Atatürk aleyhinde işlenen suçlar” da dahil edildi.

8- Neden?
YouTube’un Türkiye’den erişiminin engellenmesine de neden olan Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’da sayılan suçların internet yayınlarını düzenleyen yasaya dahil edilmesi, TBMM’de CHP’nin girişimi üzerine oldu. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın internet medyası temsilcileriyle buluşmasında, bu yasanın uygulamasının internet yayınları açısından sorun yaratabileceğini düşündüklerini, ancak istismar edilebileceği nedeniyle CHP’nin girişimine karşı çıkamadıklarını söyledi.

En tartışmalı katalog suçu: Müstehcenlik

9- Katalog suçlar kapsamıdaki ‘müstehcenlik’ neden tartışma yaratıyor?
Çünkü müstehcenliğin üzerinde uzlaşmaya varılmış hiçbir tanımı bulunmuyor. Bir fotoğraf kimine göre “estetik”, kimine göre “erotik”, kimine göre ise “pornografik” olarak değerlendirilebiliyor. İdarenin yaklaşımını esas aldığı Yargıtay’ın bile “müstehcenlik” konusunda birbirinden farklı kararları bulunuyor. Örneğin Yargıtay Ceza Genel Kurulu, “Aman Tanrım bu ne güzellik” ve “Kadın değil felaket” başlıklarını taşıyan fotoğraflı bir haberi “müstehcen yayın” kapsamında cezalandırmakta direnen yerel mahkemenin kararını bozdu. Bozma gerekçesinde “tenasül (üreme) organları görünmediği için yayının müstehcen sayılamayacağına” hükmetti. Ancak bir başka Yargıtay kararında, “tenasül organlarının görünmemesinin” bir yayının müstehcen sayılmaması için yeterli olamayacağı belirtildi.

10- İdare müstehcenlik çerçevesini nasıl çiziyor?
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı Tayfun Acarer’in Mayıs ayında internet medyası temsilcileriyle yaptığı toplantıda, “Yargıtay kararlarının da üzerinde bir normla konuya çok esnek yaklaşıldığı” savunuldu. Örnek olarak, “cinsel ilişki gösterimi” dışında bir içeriğe müdahale edilmediği belirtildi.

Müstehcenlikte yargı kararı bile aranmıyor

11- Yasaya göre erişim nasıl engelleniyor?
Katalog suçlardan birinin varlığı durumunda erişim; soruşturma aşamasında hâkim, kovuşturma aşamasında mahkeme kararıyla durdurulabiliyor. Gecikmesinde sakınca olan hallerde savcı da erişimi engelleyebiliyor. Bu durumda savcılık kararının 24 saat içinde hâkim onayına sunulması gerekiyor.

Ancak 8. madde, “katalog suç” kapsamındaki yayının yurtdışından yapılması veya yurtiçinden yapılsa da “çocukların istismarı” ya da “müstehcenlik” söz konusu olduğunda BTK’ya bağlı olarak çalışan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na da (TİB) doğrudan yayın durdurma yetkisi veriyor. İnternet sitelerine erişimin, “müstehcenlik” gibi tartışmalı bir konuda yargı kararı bile aranmadan durdurulabilmesi, yasanın en sorunlu düzenlemelerinden birini oluşturuyor.

Devlet filtresi nasıl çıktı

12- “Devlet filtresi” uygulaması nereden çıktı?
BTK, 22 Şubat 2011’de “İnternetin güvenli kullanımı” başlığını taşıyan bir karar aldı. Karar, 22 Temmuz 2010’da Tüketici Hakları Yönetmeliği’ne eklenen “isteyen tüketicinin güvenli internet kullanma hakkına ücretsiz olarak sahip olabileceği” hükmüne dayandırıldı. BTK kararına, 6 aylık bir hazırlık süresinden sonra 22 Ağustos 2011’de yürürlüğe gireceği hükmü de eklendi. Karar uyarınca, 22 Ağustos 2011’den sonra internete ancak BTK’nın belirlediği “aile profili”, “çocuk profili”, “yurtiçi profil” adları verilen filtrelerle girilebilecek ya da “standart profil” tercih edilecekti. Ancak 22 Ağustos’a gelindiğinde, üç aylık bir deneme süresinden sonra uygulamaya geçilmesine karar verildi. Böylece uygulamanın başlangıç tarihi 22 Kasım 2011’e ertelendi.

13- Bugünden itibaren dileyen kullanıcılar 22 Şubat’ta belirlenen dört profilden birini mi seçecek?
Hayır, zira, BTK, başlangıçta belirlediği “yurtiçi profil” uygulamasından vazgeçti. “Standart profil” de, zaten mevcut durumunu sürdürmek, yani devlet filtresini kullanmak istemeyenleri tarif ettiği için, BTK yönetimi tarafından “yanlış adlandırma” denilerek düzenlemede ayrı bir kategori olmaktan çıkarıldı. Sonuç olarak bugünden itibaren dileyen kullanıcılar, içeriğini devletin belirlediği “çocuk” ya da “aile” filtrelerini kullanabilecekler.

Sosyal paylaşım sitelerine erişim engeli

14- Bu profillerin çerçevesi ne?
BTK’nın açıklamalarına göre;

Kurum tarafından işletmecilere gönderilecek “çocuk” ve “aile” filtrelerinde sadece devletin belirlediği alan adları, IP adresleri ve portlara erişim mümkün olacak.

