Ana Sayfa Blog Sayfa 4926

HDK: “Basın, düşünce ve örgütlenme özgürlüklerinin kırıntıları da yok ediliyor.”

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) temsilcileri, gözaltına alınanların çoğunluğunu avukatların oluşturduğu son KCK operasyonlarını kınayarak, AKP’nin baskı politikasına karşı daha güçlü ses çıkarılması gerektiğini belirtti.

Bianet’ten Nilay Vardar’ın haberine göre Cezayir Toplantı Salonu’nda yapılan toplantıya katılanlar arasında BDP milletvekilleri Sebahat Tuncel ve Hasip Kaplan, sanatçı Ferhat Tunç, Prof. Dr. Gençay Gürsoy, Ufuk Uras, Fatma Gök, Ümit Şahin, Necmiye Alpay, Erdoğan Aydın, Zeynep Tanbay ve Eren Keskin de vardı.

HDK yürütme kurulu üyesi Prof. Dr. Gençay Gürsoy, meşru bir siyasi partinin akademisinde, kendi uzmanlık alanında dahi ders vermenin suç olduğunu söyleyerek, “Buna ancak ‘Putin demokrasisi’ denir” dedi.

BDP milletvekili Sebahat Tuncel ise yarın bu toplantının da ellerindeki KCK şeması içinde aynı avukatlar gibi baskı altına alınabileceğini söyledi:

“Kürt sorununun müzakere ve diyalog ile çözülmesi için toplumda büyük bir talep vardı. Ancak bu diyaloğun önü İmralı’da kitlenmiştir. Türkiye için en tehlikelisi Kürtler’in Ankara’da siyaset yapmaktan vazgeçmesi olur. Biz AKP’nin politikasına karşı birlikte itiraz edip birlikte yaşamak istediğimizi göstermeliyiz.”

Tuncel, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Dersim Katliamı için özür dilemesiyle ilgili “Bir halkın acı tarihi dahi CHP ve AKP arasında siyasi malzeme yapıldı” dedi.

“Hedefte Kürtlerin yanında yer alan var”

HDK adına basın açıklamasını okuyan HDK divan üyesi Prof. Dr. Fatma Gök, operasyonlarla yönetilen bir ülke haline gelen Türkiye’de istibdat dönemini hatırlatan bir pratik sergilendiğini söyledi. Açıklamanın tam metni şöyle:

Türkiye operasyonlarla yönetilen bir ülke haline geldi. AKP Hükümeti, farklı görüşlere ve örgütlenmeye tahammül göstermemekte, her geçen gün baskıyı artırmakta, muhalefete sınırlar çizmekte, istibdat dönemini hatırlatan bir pratik sergilemektedir.

Farklı toplumsal kesimler taleplerini dile getirememekte, örgütlenme ve siyaset yapma hakkını kullanamamaktadır. Basın, düşünce ve örgütlenme özgürlüklerinin kırıntıları da yok edilmektedir. Kimse sokağa çıkamamakta, gazeteler, parti binaları, belediyeler basılmakta, milletvekilleri, belediye başkanları, aydınlar, akademisyenler tehdit edilmektedir. Tutuklu gazeteciler çoğalmakta, cezaevleri düşünce, ifade ve örgütlenme “suçluları” ile doldurulmaktadır.

Siyaset tarzı her geçen gün daha da düzeysiz hele getirilmekte, hükümeti eleştirenlerin, sesini çıkaran aydınların ve kurumların hükümetin hışmından kurtulamayacağı gibi bir kanaat egemen kılınmak, her kesim sindirilmek istenmektedir.

Kürt sorunu da giderek içinden çıkılmaz bir sürece sürüklenmektedir. Barış ve demokratik çözüm arayışı ve girişimleri yerine, şiddet ve baskı bir yönetim tarzı olarak olağanlaştırılmaktadır.

Barış, demokratikleşme ve özgürlükten söz edenlere, hükümeti eleştirenlere ve uygulamalarına söz söyleyenlere yönelik başta Başbakan Erdoğan olmak üzere hükümet mensuplarınca hakaret edilmekte, düşüncelerini ifade eden aydınlar açıkça hedef gösterilmekte, boyun eğmeleri istenmektedir.

