Ana Sayfa Blog Sayfa 4817

Şarkıcı Whitney Houston öldü

Ünlü şarkıcı ve aktris Whitney Houston’un ani ölümü tüm Amerika’da şok yarattı.

Ünlü şarkıcı Tony Bennett, Houston için”Bugüne kadar duyduğum en büyük ses idi”derken bir diğer tanınmış sanatçı Smokey Robinson “Ağzını açar açmaz büyüleyen ender şarkıcılarından biriydi”şeklinde konuştu.

48 yaşındaki Houston Cumartesi akşamı Los Angeles’te Beverly Hilton otelinin dördüncü katındaki odasında ölü bulundu.

Polis, telefonla yapılan acil yardım çağrısı üzerine sağlık görevlilerinin hızla otele ulaştığını ancak Houston’u yaşama döndürme çabalarının sonuç vermediğini bildirdi. Ölüm nedeninin henüz belirlenmediğini belirten polis, ancak bir cinayet belirtisi görülmediğini açıkladı. Whitney Houston, son yıllarda alkol ve uyuşturucu sorunları yaşıyordu. Houston, 1992’den 2007 ‘e kadar şarkıcı Bobby Brown sarsıntılı bir evlilik geçirmiş, 1993 yılında eşi hakkında aile içi şiddet davası açmıştı.

Altı Grammy ödülü kazanan Whitney Houston albümleri tüm dünyada en çok satan şarkıcılardan biriydi.

Houston ‘un 1985 yılındaki ilk albümü 25 milyon satmıştı. Ünlü şarkıcının bugüne kadar 170 milyonun üzerinde albüm sattığı bildiriliyor.

Houston, şarkıcılığının yanısıra oyunculuk da yapmış, “Bodyguard” ve “Waiting to Exhale” gibi büyük gişe geliri getiren filmler çevirmişti.

Whitney Houston, Grammy müzik ödüllerini dağıtılacağı törenden bir gün önce hayatını kaybetti.

12.02.2012 Saat 12:00’de, Taksim Gezi Parkında

0

Taksim Meydanı için yayalaştırma adı altındaki plan dahilinde Taksim Gezi Parkı içindeki tüm ağaçların işaretlenmesi Taksim Platformunu harekete geçirdi. Taksim Gezi Parkının olduğu yere Topçu Kışlasını yapma bahanesi ile Alışveriş Merkezi yapılacağını ifade eden Taksim Platformu üyeleri 12 Şubat Pazar günü Saat 12:00’de bu durumu protesto etmek amacı ile Gezi Parkında bulunan her ağaç sembolik olarak şehirle özdeşleşmiş bir kişi tarafından evlat edinilecek.

Taksim Platformu üyeleri Taksim’e ve İstanbul’a sahip çıkmak isteyen herkesi Saat 12:00’de Taksim’e bekliyor.

 

Otobüs bugün Listag’in belgeseli için oynanıyor

“Benim Çocuğum” çocukları LGBTT olan Türkiyeli bir grup cesur ve ilham verici anne ve babanın deneyimleri ile ilgili yapım aşamasında olan uzun metrajlı bir belgesel film. BGST-Tiyatro Boğaziçi olarak “Otobüs” oyununu bu kez bu projenin tamamlanması için gereken bütçeye katkıda bulunmak için oynuyor.

11 Şubat 2012 Cumartesi, 16:00

Maya Sahnesi
(İstiklal Caddesi Halep Pasajı, Kat:2)

Biletler* Maya Sahnesi gişesinden alınabilir.

Rezervasyon:             0 212 252 74 52      ,             0 535 646 04 44

*Bu gösterimin filme destek kampanyasının bir parçası olması nedeni ile bilet fiyatları çeşitlilik arz ediyor. Vermek istenen destek izleyiciler tarafından belirleniyor: 25TL, 50TL, 100TL veya 200TL tutarında destek olmam mümkün.

Etkinliğin facebook sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

“Benim Çocuğum” (My Child) belgeselinin tamamlanabilmesi için indiegogo.com sitesinden de destek vermek mümkün.

(Yeşil Gazete)

İklim adaleti. Hemen şimdi.

Kuzey yarımkürede ve dolayısıyla Türkiye’de kışın yaşandığı şu günlerde küresel ısınma gündemimizde değil (hatta Hürriyet gazetesi mini buzul çağını dahi getirdi). Halbuki konu, hayatın varoluşuyla doğrudan ilgisi hasebiyle, Türkiye’de ana akım medyanın magazinsel ilgisinden çok daha fazlasını hak ediyor. Yine kapsadığı geniş alan sebebiyle iklim değişikliğine toplumsal yaşamı ilgilendiren bir çok farklı açıdan bakmak mümkün. İklim adaleti, bunlardan belki de en temel olanı. Çünkü adalet beklentisi/ihtiyacı, küresel ısınmanın insanla eklemlenmesini sağlayan yegâne perspektif. “Dünya adil değil” diyerek işin içinden çıkmayı engelleyen de bu ihtiyaç. 2011 ortasında Somali başta olmak üzere Afrika Boynuzu’nda başlayan kuraklık ve kıtlık ile gündeme gelmişti iklim adaleti meselesi. Tabii ki gündem derken dünya gündeminden bahsediyoruz. Yoksa Türkiye’de medyada bir kişi dışında konuya bu perspektiften yaklaşan olmadı. Hakim olan emperyalist tonu ağır basan mağrur bir söylemdi. Türkiye’nin seyyal gündemi içinde siyasi gösteri malzemesi olarak önemini yitiren konu giderek alt sıralara düştü ve unutuldu. Halen bölge nüfusunun %30’undan fazlası tehlike altında ve bu tehlike sürecek. Küresel ısınmanın en acı yanlarından biri, tarihsel olarak en az sorumluluğu bulunan ülkelerin en fazla etkilenen ülkeler olması. Kaderin bir cilvesi, sanayileşmiş zengin ülkeler küresel ısınmadan nispeten daha az etkileniyorlar veya kısa vadeli sonuçlarına uyum sağlamak için gerekli olanaklara büyük ölçüde sahipler. Başta Güney yarımkürenin yoksul ülkeleri olmak üzere diğer ülkeler ise Afrika Boynuzu örneğinde olduğu gibi kavruluyorlar.