BTK’nın resmi internet sitesinden link verilen güvenlinet.org adresinde de iki profi için şu açıklamalar veriliyor:

Çocuk Profili: Pedagoji, sosyoloji ve psikoloji alanlarında uzman akademisyenlerin bulunduğu bir komisyon tarafından belirlenen kriterlere uygun kategorilerdeki sitelere erişilebilen profildir.
Çocuk profili ile eğitim,ödev, bankacılık uygulamaları, alışveriş, müzik-oyun-eğlence, haber, e-posta, resmi ve kamu siteleri,tatil, özel şirketler, eğitim kurumları, e-devlet gibi pek çok farklı türden siteye erişebilirsiniz.

Aile Profili: Kumar, uyuşturucu, fuhuş, müstehcenlik, şiddet, terör, dolandırıcılık, zararlı yazılım gibi kategorilerdeki siteleri engelleyen profildir. Çocuk profiline ek olarak kişisel sitelere, forum ve paylaşım sitelerine erişim sunar. Ayrıca sosyal medya, oyun ve sohbet kategorilerini ise ayrı ayrı seçme imkânı sunar.

15- BTK’nın verdiği bilgilere göre, devlet filtresinde sosyal paylaşım sitelerine erişim kısıtlanıyor mu?
“Çocuk profili”nde kısıtlanıyor. Zira “aile profili” konusunda bilgi verilirken “Çocuk profiline ek olarak kişisel sitelere, forum ve paylaşım sitelerine erişim sunar” ifadesi kullanılarak “çocuk” filtresinde sosyal paylaşım sitelerine erişim sağlanmadığı belli ediliyor.

“Aile profili”nde ise sosyal paylaşım sitelerine “seçenekli” olarak erişim sağlanıyor. Yani aile filtresi uygulayan bir kullanıcı bu filtrede ayrıca “sosyal medya” sitelerini seçerse paylaşım sitelerine erişebiliyor.

16- Çocuk filtresine yer almayan, ancak almak isteyen sosyal paylaşım siteleri ve bu kapsamdaki diğer siteler ne yapacak?
İnternet Kurulu Başkanı Serhat Özener’in açıklamasına göre, “Sitemiz 13 yaş ve altındaki çocuklar için zararlı içerik taşımamaktadır” görüşüyle itiraz edebilecek. İnternet Kurulu da, yapacağı toplantıda bu itirazı değerlendirecek. İtiraz kabul edilirse itiraz eden site de devletin “çocuk filtresi”ne dahil edilerek erişilebilir olacak. Aynı prosedür, “aile filtresi”ne takılmak istemeyen siteler için de geçerli olacak.

Filtreleri belirleyen kurul

17- Filtrelerin içeriğini kim belirleyecek?
İnternet Kurulu bünyesinde oluşturulan Güvenli İnternet Hizmeti Çalışma Kurulu tarafından tespit edilecek. Kurul, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı koordinasyonunda 11 üyeden oluşacak. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’ndan 3, İnternet Kurulu’ndan 2, BTK’dan 2 ve psikoloji, pedagoji, sosyoloji ile diğer ilişkili alanlarda uzmanlığı olan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından teklif edilecek 8 kişi arasından BTK tarafından seçilecek 4 üyeden oluşacak kurul, filtreler kapsamında engellenen sitelerin listelerini belirleyecek Kurulun yapısı konusunda BTK Başkanı Tayfun Acarer şu bilgiyi veriyor:

“11 kişiden ibaret bir grup. Bu grupta psikologlar, pedagoglar, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’ndan, Dijital Oyunlar Federasyonu’ndan ve İnternet Kurulu’ndan temsilci var. Bunların yaptığı çalışmalar pasif bir şey değil. Sürekli değişen bir şey olacak. Çünkü siz bir site olarak ‘benim aile profilinde olmam lazım’ diye bu çalışma grubuna itiraz edebilirsiniz. Çalışma grubu bunu devamlı değerlendirecek. Bu tamamen bir teknik çalışma.”

18- Peki İnternet Kurulu kimlerden oluşuyor?
İnternet Kurulu, Ulaştırma Bakanı’nın onayıyla çalışmaya başlayan, bu bakanlığa öneriler sunmak üzere kurulan ve ağırlıklı olarak kamu kurumları temsilcilerinden oluşan 37 kişilik bir kurul. Kurulda Ulaştırma Bakanlığı ve üniversiteler 4’er; Milli Eğitim, Adalet, Kadın ve Sosyal Politikalar, İçişleri bakanlıkları 1’er; RTÜK, DPT, TÜRKSAT, Türk Telekomünikasyon ve TT NET 1’er, GSM şirketleri 3, BTK 2 üyeyle temsil ediliyor.

Sivil toplum kesiminden de kurulda internet servis sağlayıcıları, Türkiye Bilişim Derneği, Türkiye Bilişim Vakfı, Tüm Telekomünikasyon İşadamları Derneği, Mobil İletişim Sistemleri ve Araçları İşadamları Derneği, Telekomünikasyon ve Enerji Hizmetleri Tüketici Hakları ve Sektörel Araştırmalar Derneği, Bilgi Teknolojileri Derneği, İnternet ve Hukuk Platformu, Bilgi Güvenliği Derneği, IBC Danışmanlık Ltd., Yazılım Sanayicileri Derneği, Mobil Servis Sağlayıcı İşadamları Derneği, Bilişim Sanayicileri Derneği ve internet medyası da kurulda 1’er kişiyle temsil ediliyor.

Filtre seçmek zorunlu değil

19- Filtrelerden birini seçmek zorunlu mu?
Hayır. Eğer bir kullanıcı, aile ya da çocuk profillerinden birini istemezse hiçbir şey yapmasına gerek kalmadan internetteki mevcut durumunu sürdürebilecek. Sadece, filtre isteyen kullanıcılar servis sağlayıcılarına taleplerini iletecek. Bu kullanıcılar, servis sağlayıcılardan alacakları şifrelerle herhangi bir ücret ödemeden devlet filtresi kullanabilecekler.