Süregelen KCK operasyonları ile Kürtler ve Kürt sorununun demokratik çözümünden yana tutum gösterenler hedef haline getirilmekte ve bir gerekçe ile operasyona tabii tutulmaktadırlar. BDP’li belediye başkanları, parti yönetici ve üyelerine yönelik iki yıldan bu yana ülke düzeyinde süren operasyon ve tutuklamaların kesilmesi beklenirken, bu defa avukatların toplu bir gözaltı operasyonuna tabi tutulmalarıyla karşı karşıyayız.

Son olarak yasalar ve uluslararası sözleşmeler yok sayılarak hukukçulara yönelik olarak yapılan operasyon ve Başbakan’ın kendisini mahkemelerin yerine koyarak suçlamalarda bulunması geldiğimiz yerin vahim olduğunu göstermektedir. Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve yazar-yayıncı Ragıp Zarakolu’ndan sonra 48 hukukçunun ve onlarca siyasetçinin daha ülke düzeyinde süren bir operasyona tabi tutulmaları anlaşılır ve kabul edilir bir durum değil.

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) olarak bir an önce bu hukuksuzluğa son verilmesini istiyoruz. TMK başta olmak üzere, basın, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Demokratikleşmeden, özgürlüklerden ve barıştan yana bir anayasadan söz edilebilecekse, öncelikle bu baskı ortamı son bulmalıdır. Son operasyonda alınanlar ve KCK operasyonu kapsamında tutuklu bulunanlar serbest bırakılmalı, Kürt sorununda barışın, diyalog ve müzakerenin yolu açılmalıdır.

Halkların Demokratik Kongresi Yürütme Kurulu

(Yeşil Gazete)

Yeşiller’den Ankara’da İklim Değişikliği Aktivist Okulu

Yeşiller Partisi Ankara İl Örgütü, 3-4 Aralık günü İklim Değişikliği Aktivist Okulu düzenliyor. Yeşiller Partisi İklim Değişikliği ve Enerji Çalışma Grubu‘nun katkılarıyla düzenlenecek olan okulda, iklim değişikliği ve aktivistlik her alanıyla konuşulacak.

Elektrik Mühendisleri Odası Genel Merkezi toplantı salonunda düzenlenecek olan aktivist okulunun konuları ise şu şekilde:

  • İklim değişikliğinin bilimsel temelleri
  • İklim değişikliğinde son durum
  • İklim değişikliği siyaseti
  • Küresel iklim adaleti
  • Enerji politikaları, iklim değişikliği ve yenilenebilir enerji kaynakları
  • Ulaşım politikaları ve iklim değişikliği
  • Tarım politikaları ve iklim değişikliği
  • Aktivist olmak ne demek ve iklim aktivizmi

Katılım 40 kişiyle sınırlı tutulacağı okul için katılımcıların [email protected] e-posta adresinden veya 05354101433 numaralı telefondan irtibata geçerek kayıt olmaları gerekmekte. Desteğe ihtiyacı olacak engelli katılımcılar ayni kişiyle iletişim kurabilirler.

Elektrik Mühendisleri Odası Genel Merkezi: IHLAMUR SOKAK NO:10 KIZILAY/ANKARA (Ankara Sanat Tiyatrosu Karşısı)

 

 

Trakya’nın çevre sorunları konuşulacak

26 Kasım’da Edirne’de düzenlenecek ‘Trakya Çevre Sorunları’ başlıklı sempozyum ve forumda, Trakya’nın çevre sorunları ve çözüm önerileri masaya yatırılacak. Edirne’deki Trakya Üniversitesi Balkan Kongre Merkezi’nde gerçekleşecek sempozyuma çok sayıda bilim insanı ve hukukçu katılıyor.