Patrick Bond’un 2012 tarihli yeni kitabı “İklim Adaleti Siyaseti: Yukarıda Felç, Aşağıda Hareket” meseleye tam da buradan bakıyor. Çıkışı Güney Afrika’nın Durban kentinde gerçekleştirilen 17. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) Taraflar Konferansı (COP) ile neredeyse birebir örtüşen kitap, UNFCCC nezdinde ulus-devletler tarafından yürütülen görüşmeler ile iklim adaletini sağlamak adına uluslararası olarak örgütlenmeye başlayan taban hareketlerini karşılaştırıyor.

Kitap,  UNFCCC sürecine iki farklı açıdan yaklaşıyor. Bunlardan birincisi iklim değişikliğini pazar mekanizmaları ile çözme anlayışına getirilen yapısal eleştiri. Bu çerçevede, karbondioksiti bir meta haline getirmeye ve bu metanın pazarın arz-talep ilişkileri çerçevesinde dolaşımının denetlenmesine dayanan bir anlayışın her şeyden önce, son küresel mali krizin de gösterdiği gibi, pazarın özündeki sakatlıkla malul olduğuna dikkat çekiliyor. Zaten mevcut örnekler, karbondioksitin veya diğer bir tabirle kirletme izinlerinin serbestçe alınıp satıldığı bir sistemin işlemediğini net bir şekilde gösteriyor. Bu sistemin düzgün işleyebilmesi karbon fiyatlarının belli bir seviyede kalmasına, yani kirletmenin işletme tarafından hesaba katılması gereken bir bedeli olmasına dayanıyor. Ancak, UNFCCC sistemi altında oluşturulan “esneklik mekanizmaları” ile sisteme sürekli yeni “kirletme izni” pompalamanın önü açılıyor. Bunun doğal bir sonucu olarak karbon fiyatları yerlerde sürünüyor ve işletmeler için kayda değer bir caydırıcı mali yük oluşturmuyor.

Bond’un UNFCCC platformuna getirdiği ikinci eleştiri ise aktörlere yönelik. Bu eleştiriyi aslında kendi içinde ikiye ayırmak mümkün. İlk olarak, Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında karar verici birincil aktörler olan devletlerin, mevcut paradigmaya hapsolduğuna dikkat çekiliyor. Devletler ve onların temsilcileri halihazırda zaten yetersiz olan sözleşme hükümleri dışında bir çözümü tahayyül dahi edemiyorlar. İkinci nokta ise karar vericilerin ve bunun bir uzantısı olarak sistemdeki başlıca aktörler olan ulus-devletlerin güçlü çıkar gruplarının etkisinde kalması. Bu ikinci noktayı aslında bir siyasi katılım sorunu olarak da değerlendirmek mümkün. Fosil yakıt lobisi gibi cebi derin, eli uzun grupların siyaset ve siyasetçiler ile kurdukları organik bağların karşısında bilimsel verilerin dahi duramadığını görüyoruz. Özetle, pazarı merkez alan birinci aks yani politik ekonomiye getirilen yapısal eleştiri, aktörlerin karar verme süreçlerine getirilen eleştiriler eksenindeki ikinci aks ile birlikte ele alındığında yazarın “Yukarıda Felç” ile neyi kast ettiği iyice belirginleşiyor.

Yukarıdaki felce kıyasla aşağıdaki iklim adaleti hareketinin talepleri ise (a) küresel ısınmayla mücadele politikaları oluşturulması; (b) hassas toplulukların korunması için uygun uyum stratejileri geliştirilmesi; (c) güvenli bir çevrede yaşama, çalışma, öğrenme ve oynama haklarının garanti altına alınabilmesi için daha geniş çevre adaleti talepleri ve son olarak (d) bu talepler ve politikaların uygulanabilmesi için zengin ülkelerden mali ve teknik destek olarak özetleniyor. İklim adaleti talebinin arkasında “iklim borcu” kavramı bulunuyor. İklim borcu, dekolonizasyon literatürüne yoğun referans veren bir kavram. Buna göre, “eski efendi” konumundaki Kuzeyin (veya sanayileşme sürecini tamamlamış zengin ülkelerin)  fosil yakıt bağımlılığına son vermesi elzem. Dahası, mevcut zenginlik seviyesine ulaşırken iklime verdikleri hasardan dolayı, zengin ülkelerin, yoksul ülkelerin küresel ısınmaya uyumu için gerekli mali yükün büyük bölümünü üstlenmeleri bekleniyor.

Bugüne kadar, iklim politikaları oluşturulmasına hakim elitler bir yandan karbonun metalaşmasını yeni bir gelir kapısı olarak gördüklerini açıklamakta herhangi bir beis görmezken bir yandan da dezavantajlı konumdaki topluluklar başta olmak üzere tabandan gelen bu talepleri marjinal kılmaya çalıştılar, bunun işe yaramadığı yerde ise sahte bir bağlılık söylemi benimsediler. Bond, yukarıda özetlenen iki temel eleştiri (yapısal ve aktör temelli) çerçevesinde, uluslararası iklim değişikliği müzakerelerinden adil bir sonuç beklenemeyeceği sonucuna varıyor.