20- Bir abone tek filtre mi kullanabilecek, isteyen istediği anda filtreden çıkabilecek mi?
BTK açıklamalarına göre, bir abone birden fazla filtre kullanabilecek. Örneğin, çocuk filtresi isteyen bir ebeveyn, akşam evine döndüğünde aile filtresine geçebilecek. İdarenin açıklamasına göre, devlet filtresi kullanabilen kullanıcılar istedikleri anda filtre uygulamasından çıkabilecek.

21- Sansür tartışması nereden çıkıyor?
Özellikle çocukları için “güvenli internet” arayan insanlara devletin filtre hazırlamasından kaynaklanıyor. Bugünden itibaren, talep edenler çocuk ya da aile filtreleriyle internete servis sağlayıcıların vereceği şifrelerle girilebilecek. Takip konusunda iyi bir sicili bulunmayan devletin, kullanıcıların hangi sitelere girdiğini izleyebileceği öne sürülüyor. Ancak BTK yönetimi, bunun ne teknik kapasite, ne de yasal açıdan mümkün olacağını söylüyor. İnternet Kurulu Başkanı Serhat Özener de, devletin kullanıcıları takip edeceği kuşkusu için “paranoya” ifadesini kullanıyor.

22- Mevcut özel filtreler de geçerliliğini koruyacak mı?
Evet. İsteyen bugünden sonra devletin hazırladığı filtreleri, isteyen halen piyasada olan filtreleri, isteyen her ikisini birlikte kullanabilecek ya da isteyenler hiçbir filtre kullanmayacak.

23- Türkiye’de kaç internet kullanıcısı var ve devlet filtresi uygulamaya girmeden önce bunlardan kaçı filtre kullanıyordu?
BTK Başkanı Tayfun Acarer’in verdiği bilgiye göre, Türkiye’de yaklaşık 11,5 milyon aktif internet aboneliği var. Acarer, aile yapısı dikkate alındığında bu sayının yaklaşık 40 milyon internet kullanıcısına tekabül ettiğini söylüyor. Yine Acarer’in verdiği bilgiye göre, bugüne kadar internette kendisine filtre uygulayan kullanıcı sadece 22 bin. Acarer, sayının düşük olmasını “özel filtrelerin paralı olmasına, interneti yavaşlatmasına ve uygulama prosedürlerinin caydırıcılığına” bağlıyor. Acarer’e göre parasız olarak sunulan devlet filtresi diğer sakıncaları da ortadan kaldıracak.

Temel sorun müstehcenlik takıntısı

24- Tartışmada kim haklı; devlet mi, “internetime dokunma” diyenler mi?
“İnternetime dokunma” diyenler. Zira güvenli internet için filtre şu anda da mevcut ve isteyen özellikle çocuğu için istediği filtreyi kullanabiliyor. Devlet, bu filtrelerin servis sağlayıcılar tarafından tüketicilere ücretsiz verilmesini zorunlu hale getirir, ancak kendisi içerik belirlemeyebilirdi. Avrupa’da da özellikle küçüklerin korunması için güvenli internet arayışı var, ancak filtre içeriğini kendisi belirleyen bir ülke bilinmiyor. Devletin doğrudan işin içine girmesi ve halk için “güvenli internet coğrafyası” çizmeye kalkışması demokratik ölçütler açısından sorun içeriyor. Mevzuatta “suç” olarak tanımlanan içerikler zaten filtreden önce yasal yollarla engellendiğinden insanlar istediği siteye girer, istemediğine girmez, çocuğu için istediği filtreyi kullanır ya da kullanmaz. Burada hiçbir seçenek devleti ilgilendirmez.

25- İnternetin denetiminde temel sorun ve çözüm yolu ne?
Bu alanda temel sorun, devletin ve egemen siyasetin müstehcenlik ve pornografiyi “nerede görülürse yok edilmesi gereken öncelikli tehdit” olarak görmesinde. Nitekim Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın, resmi filtre uygulamasını eleştiren TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’e “kendisi iktidara gelirse porno oynatmaya izin verebileceği” yolunda tuhaf bir karşılık vererek, 5652 sayılı yasada zaten yasaklanmış bulunan pornografik içerikten söz etmesi dikkat çekmişti.

BTK Başkanı Acarer de, yeni uygulama için, “Düzenleme özellikle müstehcenlik ile ilgili sitelerde ciddi bir alternatif olacak diye düşünüyorum. Kişinin rahatsız olduğu bir şey varsa kendisine güvenli bir ortam temin ediyoruz” ifadesini kullandı.

Diğer yandan, aile ve çocuk filtrelerine dahil edilen ya da çıkarılan siteler konusundaki kriterler bugüne kadar tatmin edici bir resmi açıklamayla kamuoyuna duyurulmadı. Filtre kullanımının yaygınlaşması durumunda dışarıda bırakılan sitelerin durumu önemli bir tartışma konusu olacak.

İnternet uygulamalarında şeffaflık, kullanıcı ile devlet arasındaki diğer önemli sorun. Örneğin devlet, bugüne kadar hangi sitelerin kapatıldığına ilişkin bir liste yayımlamaktan kaçındı. BTK Başkanı Tayfun Acarer, mayıs ayında bu konuda şeffaf bir uygulamaya geçilebileceğini açıkladı, ancak bu konuda hâlâ bir adım atılmadı.