TRAKYA’DA PLANLAMA TARTIŞILACAK

Türkiye Barolar Birliği ile Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ baroları tarafından ortaklaşa organize edilen etkinliğin, saat 10:00’da başlayacak olan ‘Trakya’da Planlama’ başlıklı ilk oturumuna, Türkiye Barolar Birliği Çevre Komisyonu Başkanı avukat Ahmet Gürel, Makine Mühendisleri Odası Edirne Şub. Bşk. Cumhur Pekdemir, TMMOB Tekirdağ Temsilcisi Doç. Dr. Cemal Polat, Trakya Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Osman İnci TBB Çevre Komisyonu Üyesi avukat Coşkun Molla’nın yanı sıra Prof. Dr. Emre Aysu katılacak.

ÇEVRE HUKUKU ELE ALINACAK

Çevre hukukunun ele alınacağı etkinliğin ikinci oturumuna ise TBB Başkan Yardımcısı avukat Berra Besler, İstanbul Üniversitesi Öğr. Üyesi Zehredin Arslan, Yard. Doç. Dr. Bilge Açımız, avukat Ömer Aykul, avukat Noyan Özkan ile Doç. Dr. Ali Kemal Yılsız’ın katılacağı öğrenildi. Türkiye Barolar Birliği Başkanı avukat V. Ahsen Coşar ve Edirne Barosu Başkanı Ahmet Uludağ’ın açış konuşmasını yapacağı sempozyumda, başta Ergene nehrindeki durdurulamayan kirlenme olmak üzere Trakya bölgesinin çevre sorunları ve çözüm önerileri tartışılacak.

(Atlas)

Ekolojik Anayasa’ya doğru

Ekolojik Anayasa Girişimi çağrıcıları yürüttükleri çalışmaları daha ileriye taşımak için yeniden bir araya geliyor.

Yeni Anayasa çalışmalarının hız kazandığı bugünlerde taleplerini başta Parlamento’da temsil edilen siyasi partiler olmak üzere daha geniş kesimlere duyurmak ve desteklerini alabilmek için neler yapabileceklerini tartışmak ve yol haritası hazırlamak üzere 28 Kasım Pazartesi akşam saat 17:30’da Beyoğlu Yeşil Ev’de buluşuyorlar… İlgilenenleri de bekliyorlar…

Ekolojik Anayasa Girişimi çağrıcıları toplantısının ardından 19.00’dan itibaren de bir kokteyl ile “Ekolojik Anayasa” kitabının yayınlanması kutlanacak…

 

Nokia 17 bin kişiyi işten çıkarıyor

Nokia Siemens Networks (NSN), 2013 yılına kadar dünya çapında 17 bin kişiyi işten çıkaracak.

Finlandiya-Alman ortak girişimi NSN, yaptığı açıklamada, maliyetlerini 1 milyar euro azaltmak için çalışma gücünün yaklaşık yüzde 23’ünü oluşturan 17 bin kişiyi 2013 yılına kadar işten çıkaracağını bildirdi.

Sabit ve cep telefonu altyapı şirketi NSN, bu önlemin, uzun vadeli rekabet edebilirliği ve karlılığı düzeltmek için şirketin organizasyonunu iyileştirme dahil “kapsamlı küresel yeniden yapılanma programının” parçası olduğunu belirtti.

NSN Üst Yöneticisi (CEO) Rajeev Suri, şirketin cep telefonu şebekesi altyapısı ve hizmetler piyasasına odaklanacağını belirterek, “Bizim sektörümüzün geleceğinin mobil geniş bant ve hizmetlerinde olduğuna inanıyoruz” dedi.

Bedelli kredisi için aylık 2 bin 500 lira gerek

Yaklaşık 460 bin kişiyi ilgilendiren bedelli askerlik uygulamasından yararlanmak isteyenlerin bankadan 30 bin TL kredi alması için aylık gelirlerinin taksidin en az 3 katı olması gerekiyor. Bu da 2 bin 500-5 bin 500 TL arasında bir gelire denk geliyor. 30 bin TL’nin geri ödemesi 60 ay vadede 50 bin TL’ye kadar ulaşabiliyor.