Kitabın belki de en zayıf halkasını da bu haklı sonuç oluşturuyor. Bond, uluslararası iklim adaleti hareketinin mevcut haliyle devletlerin UNFCCC çerçevesini aşmalarını sağlayacak siyasi iradeyi oluşturmaktan uzak olduğu gerçeğine karşı, eko-sosyalizm ve eko-feminizm akımlarından çıkarılabilecek dersler olduğunu söylemekten ve hareketin güçlenmesi için bazı tavsiyelerde bulunmaktan öteye gidemiyor. Küresel ısınmayla mücadele ve uyum konusunda ulus-devlet çerçevesi dışında ve kapsam olarak onu katbekat aşan bir alternatif elbette ki uğrunda mücadeleye değer bir hedef olarak önümüzde duruyor. Ancak, böyle bir alternatifin oluşması için “şartların olgunlaşmasını” bekleyecek zaman da maalesef yok. Tüm yamru yumru yönlerine rağmen UNFCCC platformu bir kalemde silinebilecek bir oluşum değil. Bond’un UNFCCC platformunun daha etkin kullanımı konusuna (örneğin, karbon ticareti başta olmak üzere esneklik mekanizmalarının kaldırılması) yer vermemesi, son üç taraflar konferansı tecrübesiyle, baktığı perspektiften (Güney/Yoksul) belki anlaşılabilir; ancak, pratik sonuçları itibariyle sinizme yakınsadığı gerçeğini de kabul etmek gerekiyor.

Yine de Türkçede iklim adaleti, iklim borcu ve genel olarak küresel adalet hareketi literatürünün darlığı göz önüne alındığında bu kavramlara Güneyden bir bakış atan “İklim Adaleti Siyaseti: Yukarıda Felç, Aşağıda Hareket”, Türkçeye çevrilmesi faydalı bir kitap olacaktır. Böyle bir kitabın Afrika Boynuzu’nda yaşanan olaya karşı takınılan mağrur emperyalist söylem konusunda tek başına yapabileceği çok şey olmasa da 1997-2009 seneleri arasında sera gazı salımını %98 artırarak Kyoto Protokolü Ek-I ülkeleri arasında rekor kıran Türkiye’nin iklim borcu kavramıyla tanışması için en azından bir katkı olacaktır. Sonra da adalete geçeriz.

 

İklim Adaleti Siyaseti: Yukarıda Felç, Aşağıda Hareket (Politics of Climate Justice: Paralysis Above, Movement Below). Bond, Patrick 2012. Pietermaritzburg: University of KwaZulu-Natal Press, ISBN 1869142217, 267 sayfa

 

 

Mahir Ilgaz

twitter.com/#!/mahirilgaz

Bir “hobi” olarak türler-arası ilişki – Umut Tasa

Geçenlerde bir kitapçıya gidip, Türkiye’deki kuşlarla ilgili bir kitap aradığımı söyledim. Beni “hobi” kısmına yönlendirdiler. Ve o sayede oturup bu yazıyı yazdım. Öncelikle, neden böyle bir kitap arıyordum?

Köy hayatını tanımış olmama ve türcü alışkanlıklarımı geride bırakıp hayatımın merkezine tüm canlılarla “bir” olma anlayışını yerleştirme çabalarıma karşın, yakın zamanda çevremdeki diğer türler hakkında ne kadar da az şey bildiğimi fark ettim. Her gün önünden geçip gittiğim ağaçlar, o ağaçların altındaki otlar bitkiler, ve dallarına gizlenmiş kuşları mesela, çoğunlukla tanımıyordum. Birbirine teğet geçen paralel dünyalarımız vardı. İstanbul’un kuşlarını bilmeden, İstanbul’lu olmak mümkün müydü?

Diğer canlılarla arasındaki binlerce yıllık içkin bağlantısını son bir kaç asırda yitirmiş her modern dünya insanının yapacağı gibi, ben de onları daha iyi tanıyabilmek için bilgi sahibi insanlara danışmalı, yani bir “kitap” almalıydım; işte bu niyetle gittim kitapçıya ve kendimi “hobi” reyonunun önünde buldum.

“Hobi” kitaplarının durduğu bu raflarda neler yoktu ki… Kuşlardan kelebeklere, çiçeklerden ağaçlara “tanıma” rehberleri yanı sıra, mesela “akvaryumculuk” ile ilgili bir kitabın hemen yanında “balıkçılık” ile ilgili bir diğer kitap; evde kuş, kedi ve köpek bakımı ile ilgili kitapların yanında “avcılık”la ilgili bir diğer kitap; yenebilir otlar ve yemek tarifleri kitaplarının yanı sıra kanaviçe, Sudoku ve benzeri bilmece bulmaca, tarot kartları ve çeşitli diğer hobi uğraşları, bir “spor” olarak binicilik kitabının yanında bir diğer spor olarak satranç, ve sonrasında ağırlıkla futbol olmak üzere diğer spor kitapları… Kafam karışmıştı, “Hobi nedir?” diye açtım sözlüğe baktım. Türk Dil Kurumu’nun sadece “uğraşı” şeklindeki tanımı kafa karışıklığımı gideremediği için İngilizce Merriam-Webster’dan öğrendim ki hobi, insanın meslek gibi düzenli uğraşları dışındaki ve genellikle rahatlamak amacıyla edindiği uğraşlarmış. Sonra aklıma “Boş zamanlarınızda ne yaparsınız?” sorusu geldi. Sahi, bu hobiler, insanın boş zamanlarında yaptığı şeyler değil miydiler?