Sonuç olarak; küçüklerin zararlı içerikten korunması önemli bir ihtiyaç olmakla birlikte, idareye kadar uzanan erişim engeli yetkileri tanınması ve resmi “filtreler” oluşturulmasına tepki gösterenler haklı. İdareye tanınan erişim engelleme yetkisinin kaldırılması, engelleme sınırlarının daraltılması ve internet ihtisas mahkemelerinin kurulması çözüm yolunda önemli adımlar olarak görünüyor.

t24

Krize iktidar dayanmıyor, ya AKP? – Mustafa Sönmez

Küresel kriz Avrupa’da üst üste iktidar devirdi. Yunanistan, İtalya, derken İspanya…Önceden Portekiz ve İrlanda’da yaşanmıştı iktidar değişiklikleri. Devamı gelir. Krizi “yönetemeyenlerin” iktidardan düşmeleri neredeyse bir kural. Türkiye’nin kriz tarihine bir göz gezdirdiğimizde bunun örneklerini hemen hatırlarız. 1980 krizi ve 24 Ocak kararlarının icraatına nefesi yetmeyen Demirel’i, ABD güdümlü darbeci Evren’in generalleri götürdü. 1994 krizinin acı sonuçları 1995 seçim sandığına yansıdı ve Çiller’in sonu oldu. Yirmiden fazla bankanın batması ve Hazine’nin kucağına bırakılması ile sonuçlanan 2000-2001 krizinde de aynı şey oldu. DSP lideri Ecevit başbakanlığındaki koalisyonun diğer ortakları MHP ile ANAP, 2002 seçimlerinde baraj altında kaldılar, aradan AKP sıyrıldı. Hem de Ecevit’in sağ kolu Derviş’in IMF işbirliği ile uyguladığı acı reçetenin finans ve maliyede yarattığı dikensiz gül bahçesini miras alarak…

AKP iktidarı 2003-2007 döneminin uygun dünya koşullarının sefasını sürmenin yanında IMF’nin neoliberal politikalarından hiç şaşmadı. Bu yönelimi, AKP’ye 2008-2009 krizini “yönetme” imkanı da tanıdı. 2008’de yüzde 6,6 oranında cari açık vermiş olmasına ve bunun etkisiyle sıcak paranın kaçışını önleyememiş olmasına rağmen AKP, 2009 krizini, belli bir bocalamadan sonra yönetmeyi bildi. 2009’da ekonomi yüzde 5’e yakın küçüldü ve işsizlik yüzde 14’e kadar çıktı ama bu durum 2009 sonrası değişti. Sıcak para geri geldi, büyüme çarkları yeniden döndü ve işçiler- yoksullaşmakla beraber – eski işlerine döndüler. Devamında, 2010 büyümesi yüzde 9’a yaklaştı, 2011’inki yüzde 8’e yaklaşacak gibi…Peki nasıl oldu bu? AKP krizi nasıl “yönetti ve yönetiyor?”…Geçen hafta iki yazımda vurguladım: İşin sırrı bütçede…

2008’de kriz yaklaşırken bütçe açığı milli gelirinin yüzde 2’si, kamu borç stoku da milli gelirin yüzde 42’si dolayındaydı. Hükümetin cephanesi elverişliydi. Bu sayede, 2008 ve 2009 boyunca iç talebi genişleten, firmalara vergi, SGK prim kolaylığı gibi sağlanan önlemlerle kriz yumuşatıldı. Yangına bütçeden müdahaleler sonucu, 2009’da bütçe açığı milli gelirin yüzde 6’sına çıktı ama bu oran, sıcak paranın geri dönüşü ile gerçekleşen 2010 ve 2011 büyüme yıllarında, dolaylı vergilerin artışı ile, yeniden yüzde 1,5-2 basamağına çekildi.

* * *
Gelelim bugüne… Yüzde 10,5’a çıkmış bir cari açık/milli gelir oranı, merkez ve yükselen ülkeler arasında da bir rekor !.. Bu doğru. Ama, bu boyutta dış kaynağa bağımlılığın artması, Türkiye’nin bir kriz konjonktürüne savrulacağı anlamına gelmiyor. Çünkü, açık finanse ediliyor. 2012-2014 dönemine ait Orta Vadeli Program da ortalama yüzde 5’lik büyüme için dış kaynak kullanmayı ve cari açığın yüzde 8’lerden aşağı olmayacağını göze almış durumda. Peki neye güvenerek ? Düşük bütçe açığı ve düşük kamu borç stokuna güvenerek. Dış yatırımcılar,sıcak para, bu göstergenin cazibesiyle ve tabii, sunduğu cazip faiz getirileriyle cari açığı finanse ediyorlar.

Güçlü bütçe, AKP iktidarına, kurun seviyesini, faiz hadlerine müdahale, enflasyonla mücadele, hatta işsizliği törpüleme, kısaca tüm anomalilere ayar çekme konusunda kolaylık sağlıyor.

Denk bütçenin sürdürülebilirliğinin topluma ağır yükler bindirerek mümkün olması ise, bu bahiste, AKP için “teferruat” …AKP’nin krizi “yönetme” becerisi, ağır vergi yüklerini toplumun alt-orta kesimlerine yıkmasıyla, özelleştirmeleri fütursuzca yapmasına ve devleti yatırımdan, istihdamdan, tarıma, yoksula destekten uzak tutmasıyla gerçekleşiyor. Buna başta CHP’den olmak üzere etkili bir muhalefet gelmeyince, AKP, krizi keyfince yönetmeye devam ediyor…

Cumhuriyet

Kürk satışı yasaklandı

ABD‘nin California eyaletindeki West Hollywood kentinde kürk satışı yasaklandı.

Şehir Konseyi’nde yapılan oylamada kürk satışına getirilen yasak, 3’e karşı 1 oyla kabul edildi. Karara göre kentteki dükkanlar, artık hayvan derisi, postu ya da kürkünden yapılan giyecekleri satamayacak.