Bedelli askerlik yasasından kredi alarak yararlanmak isteyenlerin aylık gelirlerinin ödeyecekleri taksidin 3 katı olması gerekiyor. Seçilecek kredi vadesine göre bankadan kabul görebilecek minumum aylık gelir miktarının 2 bin 500 ila 5 bin 500 TL arasında olmasını gerektiriyor. Bedelli için alınacak 30 bin TL’lik kredinin geri ödemesi 50 bin TL’ye kadar ulaşabiliyor.

Yetkililer, bankaların kullandıracakları bedelli kredisinin yıllık maliyetinin yüzde 21’i aştığını belirterek, 30 bin TL’yi verip bedelliden yararlanacakların sayısının 150 bini geçeceği yorumlarını yapıyor. Bu veriler devletin kasasına bedelli askerlikten 4.5 milyar TL gireceğini gösteriyor.

Salih iktidarı devredeceği anlaşmayı imzaladı

0

Yemen Devlet Başkanı Salih Körfez ülkelerince hazırlanan, iktidarı devretmesini öngören anlaşmayı imzaladı. Anlaşma Salih’e ve ailesine dokunulmazlık veriyor.

Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih yetkilerini yardımcısına devrederek iktidardan çekilmesine dair anlaşmayı Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da imzaladı.

Körfez İşbirliği Konseyi‘nin hazırladığı anlaşma görevi bırakması karşılığında Salih’e ve ailesine dokunulmazlık veriyor.

Anlaşmaya göre 90 gün içinde yapılacak seçimlere kadar Yemen bir ulusal birlik hükümetince yönetilecek. Bu sürede hükümetin başında Salih’in yardımcısı Abdurabuh Mensur Hadi olacak, Salih ise sembolik düzeyde devlet başkanlığını sürdürecek.

Anlaşmayla Yemen’de muhalefet ile Salih’e bağlı hükümet güçleri arasındaki olayların sona ermesi planlanıyordu, ancak muhalefet anlaşmadan tatmin olmadı. Muhalefet Salih’e dokunulmazlık verilmesini istemiyor.

69 yaşındaki Salih daha önce de gelen baskılar karşısında üç kez benzer anlaşmaları imzalayacağını açıklamış, ancak sonradan vazgeçmişti. 33 yıldır iktidarda olan Salih’e karşı yapılan son aylardaki gösterilerde yüzlerce kişi hayatını kaybetti.

2 duble rakı içen sürücüye 2 yıl hapis

Yargıtay, 121 promil alkollü sürücüye 2 yıla kadar hapis cezası verilmesi gerektiğine hükmetti. Karar; Adli Tıp’ın, 100 promil ve üzerindeki alkol miktarının güvenli sürüş yeteneğini ortadan kaldırdığı yönündeki raporuna dayandırıldı.

Milas’ta, 121 promil alkollü çıkan sürücü hakkında TCK’nın (Türk Ceza Kanunu) “Alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle ya da başka bir nedenle emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek halde olmasına rağmen araç kullanan kişiye” 2 yıla kadar hapis cezası verilmesine ilişkin 179/3. maddesi uyarınca dava açıldı.

Milas 1. Sulh Ceza Mahkemesi, Yargıtay’ın önceki kararları doğrultusunda, sanığın alkollü araç kullanmasına rağmen trafik güvenliğini tehlikeye düşürdüğü konusunda delil olmadığı belirtilerek, beraat kararı verdi.

Ancak kararın savcılık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya Yargıtay 12. Ceza Dairesi’ne geldi.

Daire, TCK’nın 179/3. maddesindeki suçun “soyut tehlike suçu olduğu” ve alınan alkolün etkisiyle güvenli şekilde araç kullanamayacak durumda olduğu halde trafikte araç kullanmanın bu suçun oluşumu için yeterli olduğunu kaydetti.