Bu fuzuli zamanlarınızda neler yapabileceğinizin resmi işte böyle bir şey; mesela kanaviçe örebilir, yemek yapabilir, kelebek peşinde koşabilir, o kelebekleri çerçeveleyip duvarınıza asabilir, evinizde dört ayaklı veya kanatlı veya yüzgeçli hayvanlar besleyebilir, veya başka dört ayaklı veya kanatlı veya yüzgeçli hayvanları avlayabilir, tercihe göre avlayıp yemekten veya ölüsüyle fotoğraf çektirmektense canlısını seyirlik olarak getirip akvaryumunuza kafesinize koyabilir, satranç oynayabilir, bunların hiç biri sizi açmıyorsa oturup bilmece çözebilir veya tarot falı açabilirsiniz.

Esasında bu resimdeki çarpıklığın temeli, “boş zaman” ve “hobi” meselesinin kendisinde yatıyor belki de. Zamanın bir “dolu” bir de “boş” olanı var ya. Zaman bizim dışımızda, akıp giden nesnel bir olgu ya. Biz de ona “sahip” oluyoruz, onu satıyoruz, onu yönetiyoruz. Yaşamımızı sürdürmek için zamanımızın önemli bir kısmını, çoğunlukla bizi kendimize yabancılaştıran mesleki uğraşlarla dolduruyoruz, bunlar “dolu zamanlar” oluyor. Onun dışındaki zaman ve o zamanda gerçekleştirdiğimiz uğraşlarsa “boş” oluyor.

Halbuki binlerce yıl boyunca böyle bir zaman algısı yoktu. Zaman insan etkinliğinden ayrı düşünülemeyen doğal döngülerdi; güneşin, ayın, mevsimlerin döngüleri. İnsanın her tür etkinliği işte bu döngüsel süreçlere bağımlıydı, bütünleşikti. İnsanın her tür uğraşı ise, gerek yaşamını sürdürmek, gerek yaratıcılığını doyurmak, gerek başka sebeple olsun, hem bir birine bağlıydı, boşu dolusu yoktu kısacası, hem de doğaya ve onun zamanına bağımlıydı. Zamanı böldük, uğraşları böldük, doğayı böldük; yönettik, sahip olduk, hükmettik.  Artık doğanın döngülerine bağımlı değilmişiz gibi yapıyoruz, çünkü zamanı söyleyen, ne zaman çalışıp ne zaman uyuyacağımızı, ne zaman yemek yiyeceğimize kadar söyleyen saatlerimiz var, bedenimizi dinlememiz gerekmiyor. Kendi bedenimizi dinleyemezken, havayı nasıl dinleyelim? Yağmurun yağıp yağmadığını anlamak için pencereden kafamızı çıkarıp bulutlara değil, meteorolojinin web sitesine bakıyoruz. Kendi bedenimizi dinleyemezken, diğer bedenleri nasıl dinleyelim? Yaşadığımız coğrafyanın toprağından, havasından, suyundan, buradaki canlılık dokusundan da ancak, hobi alanımıza girerse, ve kitaplardan bilgi alabiliyoruz; çünkü onlarla da doğrudan konuşmayı unutalı epey oluyor. Şimdi ağaçlar birer direkten pek farklı değiller, levhalar asıyoruz üzerlerine. Yolumuza çıkanı kesiyoruz. Hepsi, tüm canlılar, bizim dünyamızın, bizim hayatlarımızın merkezinin epey dışında, vitrinde duruyorlar. Görülmeyi bekliyorlar.

Bizse insan dışındaki hayvanlar, bitkiler, ve ağaçların, ancak bizi “rahatlatma”, “eğlendirme”, egolarımızı besleme ve bize hoş vakit geçirtme gibi “fayda”ları olduğu vakit, onlarla ilişki kuruyoruz. Bir “hobi” olarak evimize aldığımız, başka bir türle kurulabilecek en yakın ilişkiyi kurduğumuz “ev hayvanları”yla olan ilişkilerimiz bile, “sahiplik” üzerine kuruluyor mesela. Doğurup doğurmayacaklarına, mobilyalarımızı bir daha kemirirlerse kapı dışarı edilip edilmeyeceklerine, ve hatta ne zaman öleceklerine dair söz sahibi biz oluyoruz çünkü.

Sahi, bu “sahipsiz” kedi köpekler neden böyle başı boş dolaşıyorlar ortalıkta? Biraz daha modernleşsek de, daha fazla toplama kampı, pardon barınak inşa etsek, tıksak onları da gözümüz görmese… mi?

“Gözden ırak, gönülden ırak” derler ama, baktığımızı görebilsek, ona da şükür.

Aslında hiç zor değil, ve hatta geç değil, hala “zaman var”! En azından, oldukça azalmış olsalar da, hala “var”lar; görülmeyi, duyulmayı, kaybettiğimiz bağlantının yeniden kurulmasını, ve hep beraber “çoğalmayı” bekliyorlar.