West Hollywood kenti, uzun süredir hayvan dostu yasaları ile tanınıyordu. Kentte daha önce de kedilerin tırnaklarının sökülmesi yasaklanmış, ev hayvanları “arkadaş” sahipleri ise “koruyucu” olarak resmen tanımlanmıştı.

Kent Konseyi tarafından alınan karar, ABD’de kürk satışına getirilen ilk yasak olma özelliğini taşıyor.

(Ajanslar)

Vicdani ret: Ankara yine mahkum

Ankara, AİHM önünde vicdani retten bir kez daha mahkum oldu. AİHM, Yehova şahidi Yunus Erçep adlı vatandaşına vicdani ret hakkını reddettiği gerekçesiyle Ankara’nın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili maddesini ihlal ettiğine hükmetti.

Ntv’den Kayhan Karaca’nın haberine göre;

Erçep’in 2004 yılında gündeme taşıdığı davayla ilgili kararını bugün açıklayan AİHM, davacının, askerliğini yapmadığı gerekçesiyle askeri mahkemeler önünde yargılanmış olmasını da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanma hakkıyla ilgili maddesine aykırı buldu. Ankara, dava kararı gereği Erçep’e 10 bin Euro manevi tazminat ve 5 bin Euro mahkeme masrafı ödeyecek.

1969 doğumlu Yunus Erçep 1982 yılındaki vaftizinin ardından Yehova şahidi olmuştu. Askerliğini yapmadığı gerekçesiyle 1998 yılından bu yana hakkında 25 dava açılan Erçep için bazı mahkemeler “akli dengesinin yerinde olup olmadığının anlaşılması amacıyla” psikiyatrik muayene kararı almış, ancak Erçep bu muayenelerin her birinden “sağlam” çıkmıştı. Erçep askerliğini yapmadığı gerekçesiyle çeşitli hapis cezalarına mahkum edilmişti.

BU CEZA DEMOKRATİK BİR TOPLUMDA GEREKSİZ
AİHM, davayla ilgili gerekçeli kararında, Türkiye’deki askeri hizmet sisteminin vicdani retçiler açısından ciddi sonuçlar doğurabilecek bir zorunluluk olduğuna ve bu sistemin toplum ile vicdani retçilerin çıkarları arasında adil bir denge oluşturmadığına vurguda bulundu. Yunus Erçep’e verilen cezaları “demokratik bir toplumda gereksiz” olarak niteleyen AİHM, sonuç olarak Ankara’nın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili 9’uncu maddesini ihlal ettiğine hükmetti. AİHM, Erçep’in askeri mahkemeler önünde yargılanmış olmasının ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanma hakkıyla ilgili 6’ıncı maddesine aykırı olduğu sonucuna vardı.

Ankara, dava için Strasbourg’a gönderdiği savunmada mahkemenin 90’lı yılların başlarındaki içtihatına dayanarak din ve vicdan özgürlüğünün vicdani ret konusunda uygulanamayacağı tezini işledi. Ancak AİHM, Ankara’nın bu tezini vicdanı ret hakkında son zamanlardaki yeni içtihadını örnek göstererek tamamen geri çevirdi. Ankara, davacının adil yargılanmadığı konusunda ise savunma yapmamayı tercih etti.

TÜRKİYE İKİNCİ KEZ MAHKUM
Erçep kararıyla Ankara AİHM önünde ikinci kez mahkum olmuş oldu. AİHM, vicdani ret konusunda Ankara hakkındaki ilk kararını 2006 yılında Osman Murat Ülke davasında açıklamış ve Ankara’nın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin kötü ve insanlık dışı muameleyle ilgili maddesini ihlal ettiği hükmünde bulunmuştu. O tarihte Osman Murat Ülke’nin din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili tezine olumlu yanıt vermeyen AİHM, Ermenistan’a karşı açılan Bayatyan davasında bu yıl Temmuz ayında açıkladığı kararla birlikte bu içtihatını değiştirmiş ve vicdani retçilere alternatif hizmet tanınmamasını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili maddesine aykırı olarak nitelemişti.

ANKARA SAVUNMA YAPACAK
Ankara’nın gelecek ay Strasbourg’da yapılacak Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin AİHM kararları gündem maddeli toplantısında Osman Murat Ülke davası kararının uygulanmasıyla ilgili savunma sunması bekleniyor. Ankara, üyesi olduğu Avrupa Konseyi tarafından söz konusu davanın kararını uygulamadığı gerekçesiyle daha önce iki kez uyarılmıştı.

Mullings’e bu kez ömür boyu men

0

Jamaikalı sprinter Steve Mullings, doping yaptığı gerekçesiyle müsabakalardan ömür boyu men edildi.

Jamaika Dopingle Mücadele Kurumunu Disiplin Komisyonu‘nun açıklamasında, daha önce 2004’te doping yaptığı tespit edilen ve iki yıl ceza alan Mullings’in yeniden yasaklı madde kullandığı belirlendiği ifade edildi.

28 yaşındaki Mullings’in geçen haziran ayında Jamaika Şampiyonası’nda alınan idrar örneğinde yasaklı maddeye rastlandığı bildirildi. Kurum, ikinci kez doping yaptığı belirlenen Mullings’in müsabakalardan ömür boyu men edildiğini açıkladı.

Yılın 100 metrede en iyi dördüncü derecesini (9.80) yapan Mullings, kararın açıklanmasından önce ağır bir ceza alacağını bildiğini söylemişti.

Gece çiçek açan orkide

Papua Yeni Gine yakınlarındaki Yeni Britanya adasına keşif gezisine giden Hollandalı araştırmacı Ed de Vogel’in bulduğu Bulbophyllum nocturnum adlı orkide, yalnızca geceleri açan tek tür ve niçin geceleri açtığı henüz bilinmiyor.