Vatan’ın haberine göre; kararda, Adli Tıp Kurumu’nun benzer olaylarla ilgili olarak verdiği bilimsel görüşlerinde, 100 promil ve üzerindeki alkol miktarının güvenli sürüş yeteneğini ortadan kaldırabilecek nitelikte olduğunun belirtildiğine vurgu yapıldı. Kararda, sanığa yüklenen suçun unsurları itibariyle oluştuğu gözetilmeden, sanığın mahkumiyeti yerine beraatine karar verildiği belirtilerek mahkeme kararının bozulduğu belirtildi.

Karara göre dava yerel mahkemede yeniden görülecek. Mahkemenin beraatte direnmesi halinde dosya Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda nihai olarak karara bağlanacak.

Mahkemenin Yargıtay kararına uyması halinde ise sürücüye 2 yıla kadar hapis cezası verilecek. Yargıtay’ın bu kararıyla 100 promilin üzerinde alkollü çıkan sürücülere idari para cezası, sürücü belgelerinin geri alınması, psikoteknik değerlendirme ve pskiyatri muayenesi gibi yaptırımlara ek olarak 2 yıla kadar hapis cezası da verilecek.

(Ntv)

APOEL tarih yazdı

0

Şampiyonlar Ligi G Grubu’nda Zenit deplasmanından 0-0’lık sonuçla dönen Apoel, puanını dokuza çıkartarak üst turda mücadele etme hakkını kazandı.

Grup ikincisi ve liderini karşı karşıya getiren mücadelenin ilk yarısı golsüz eşitlikle geçildi. Dördüncü torbadan gelen Apoel, karşılaşmanın ikinci yarısında da kalesini gole kapayarak, grubu ilk iki sırada tamamlamayı garantiledi.

Maça ise ikinci 45 dakikada Zenitli taraftarların çıkardığı olaylar damgasını vurdu. 55. dakikada kale arkası tribünündeki seyircilerin meşale yakması ve sahaya ses bombası atması karşılaşmanın duraklamasına neden oldu. Mücadelenin hakemi oyuncuları soyunma odasına yolladı. Bir süre ara verilen maç hakemin soyunma odasından geri dönmesiyle tekrar başladı.

Kültürel demir perde – II

Etnisite üzerinden yapılan kavramlaştırmanın ırkçılıktan veya milliyetçilikten farkı yoktur.  Tosbağaya kaplumbağa diyerek benzer kavramlarla, aynı paradigma içinde dolaşabilirsiniz ama lütfen kendinize solcu ya da yeşil demeyiniz.

Bugün Türkiye’de nefret söylemi had safhadayken, malesef solcularımız ahlak, hoşgörü, karşılıklı anlayıştan bahsetmektedir. “Hepimiz kardeşiz” gibi söylemlerden öteye geçememekte yada “halkların kardeşliği”nden bahsedilmektedir. Bir edebiyatçı, şair yada din adamının ağzından çıkıyormuşcasına üretilen bu söylemlerle solculuğun veya yeşil olmanın esas karakteri; bilimsellik veya nesnellik alaşağı edilmektedir. Oysa hoşgörü, ahlak, sevgi gibi erdemlerin içini boşaltmamak ve ilk başvuru kaynağı yapmamak gerekir.

****

Önceki yazımda çok kullandığım ırk sözcüğünün kulak tırmaladığının farkındayım. Bu yöndeki eleştiriler haklıdır. Yine de etnisite, etnik aidiyet, etnik kimlik gibi kavramlarla aynı paradigma içinde yüzmektense, sözüm ona ırkçı olmayan kavrayışlara ayna tutmak daha anlamlı geldi…

Oysa bu kavramların yerine; kültür, kültürel aidiyet veya kültürel kimlik kavramlarını ön plana çıkarınca bakın neler değişir.

Kültür öğrenilir ve nesnel olarak aktarılır. Etnisite ise soyut bir kavram olarak tepeden inşa edilir veya pompalanır. Kültür, bireyin üzerindeki kıyafetten, kurduğu sofrasına, nasıl dans ettiğinden, hangi müzik aletini çaldığına kadar, gözünüzle görebildiğiniz “şey”lere denirken, diğeri; ülküsel, soyut, yüce, kavranılamaz, akla hayale sığmaz bir “şey”den gücünü aldığı iddiasındadır. Birisi “var”ken, diğeri “yok”tur. Birisi “herşey”i kapsayabilecek kadar geniş ve nesnel bir kavramken, diğeri “hiçbirşey”dir.