Hayatın kendisini, hobi raflarından bir indirelim hele…

Umut Tasa – www.yeryuzusakinleri.org

İnsanmerkezcilik ve Ekoloji… – Lale Sözmen

“hiçbir anne çocuğunun kulağına, dünyanın bir canlı olduğunu fısıldamıyor.’’ –Ormanın Işığı

Dünyanın, ‘insan’ için yaşanabilir bir yer olması, hemen hemen tüm toplumların ortak görüşüdür. İnsan olmanın, insanca yaşabilmenin, insanlığa layık olmanın ve insan için olan her şeyin yüceltildiği bu ideal, narşist bir ruh halinden öteye geçemedi. Batı Aydınlanma Dönemi’ nde, baskıcı otoriteye karşı insan özgürleşmesini temel alan etik düşüncenin, tek bir türe odaklı toplumsal yaşam normları, insan türünün çıkarlarını, doğa ve hayvanlar üzerinde bir tahakküme dönüştürdü. Kendi türünü gezegenin ortasında gören, yani var olan her şeyin insan türü için yaratıldığı ya da tabi olduğu inancına dayanan, antroposentrik (insanmerkezci) düşünce, diğer türleri ve doğayı, varlığının nesnesi haline dönüştürdü. Bu doğaüstü ayrıcalıklı konum ve doğadan soyutlanmış ilişki biçimleri, türümüzün dışındaki tüm canlılara karşı tutumumuzu şekillendirirken, onların yaşam ve özgürlük gibi temel haklarını ortadan kaldırmanın yolunu da açtı. Bu anlamda egosantrik düşünce ile gelişen, doğa ve hayvanlar üzerinde hak sahibi olma iddiası oldukça anlaşılır. İnsanın diğer varlıklardan farklı olduğuna ilişkin egemen anlayış, insana özgü akıl gelişimini, diğer varlıkların üzerinde hakimiyet kurmayı destekleyen bir argüman olarak kullanmaktadır. Doğayı keşfetme, kontrol altına alma ve ona şekil verme misyonu ile insanmerkezci etik, kültürden inanca, bilimden tekno-endüstriyalizme kadar uzanan insan dünyasında, tahakkümü meşrulaştırmaktadır. Tek bir türün refahı ve kollanması, kaçınılmaz olarak ekolojik yıkımın ve diğer türlere yapılan zulmün en temel nedenidir.

İnsanın eşitlik düşüncesini, biyolojik ve fiziksel benzerliklere dayandıran dar bir düşünce çemberi ile sınırlaması, diğer canlıları bu eşitlik kavramının dışında bırakarak, doğayla olan ilişkisini; tür ayrımcılığına, hiyerarşik sınıflandırmaya ve despot bir üstünlük dayatmasına kadar vardırmıştır. Elbette ki burada eşitlik kavramını; ekolojiden kopmuş, hümanist değerlerin yüklendiği insana özgü bir anlayışla değil, her canlının kendi öz değerleri ve ekoloji içindeki konumlarını içeren bir eşitlik anlayışı içinde anlamak çok önemlidir. Eşitlikten söz edemediğimiz bir yerde ise farklı tipte ayrımcılığın gelişmesi de kaçınılmazdır. Tür ayrımcılığının kriterleri genişleyerek, insan türü için de farklı şekillerde pratik kazanabilir. Zira cinsiyet ayrımcılığı, ırkçılık, homofobi ve engelli bireylere karşı tutumumuz ayrımcılığın insana yöneltilmiş türleridir. Bir insanın diğerinden ya da bir türün, diğer bir türden üstün ya da aşağıda olduğuna ilişkin fikirlerin, yaşama ve özgürlük hakkı açısından herhangi bir gerekçe ile savunulamayacağının, en azından kendi varlığımız üzerinden tanımlayabileceğimiz bir dünya olmadığının idrakinde olmalıyız.

Eğer gerçek bir dünyadan söz edecek olursak, bu her şeyin birbirine bağlı olduğu, birbirini var ve yok ettiği dengeli bir dünyadır. Bütünün varlığı, onu bir arada tutan canlılığın varlığını sürdürmesi ile devam edebilecektir. Yaşamın devamını sağlayacak koşulların yok olması, türcü anlayışımızla da çelişmektedir. İnsan toplumlarının, yıkımın nedenleri ile yani aslında kendi türü ile yüzleşmesi, artık bir zorunluluktur. Her şeyden önemlisi, ekolojik yıkımın sorumlusu olan türümüzün; sorunları, entelektüel bir ilgi alanı olarak görmekten vazgeçip, ‘bütünü anlayan’ ve bütünün içinde var olmayı içselleştiren yeni bir akıl geliştirmesi, insanmerkezci fikirlerden kurtulması ile olabilecektir.

Bu yazı ilk olarak yerelgaste.com/ da yayınlanmıştır.

 

 

 

Lale Sözmen

Hitchcock’un Kuşlar’ı hakkında bir inceleme – Sibel Richter

Alfred Hitchcock’un yönettiği 1963 tarihli Kuşlar (The Birds) hepimizi en fazla etkileyen filmlerden biri ve izleyen herkesi dehşet içinde bıraktığı kesin. Camilia Paglia’nın kaleme aldığı “Kuşlar” hem filmin izini sürmek hem de Alfred Hitchcock hakkında çok net izleri takip edebileceğiniz. Sinema tarihi ile ilgili derin bilgileri de içeren ritimli bir bilgi birikimi.

Kitapta beni en etkileyen başlıklar, kuşların tüylerinin insanlık tarihinde kalem ve mürekkep imgelere bürünmesi, şapkaları süslemesi, silahın icadından sonra ise kuşları avlamaya başlamamız. İnsanoğlunun doğaya ters işlemesi. Süslü kuşların erkek, dişi kuşların ise sade olması. Biz  de bunun tam tersi olarak kadınlar süslü ve çekici görünmek için elmaslar, kürkler giymekte iken lüks evler için erkekler çaba gösterir. Kuşlar filminde de buna ait gönderimlerin yanısıra sarışın güzel bir kadının doğa ile hesaplaşması da mevcut.

Kuşlar filmini izlerken Alfred Hitchcock’un hikayesinin yanında kadınlar ve doğa arasındaki yargı sürecini de anlatıyor yazar. Alfred Hitchcock’un işlerinde bir alt tema olarak kuşların olduğunu aktaran Paglia farklı filmlerden karşılaştırmalar ile çıkarımlarda bulunuyor.