Linnean Derneği‘nin Botanik Dergisi’nde yayımlanan yazıda, Londra’daki Kew Kraliyet Bahçeleri‘nde orkide uzmanı olan Andre Schuiteman, “Bu çok heyecan verici bir bulgu. Çok sayıda orkide türü var ama içlerinden biri bile gece polen yaymıyor. Yılardır yapılan orkide araştırmaları ardından gece çiçek açan bir orkide bulunması çok önemli.” dedi.

Söz konusu orkidenin özelliği, bu orkideden bir örneğin Hollanda’da götürülmesi ardından ortaya çıktı. Dr. de Vogel, orkidenin tomurcukları normalde 2 cm.lik çiçek açacak noktaya geldiğinde niye solduğunu anlamak amacıyla bitkiyi evine götürdü ve gün batımından birkaç saat sonra orkidenin çiçek açtığını, gün doğumundan birkaç saat sonrasına kadar açmış halde kaldığını gördü.

Uzmanlar Bulbophyllum nocturnum‘un niye yalnızca geceleri çiçek açtığını anlamak için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini belirtiyorlar. Ancak bu tür orkidenin kereste kesimi yapılan bölgede bulunması dolayısıyla türünün tehlike altında olduğuna işaret ediliyor.

(BBC)

Şık ve Şener’e tahliye yok

Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan Gazeteci Nedim Şener, Ahmet Şık tutuklandıktan 9 ay sonra bugün hakim karşısına çıktı. Çağlayan Adliyesi’nde görülen ilk duruşmada tahliye kararı çıkmadı.

İstanbul Adalet Sarayı’nda faaliyet gösteren özel yetkili İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya, tutuklu sanıklar Prof. Dr. Yalçın Küçük, eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, gazeteciler Nedim Şener, Ahmet Şık, Soner Yalçın, Şükrü Doğan Yurdakul, Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Muhammet Sait Çakır, Coşkun Musluk, Müyesser Uğur ile tutuksuz sanıklar Ahmet Mümtaz İdil ve İklim Ayfer Kaleli katıldı.

Duruşmada sanık avukatları reddi hakim talebinde bulundu.

Tutuklu sanıklardan gazeteci Ahmet Şık’ın avukatı Akın Atalay duruşmada söz aldı.

Avukat Atalay, ”Müvekkilimin tutuklanmasının kitap içeriğiyle ilgisi olmadığı açıklandı. Gerçekten, Ahmet Şık, ‘aşk’ kitabı yazsaydı, söz konusu kitabın içeriği farklı olsaydı, suçlanır mıydı?” diye konuştu.

Doğan Yurdakul’un avukatı da söz alarak ”İtilmekten, kakılmaktan yorulduk, hırpalandık, örselendik artık. Saatlerce aramalardan geçiriliyoruz. Müvekkilim de hırpalandı artık. Haksızlığa meydan verilmesin” diye konuştu.

KÜÇÜK: SAKIN BENİ DE UNUTMAYIN
Duruşmada, tutuklu sanık Yalçın Küçük söz istedi. Ancak Mahkeme Başkanı Resul Çakır, sanıkların avukatlarına söz verdiklerini belirtti. Bunun üzerine sanık Küçük’ün avukatı, ”Ben söz almadım ve herhangi bir talepte bulunmadım. Bu nedenle müvekkilime söz verilmesini istiyorum” dedi.

Bunun üzerine Mahkeme Başkanı Çakır, sanık Yalçın Küçük’e söz verdi.

Küçük, yıllar önce yargılandığı bir davada katibi ağlattığını anlatarak, ”Beni dinleyen mahkeme üyeleri hep yargıtaya gitmiştir. Demek ki iyi yetiştirmişim” diye konuştu.

”Bu dava Şık ve Şener davası değildir” diyen Yalçın Küçük, şöyle devam etti:

”Bu dava Şık, Şener davası değildir. Bu beni rencide eder. Türkiye’de hapse giren ilk gazeteci de Şık ve Şener değildir. Bu davada bir eksik var. Sanıklardan Kaşif gelemedi. Onun savunması benim savunmam gibidir. Savunmasından benim malumatım var. Güvendiği kişilere notlar gönderirdi. Avukatlar, öyle bir hava oluşturdu ki sanki herkes tahliye olacak, sakın beni de unutmayın.”

Yalçın Küçük’ün konuşmasının ardından bazı sanıklar da söz istedi. Ancak Mahkeme Başkanı Çakır, sanık Küçük’e avukatı konuşmadığı için söz verildiğini hatırlattı.

Silivri Cezaevinde 12 Kasım’da rahatsızlanan ve hayatını kaybeden davanın tutuklu sanıklarından Kaşif Kozinoğlu’nun avukatı da müvekkilinin hayatını kaybetmesine ilişkin belge ile davadan çekildiğine dair yazıyı mahkemeye sundu.

Cumhuriyet Savcısı Ufuk Ermertcan, bazı sanık ve avukatlarının reddi hakim talebinin üst mahkemece değerlendirilmesini, sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar verilmesini talep etti.

Mahkeme heyeti, reddi hakim talebinin İstanbul 17. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesini kararlaştırdı.

Mahkeme Heyeti, tutuklu sanıkların avukatlarının tahliye talepleri ile duruşmadan önce ve duruşma sırasında yapılan diğer taleplerin reddi hakim ile ilgili kararın kesinleşmesinden sonra, re’sen ele alınarak, değerlendirilmesine karar vererek, duruşmayı, 26 Aralık tarihine erteledi.

ASANSÖRLERE ENGEL
Bu arada, duruşma, kalabalık duruşmaların görülmesi için planlanan salonda yapıldı. Bu salona, sadece ana bloktan giriş sağlanabildi.