Bir kültürü belirlemede en önemli argümanın dil olduğunu vurgulamıştım. Buna karşılık geriye kalan kültürel fenomenler de çok önemlidir.

Bu memlekette Türklükle yatırılıp, Türklükle kaldırıldık. Asil kan söylemleri, tüm dünyanın Türk’ten geldiği, tüm dillerin Türkçe’den evrildiğini iddia ettik.

Aklın bir karış havada olmadan şöyle bir etrafına bak bakalım ey okur. Türklüğüne ilişkin herhangi bir emare görüyor musun etrafında? Yetmediyse sokağa çık, belki sokakta bulursun bir gerçek, nesnel bir işaret. Balon olmayan bir şey… Bulabileceğin tek şey şehir meydanındaki bir anıttan ibarettir.

Bir üstüne başına bak bakalım, giydiğin kıyafete, saçını tarayış biçimine, saç-sakal traşına, makyajına, evinde pişen yemeğe, evinin mimarisine, banyosuna, tuvaletine, ud çalabiliyor musun mesela, ney ya da bağlama? Halk oyunların ne alemde?

Bulabileceğin tek şey hala şansın varsa yediğin yaprak dolmasından ibarettir. Yakın zamanlara kadar herkesin evinde dünyaca ünlü Türk halısı veya kilim olurdu, artık o da yok.  Gerisi Tırt.

Hal böyleyken birilerinin çıkıp hala kendisini Türk ya da Kürt olarak tanımlaması, etnik kimlik üzerinden entelektüel artizlikler yapması, doğrusu fazla budalaca geliyor bana. Sorarım öyleyse Türklüğüne ya da Kürtlüğüne ilişkin hiçbir gösterge yokken etrafında, köhnemiş düşünce biçimini savunduğun argümanın nedir? Neye dayanarak kendini Türk ya da Kürt olarak tanımlıyorsun? Çıkar ağzından baklayı da herkesler duysun bilsin…

Ne kaldı ki geriye?

Bunlardan bahsedince aldığın “milli” eğitimden kelli hüzünlenmiş olabilirsin. Üzülme boşver, bunda da bir hayır vardır. Tv’de bir sürü savaş stratejisti veya gazete denen reklam kağıtları, “bunlar hep Amerika’nın oyunları, yediler bitirdiler kültürümüzü” demeye başlayabilir. Ama bil ki durum oralarda da aynı. Türk kültürü kalmadığı kadar Amerikan kültürü de, Fransız kültürü de Japon kültürü de Hint kültürü de kalmadı zaten dünyada…

Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin, aynı tip apartmanlarda, aynı tip daire veya evlerde, aynı kanepelerde, aynı cipsler yenerek, aynı köşeye yerleştirilmiş, aynı tvlere bakılıyor. Eğer dikkatli bakarsan Brezilya’nın da, Hindistan’ın da tvsindeki Mehmet Ali Erbil’i ayırt edebilirsin. Aynı sarışın kadınlar hava durumunu sunuyor. Hepsinde de programlar aynı saatte başlıyor. Herkesin elinde aynı cep telefonu veya bilgisayar…

Hadi tv denen mefhum zaten gerçek veya gösterge kabul edilemez. Tüm kentlerin sokakları aynı asfaltlarla döşenmiş durumda. İnsanlar, ya aynı fast-foodları yiyor yada aynı sofra adabıyla, yani çatal bıçakla masada yiyip içiyor. Kolalar su gibi akıyor. Herkes aynı S-M-L-XL tişörtlere sığmaya çalışıyor. Pantolon, etek, mont, ayakkabı hep aynı. Lunaparklar, müzik, dans, takıtaklavatçakıçakmak…

*****

Yüzyıldan fazla süredir üretilmiş birçok kültür kuramı var. Farkılıkları veya kuramcıların kavrayış farkı olsa da hepsi belli noktalarda birleşir. En basiti ise “giysi” analojisidir. Kültürel kimlik, içinde hep aynı biyolojik insanın yani bireyin bulunduğu, buna karşılık doğuşundan itibaren çevresindeki kültür veya kültürler ile kurduğu etkileşim aracılığıyla yaratmış olduğu kendisine has kişiliğe denebilir. Ancak bu kavrayış etnik kimlik gibi statik, sabit değildir. Nitekim kültürü veya kültürleri de sabit ele almamak gerekir.