The Birds/Kuşlar filminin fikri, aslında ilk Daphne du Marurier’nin 1952’de yazdığı aynı adlı öyküsünden doğmuştur. Hitchcock, gelecekteki projelerine kafa yorarken, Güney California şehri La Jolla’da “Bin kadar kuşun bacadan girip bir evin içini yağmaladıkları”na ilişkin bir gazete haberinden de etkilendiğini öğreniyoruz. 18 Ağustos 1961 tarihli Santa Cruz Sentinel gazetesindeki haberin başlığı: “Deniz Kuşu İstilası Kıyı Evlerini Vurdu”

Kitaptan: “Benim için bazı anahtar temalar ortaya çıktı: tutsaklık ve evcilleşme. Birçoğunda olduğu gibi bu filmde de Hitchcock, kadını cezbedici ve tehlikeli bulur. Kadın, doğası gereği cezbedicidir, ama uygarlığın da baş ustasıdır; gülüşü aldatma demek olan, sihirli bir kişilik yaratıcısıdır. Derin bir mimarlık duygusu olan Hitchcock evi, tarihsel anlamda hem güvenli bir sığınak, hem dişiye ait bir tuzak olarak görür. On bin yıl önce, göçebe insan bir yerde yurt tuttuğunda, kendisine hizmet etmesi için beraberinde hayvanlarını da getirdi. Ancak mimari olarak sağlamlaştırılmış olan barınağı dişi kontrolü altına girdiğinden, evcilleşme de onunda kaderi oldu. Kuşlar, bastırılmış olanın geri dönüşünün, boyun eğmiş ama asla tam olarak evcilleştirilememiş ilkel güçler olan cinsellik ve iştahın serbest kalışının haritasını çizer.”

Kitabın ilerleyen bölümlerinde beni yine çok etkileyen bir bölümü paylaşmak isterim. Kuşlar’ın ana karakterleri olan Mitch ve Melanie’nin ilk tanışma sahneleri hakkında Paglia’nın verdiği bilgiler de çok merak uyandırıyor.

Kitaptan:“Bu sahneyle ilgili takdire değer bulduğum, ve pek çok büyük film yönetmeninde keşfettiğim  şu oldu: Hitchcock için aldatma aşkın özündedir. Cinsel çekiciliğin, konuşmanın altında ileri geri dalgalanan bir şey olarak verilmesi. Bütünüyle görsel olan Hitchcock’a göre, sözcükler açıklamaz, saklar.”

Sinema tarihi ile ilgili bir çok farklı karşılaştırmayı da kitapta bulabilirsiniz.  Kitap, Hitchcock’un bakış açısını bize bir motif gibi dokuyor.  Hitchcock”un filmlerini tasarlarken  bestecinin müzik notalarını tasarladığı gibi her sahneyi önceden tasarladığını görüyoruz. Camille Paglia ise bu notaları ve bestecinin yaklaşımının özünü anlatıyor “Kuşlar” kitabında

 

“Kuşlar”
Camille Paglia
Türkçesi Suna Sumer
OM Sinema Yayınları
1998

 

 

 

Sibel Richter

twitter.com/#!/sibelrichter

 

Son dönemin yeşil kitapları (5)

Kuyudaki Taş

Altın tekellerinin tekerine çomak soktuğu için Bergama köylü hareketine karşı bir ‘oyun’ tezgâhlandı. Necip Hablemitoğlu, bu oyunda çok önemli bir role soyundu. Kuyuya taşı ona attırdılar. O, bu oyundaki rolüne son nefesine kadar sadık kalırken, oyunun başarısının ancak kendi ölümü ile olanaklı olacağını elbette bilmiyordu…

—-

Karşınızda dört dörtlük bir gazetecilik çalışması var. Ulaşılabilen her belge, her bilgi, her tanıklık titizlikle taranmış, ayıklanmış. Yazanın sabır sınırlarını zorlayan bir iğne ile kuyu kazması, ama okurun da sebep-sonuç ilintileri içinde sunulan olaylar dizisini iyi kavramasını sağlayan bir kitap bu.

Aydın Engin

Kuyudaki Taş
Özer Akdemir
Evrensel Basım Yayın
2011


Yeni Bir Su Politikasına Doğru-

Türkiye’de Su Yönetimi, Alternatifler ve Öneriler

Dr. Akgün İlhan tarafından hazırlanan bu kitap dünyada ve Türkiye’de suyun özelleştirilmesinin tarihsel arka planını, bunun yarattığı sosyal, ekonomik, ekolojik ve kültürel sorunları, bu sorunların çözülmesine yönelik alternatif arayışlarını geniş bir çerçevede ele alıyor. Bütün canlılar açısından hayati öneme sahip suyun özelleştirilmesine ve neoliberal politikaların bir nesnesi haline getirilmesine itiraz eden kitabın; Türkiye’de sürmekte olan su hakkı mücadelelerine katkı sağlamasını ve su konusundaki bütünlüklü yaklaşımların gelişmesinde bir adım olmasını umuyoruz.

 

Yeni Bir Su Politikasına Doğru-
Türkiye’de Su Yönetimi, Alternatifler ve Öneriler
Akgün İlhan
Sosyal Değişim Derneği yayını

2011

 

Ekolojik Toplum

Ekolojik toplum, farkında olmasak da düşlediğimiz yerdir. Olmayı düşlediğimiz yerde tüm benliğimizle olmamız gerekir. Bölünmüş bir ana-aile klan-kabile, etnisite, inanç topluluğu, dostluk-arkadaşlık dağılmaya, yıkıma, tasfiyeye karşı koyamaz. Kafasının içi bölünmüş bir insan, yaşamın yükünü sabırla ve gerektiği kadar kaldıramaz.