Salona geçiş yapılan diğer koridor ve geçişler güvenlik gerekçesiyle kapatılırken, asansörlerin de bu katta durması engellendi. Duruşmayı izlemeye gelen bazı basın mensupları ile izleyiciler, dolu olması nedeniyle salona giremedi.

CHP Denizli Milletvekili İlhan Cihaner, TGS Başkanı Ercan İpekçi, gazeteciler Ruşen Çakır, Ruhat Mengi ile yabancı basın mensupları da duruşmayı izlemeye gelenler arasında yer aldı.

GAZETECİLER DAVAYI İZLEDİ
Davayı Gazetecilere Özgürlük Platformu ve uluslararası gazeteci örgütlerinin temsilcileri de destek ve gözlem amacıyla izledi.

YALÇIN: İNSAN KALMAKTA İNAT EDECEĞİM
Tutuklu sanıklardan Soner Yalçın’ın avukatı aracılığıyla basın mensuplarına dağıttığı yazıda, ”Onurumla girdiğim cezaevinden, utançla çıkmaya hiç niyetim yok. Burada, düşünce özgürlüğünü sonuna kadar savunacağım. Bilirim ki bir aydın için en büyük eksiklik, direnme gücünden yoksun olmaktır” ifadelerine yer verdi.

3 sayfalık yazısında, bütün karalamalara, tehditlere rağmen düşüncesini ve mesleğini, ne olursa olsun koruyacağını kaydeden Yalçın, ”İnsan kalmakta inat edeceğim. Zor olan ruhsal esarettir. Fiziksel tutsaklık geçicidir” değerlendirmesinde bulundu.

25 yıllık gazetecilik birikimiyle, devletin gölgesinde yasa dışı işler yapanların yolun sonuna geldiğini ifade eden Yalçın, cesaretle, bu karanlık ”tertibin” üzerine gideceğini kaydetti.

CEZA İSTEMLERİ
Özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekilliğince hazırlanan iddianamede, Yalçın Küçük’ün ”silahlı örgüt kurmak ve yönetmek”, ”kaos ortamı oluşturmak amacıyla halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek”, ”devletin güvenliği veya iç ve dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin ekmek”, ”yasaklanan bilgileri temin etmek”, ”adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs etmek” suçlarından ve ”örgüt yöneticisi sıfatıyla diğer şüphelilerin işlemiş olduğu özel hayatın gizliliğini ihlal etmek” suçundan 21 yıldan 43 yıla kadar hapisle cezalandırılması isteniyor.

Soner Yalçın’ın ”silahlı örgüte üye olmak”, ”kaos ortamı oluşturmak amacıyla halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek”, ”devletin güvenliği veya iç ve dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin etmek”, ”yasaklanan bilgileri temin etmek”, ”adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs etmek”, ”özel hayatın gizliğini ihlal etmek” ve ”kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetmek” suçlarından 14 ile 36,5 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması istenen iddianamede, gazeteci Ahmet Şık ile eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın ”silahlı örgüte yardım etmek” suçundan 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması talep ediliyor.

Kaşif Kozinoğlu’nun ”silahlı örgüte üye olmak”, ”devletin güvenliği veya iç ve dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin etmek” ve ”yasaklanan bilgileri temin etmek” suçlarından 11,5 yıldan 26 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması talep edilen iddianamede, Nedim Şener’in de ”silahlı örgüte yardım etmek” suçundan 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması öngörülüyor.

İddianamede, diğer sanıkların da benzer suçlara ilişkin olarak 7,5 ila 23 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırılması isteniyor.

Davanın sanıkları arasında yer alan Kaşif Kozinoğlu, tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevinde 12 Kasım’da rahatsızlanmış ve daha sonra hayatını kaybetmişti.

(Ntv, Ajanslar)

Yeşiller Partisi: Vicdani ret haktır, tanınmalıdır

Yeşiller Partisi, gündemde olan vicdani ret ile ilgili olarak bir açıklama yayınladı. “İlkesel olarak zorunlu askerliğin kaldırılması biz Yeşiller’in birincil talebidir. Bu aşamada vicdanî ret bir hak olarak tanınmalıdır! Askerlik hizmetini ve ordu kurumu içerisindeki herhangi bir görevi ahlâkî, dinî veya siyasî nedenlerle reddeden herkese alternatif bir kamu hizmeti yapma imkânı sunulmalıdır.” denilen açıklamanın tam metni şu şekilde:

Yeşiller Partisi’nin vicdanî ret hakkının Türkiye’de de tam olarak hayata geçebilmesi için görüş ve talepleri

Vicdanî ret kökenleri yüzyıllar öncesine dayanan bir haktır. Çeşitli nedenlerle öldürmeyi öğrenmek istemeyen veya öldürmek için var olan ordu kurumu içinde var olmayı reddeden binlerce kişi bu hak uğruna idam edilmiş, işkence görmüş veya toplumdan dışlanmıştır. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren vicdanî ret yaygın şekilde kabul edilen bir hak haline gelmeye başlamış ve meşruluğunun yanında yasallık da kazanmıştır. Günümüzde geldiğimiz son noktada ise İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi ;(İHAM), 2011 yılının Temmuz ayında verdiği Bayatyan kararıyla vicdanî ret hakkını İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin (İHAS) dokuzuncu maddesi kapsamında değerlendirmiştir. Bir başka deyişle vicdanî ret artık Sözleşme tarafından korunan bir haktır. Bu hakkın tanınmamış olması İHAS’ın ihlal edilmesi anlamını taşımaktadır. Avrupa Konseyi’nin 47 üye ülkesi arasında vicdanî ret hakkını tanımayan iki ülkeden biri Türkiye’dir. Bizimle birlikte bu hakkı hayata geçirmemiş diğer ülke olan Azerbaycan’da hak Anayasa’da tanınmış ancak kanunî düzenleme henüz yapılmamıştır. Türkiye’de ise Anayasa’nın vatan hizmetini düzenleyen 72. maddesinde vicdanî ret hakkı açıkça tanınmamış olmasına karşın düzenleme için açık kapı bırakılmış, ancak şimdiye kadar, savaş karşıtları ve pasifistlerin tüm taleplerine rağmen herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Bugün gelinen noktada, Türkiye’de vicdani ret tartışılıyorsa ve yasallaşma aşamasına gelmişse, bu vicdani ret hareketinin ve savaş karşıtlarının başarısıdır.