Örneğin Türkiye’de alt kimlik-üst kimlik tartışmaları başladı –ki bu kavrayışlar yine de bir bakıma daha yapıcı görünmesine karşın, aynı etnik kavrayışlardan hareket edince aynı kuyuyu daha da derinleştirmekten başka işe yaramaz.  Ayrıca bu ““hiyerarşi”nin kontenjanı kaçtır?” diye sormak gerekir. Mesela Türkiye toplumsal iletişiminde artık iyice yaygınlaşan “önce Türk sonra Müslüman” veya “önce Müslüman sonra Kürt” veya aklı sıra daha yapıcı düşünenlerin kullandığı “önce insan, sonra Türkiyeli, sonra Kürt, sonra Beşiktaşlılık…”  ve varyasyonları mıdır?

Oysa kültür kavramı bakın bu durumu nasıl ele alır

Örneğin; 200 yıl önce kapalı Çerkez kültürü Afrikalı’dan ve hatta dünyada Afrika diye bir yer olduğundan bile haberdar değildi. Yalnızca Kaf dağının ardındaki bir masaldan ibaret Afrika’yı duymuşsa da etkileşim yoktu. Bugün ise beş yaşında tv’de ritüellerini izliyor, 15 yaşında literatürlerini okuyup, 20 yaşında İstanbul’un merkezinde Afrikalı bir arkadaşı olup, Afrika müziğiyle dans edebiliyor. 25 yaşında Afrika’yı görme şansına bile sahip olabiliyor. Etnik kavrayış at gözlüğüyle bakıp durumdan ders çıkarmayabilir ama kültürel kavrayış, bilişsel antropolojide olduğu gibi kültürel çarpışmaların yayıldığını, kültürleri değiştirip dönüştürdüğünü vurguluyor. Bağlamayla perküsyon birarada müzik yapıldığında tek başına bağlama sanatçısı da, perküsyon sanatçısı da tekil kimliğini artık kaybetmiştir. Çünkü kültür örüntülü yapıdadır ve bundan anlaşılması gereken, insanın kültürel giysisinin 1-2 veya 5 gibi kontenjanlarla değil, sayısız ve hiyerarşisiz yapıda zihnine ve yaşamına kodlandığıdır. Tango yaparken Arjantinli’sin, çiğ köfte yerken Kürt, rakı içerken Türk’sün, vodka içerken Rus. Peki ya balık tutarken ya da kamp kurarken?

Malesef Kültürel demir perde yazılarım aynı at gözlüğüne sıkışmaktadır. Gözlüğü çıkarınca neler görülebilir? Birkaç kültür sayayım…