 

Ekolojik Toplum
Fethi Süvari
Aram Yayınları
2011

 

(Yeşil Kitap)

Savaş ve şiddet ideolojisine tarihsel ve edebi bir bakış – Nilüfer Uğur Dalay

Yeni İnsan Yayınevi, tanınmış İsveçli yazar Sven Lindqvist’in 1999 yılında yayınlanmış ve çok sayıda dile çevrilmiş “Bombalamanın Tarihi” isimli kitabını Selahattin Çelik çevirisi ile geçtiğimiz yıl Türkçeye kazandırdı.

Savaş ve şiddet ideolojisine tarihsel ve edebi bir bakış açısı getiren kitap, geniş bir belge ve bilgi araştırmasının, tanıklıkların ürünü. Uygarlık denilen o uzun yürüyüşün gizli ve baskı altında kalmış tarihinin karanlık yüzünü belgelemesi açısından önemli bir kitap. Militarizmin varabileceği insanlık ayıbı noktaları görebilmemiz için de iyi bir fırsat.

Harvard Üniversitesi İnsan Hakları Dergisi’nde kitap ile ilgili yayınlanan bir yazı, “Bombalar ve bombalamalarla ayaklar altına alınmış insan haklarının tarihini bu kitapta okuduktan sonra, hala tarafsız, kararsız ve ilgisiz kalınabilir mi” diye soruyor. Kitabın kurgulanışı ise edebiyat doktoru olan Lindqvist’in edebi beceri ve başarısını göstermesi açısından önemli. Bu kurgusu ile bile kitap ilginç ve yaratıcı sayılmalı.

Kitap sayfalanmamış, 22 girişi olan bir labirent gibi kurgulanmış. Bu labirentte numaraların yardımı ile yürüyorsunuz. 22 Giriş 22 farklı konu boyunca yol almanızı sağlıyor. Örneğin siz “Savaşta neye izin verilir” konusunu mu merak ediyorsunuz o zaman 5.girişten giriyor ve okuduğunuz her bölüm sonunda gösterilen okları takip ederek sırasıyla 26-27, 30-31, 35, 45, 40, 43-44, 48-49, 53-54, 58, 64, 75, 79, 39, 41-42, 47, 50 numaralı bölümleri okuyorsunuz. Ya da aynı şekilde bomba ile ilgili “hukuk ve kahinler”i mi, “bağımsızlığa karşı bombalar”ı mı, “bomba davası”nı mı merak ediyorsunuz o halde sırasıyla 8, 16 ve 21. bölümlerden labirente giriyorsunuz ve okları takip ediyorsunuz.

Neden labirent derseniz konunun kendisi insanları, insanlığı labirente soktuğu için diyebilirim. Labirent çünkü bir kere bir yola girdiğinizde artık işin içinden nasıl ve nereden çıkacağınızı bilemeyeceğinizden. Kendinizce savaş ve bombalamayı haklı gösterecek bir neden bulduğunuzda, bu yolda yürürken kaybolacağınızdan, onu normalleştirirken yolunuzu, insan olmanızın nedenini yitireceğinizden. “Hava gücü, barışın en üçlü aracı” gibi bir önermeyi kabul ettiğinizde birden “stratejik bombalamanın” kahini kesilip “ savaş suçlularının avukatı” durumuna düşebileceğinizden.

Yazar 2003 yılında Madrid’in La Vanguardia dergisine yazdığı “Guernica’nın küresel savaş tarihinde yeri” isimli makalesinde modern savaşın en temel, en ilksel aracının son derece basit bir yapısının olduğunu söylüyor. “Çin’de bulunan bambu kamışını alıyorsunuz ve içine yine Çin’de 9.yüzyılda bulunmuş barutu koyuyorsunuz. Bundan sonra önünüzde 3 seçenek var. Eğer bambuyu iki ucundan kapatırsanız bomba yapmış oluyorsunuz. Eğer bambu kamışının bir ucunu kapatıp üfleyerek ya da ısıtarak ileriye doğru fırlatıyorsanız roket oluyor. Yok eğer bir ucundan açıp bir de itici, fırlatıcı güç yaratan bir düzenek yapıyorsanız tüfek, top oluyor”.

Çin’de başlayan bu sürecin yıllar ve asırlar sonra, bilim insanları, askerler ve siyasiler elinde aldığı biçimi ve izlediği süreci öğrenmek istiyorsanız, kitabı normal bir kitap okur gibi başından başlayıp sonuna dek doğrusal okuyabilirsiniz. Böylece bombanın ilk 1207 yılında üretildiğini, sonradan “moral etki” ya da “terör etkisi” yaratacağının vurgulanacağının, bu etkinin “sefilleri dehşete düşürüyor, duyularını tamamen kaybettiriyor, insanlar ve atlar koşabildikleri kadar hızlı kaçıyorlar” diye anlatılacağına tanıklık edeceğiniz bir edebi tanımlamalarla karşılaşıyorsunuz.

Bu satırları okuduğunuzda da labirentin girişlerinden birinden girmemiş olsanız bile yine de o şiddet ve vahşet karşısında kaybolup duyularınızı yitirebileceksiniz.

Örneğin İngilizlerin 13 Şubat 1945’de, sanat hazineleri ve mimari şaheserleri ile Almanya’nın Floransası sayılan Dresden’in bombalanması sonucunda yaşananları bir tanığın ağzından şöyle söylendiğini okuduğunuzda duyularınızı ve kendinizi kaybetmeyecek misiniz? ”Kurbanların kimliğini tespit gittikçe zor hale geldi. Artık banyo küvetleri ya da tahta çamaşır leğenleri içinde getiriliyorlardı. Bir leğenin tepesinde şunlar yazılıydı: X bomba sığınağından 32 ölü, No:X, X Caddesi. “Aman Tanrım! Otuz iki ölü! Tümü bir banyo leğenine sığabiliyordu. Ve leğen dolu bile değildi”.