Bunun yanında, konuya hak ve özgürlükler penceresinden bakamayan hükümetin hazırlıklarının Türkiye’nin 2006’da mahkum olduğu İHAM’ın Osman Murat Ülke kararında belirtilen talepleri karşılamaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. İHAM, 2006’da, askeri üniformayı giymeyi reddeden Ülke’nin kısırdöngüye dönüşen mahkumiyetlerinin “sivil bir ölüme” dönüşmesi nedeniyle Türkiye’yi tazminata mahkum etmişti. Şimdi hükümet, vicdani ret hakkını tanımak yerine, 2006’dan bu yana çoktan yapması gerekeni, yani hakkını kullanan vatandaşların tekrarlanan şekilde mahkum olmasını engellemek için düzenleme yapmaktadır. Oysa 2006’daki bu kararın ardından 2011’de Bayatyan kararı verilmiştir ve bu kararla artık vicdanî ret hakkını tanımak, usulüne göre yürürlüğe girmiş temel hak ve özgürlüklerle ilgili uluslararası anlaşmaları kanunlarımızdan üstün tutan Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca, Türkiye için bir zorunluluk halini almıştır. Vicdanî ret hakkını tanımamakta ısrar etmek ve yalnızca bu hakkını kullanan vatandaşların alacağı cezayı düzenlemek hem Türkiye’nin yalnızlığını pekiştirecek, hem de gerçek demokrasiye olan mesafemizi artıracaktır. Meşru ve uluslararası hukuk tarafından da desteklenen bir talep olan vicdanî ret hakkına özgürlükçü bir açıdan yaklaşıp yaklaşmamak, AK Parti hükümetinin “ileri demokrasi” söyleminin samimiyetini ortaya koyacaktır.

İlkesel olarak zorunlu askerliğin kaldırılması biz Yeşiller’in birincil talebidir. Bu aşamada vicdanî ret bir hak olarak tanınmalıdır! Askerlik hizmetini ve ordu kurumu içerisindeki herhangi bir görevi ahlâkî, dinî veya siyasî nedenlerle reddeden herkese alternatif bir kamu hizmeti yapma imkânı sunulmalıdır. Söz konusu kamu hizmeti kişinin eğitimine ve yeteneklerine göre belirlenmeli ve süresi askerde geçirmesi gereken süreyi aşmamalıdır. Alternatif kamu hizmeti onur kırıcı olmamalı, bir angaryaya veya cezaya dönüşmemeli ve vicdanî ret hakkını kullanmaktan caydırı bir unsur olarak düşünülmemeli ve düzenlenmemelidir. Bu hakkını kullanan kişiye bedelsiz işgücü gözüyle bakılmamalı ve o işi yapan gerçek emekçilerin işsiz kalması gibi bir sonuç doğrumamalıdır.

Vicdanî ret hakkını kullanan kişilerin gerekçelerinin gerçekliğinin denetimi çeşitli hak ihlallerini ve hataları da beraberinde getireceğinden gerekçelerin gerçekliği test edilmemeli ve doğru oldukları kabul edilmelidir. Bu, devletin vatandaşına güven borcunun doğal sonucudur. Ben askerlik yapmak istemiyorum diyen her yurttaş bu haktan yararlanmalı ve sadece dini gerekçelere bağlanmak gibi bir durum oluşmamalıdır. Vicdani retçinin hayatını idame ettiriceği bir maaş kendisine bağlanmalı ve bu tutar hayatın gerçekleriyle uyum içinde olmalıdır.

Vicdanî retçilerin hayatlarının ilerleyen aşamalarında karşılaşabilecekleri muhtemel ayrımcılık uygulamalarına karşı şimdiden harekete geçilmeli ve vicdanî ret hakkını kullanan kişilere ayrımcılık yapanlara karşı cezaî müeyyideler kanunlaştırılmalıdır.

KCK Operasyonu’nda 70’i avukat 100’ü aşkın gözaltı

16 ilde düzenlenen KCK‘ya yönelik operasyonda 100’ü aşkın kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan 70’si avukat. Gözaltına alınlar arasında Öcalan’ın avukatları da var.

İstanbul ve Diyarbakır’ın da aralarında olduğu 16 ilde eş zamanlı baskınlar yapıldı.

Diyarbakır’da eski DEP Milletvekili Mahmut Alınak, Bağlar Belediyesi Başkan Yardımcısı Derya Pamriş, BDP İl Başkanı Yardımcısı Ömer Öner‘in de aralarında olduğu 35 kişi gözaltına alındı.

Polis ekipleri, Asrın Hukuk Bürosu ve Özgür Gündem Gazetesi merkez bürosu, Demokratik Modernite Dergisi’ne de baskın yaptı.

Operasyon yapılan adreslerde ele geçirilen dijital malzeme ile dokümanlar incelenmek üzere Vatan Caddesi’ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne getirildi.