Günümüzde sayılabilecek en belirgin kültür örneği belki de kent kültürüdür veya kırsal kültür, kasaba kültürü, dağlılık, ovalılık, metropol kültürü… Öğretmenlik kültürü, doktorluk kültürü gibi mesleki kültürler… Rock, rap, türkü, arabesk gibi müzikal kültürler… Sanatçılık kültürü, pazarlamacı kültürü, 657 kültürü, edebiyat kültürü… Sokak kültürü, mahalle kültürü, AVM kültürü, gençlik kültürü, üniversite kültürü, varoş kültürü, getto kültürü, Anadolu kültürü, İzmir kültürü, Karadeniz kültürü, doğu kültürü, motorsiklet kültürü, bisiklet kültürü, Vosvos kültürü, sosyete kültürü, havaalanı kültürü, balıkçılık kültürü, kampçılık kültürü, festival kültürü, …Unutmadan Beşiktaşlılık, Fenerbahçelilik, basketbol, tenis, ralli…  Tütün kültürü, gurme kültürü, sofra kültürü, şarap kültürü …Tikitoşluk, apaçilik, metalcilik… Bunların hepsi kişilerin birbirleriyle aynı dili konuşup, kendilerine has simgelerle ortaklıklarını kültürel kimlik olarak ortaya koyar. Kişiler saydığım ve sayamadığım daha nice kültürlere aidiyet hissedebilir. Türk kültürü, Kürt kültürü, Laz kültürü de bu sayılanlar arasında yer bulur, ancak o zaman hem antika kaldıkları dikkat çekecek ve hem de bunlar etnik kavrayışın en başat saydığı kategorilerken, kültür kavrayışının içinde eriyip gidecektir.

Bir kültür hayvanı olan insanın kültürel giysisi gittikçe karmaşıklaşıyor. Kültür kavrayışı, etnik-milliyetçi ulus devlet modellerinin tek tipte insan yetiştirme çabasıyla, sürekli aşılamaya çalıştığı yabancı düşmanlığıyla kafa kafaya zıttır. Kültürel kavrayışta devletlerden tek beklenen ise hukuktur!

Türkiye’nin kültürel demir perdesi, tam da kültür kavramının doğru bilinmemesi, öğretilmemesi, toplumsal iletişimlerde kendisine yer bulamaması, yani kapatılmış olduğu etnik kavrayışların kafesinden çıkamaması ya da tam da kültür kavramının üstünün örtülmesine işaret eder. Dikkat edilirse her iki yazımda da vurgum “hepimiz insanız” değildir. Bunu bile söyleyemeyenler bir yana, amacım çağdaş dünyanın bildiği ama bizim yabancı kaldığımız kavrayış farkına dikkat çekmektir. Kültürel farklılıklar somuttur, hoşgörüye veya karşılıklı anlayışa etnik kavrayıştan daha az ihtiyacı vardır, çünkü kültürel kavrayış kendi halince kültürel göreliliği de beraberinde getirir ve nefret söylemi üretilmesini engeller.

Yeni anayasanın tartışıldığı Türkiye hukuk devletinde her türlü kültürün özgürleşmeye ihtiyacı vardır. Çokkültürlülük, Türkiye’de dar kafalılıkla anlaşıldığı haliyle çok milletlilik ya da çok etniklilik demek değildir. Kültür kavramı ırk, millet, etnisite kavramlarından apayrı bir anlama gelir ve o kavramları çoktan çürütmüştür. Buna karşılık Türkiye’deki politik yelpaze o kadar yoz ki toplumun yarısından fazlası, zaten ırkçılıktan beslenip etnik ayrımcılığı şiddetle onurlandırırken, daha aklı fikri başında olması gereken sol ve yeşil gruplar etnik ayrımcılığı hoşgörü üzerinden onurlandırırlar. Oysa bu ikisi arasında fark yoktur.

Her ne kadar bu yazıda uç örneklere çektiysem de, ilk yazımda kültürü belirlerken dilin önemini zaten vurgulamıştım. Hukuksal zeminde çokkültürlülük, bir yanıyla çok dilliliğe, bir yanıyla bireysel hak ve özgürlüklere, bir yanıyla da milliyetçi-etnik kavrayışların ortadan kaldırılmasına veya devletin her türlü etnik-milliyetçiliğe desteğini kesmesine işaret eder. Nefret söylemi ve suçları; kendisini üst görme bönlüğünün aşılandığı milliyetçi-etnik kavrayıştan kaynaklanmaktadır. Bir kültürbilimci olarak Türkiye’de Kürt sorunundan ziyade milliyetçilik sorunundan bahseder ve çözümün de “etnik veya dini” hiçbir içeriğe sahip olmayan yurttaş anayasası olduğunu savunurum.

Muhabbetle…

Önceki yazı: Kültürel demir perde

Tüm yazılar: modernwish.wordpress.com