Yıl 2010 ve insanların üzerine hala bombalar yağıyor, hala kimliklerin ve bedenlerin tespit edilmesi mümkün olamayabiliyor, hala televizyonda naklen savaş izleyip yazılı basında parçalanmış insan görüntülerine bakabiliyoruz. İşin kötüsü tüm bu olanları çok olağan şeylermiş gibi normalleştiriyoruz. Bombalamanın Tarihi’nde unuttuklarımızı hatırlayabilmek için Hamburg, Auschwitz, Dresden, Tokyo, Hiroşima, Kore, Irak, Afganistan bölümlerine bakabiliriz. Bize söylenen yalanlarla gerçeği nasıl saptırdıklarını, nasıl cansız kıldıklarını hatırlayabiliriz.

26 Nisan 1937 de Guernica’da, Alman hava baskınları sonucunda 271 ev yıkıldı. Baskında kullanılan 5771 bomba tarihte isim yaptı, neden? Çünkü Guernica 271 haneli bir şehirdi ve Bask’ların başşehri olarak bir semboldü. Almanlar şehrin kültürel öneminin farkında değildiler. Onlar için Guernica, özel bir kundaklayıcı karışımı, yüksek patlayıcı ve kıymık parçalı bombaların sınandığı önemsiz bir yerdi. Hava saldırısı çağdaş savaş tarihinde en korkunç vaka olarak tarif edildi. Benzer kıyımları, İtalyanlar Libya’da, Fransızlar Fas’ta, İngilizler Ortadoğu’da, Hindistan’da, Doğu Afrika’da yapmalarına karşın Guernica tarihe geçti. Çünkü Avrupa’daydı. Çünkü Guernica’da ölenler Avrupalı idi. “Renkli halktan” değildiler.
Bombalamanın Tarihi’nde önümüze koyulan örneklerden görüyoruz ki ötekiler, ötekileştirdiklerimiz, “Renkli halklar”, vahşiler, barbarlar söz konusu olduğunda, uluslar arası yasalar, insanlık, ahlak işlemiyor. Çünkü onlar “uygar halklar”dan değiller. Bizim gibi olmayanın uluslar arası hukukun koruyuculuk kapsamında olmasına gerek ve neden yok. Günümüzde çatışmaların olduğu dünyanın 169 noktasında, Irak’ta, Afganistan’da, uluslar arası hukuku işletebiliyor muyuz? Hayır. Neden? Çünkü onları çoktan ötekileştirdik. Televizyonlarımızın karşısında, rahat koltuklarımızda onlara “terörist” dedik, “düşman” dedik, “demokrasiden nasibini almamış” dedik, “ilkel” dedik….

Bombalama Tarihi, 399 parçalı ürkütücü ve korkunç bir puzzle. Tek tek parçaları birleştirdiğinizde “küresel dünya”nın bugünkü fotoğrafına ulaşıyorsunuz. Kitabın sahifeleri arasında benim, sizin, hepimizin tüm bir uygarlığın ipuçları, parçaları var. Fotoğraftan hoşnut kalmayacaksınız ama fotoğrafı, fotoğrafta yer alacakları değiştirmek mümkün, elimizde.
Masum halkların çok iyi bir biçimde planlanmış katliamlarının ülke yönetimlerinin en üst düzeyinde onay bulmasına ve uluslar arası hukukun çelişkili uygulamalarına daha ne kadar seyirci kalacağız? Savaş, yol açtıkları ve ihlal ettikleri ile bir gün büyük bir saçmalık durumuna gelebilecek mi? Birbirimizi ve tüm insanlığı bu uçuruma sürüklemeye hakkımız var mı? Ya kaderlerimizi başkalarının ellerine bırakmaya? Neden öldürmemiz ya da ölmemiz gerektiğini artık sormamızın zamanı gelmedi mi?

Soru sormaya başladıysanız eğer size ‘Bombalamanın Tarihi’ni önerebilirim. Labirentin sonunu, çıkış yolunu mutlaka göreceksiniz.

Bombalamanın Tarihi, Sven Lindqvist
Yeni İnsan Yayınevi, Sayfa Sayısı : 400
Çevirmen : Selahattin Çelik

 

Nilüfer Uğur Dalay

 

 

 

Bilardonun kalbi Antalya’da atacak

0

Bilardonun kalbi önümüzdeki hafta Antalya’da atacak. 13-19 Şubat tarihleri arasında Bilardo Üç Bant Dünya Kupası Antalya’nın ev sahipliğinde düzenlenecek. Bilardo Üç Bant Dünya Kupası çeyrek final maçlarından itibaren NTV Spor ekranlarında olacak.

Bilardonun kalbi önümüzdeki hafta Antalya’da atacak. 13-19 Şubat tarihleri arasında Bilardo Üç Bant Dünya Kupası Antalya’nın ev sahipliğinde düzenlenecek.

Bilardo Üç Bant Milli Takımı, önümüzdeki hafta  Antalya Tekirova’da düzenlenecek olan Dünya Kupası’nın hazırlıklarını sürdürüyor. Kamp etabının İstanbul ayağını noktalayan milliler artık şampiyonayı düşünmeye başladı.

2011 milli takımlar 3 bant dünya şampiyonu Lütfi Çenet turnuvaya ev sahipliği yapacak olmanın önemine değindi. Lütfi çenet bireysel hedefinin dünya kupasını kazanmak olduğunu söyledi.